Ey yâr, Susuşum Sözümü Esirgemekten Değil...

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!” sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk…
Taşıdığım sensin ey yâr.
Söze sığdıramadığım.
Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime?
Katılaştı, katılaştı.
Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar.
Ben ağlayamadım; sen ağla…
Taş değil misin ey yâr?

Senai Demirci

Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur

Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirmenizi yasaklamaz: çünkü Allah fedakâr olanları pek sever. Allah size, yalnızca sizinle din savaşı yapan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran veya sizin çıkarılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar: artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (60 Mumtehane 8-9)

İsrail zulüm üzerine kuruldu, zulümle bugünlere geldi, zulümle varlığını sürdüreceğini düşünüyor. “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (2 Bakara 193) anlamındaki ayeti de bunun için başlığa çıkardım.

22 gün süren ve yüzlerce masumun hayatını kaybettiği Gazze katliamı ne ilkti, ne de son olacaktır. İsrail’in hiçbir sınır tanımayan acımasız saldırısına karşı Gazze’de destanî bir direniş örneği sergilendi. Gazze, isminden mülhem olarak bir “gaza” ve “gaziler” yurdu olduğunu bir kez daha isbat etti.

Güç ve şiddet hayatın doğasında vardır. Hayvanlar dünyasında güç ve şiddeti içgüdüler yönlendirir. Yırtıcı hayvanlar kendilerine doğuştan verilen bu yetenek ve güdülerle avlanırlar. Ne var ki, hayvanların birbirlerine uyguladığı güç ve şiddetten dolayı herhangi bir canlı türü yok olmamıştır. Yemediği ve asla yiyemeyeceği kadar öldüren tek canlı sadece insandır. Yine türünün tamamını bilmem kaç kat yok edecek silahlar icat edebilen tek canlı türü de odur.

Kendinden olmayan herkese karşı güç ve şiddeti kutsamak Allah’ın gazabını hak etmektir. Yahudileşmiş İsrailoğulları bunu yaptılar. Buna mukabil güç ve şiddeti kategorik olarak dışlamak ikiyüzlülüktür. Kendi ırkından/dininden olmayan herkese (goyim) sınırsız ve kontrolsüzce güç ve şiddet kullanmayı mubah gören Yahudiliğe bir tepki olarak doğan Pavlusçu Hıristiyanlık da bunu yaptı. “Sağ yanağına vurana sol yanağını çevir” mecazı bunun tipik bir örneğidir. Fakat Pavlusçu Hıristiyanlık Hz. İsa’nın mesajına karşı hiç de samimi değildir. Haçlı seferlerinin, Engisizyon mahkemelerinin, kimi 30 kimi de 100 yıl süren ve katliamlara sahne olan mezhep savaşlarının, 60 milyon insanın canına mal olan iki dünya savaşının, insanlık lügatine “soykırım” sözcüğünü armağan eden Nazi belasının ve kitle imha silahlarının Hıristiyan dünyada ortaya çıkması bunun şahididir.

İslam’ın son ve ekmel vahyi Kur’an güç ve şiddeti ne kutsar ne de yok sayar. Meskenet ve zillet, İslam’dan çok Hint mistisizmine yakışır. Kur’an izzetin Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere ait olduğunu söyler. Kur’an gücü değil, güç ahlaksızlığını dışlar. Kıssaları arasında, güç ve erk sahibi “rol-modeller” de yer alır. Hz. Yusuf, Talut, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Zülkarneyn ve onlara ilişkin kıssalar bunlar arasındadır. Bu isimler arasında hem kral hem peygamber olanlar vardır. Kur’an bu kıssalarla “güç ahlakını” inşa eder.

Gücün güç ahlakından mahrum olanların eline geçmesinin ne demeye geldiğini dünya Gazze’de bir kez daha gördü. İsrail geçmişte Deyr Yasin, Cenin, Sabra ve Şatilla, Burc el-Baracine, Beyt Hanun, Lübnan ve daha birçok yerde yaptığını yine yaptı. Hiçbir ayrım gözetmeden masum insanların üzerine ölüm yağdırdı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar 1366 kişiyi katletti. 6000’e yakın kişiyi yaraladı. Bunların 1500’ü ömür boyu sakat kalacak. Sadece insanları katletmedi, büyük ve küçükbaş hayvan çiftliklerini, ahırları, kümesleri, zeytinlikleri, portakal bahçelerini yok etti. Bir buçuk milyon insanın yaşadığı Gazze’nin tüm sivil altyapısını yaktı yıktı, bütün bir Gazze Şeridi’ni ölü şerit haline getirdi. İsrailoğulları’nın bunu ilk defa yapmadığını bize Tevrat haber veriyordu: “Kadın-erkek, genç-yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek şehirde ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.” (Yeşu 6:21). Öyle anlaşılıyor ki, aradan geçen binlerce yıl hiçbir şeyi değiştirmemiş.

Gazze zaten 20 aydan beri acımasız bir ambargo altında inliyordu. En acil gıda ihtiyacının dahi karşılanmasına izin verilmiyordu. Aylık ikmal, iaşe ve ibatesi için 100.000 kamyonun girmesi gereken Gazze’ye giren nakliye araçlarının sayısı ambargo sırasında 1600’e kadar düşmüştü. İsrail saldırısı başlamadan önce Gazze ambargo ile sessiz bir katliama zaten tabi tutulmuştu. Ambargonun sebep olduğu gıda ve ilaç yokluğu sebebiyle günlük insan kayıplarının sayısı 50’li rakamlara ulaşmıştı. Hamas bu sessiz ölüm sarmalından usta bir manevrayla çıkmak için bir huruç denemesi yapmamış olsaydı, kim bilir dünyanın gözü önünde daha ne kadar insan sessizce ölmeye devam edecekti. Ve tabi ki ambargo yüzünden ölenleri İsrail öldürmemiş sayılacaktı. Dahası, herkes bu sessiz ölümleri oturduğu yerden seyredecekti. Fakat öyle olmadı.

Dişine kadar silahlanmış, ABD ve AB’nin doğrudan desteğini, Abbas’ın, Mısır ve Ürdün’ün dolaylı desteğini arkasına almış İsrail’in hesabı Gazze’deki mukavemeti bitirmekti. Fakat tüm hesaplar altüst oldu. Gazze dünyaya bir kez daha “yiğit ölür fakat yiğitlik ölmez” mesajı verdi. Bir kez daha cihadın mektep olduğunu gösterdi. Bir kez daha ve beşşiri’s-sâbirîn: “direnenleri müjdele” ilahi müjdesinin mâ-sadak’ı oldu. Bir kez daha mazlumiyet ve mağduriyetin nimet olduğunu gösterdi.

el-Hayy isminin tecellisi Gazze üzerinde öylesine yoğunlaştı ki, Gazze ümmetin ölü canlarına bir nefha-i sur oldu ve diriltti. Nice canlı cenazelerin üzerindeki ölü toprağını sıyırdı. Paramparça olmuş İslam ümmetine dirliğinin birliğine bağlı olduğu mesajını verdi. Dindarı ve dindar olmayanıyla, namazlısı ve namazsızıyla, genci ve yaşlısıyla, doğulu ve batılısıyla, zengini ve fakiriyle, âlimi ve cahiliyle, beyazı ve siyahıyla tüm mü’minler ayaklandı. Gazze’ye yardım yarışı başladı.

Bizler Gazze’ye yardım ettiğimizi düşündük. Aç karınlarını doyurmak için gıda, yaralarını sarmak için ilaç yığdık kapılarına. Fakat aslında bizlere yardım eden Gazze idi. Biz onların aç karınlarını doyurmak için seferber olmuşken, onlar bizim aç ruhlarımızı doyurmak için şehadet sırasına girdiler. Biz onların fiziki yaralarını sarmak için seferber olurken, onlar bizim manevi yaralarımızı sarmak için seferber oldular. Biz onların dünyasına yardım ederken, onlar bizim ahiretimize yardım ettiler. Biz malımızdan infak ettik, onlar canlarından infak ettiler. Biz paramızdan tasadduk ettik, onlar bedenlerinden bir parçayı, ellerini, ayaklarını, kollarını, bacaklarını, gözlerini, bellerinden aşağısını tasadduk ettiler. Bize vermeyi ve paylaşmayı öğrettiler, bir işte birlik olmanın haklı izzetini yaşattılar.

Şimdi söyler misiniz: Gazze mi bize yardım etti, biz mi Gazze’ye yardım ettik? Gazze’nin bize yardımı mı daha büyük, bizim Gazze’ye olan yardımımız mı?

Güçler dengesi yok. İki taraf arasındaki rakamlar öylesine uçuk ki, herhangi bir kıyas ve orantıyı mantık daha baştan reddediyor. Matematiğin kurallarını altüst eden bir orantısızlık hâkim. Havadan uçaklar, karadan tanklar ve denizden savaş gemileri avuç içi kadar toprak parçasına binlerce ton silah yağdırıyorlar. Dört tarafı düşmanla çevrili. Üç tarafında İsrail, dördüncü tarafında İsrail’le çirkin bir işbirliği içindeki Mısır rejimi var. Yarım yüzyıldır işgal altında tutulan bölge, 18 aydır da ambargo altında ölüme terk edilmiş. Buna karşı tek silah “ev ve el yapımı” borudan füzeler. Hepsi bu. Ve bu insanlar kendilerini savunacaklar. Hayret, bu insanlar dünyanın 4. ordusu denilen bu küresel eşkıyaya karşı sadece kendini değil hepimizi aslanlar gibi savunuyorlar. Saldırgan güç başta planladığı hiçbir hedefe ulaşamıyor. Gazze’yi işgal edemiyor, füzelere mani olamıyor, esir askerini bulamıyor, mahalle aralarına dahi giremiyor. Ve sonunda tek taraflı ateşkes ilan edip çekiliyor. Dünya Gazze için ayağa kalkıyor. Venezüella’nın Çavez’inden Bolivya’nın Morales’ine varana dek, vicdan ehli yardım kuyruğuna giriyor. İsrail bazı insaflı Yahudiler tarafından dahi “çalıntı topraklar üzerinde yaşayan korsan devlet” ilan ediliyor.

Ve bizler Bedir’de vaat edilen ilahi yardımın ne demeye geldiğini, Gazze özelinde bir kez daha anlıyoruz: “Hani Rabbinizden yardım dileniyordunuz; bunun üzerine size şöyle icabet etmişti: “Size birbirini izleyen bin melekle yardım edeceğim!” (8 Enfal 9)

Bu yardım nasıl anlaşılmalıydı? Bir tek melek bile yeter de artardı, neden bin melek? Sahi, melekler atlarına atlayıp müşriklerle göğüs göğüse çarpışmışlar mıydı? Elbette hayır. Bu Allah’ın sünnetine aykırı. Bunu söyleyen de Kur’an: “kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten Biz asla daha önce de indirmiş değildik.” (36 Yasin 28). Bu yardımın mahiyetini bir sonraki ayetten anlıyoruz: “Çünkü Allah yalnızca bir müjde olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp moraliniz yükselsin diye (böyle) yaptı.” (8 Enfal 10) Ve şu ayetten: “Hani o zaman, O’nun inayetinden bir güvence olarak sizi bir iç sükûnetinin çepeçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerinize gökten tarifsiz bir yağmur indirmişti ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı kirleten) Şeytan’ın kirinden sizi arındırsın, yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı onunla sabit kılsın. Hani o zaman Rabbin meleklere “Elbet Ben de sizinle beraberim!” mesajını (iletmelerini) bildirdi: Haydi imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben inkârda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..” (8 Enfal 11-12)

Akleden kalbe Allah tarafından indirilen “iç güven” (emeneten) ve “insanı dik ve sabit tutacak çelikten bir irade” (tesbiten), ilahi yardımı ifade eden meleklerin ta kendileriydi. Bunu bilmek için insanın güç ve direncini kaslarından değil yüreğinden aldığını bilmek kâfidir. Gazze’deki direniş sırasında hep birlikte buna şahit olduk. Buna, bizzat saldırının en yoğun günlerinde bölgeye yaptığımız ziyaret sırasında da şahit olduk. Filistin Hastanesinde yatan anne hastaneye henüz getirilmişti. Belden aşağısı tutmuyordu. “Beş şehit annesiyim” dedi. Bunu hüzünle değil gururla söylüyordu. Ve ekledi: “Ben kendimi yaşlı bir kadın olarak tankın önüne attım ve tekbir getirmeye başladım. İşgalci asker tankın içinde korkudan titriyordu.” Anlaşılıyordu ki, şu yarım ve yaşlı haliyle “zafer bizimdir” derken boş konuşmuyordu. Aynı hastanede yaşlı ve henüz savaş mahallinden getirilmiş bir erkek hastanın başı ucunda durdum ve sordum: “Olay nasıl oldu!” Ben şu duruma nasıl geldiğini kastettim. Fakat verdiği cevap bu halkın neden bu kadar büyük bir bereket ürettiğini göstermeye yetiyordu: “Olay Osmanlı yıkıldığı gün oldu!” Hepimiz oracıkta bu cevap karşısında donakalmıştık. Tampon bölgedeyiz. Yardımeli Derneği’mizin başkanı Sadık Danışman Bey, görevlileri Cengiz Er, Vahit Şimşek ve diğerleri… Bir yandan Gazze’den yaralı getiren ambulansları boşalır boşalmaz çevirip götürdüğümüz acil yanık ilaçlarını ambulanslara yüklüyoruz, bir yandan da Gazze’den gelen şoförler ve ambulans hekimleriyle konuşuyorum. Tabi ki o sırada gözümüzün önünde İsrail uçakları Gazze’ye bomba yağdırıyorlar. Bu ambulanslar o bombaların altından bilmem kaç ölüm atlatıp yaralı taşıyorlar. “İçerde durum nasıl?” soruma aldığım ilk şok edici cevap: “Allah içerde de var” oluyor. “Elhamdülillah” diyorum. “Bu şuura İsrail dayanmaz” diye geçiyor içimden. Üzüm gibi simsiyah sakallı genç bir Gazzeli hekime bir miktar para bırakmak için ısrar ediyoruz. O reddediyor, biz ısrar ediyoruz. En sonunda “Allah aşkına ahlakımı bozmayın!” diye ezilerek rica ediyor ve vazgeçiyoruz.

Bu; işte bu!..

Şu halde bütün bu olan bitenleri nasıl açıklayacağız?

Belki de Kur’an bize bu konuda yardımcı olur. Şu âyeti okuyalım: “Ve İsrailoğulları’na vahiyle (şunu) bildirdik: “Mutlaka yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkaracak ve küstahça böbürlenip büyüklük taslayacaksınız!

Kur’an’ın önceki vahiylerden naklen haber verdiği bu “iki kez bozgunculuk” ne? Müfessirlerimiz bunları olup bitmiş bir vaka olarak takdim ederler. Bunlar Asur ve Babil katliamları. Veya bunlar Asur-Babil ve Titus/Roma katliamı veya öncekiler ve Medine’den sürülüş olarak değerlendirilebilir. Fakat İsra Sûresi’nin 7. âyetini hem geçmişe hem geleceğe yönelik okumak mümkün: “Derken, sonuncu uyarının da vakti gelip çattığında (yeni düşmanlar gönderdik/göndereceğiz) ki sizler için yüzkarası olan öncekilerin girişi gibi, Mabed’e destursuz girip ele geçirecekleri her şeyi paramparça etsinler!

Ayetteki izâ zaman zarfının işlevlerinden biri de, geçmiş zamanı geleceğe çevirmektir. Bu yüzden ve izâ câe va’du’l-âhirah ibaresini gelecekte gerçekleşecek ikinci vaadin vaktine hamletmek gayet mümkündür.

Kur’an’ın İsrailoğulları için haber verdiği “ikinci vaad”in vakti yaklaşıyor mu dersiniz?

Mustafa İslamoğlu

Mevlevîlik İslâm’ı Nötrleştirme Aracı Olarak Kullanılıyor

Prof. Dr. Mikail BAYRAM ile röportaj: “Mevlâna ve Mevlevîlik” Üzerine…

Abdülhamit: Hocam konumuz sizin uzman olduğunuz bir konu… Ahi Evren, Mevlana ve Mevlevilik… Konuyu genel kabul görmüş şeklinden ziyade, bilimsel araştırmalarınız sonucunda farklı bir mecrada ele almanız, doğal olarak genel kabul gören düşünce sahiplerince refüze edilmenizi de beraberinde getirdi. Özellikle, son birkaç yıldır gündeme gelen bir konu olan Mevlana ve Mevlevilik konusu tabir-i caizse bir tarz-ı siyaset halini aldı. Bu kanaate de Mevlana’yı tüm dünya milletlerine sevdirme gibi bir misyonu yüklendi. Bununla da kalmayıp, şayet kabul görürse UNESCO tarafından 2007 yılında tüm dünya ülkelerince ortak payda kılınacak ve kutlanacak. ‘Dünya Mevlana Yılı’ bile olacak. İslâm nokta-i nazarından bakıldığında ‘kutlamak’ ne demek, bu işin ayrı bir boyutu tabi; bundan ziyade ben şöyle bir giriş yapmak istiyorum:
‘Bir mütefekkir!’ veya feylesof diyebileceğimiz Mevlana’nın düşünceleriyle dünyayı sarmaya, kucaklamaya çalışması nasıl bir şey sizce?

Mikail Bayram: Önce bir olayı vuzuha kavuşturayım. Bundan sekiz ay kadar önce ben bir kitap yayınladım. Kitabın adı “Siyasî ve Sosyal Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlâna Mücadelesi”. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da ‘Haftalık’ diye bir derginin böyle bir kitabın yayınlandığından haberi oluyor ve bu kitabın yayınlanışını haber konusu yapıyor. Dergide de flaş bir haber olarak veriliyor. Dergiyi yayınlayan zat kendisine göre bu kitapta mevcut olan fikirleri –biraz da yanlış olarak, çarpıtarak- yayınladı. Bu haberin yayınlanmasından sonra, önce İstanbul gazeteleri (Milliyet, Vatan, Posta Gazetesi) bu habere dayalı olarak konuyla ilgili yazılar yayınladılar. İstanbul gazetelerinin bu yazılarından sonra Konya gazetelerinin, mahallî gazetelerin böyle bir kitabın yayınlandığından haberi oldu. Hâlbuki kitap Konya’da sekiz ay önce yayınlanmış. Onların da böyle bir kitabın yayınlanmış olduğundan haberleri oldu. Ve başladılar tabir-i caizse beni topa tutmaya. “Mikâil Bayram şunu söyledi, Mikâil Bayram şöyle yaptı” şeklinde haberler yayınladılar. Hâlbuki kitapta ben Mevlâna’ya hiçbir şey söylemiyorum. Mevlâna kendi döneminde birileriyle mücadele etmiş. Mevlâna onlara bir şeyler söylüyor, onlar da Mevlâna’ya bir şeyler söylüyorlar. Ben de bir tarihçi olarak o günün sosyal, siyasi, kültürel olaylarını tespit etmeye çalışıyorum. Bu benim mesleğimin bir icabıdır. Bütün bu olaylar benim dışımda cereyan etti. Özellikle de Şeb-i arus törenlerinin başladığı haftaya denk getirildi.

Benim Mevlâna’ya bir şey dediğim yok. Siz yine Mevlâna’nızı kutlayın. Ondan sonra bana olan hücumlar halka da sirayet ediyor. Konya’nın mahallî televizyoncuları gidiyorlar işportacılara bile mikrofon tutuyorlar: “Fen-Edebiyat Fakültesinin Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikâil Bayram Mevlâna hakkında şöyle şöyle dedi ne dersin”. Fikri götürüyor işportacıyla tartışıyor. Bilim adamları çerçevesinde konuyu tartışmaya gelmiyorlar. Tabi bu arada Üniversite devreye giriyor. Üniversite’ye ağır bir baskı uyguluyorlar. “Böyle bir adam bu Üniversite’de nasıl barınır!” şeklinde. Üniversitem olarak hakkımda soruşturma başlatmışlar. Ben rektörün kendisine de dedim. Neyi soruşturacaksınız? Bir marangoza “Sen tahtaları niye doğruyorsun?” denir mi? Mesleğinin icabıdır. Tahtaları kesecek, biçecek, bir eser meydana çıkaracak. Ben de o dönemin tarihçisiyim. O dönemde siyasi olaylar, kültürel olaylar cereyan etmiş. Ben bu olayları tespit ediyorum. Velev ki söylediklerimin hepsi yanlış dahi olsa. O bana aittir. Bu sizi ilgilendirmez.

Abdülhamit: Evet Hocam. Bunlara isterseniz en sonda yine dönelim. Sizin Mevlevîliğe bakışınız. Acaba niye bu kadar etkili oldu Mevlevîlik?

Mikail Bayram: Bunun tarihî derinlikleri var. Önce ben herkese iki soru soruyorum. Bu iki soru üzerinde düşünelim ve dediğiniz konulara gelelim. Bakın Mevlâna Mesnevisinin 6. cildinin başlarında ilk 273. beytinde diyor ki: Bir takım çevreler vardı burada (Konya’da). Bu çevrede bulunan insanlar benimle mücadele ediyorlardı. Benimle onlar arasında bir savaş cereyan ediyordu. Ben de bu savaşa Mesnevi’yi yazarak katıldım. Mesnevi’yle, bu şiir gücümle onlarla mücadele ettim. Onlar Firavun idiler, ben Musa idim. Neticede ben onları mağlup ettim. Zelil oldular, kahroldular ve ben zafere ulaştım’ diyor ve bu çevredekileri kötülüyor, hicvediyor. Sonra da şunu söylüyor: ‘Bunlar zelil oldular, kahroldular, yok oldular.’ Ve Mesnevi’yi altıncı ciltte sona erdireceğini söylüyor. Sona erdirmesinin sebebi olarak da muhaliflerinin mağlubiyetini ileri sürüyor. Bu birinci soru.
İkinci bir problem daha var: Mevlâna’nın yaşadığı dönemde Anadolu Moğollar tarafından işgal edilmiş. Anadolu’da muhtelif yerlerde katliam yaptılar, yağma yaptılar. Erzurum, Erzincan, Tokat, Sivas, Kayseri yağma edildi. Kayseri’de on binden fazla insanın bir kısmı katledildi bir kısmı esir olarak alındı. Bu kadar büyük bir katliam oldu. Daha sonra Konya’ya geldiler ve Selçuklu ordularını muhtelif defalar yendiler. Kösedağ’da ağır bir yenilgiye uğrattılar, Konya-Aksaray arasındaki Sultanhanı savaşında yine Selçuklu ordusunu yendiler ve Konya’ya girdiler; devletin başkentine geldiler. Bütün bu olaylar cereyan ederken Mevlâna’nın Konya’da yaşayan biri olarak, bir fikir adamı, bir şair olarak bunlar hakkında tepkisi nedir? Ne yapıyordu Mevlâna? Moğollar bu kadar katliam yaparken Mevlâna hiçbir şeye karışmıyor, onları sadece seyir mi ediyordu? Eğer böyle bir insan ise bu ot gibi bir adam demektir. Oysa biz Mevlâna’yı incelediğimiz zaman Mevlâna’nın da olayların içinde olduğunu görüyoruz. Bakın Hülâgu Han –Cengiz Han’ın da torunudur– Bağdat’ı zapt ettikten sonra halifeyi idam etti ve o dönemde Bağdat’ta Halife’ye bağlı Fütüvvet Teşkilâtı’nı da lağvetti. Fütüvvet Teşkilâtı’nın Anadolu’daki ilk şeyhi Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak idi. (Sadreddin Konevi’nin babası). Anadolu’daki bütün şeyhler de bu teşkilata bağlıydı. Hülâgu Han Anadolu’daki bütün şeyhlerin, müritlerin teşkilatını da Mevlâna’ya bağladı. Mevlâna’yı da Şeyh’ur-Rum (Anadolu’nun Şeyhi) tayin etti. Anadolu’da olan bütün şeyhlerin Mevlâna’ya bağlanmaları mecburiyetini getirdi. Mevlâna’ya bağlanmayı kabul etmeyen genel olarak Ahiler ve Türkmenler ya kovuldular ya da Anadolu’dan tehcire zorlandılar veya öldürüldüler. Bir kısmı Mevlâna’ya bağlanmak zorunda kaldılar. Mevlâna’ya bağlanmayı kabul etmeyenler ya Anadolu’dan hicrete zorlandılar veya ellerinde bulunan tekkeleri, zaviyeleri, işyerleri, atölyeleri vs. müsadereye tabi tutuldu. Müsadere ettikten sonra da Mevlâna’ya ve Mevlâna’nın çevresindekilere verdiler.

Abdülhamit: Anadolu’daki belli gruplardan bahsettiniz. Anadolu’da başka gruplar da var mı? Anadolu’nun genel olarak yapısı nasıl?

Mikail Bayram: Evvela Ahiler denilen bir zümre var. Bunlar şehirlerde merkezîleşmişler. İlk kurulduğu yer de Kayseri’dir. Orada kuruldu ve daha sonra Alâeddin Keykubad zamanında bütün Anadolu’ya yayıldılar. Daha doğrusu Alâeddin Keykubat Ahi Teşkilatı’nın şehirlerde ve yerleşim yerlerinde de şubelerini kurdurdu. Ahiler devletin hizmetine de girdiler. O dönemde Selçukluların idaresinde olan bütün şehirlerde, kasabalarda beledi hizmetleri ve emniyet hizmetlerini Ahiler görüyorlardı.
İkincisi; Türkmen tarikatlar; Türkmen fikir adamları vardı. Bunların bazıları Hacı Bektaş, Baba İlyas-i Horasani, Baba İshaktır. Daha sonraya gelirsek ; Taptuk Emre, Yunus Emre’dir. Bunlar da Türkmen taifesi ve birer tarikat önderidirler. Çoğunlukla bu Türkmen tarikatları Ahmet Yesevi ocağına bağlıdırlar. Orta Asya’da Horasan’da Ahmet Yesevi ocağından çıkan dervişler Anadolu’ya dökülüp geliyorlar. Çünkü Anadolu yeni fethedilmiş bir ülkedir. Gelip Anadolu’ya yerleşerek burada yurt kurmaya çalışıyorlar. Ahmet Yesevi ocağından gelmiş bu dervişler Anadolu’da muhtelif yerlere devlet politikası olarak yerleştiriliyorlar. Devletin bunu yapmasının sebebi de bunların Anadolu’yu İslâmlaştırıyor olmalarıdır. Çünkü Anadolu diyar-ı Rum’dur. Yeni fethedilmiş bir bölgedir; halkının büyük ekseriyeti Rum’dur. Özellikle şehirler tamamen Rum’dur, daha doğuda da Ermeniler ve diğer yerli halklar bulunuyordu. Dolayısıyla bu şeyhler o dönemde organize edilip belli yörelere yerleştiriliyorlar. Bu şeyhler bulundukları yerlerde kolonileşiyorlar ve çevrelerinde İslâmî bir sosyal ortam yaratıyorlar.

Abdülhamit: Hocam Mevlana nerede bu ortamda?

Mikail Bayram: Mevlâna Konya’da bulunuyor. Bu dini hareketler içerisinde bir de İranî çevreler var. İran üzerinden Anadolu’ya gelen Türkmenler, yani Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ederlerken İran üzerinden geliyorlar. İran üzerinden gelindiğinde İranlılar da Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya dökülüp geliyorlar. İranlılar daha çok tüccar, sanatkâr, ilim ve fikir adamı, şeyhler ve dervişler olarak Anadolu’ya geliyorlar. Bunlar, daha çok şehirlerde yerleşmeyi tercih ediyorlardı. Türkmenler ise, kırsal bölgelerde yerleşmeyi kendileri için uygun görüyorlardı. Daha sonra Moğol İstilası olunca Moğolların önünden de çok sayıda Türkmen ve İranlı Anadolu’ya geldiler. Onun için Anadolu’da İslâmlaşma ve Türkleşme kırsal bölgelerde daha hızlı olmuştur. Şehirlerde uzun süre -Osmanlı zamanına kadar- gayr-i Müslim çevreler mevcut idiler. Mevlâna İranî çevrelerin adamıdır. Kendisi de İranlıdır. Çok sayıda İranlı halk da göçüp Anadolu’ya gelmiş, şehirlere yerleşmişler ve şehirlerde İranî mahalleler oluşmuştur. Bakıyorsunuz mesela şehirde Kazvinliler, Tebrizliler, İsfahanlılar, Deylemliler mahallesi var. Mevlâna’nın eserlerinden de bunu görüyoruz; Sohbet meclislerinde, sokaklarda, çarşıda, pazarda Farsça konuşuluyor. İran kültürü bu derece yaygındır Anadolu’da. Dolayısıyla da yalnız Mevlâna değil, belki yüzleri bulacak kadar İranlı şair var. Anadolu’da yaşıyorlar ve eserlerini Farsça yazıyorlar.

Abdülhamit: Hocam diğerlerinin erimesi Mevlana’nın Şeyh’ur-Rum ilan edilmesi sebebiyle mi?

Mikail Bayram: Mevlâna Şeyh’ur-Rum ilan edildikten sonra Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticiler Mevlâna ve çevresindekilerini himaye ediyorlar. Bu himayenin sonucu olarak onların çevresinde İranî bir çevre oluşmakta hızlı bir İranîleşme süreci yaşanmaktadır. Çünkü onların medreselerinde yani Mevlevî medreselerde Farsça okunuyor. Yukarıda da dediğim gibi Mevlâna’nın “Fihi mâ Fih” adlı eserinden anlaşılıyor ki, sohbet meclislerinde ve çarşı pazarda da Farsça konuşulmaktadır. Farsça bu derece yaygındır. Mevlâna’nın ve oğlu Sultan Veled’in eserleri veya Kalenderî bir derviş olan Şems-i Tebrizi’nin eserleri okunuyor. Mevlâna’nın babası Sultanü’l- Ulemâ diye anılan Baha Veled de Karaman ve Konya’da ikamet etmiştir ki onun da “Maarif” adında bilinen bir eseri vardır. Bütün bu eserler Farsça olarak kaleme alınmıştır. İşte bu kültürel ortamda İranîleşme olayı da meydana gelmekteydi.

Abdülhamit: Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ’ yle ne tarz bir bağlantısı var acaba?

Mikail Bayram: Bu arada o konuyu da açayım. Biz Mevlâna’nın hayatını iki dönemde inceleriz. Birinci dönemde babasının talebesidir. Babası Sutlanu’l-Ulema Baha Veled’dir. O da Orta Asya’dan, Belh’ten gelmedir. Daha oradayken Sultanu’l-Ulema diye meşhur olmuş ve gerçekten çok saygıdeğer bir insandır. Baha Veled Anadolu’ya gelmeyi tercih ediyor. Anadolu’ya gelirken önce Bağdat’a uğruyor, hacca gidiyor; hacc dönüşünde yine Bağdat üzerinden Anadolu’ya geliyor. Anadolu’ya gelmesinin sebebi –az önce de dediğim gibi- Anadolu’nun yeni fethedilmiş bir ülke olması ve bu yüzden de hareketli bir yer olmasıdır. İpek yolu dediğimiz Ticaret yolları birkaç güzergahtan Anadolu’dan geçer.

Abdülhamit: Popüler diyorsunuz o dönemde Anadolu?

Mikail Bayram: İşte böyle popüler olmasından dolayı Mevlâna’nın babası ailesiyle birlikte Anadolu’ya geliyor. Bir süre Erzincan’da kalıyor orada tutunamıyor her nedense. Sonra Kemah’a oradan da Malatya’ya geliyor Malatya’da da tutunamıyor. Daha sonra Darende’ye buradan da Kayseri’ye geliyor orada da tutunamıyor. Burada ona muhalif bir çevre bulunduğu anlaşılıyor. Karaman’a gidiyor Karaman’da yedi sene kalıyor. En sonunda Konya’ya geliyor ve yerleşiyor. Mevlâna da bu süre içerisinde babasının talebesidir. Medresede okuyor. Medrese ehlidir. Babasının ölümünden sonra da Kayseri’de medfun olan Seyit Burhaneddin’e talebe oluyor. Bu zat önceleri Konya’daydı- on sene Seyyid Burhaneddin’e talebelik ediyor. Bu dönemde Mevlâna bir medrese ehlidir. 1244 senesinin Eylül ayında Şems-i Tebrizi adında Kalenderî bir şeyh Konya’ya geliyor ve Mevlana’yla tanışıyor. Bu şeyhle tanıştıktan sonra Mevlâna’nın tabiatında büyük bir değişme meydana geliyor. Bakınız Mevlâna o zamana kadar yani otuz sekiz yaşına kadar hiç şiir yazmamış. Şems’le tanıştıktan sonra şiir yazmaya başlamış. Buradan da anlaşılıyor ki; Şems Mevlâna’ya bir şeyler vermiş. Birincisi; Mevlâna’ya şiir yazma tekniğini öğretti. O günün şiir tekniğinde, aruz, kafiye, redif, nazım gibi edebi san’atları öğrettiği söylenebilir. Demek ki, Mevlâna Şems-i Tebrizi’den önce bunları öğrenmiş olmalı. Öyle görünüyor ki Mevlâna’nın büyük bir şairlik kabiliyeti vardı. Şairlik biraz da fıtrîdir. Biraz bilgi biraz da kişinin kabiliyeti olması lazım. Mevlâna’nın demek ki kuvve-i şiiriyyesi yüksekti. Şems-i Tebrizi Mevlâna’nın bu kuvve-i şiiriyyesini harekete geçirmiş oldu ve ondan sonra Mevlâna şiir yazmaya başladı. Ondan sonra da büyük eserler yazmaya başladı. İkinci olarak da; Şems-i Tebrizi Mevlâna’ya şiir malzemesi verdi. Şems-i Tebrizi İsmailiye mezhebindendir ve Kalenderiye tarikatındandır. Şems’in eski İran Kültürü alanında çok donanımlı ve birikimi olan bir kişi oluğu anlaşılmaktadır. Eski İran geleneğindeki şiir malzemelerini iyi biliyordu. Eski İran’da şiir malzemesi olan çok şey var. Özellikle hulûliye mezhebinden, hulûl inancından gelen bir inanış var onlarda. Mecusilikten gelmedir bu inanış. İşte Şems-i Tebrizi kültürel çevreden gelmedir.

Abdülhamit: Hocam Mevlana’ya hululiye inancını mı verdi Şems-i Tebrizi. Bundan önce Mevlana’da bu anlayış yok muydu?

Mikail Bayram: Tabi tabi. Mesnevinin ilk on sekiz beyitini okursanız orada da hulûliye nazariyesi vardır. Ney nazariyesi: Ney bir kamıştır ama neyin içinde birtakım şeyler var. İnsana da benzetebilirsiniz bunu. Bir insanın cüssesi var bir de insanın benliğini saran bir güç var.

Abdülhamit: Ney bu tarikatın üretimi bir şey mi yoksa İran kaynaklı mı o da?

Mikail Bayram: Bunlar İranî bilgilerdir. Bakın İranlı birçok şair var. Mesela Feridüddin-i Attar’ı ele alırsanız. Feridüddin-i Attar Mantıku’t-Tayr adlı bir eser yazıyor. Mantıku’t-Tayr eski İran’da mevcut idi. Yazılı bir metin olarak olmasa bile sözlü olarak mevcut idi. Feridüddin-i Attar’ın yaptığı şey onu İslâmî Farsça’ya aktarmak olmuştur. Mesela Firdevsi’nin Şehnâmesi. ‘Şehnâme’ İslâm’dan önceki dönemde İran’da mevcut idi. Firdevsi’nin yaptığı şey Pehlevice olan Şehnâme’yi İslâmî Farsça ile yeniden kaleme almak olmuştur. İlk devir İranlı sufilerden birçokları eski İran inanışlarını yeniden gündeme getirmeye çalıştıkları görülmektedir. Hallaç gibi Bayezid-i Bestami gibi. İşte bunun gibi edebî alanda da eski İran’ın edebî birikimi İslâmî dönemde İranlı şairler ve edipler tarafından İslâmî Farsça (Farsî-i cedîd) ile yeniden kaleme alınmaya çalışılmıştır.

Abdülhamit: Peki hocam bu çeviri mahiyetinde mi? Yoksa İslamileştirme söz konusu mu?

Mikail Bayram: Tabi İslâmîleştiriyorlar. Onu söylemek istiyorum.

Abdülhamit: İran etkisi buradan mı kaynaklanıyor diyorsunuz?

Mikail Bayram: Tabi tabi. Mesela Ferhat ile Şirin Destanı. Eski İran’da mevcuttu bu. Nizami’nin yaptığı onu İslâmî bir formla yeniden gündeme getirmektir. Dolayısıyla Hallac-ı Mansur da “Ene’l-Hak=Ben Allah’ım” dediği zaman bu İran’da mevcut olan eski bir inanıştı. Onun da dedesi mecusidir. Dolayısıyla Mecusiliği biliyor. Bunu söylediği zaman da Mecusiliğin bir inanışını ortaya koymuş oluyor. Aynı şekilde Bayezid-i Bestami de “Ma fil cübbeti sivallah=Cübbemde Allah’tan gayrı nesne yoktur.” Yani ‘Benim benliğimi Allah sarmış’ demektir. İşte bu da Mecusiliğin ifadesidir. Nitekim Mevlâna da Mesnevisinde Bayezid-i Bestami’yle ‘Kutbun Hikâyesi’ diye bir hikâye anlatır. Orada da Mevlâna o inancı açığa vuruyor. İşte Mevlâna Şems’le görüştükten sonra böyle bir şair olmuştur. Şiir gücü az önce söylediğim gibi çok yüksektir ve bu şiir gücüyle birileriyle mücadele ediyor. Kendisi de bunun farkındadır. Ve o dereceye varıyor ki Mevlâna artık Mesnevinin Kuran’a mukabil bir kitap olduğuna, ilahi bir kitap olduğuna inanıyor ve: “Benim benliğimi Allah sarmış bu sözler Allah’ın sözleridir” diyor. Nitekim Mesnevi’nin Mukaddimesinde “Haza Kitabu’l-Mesnevi/Ve huve usulu usulu usuluddin/la yemessuhu illelmudahherun/tenzilun min rabbi’l-alemin=Bu Mesnevi kitabıdır/Bu dinin aslının aslının aslıdır/Ona abdestsiz dokunulamaz/Allah tarafından indirilmiştir”. Nitekim yine Mesnevi’de başka bir beyitte yine: “İn ne necmest u ne remlest u nehab /Vahy-i Hak Vallahu Alem Bissevab = Bu ne reml işidir ne rüya işidir/Allah da doğruyu biliyor ki bu Allah’tan vahiydir”. Mesnevi’ye böyle inanıyor. İşte Şems’in etkisini görüyoruz burada. Birinci Mevlâna medrese ehlidir; ikinci Mevlâna şairdir, hulûlî inanışlarla donanmış bir şahsiyettir.

Abdülhamit: Buradan asıl tezinize gelelim: Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisi… Nedir Mevlana’nın Moğollarla ilişkisi? Nerede başlamıştır?

Mikail Bayram: Az önce de bahsettim. Evvela Hülâgu Han onu  Şeyh’ur-Rum olarak Anadolu’ya tayin etmiş. Anadolu’ya tayin ettikten sonra da bunlara maaş bağlıyor, onlara yatırım yapıyor. Anadolu’da muhtelif yerlerde başkalarından müsadere ettikleri –özellikle Türkmen şeyhlerden– medreseleri, zaviyeleri, iş yerlerini ve hatta vakıfları Mevlâna’ya ve Mevlâna’nın çevresindekilere veriyorlar. Anadolu’da Mevlevîlik organize ediliyor. Sürekli olarak da bunlara yatırım yapılıyor. Ben bunları yazarken Mevlâna’ya iftira etmiş değilim. Kendileri de eserlerinde yazıyorlar. Parası bittiği zaman Moğol umerasına mektup yazıp para istiyor. Veya Moğol veziri bakıyorsunuz Mevlâna’ya 700 dinar gönderiyor. 700 dinar çok büyük bir paradır. 1 deve 10 dinardır. 70 deve parası bir seferde Mevlâna’ya veriliyor. Moğolların burada veznedarı vardı: Şerefeddin-i Mavsili. Mevlâna’yı ziyarete geliyor ve Mevlâna’ya 2000 dinar veriyor. Moğollar neden bu parayı verecekler. Mevlâna onlara hizmet ediyor da ondan. O dönemde Anadolulular –özellikle Türkmen halk ve Ahiler– Moğollar müşrik oldukları için onlara itaat etmiyorlar ve muhtelif yerlerde Moğol yönetimlere isyan ediyorlar. Bu insanları Mevlâna ve çevresindekiler, -İranî çevre diyoruz biz onlara- halkın Moğollara itaat etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bir Moğol veziri var; Tacettin Mutez. Mutez Mevlâna’ya bir mektup yazıyor. Bakın bu Mevlâna’nın kendi eserinde var. “Seni ziyarete gelmek istiyorum ama devlet işlerinin çokluğundan dolayı seni ziyarete gelemiyorum.” Mevlana da ona cevabî mektubunda diyor ki: “Sen Moğollara hizmet et. Moğolların gönlünü hoş tut.” Çünkü Moğollar burada asayişi sağlıyorlar. Onun için bazı menkıbelerde Yunus’ la Mevlana’yı karşılaştırırlar. Mevlâna’yla Yunus arasında bir muhabbetin mevcudiyetini ifade ederler. Bu tarihî realiteye tamamen aykırıdır. Mevlâna Yunus’u görse şeytanı görmüş gibi olur. Taptuk Emre’yi görse şeytanı görmüş gibi olur. Yani bunlarla uyumlu değil. Meselâ Karamanoğulları –Türkmendir onlar– Mevlâna’nın torunu Ulu Arif Çelebi’ye “sen de Müslümansın biz de Müslümanız. Sen bizi desteklemiyorsun Moğolları niçin destekliyorsun?” diye sorduklarında “Biz Mevleviler başımızdaki güç kim olursa olsun Allah o gücü kime vermişse biz onlara itaat etmeyi kendimiz için farz addeder ve bunlara itaat ederiz. Bizim meşrebimiz böyledir” diyor. Dolayısıyla da Mevlâna’da da bunu görüyoruz. Mesnevisinin muhtelif yerlerinde de bu bilgilere rastlıyoruz.

Abdülhamit: Hocam Mevlana nasıl kullanıldı Moğollar tarafından? Nasıl etkili oluyor halk üzerinde?

Mikail Bayram: Mevlâna’nın yüksek bir şiir gücü var. Mevlâna’nın şiirleri önce sahifeler halinde yayınlanıyor. Bu fasiküller halkın elinde dağılıyor ve büyük bir zevkle takip ediliyordu. Yirmi bir senede Mesnevi bu şekilde yazıldı ve okuyuculara ulaştırıldı. 1262’den sonra Mevlâna dağınık halde olan şiirleri toplayıp onları defterler halinde yayınlıyor. Bu şiirlerin defter haline getirilmesi 1262-1265’yılları arasındadır. Yirmi bir sene Mesnevi yazmıştır. Mesnevi yazarak çevresindekilerle mücadele ediyor. O dönemde Ahi Evren Hace Nasıreddin adında bilge bir kişi var. Ahi Evren Fahruddin-i Razi’nin talebesidir. Mevlâna ise sezgicidir. İçe doğuşçudur, böyle ifade edeyim. Ahi Evren ise akılcıdır. Dolayısıyla bunlar birbirleriyle mücadele etmişler. Mevlâna Mesnevisinde aleyhinde onlarca hikâye yazıyor. Ahi Evren; Nasıreddin Mahmut’tur adı. Nasreddin Hoca dediğimiz şahıs da Ahi Evren’in ta kendisidir. Dolayısıyla Nasreddin Hoca ile Mevlâna arasında şiddetli bir mücadele meydana gelmiş. Mevlâna Mesnevide çeşitli kötü sıfatlarla onu tasvir eder. ‘Cuha’ der mesela. ‘Cuha’ hocanın alaylı söylenişidir. Nasreddin hoca dericidir. Yılan derisinden kemer, kırbaç vs. yapar ve zehirli yılanların zehrinden de panzehir imal eder. Dolayısıyla Mevlâna onu andığı zaman yılancı diye anar. Hem Mesnevi’sinde ve hem de Divân-ı Kebîr’de onlarca defa bu zatı kötü sıfatlarla zikr eder. Yalnız, Divân-ı Kebîr’de 318. şiirde onu ismen yâd etmektedir. Ben son yazdığım eserde Mevlâna’nın eserlerinde onu ne şekilde ve nerelerde andığını bir bir tespit ettim. Bu konu çok uzun olduğu için burada kısa kesiyorum.

Abdülhamit: Hocam anlattıklarınız ışığında baktığımızda Moğol baskısı ve Mevlana’yı desteklemeleri Ahi Evren’in etkisini kırmış ve Anadolu’yu mistisizme gömmüş diyebilir miyiz?

Mikail Bayram: Ahi Evren gerçekten çok güçlü bir fikir adamı ve filozoftur. Mevlâna gibi şair değildir o. Dediğim gibi akliyecidir. Felsefî meselelere vakıftır. Tabiat bilimlerini bilir. İyi bir doktordur meselâ. Matematik, astronomi gibi ilimleri çok iyi bilen bir insandır. Ve Ahi teşkilâtının mimarıdır. Ahi Teşkilatı da Anadolu’da 32 çeşit sanat kollarını organize ediyor. Bunlardan bir teşkilat kuruyor. Onları teşkilâtlandırıyor. Eğer Ahi Evren’in başlattığı bu fikir cereyanı bu aktivite kendisinden sonra da devam etmiş olsaydı, teknoloji ürünlerini Anadolu’da verecekti. Çünkü Ahi Evren’e göre bu tabiat ilimlerini işe dönüştürmek esastır. Esas olan insanın ilmi yani tabiat bilimlerini iş alanında uygulamaktır. Bu o dönemde Anadolu’da çok gelişti. İlmi işe uygulama. İş ve sanat alanında uygulama düşüncesi. Bu yönde eserler yazıldı. Meselâ Kayseri’de bulunan bir zat var: Hubeyş bin İbrahim Tiflisi. Gürcü asıllıdır. ‘Beyanu’s-Sınaat’ yani sanatların açıklanması adlı bir eser yazdı. Diyarbekir’de Ebu’l-İzz El-Cezeri el-Cami’ ,‘Beyne’l-İlmi Ve’l-Amel’. Bunun anlamı ilim ile ameli birleştirmek. İlmi ile ameli birleştirirseniz ne çıkar ortaya: Teknoloji. Teknoloji budur. O dönemde Anadolu’da bunun temelleri atılmış vaziyetteydi. Fakat Moğollar Mevlâna ve çevresini desteklediler. Mevlevî çevreler de bunlarla mücadele ettiler ve bunları yok ettiler. Dolayısıyla Anadolu’da başlamış olan o güzel faaliyetler devam edemedi. Osmanlılar da bunun takipçisi olamadılar. Dolayısıyla Selçuklular zamanında oluşmuş o ilmi potansiyel Osmanlılara intikal edemedi. Çünkü Moğollar onların eserlerini de yok etmişlerdir. Ahi Evren’i ve Ahi Evren gibi yüzlerce ahiyi yok ettiler. Onların eserlerini de yok ettiler. Ben Selçuklu arşivlerini takip ettim. Sonra gördüm ki, Selçuklular döneminde bu arşiv malzemeleri kütüphanelere intikal etmiş. Elyazması kütüphaneler. Türkiye’de bütün elyazması eser ihtiva eden kütüphanelerini gezmek zorunda kaldım. Çünkü Ahi Evren benim doktora tezimdi. Ahi Evren’i ve eserlerini tespit edecektim. Anadolu’nun bütün kütüphanelerini gezmek zorunda kaldım. Bu arşiv malzemeleri de Arapça’dır, Farsça’dır ve hatta bunun yanında Türkçe de bilmeniz gerekiyor. İşte ben bu malzemeleri gün ışığına çıkarttım ve çalışmalarımda bu arşiv malzemelerinden yararlandım. Onun için de hücumlara ben hedef oldum.

[...]

Abdülhamit: Hocam, size karşı bu tepkinin sebebi nedir?

Mikail Bayram: Daha önce de olmuştu bu. Ceviz Kabuğu programı vesilesiyle yine böyle hücumlara maruz kalmıştım. Bu hücumlar sırasında bana çok sayıda telgraf, e-mail geldi. Gelen mektupların %90’ı Konya’daki esnaflardan. Hepsinin söylediği bir şey var: “Biz Mevlâna sayesinde ekmeğimizi kazanıyoruz. Sen bizim ekmeğimizle oynuyorsun. Büyük bir vebal içindesin.” Benim lehimde olan tepkiler de oluyor . Öyle telefonlar geliyor ki ben bile şaşırıyorum. Ta Artvin’den telefon geliyor. Bir zat aradı,”Ben de okudum Mesnevi’yi bunları söylemek istiyordum. Benim söylemek istediklerimi açığa vurdun.” diyor. Bir akademisyen sanıyorum…

Abdülhamit: “Nasıl Shakespeare’siz ve Goethe’siz bir Batı medeniyeti düşünülemezse, Mevlana’sız bir İslam medeniyeti de düşünülemez” düşüncesi son dönemde çokça işleniyor. Sizce böyle mi? Ve İslâm Medeniyeti’ndeki rolü ne Mevlana’nın?

Mikail Bayram: Evet, gerçekten Mevlâna’nın Mesnevi’si ve Divân-ı Kebîr’i büyük bir edebî eserdir. Pek çok şairlerimizin ilham kaynağı olmuştur. Türk edebiyatında Mevlâna’dan etkilenmeyen ve yararlanmayan şair hemen hemen yoktur. Bu bakımdan Mevlâna’nın Mesnevi’si Shakespeare’den de daha etkili olmuştur. Ben bu konuda Mevlâna’yı çok takdir ediyorum. Onun edebî gücünü görmemek mümkün değildir. Muhaliflerine karşı başarılı olmasında da bu edebî gücünün rolü çok büyüktür.
Konyalılar Mevlâna’yı başka bir şekilde algılıyorlar. İslâm dendiğinde onların aklına gelen şey Mevlâna’dır. Onlara göre Mevlâna’nın eserleri dinin kaynağıdır. Hatta ‘Mesnevi Kur’an’ın yorumudur’ şeklinde ifade ediyorlar. Onlar öyle biliyorlar. Bilsinler… Bir de ilim adamları nokta-i nazarından meseleye baktığımızda durum değişiyor. Benim esas zorlandığım taraf da orasıdır. Evvelâ Mevlâna’yı bir insan olarak düşünmüyorlar. Yani ayaklarını yere indirmiyorlar. Mevlâna uçuyor, geziyor. Hayal dünyasında bir Mevlâna kurup onu tasvir ediyorlar. Ben onlarla konuşmam. Hatta bir-iki tanesi beni düelloya dahi çağırdı. Onun Mevlâna’sı hayal dünyasında yaşıyor. Benim bildiğim Mevlâna bir insandır. O da dünyada yaşamış, mücadele etmiş, dövülmüş, aleyhinde yazılar yazılmış, kendisi birilerinin aleyhinde yazılar yazmış birisidir. İşte ben bu Mevlâna’yı tasvir ediyorum. Bunu yaparken de bizzat Mevlâna ve çevresindekilerin eserlerini ve söylediklerini dile getiriyorum. Bir de onlarla mücadele eden çevrenin eserlerini kaynak olarak kullanıyorum

Abdülhamit: Hocam siz hakim söylemin aksine Mevlana’ya tarihsel bir kişilik olarak baktınız. Oysa hâkim söylem Mevlana’yı dini bir imge olarak telakki etme eğiliminde. Tahkir edici hiçbir söylemde bulunmamanıza karşın aldığınız bu tepki Mevlana’yı dini kimliğinden sıyırıp tarihsel bir şahsiyet olarak ele almanız sebebiyledir diyebilir miyiz?

Mikail Bayram : Tabi tabi. İşin bir başka yönü var. Ben onu söylüyorum hoşlanmıyorlar ama ben yine söyleyeyim. Esasında bu Mevlâna festivallerinin yapılması bizimkilerin aklından çıkan bir şey değil. Herkes biliyor ki bu sema törenlerinin hepsi folkloriktir. Adamlar egzersiz yapıyorlar, dönüyorlar, raks ediyorlar vs. Bunlar Batılı emperyalistlerin planladığı şeydir. Ben bunu her vesileyle söylüyorum. Batılı emperyalist güçler Doğu insanına belli bir zihniyet vermek istiyorlar. Moğolların yaptığını bugün yapıyorlar. Doğu insanının, Mevlâna’nın istediği tarzda bir Müslüman olmasını istiyorlar. Bunu yapmak için de insanımızı yoğun bir emperyalist kültür bombardımanına tabi tutuyorlar ve bu zihniyeti halkın arasına yerleştirmek istiyorlar. Bakın her insanda da yapamazlar bunu. Meselâ Ahi Evren’i niye yapmıyorlar? Çünkü adam akliyecidir. O insanı düşünmeye sevk eder, araştırmaya sevk eder. Dolayısıyla onu o yönde istismar edemez. Mevlâna-Şems cenahı buna çok müsaittir. Bu meseleyi fezla deşerzek zülf-i yare dokunmuş oluruz. Siyasîleri ve siyaseti incitmiş olacağız.

Abdülhamit: Yani Mevlana üzerinden İslam inşa etmeye çalışıyorlar…

Mikail Bayram: Tabi. Çünkü Mevlâna’nın kendisi de böyle bir İslâm yaratmaya çalışıyor. Mektuplarında, Mesnevisinde, ‘Fîhi ma Fîh’inde tüm çalışması Moğollara itaat eden insan yetiştirmektir. Mesnevisinde bunu yüzlerce defa söyler. Hep vermek istediği şey odur. Bir bakarsınız mesela ‘Fîhi ma Fîh’inde Cengiz Han’ı peygamber gibi tarif eder. Bunlar o kadar çoktur ki saymakla da bitmez.

Abdülhamit: Mevlana Mesnevisi’nin herkes tarafından önemsenen beyit sayısı ve edebi yönüne dönük olarak bir şeyler söylemek ister misiniz?

Mikail Bayram: Mesnevi 25000–26000 beyitlik bir eserdir. Mevlâna şiir kabiliyeti sayesinde muhaliflerini mağlup etmiştir. İrticalen şiir söylüyor. Yanında genelde kâtipleri oluyor; Hüsamettin Çelebi bir de oğlu Sultan Veled. Bu ikisi Mevlâna’nın söylediği bu şiirleri sahifelere yazıyorlar ve halka dağıtıyorlar. Bu yirmi sene sürmüş. Başarıya ulaştıktan sonra oğlu Sultan Veled, Hüsamettin Çelebi ve Mevlâna’nın kendisi adeta bir komisyon oluşturmuşlar. Belli bir usule göre hikâye ve meselleri sıralamış ve defterler halinde yayınlamışlar. Onlara cilt denmez defter denir. Tabi bunlara defter denmesi çok anlamlıdır. Özellikle de altı defter olması da çok anlamlıdır. Mevlâna Mesnevi’yi ilahi bir kitap olarak düşünüyor; Allah’tan kendisine vahy edildiğini söylüyor. Muhtelif defalarda söylüyor bunu. Fakat bunu bu şekilde ifade ettiği zaman Mesnevi’yi eski İran’da Zerdüştîliğin mukaddes kitabı Avesta’ya eşdeğerde görüyor. Bakın dikkat buyurun. Avesta da altı defterdir. Mesnevi’nin her defterini Avesta’nın bir defterine eşdeğerde görüyor. Nitekim eski Mevlevîler de böyle anlarlardı. Meşhur Molla Câmi var. Mesnevi’yi okuduktan sonra diyor ki: “Mesnevi-i Maneviyi Mu’levi / Hest Kur’an der zebanı pehlevi = Mevlâna’nın bu manevi mesnevisi/ Pehlevi dilince Kur’an’dır”. Pehlevi dilince Kur’an da Avesta’dır. Bir Mevlevî de şöyle diyor: “Mesnevî’dir kitab-i pencüm-i Hakk (Mesnevî Allah’ın beşinci kitabıdır)”.

Abdülhamit: Hocam biraz da mesnevinin edebi yönünden bahsedersek?

Mikail Bayram: Mesnevî edebî bakımdan gerçekten bir şah eserdir. Dikkatimizi çeken en önemli yanı budur. Tabi Mevlana Mesnevi’de kendi dünya görüşünü de anlatır. Zaman zaman herhangi bir hadisi veya ayeti alır, onun etrafında fikir üretir. Mesnevi bunlarla dolu bir kitaptır. Ama bu hikâyeleri anlatırken hikâyelerin arasında mücadele ettiği insanlara hakaret etmek amacına yönelik olarak müstehcen hikâyeler anlatır. Mesela Nasreddin Hoca’dan bahseder. Nasreddin Hoca’yı yılancı diye anar ve o yılancı hikâyesini anlattığı zaman ona bir takım hakaretler eder. Mesela ‘kötü huylu debbağ ve kardeşinin hikâyesi’ der ve bir hikâye anlatır. Orada kötü huylu debbağ dediği Nasreddin Hoca’dır. Debbağ derici demektir. Az önce dedim Nasreddin Hoca dericidir. Kardeşi dediği de Sadreddin Konevi’dir. Nasreddin Hoca ile Sadreddin Konevi birbirlerine mektuplaştıklarında birbirlerine kardeş diye hitap ediyorlar. Bakarsınız bir hikâyede Baybars’ı hicveder. Baybars Memluklu hükümdarıdır. Hulagu Han’la Şam yakınlarında Baybars arasında bir savaş meydana geldi. Bu savaşta Baybars Hulagu Han’ı mağlup etti. Bakıyorsunuz Mevlana bir hikâye anlatır Mesnevi’de. Bu hikâyede Hülagu Han’ı destekleyip Baybars’ı hicvediyor. Ben tarihçi olduğum için; benim şanssızlıklarımdan biri de odur belki; benden önce Mesnevi okuyanlar, şerh edenler olmuş. Mevlana sözgelimi düşmanlarından bahsediyor; hiç kimse düşünmedi bu mücadele ettiği adamlar kimdir. Birilerine hakaret ediyor; hiç düşünmemişler bu hakaret ettiği adam kimdir. Niye bu adama hakaret ediyor? Ben tarihçi olduğum için bu şahısların kimler olduğunu tespit ediyorum. Çünkü adamların sıfatlarını, şahsi özelliklerini görevini, mesleğini anlatıyor. Dolayısıyla o şahısların kimler olduğu anlaşılıyor. Demek istiyorum ki, Mesnevî’deki hikâyeler havaya söylenmiş hikâyeler değil. O dönemin sosyal, siyasî ve kültürel şartları işinde ve bu şartlarla ilişkili olarak söylenmiştir.

Abdülhamit: Aldığınız eleştirilere gelelim isterseniz. Ne düzeyde bekliyordunuz ne buldunuz?

Mikail Bayram: Bir defa bana yönelen tepkilere ilmi anlamda hiçbir değer taşımıyor. Ben de bunlara bir değer atfetmiyorum. Çünkü bugüne kadar ilmi olarak ortaya çıkan hiçbir şey yoktur. Sadece polemik var orta yerde. Ve az önce de dedim; gelen tepkilerin hepsi : “Sen bizim rızkımızla oynuyorsun, gelirlerimizi azaltıyorsun”, “Turizmi baltalıyorsun” şeklinde. Benim böyle bir amacım da yoktur. Kitaplarımın satılması gibi bir kaygım da yok. Ben Muhammed Hamidullah’ın öğrencisiyim, onun gibi düşünüyorum. Kitaplarımdan telif hakkı da almıyorum. Dolayısıyla bana bu yönde yönelen tenkitleri ben samimi bulmuyorum, doğru da bulmuyorum. Sonra Mevlana’ya hakaret ediyormuşum gibi bir kanı var, ben Mevlana’ya hakaret etmiyorum. Ben olayları tespit ediyorum. Onların, yani Mevlâna ile muhaliflerinin biribirlerine söylediklerini tekrar ediyorum

Abdülhamit: Bilimsel araştırmalarla vardığınız bir sonuçtan bahsediyorsunuz. Buna rağmen art niyetlilikle bile suçlandınız. Bunlarla birlikte, şunu değerlendirmenizi istiyorum: Günümüzde Mevlana’nın/ Mevleviliğin tanınması ve doğru anlaşılması sizce niçin bu kadar önemli?

Mikail Bayram: Evvela Mevlâna doğru anlaşılmıyor. Bu gün yapılan işler Mevlâna’yı anlatmak ve Onun dini kimliğini tarif etmek adına yapılmamaktadır. Bugün piyasada Mevlana’yı anlatan folklorik şeyler Mevlana’yla uyumlu değil. O günkü Mevlana’nın yaptıklarıyla uyumlu da değil. Kendilerine göre tahrif ediyorlar, kendilerince modernize ediyorlar ve o kılık içerisinde o törenleri yapıyorlar. Ben bunlarla ilgilenmiyorum. Benim işim bu değil. Ben meselenin bilimsel yönüyle ilgiliyim. Hatta birçok defalar konuşma yapmamı istediler. Konuşmaların hiçbirine gitmedim, gitmem de. Çünkü bilimsel bir kaygıları yok. Folklorik olarak yaptıkları şeylere katkıda bulunmamı istiyorlar. Katkıda da bulunmam. Batıla niye katkı sağlayayım.

Abdülhamit: Hocam şöyle bir yaklaşım da var: “Batı sarılacak değer arıyor. Bizim böyle bir değerimiz var, biz bunu yıpratmayalım. Bunu yapmak akıllıca değil, bilimselliğe uygun değil”. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mikail Bayram: Evet bunu çok söylüyorlar. “Amerikalı, Fransız, İngiliz Mevlana sayesinde Müslüman oluyor” diyorlar. Ve görüyoruz da onları; bir sakal bırakmış, bir elinde değnek, diğer elinde doksan dokuzluk tespih; bir Amerikalı, İngiliz veya Alman Mevlevi olmuş gelmiş buralara. Bunların Mevlevi olmaları veya Mesnevi’nin çok okunması İslamiyet için bir rüçhaniyet değil, önemli de değil. Samimi Müslüman da değiller. Onlar emperyalist amaçlar güdüyorlar. Benim hocam var Anna Maria Schimmel. Bize, Mevlevi çevreler, Rufai çevreler onun Müslüman olduğunu söylemişlerdi. Odasına gittik birkaç arkadaş. Kendisine. “Nasıl Müslüman oldunuz” diye sorduk. “Ne münasebet. Niye Müslüman olayım. Bütün Müslümanlar esirsiniz bir de beni mi katacaksınız aranıza. Zelil bir topluluksunuz” dedi. Müslümanlar için böyle diyor kadın. Mevlevî olduğu söylenen Anna Masala da buna benzer şeyler söylediğini hatırlıyorum. Onlar Oryantalist bir duygu ve düşünce ile Mevlâna ve eserleriyle ilgileniyorlar.

Abdülhamit: Türkiye’de özellikle son senelerde “Şeb-i Aruz Kutlamaları” oluyor. Nedir Şeb-i Aruz, bu kutlamaların İslam dünya görüşündeki yeri nedir? Şeb-i aruz törenlerini ilahi aşk metaforuyla birlikte değerlendirdiğimizde ne tarz bir düşünce yapısı çıkıyor karşımıza?

Mikail Bayram: Bu Mevlana’nın tarikat anlayışından kaynaklanıyor. Mevlana ölümü Allah’la birleşme olarak telakki eder. Dolayısıyla Mevlana’nın öldüğü gün Mevlana’nın sevgilisine kavuştuğu gün olarak değerlendirilir. Bu gün münasebetiyle törenler, şenlikler yapılır. Bu bir düğün şenliği olarak düşünülür. İlk Mevleviler de bunu böyle düşünürlerdi. Mevlana o gece gerdeğe girmiş, Rabbine veya sevgilisine kavuşmuştur. Bu kavuşma sebebiyle sema yapılır, törenler yapılır, davullar çalınır – davuldan kudûmu kastediyorum. Bugün yapılanlar da bunun anısına yapılan törenlerdir. Batılı emperyalist güçler bunu vasıta yapıyorlar. Bunun yaygınlaştırılması, çok reklame edilmesi, medyada sürekli yer alması bir beyin yıkama operasyonudur. Bir yeniden kültürel yapılanma operasyonudur. Onun için bunlar bizimkilerin kafasından çıkan bir şey değil, onlar tarafından bize kabul ettirilen şeyler. Mevleviliği de Mevlana’yı da inceliyorlar. Eserlerini okuyor ve kendi dillerine de tercüme ediyorlar. Ama bunu yaparken amaçları kendi kültürlerini ihya etmektir. En azından insanların mensup oldukları dini ‘cılklaştırma’ operasyonudur. Bu tabirime dikkat edin. Bizim dinimizi ‘cılklaştırma operasyonu’dur. Mevlevilik İslam’ı nötrleştirme aracı olarak kullanılıyor. Burada İslamiyet’e bir hizmet düşünülmüyor. Buradaki Mevleviler de bunu düşünmüyorlar. Onların da amacı İslam’a hizmet değil. Onlardaki bir kültürü neşretme, ihya etme amacına yöneliktir. Bazı şeyler söylerler. Bunda da sürekli muğalata yaparlar. “Baza baza heran cetsi ba’za” diye başlayan bir Rubai var. Sanki Mevlana bunu söylemiştir. “Gel gel ne olursan ol gene gel Putperest de olsan, Mecusi de olsan, Hıristiyan da olsan gel; bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değil, yüz defa eğer tevbeni bozmuşsan gene gel.” Bu şekilde bir rubai. Bu rubai de Mevlana’nın değil. Bakın Mevlana’nın olmayan bir şiirle Mevlana’yı kullanmaya çalışıyorlar. Şiiri de yanlış tercüme ediyorlar. Farsça “Baz ameden” ‘tevbe etmek’ demektir. ‘Gel’ demek değildir. Mesela Mevlana: “Men bendei Kur’anem ta can darem/Men hak-i pay-i Muhammed-i muhtarem = Ben hayatta oldukca Kur’an’ın kölesiyim/Seçilmiş olan Muhammed’in ayağının tozuyum” demiş. Bunu herkes söyleyebilir. Bunu Hasan Sabah da söyler. Çünkü onun Kur’an dediği senin anladığın Kur’an değil ki.

Abdülhamit: Mevlana 13. yüzyılda yaşamış bir şahsiyet. Üzerinden 800-900 sene geçti. Mesnevi üzerinde tercümeler yazıldı, şerhler yapıldı. Bu kadar sene sonra sizin muhalif bir söylemle ortaya çıkmanız art niyetli olduğunuz kanısını oluşturdu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mikail Bayram: Bu muhalif söylemi ilk kez ben söylüyor değilim. Mesela meşhur usulcülerden Taftazani benden 700 sene önce bunu çok bilimsel bir biçimde dile getiriyor. Sonra Vani Mehmet Efendi var. O sırada Devlete bir rapor veriyor. Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesinde Mevleviliğin rolü bulunduğunu görüyor. Sultana rapor veriyor. Sultana diyor ki: “Eğer devleti kurtarmak istiyorsanız Mevleviliği devletin yapısından çıkarın”. Çünkü belli bir dönemden sonra Mevlevilik devletin bir kurumu haline gelmiştir. Mevleviliğin Osmanlılar döneminde meşruiyet kazanması II. Bayezid’le başlar. Bu dönemden önce Mevlevilik merdud sayılıyordu. Kuruluş döneminde Osmanlılar Mevleviliği reddediyor ve habis bir hareket olarak görüyorlardı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman Mevlevilerin gelip İstanbul’a yerleşmesine yasak koymuştur. Devletin yapısına Mevlevilerin girmesi II. Bayezid döneminde başlandı. Mevlevihanelerin kurulması da bundan sonradır. Bundan sonraki dönemlerde Mevlevihanelerde yetişen Mevlevilerin devletin yüksek kademelerine getirilmesi gelenek haline geldi. İşte Vani Mehmed Efendi bu uygulamayı eleştirmektedir.

Abdülhamit: Peki hocam Mevleviliğin Osmanlı dönemine kadarki tarihi, kültürel, siyasi gelişim seyri nasıl oldu?

Mikail Bayram: Moğolların iktidarlarının gölgesinde Mevlevilik çok gelişti. Her tarafta Mevlevihaneler kuruldu. Mevlevilerin zihniyetlerini yaymaları için çok büyük harcamalar yapıldı. Anadolu’da hatta Anadolu’nun dışında bile büyük destek gördü Mevlevilik Moğollardan. Moğol Devleti yıkıldıktan sonra da Anadolu’da Eretnaoğulları gibi bir takım beylikler Moğollardan gelen himaye duygusunu taşıyorlardı. Fakat Osmanlılar bir set çekmişlerdi. Ancak dediğim gibi Bayezid’den sonra Osmanlılar da Mevleviliğin etkisi altına girdi. Bosna’da, Hersek’te, Kırım’da, Mısır’da, Şam’da Mevlevihaneler açıldı. Sonra da bu Mevlevihanelerde yetişen insanlar devlet kademelerinde yüksek yerlere geldiler.

[...]

 Orta yerde bir rant kavgası yaşanıyor. Bütün dert ve dava da budur. İşin bilimsel yönü üzerinde durulmak istenmiyor, bu alana girdiğiniz zaman hücumlara hedef oluyorsunuz.

Abdülhamit: Çok teşekkür ederim Hocam.

Nida Dergisi
Ocak 2006, 102. Sayısı

Vermek zamanı_ infaktaki mutluluk

Hayal ettiği Amerika’yı çıplak gözle görme imkânı bulan hemen her insanın en ziyade dikkatini çekecek olgulardan biri, ‘medeniyetin vitrini’ olan bu ülkede yoksulluğun ulaştığı boyut olsa gerektir.

Kısa süre önce, yaklaşık bir yıl boyu bu ülkede yaşarken, bu, bizim de dikkatimizi çekmişti. Yaşadığımız diyar ABD’nin nisbeten düşük gelirli eyaletlerinden biri olsa, bu denli şaşırmazdık belki. Ne var ki, yaşadığımız Connecticut eyaleti, resmî istatistiklerin de belgelediği üzere, dünya zengini Amerika’nın ‘en zengin eyaleti’ ünvanını üzerinde taşıyordu. Yaşadığımız şehir ise, bu en zengin eyaletin başşehri idi. Ne var ki, yine resmî istatistiklerin gösterdiği üzere, bu şehirde kazancı geçimine yetmez durumdaki aile sayısı yüzde 32 idi. Diğer bir deyişle, şehir nüfusunun üçte biri, geçinmek için başkalarının yardımına muhtaç haldeydi.

İstatistiklere bir bütün olarak yansıyan bu manzaranın tek tek insanların dünyasına nasıl yer ettiği ise, bir kısmından gündüz vakti geçmenin bile pek tekin sayılmadığı sokaklarda ‘Amerikan rüyası’nı kâbus sûretinde yaşayan insanların yüzlerine bakarak okunabilirdi. Bu yüzler, yoksul ama asil, yoksul ama dirençli, yoksul ama ümitli bir görünüm arzediyor değildi. Bilakis, bir tükenmişlik, yitip gitmişlik, ümitsizlik hali; bir şefkatten, sevgiden, sığınacak adresten mahrumiyet hali okunuyordu üstlerinde. Hispanik veya zencilerin çoğunluğu teşkil ettiği sokaklardaki fukaralık, otobüs duraklarında gördüğümüz insanların büyük kısmının yüzündeki çaresizlik ve meyusiyet izleri, şehir merkezinin orasında burasında pinekleyen işsizler, Eyalet Sarayının birkaç yüz metre ilerisinde karşımıza çıkan perişan manzaralar, Mercy House’da bir öğün bedava yemek için sıraya giren insanların yüz haritaları, ve diğerleri… bütün bunlar, çıplak gözle görünce insanı adamakıllı sarsan tablolardı.

Amerikan rüyasını kâbusa dönüştüren bu tablolarla ne zaman yüzyüze gelsek, eşim ve ben, bir süreliğine ardımızda bırakıp geldiğimiz memleketimizi hatırlatıp durduk birbirimize. Kişi başına düşen millî geliri 2000 doları ancak geçen memleketimizde, bu rakamın 48.000 dolara ulaştığı şu diyarda gördüğümüz kadar bitmiş yüz, ümitsiz bakış, ölgün yürüyüş görüyor muyduk?

Çağdaş uygarlığın görücüye çıktığı Amerika vitrininde yer alan bu manzaralar, o diyarın sakinlerinin ‘Corporate America’ dediği, benim ise topyekün ‘Amerika A.Ş.’ diye isimlendirdiğim dev şirketlerin gösterişli binalarının sunduğu ışıltılı manzaralarla ne derece müthiş bir zıtlık oluşturuyordu! Hâzır medeniyetin, bırakalım dünyanın kalan kısmını, vitrini mesabesindeki bu ülkede dahi müthiş bir adaletsizliği içerdiği bu kontrast manzaralar sayesinde net bir şekilde görülüyordu. Bir tarafta on odalı, onbeş odalı saray yavrusu evler, öte yanda evsizler; bir yanda yedikleri için harcadığı paradan ayrı, ‘formunu korumak’ için binlerce dolar harcayanlar, öte yanda o gün karnını doyuracağı garantisi olmayanlar; bir yanda lüks lokantalarda yarısını yemeden bıraktığı yemeğe yüzlerce doları gözünü kırpmadan ödeyenler, öte yanda çöplükten yiyecek arayanlar… Böylesi manzaralar, ister istemez, bir mukayeseye yöneltiyordu insanı.

Gerçi, bu diyar, “Komşunu seveceksin” gibi İncil kaynaklı hoş bir mesajın tatlı bir mırıltı gibi sürekli tekrarlandığı bir diyardı; ama komşuluğun ölmüş olduğu bir diyardı aynı zamanda. Bu bencil, çıkarcı, bireyci, en güzel mesajları bile gerçek olmaktan çıkarıp hayale ve masala dönüştüren bir kültür ve medeniyet ikliminde, ister istemez, doğup büyüdüğü iklimi ve tepeden gelen her türlü dayatmaya rağmen bu iklimi alttan alta şekillendiren ölçüleri hatırlıyordu insan. Evin en mutena köşesinin, dolaptaki en alâ yemeğin misafire ayrıldığı iklimi. Asırlardan bugüne taşınan imarethaneler, kervansaraylar, sadaka taşları, diş kiraları gölgesinde, ikramın, yardımın, yardıma koşmanın bir büyük erdem sayıldığı iklimi… İster istemez hatırlıyordunuz, mü’minlere insana ‘kendisine rızık olarak verilenler’den başkasını da nasiplendirmeyi emreden, infakı emreden âyetleri; fakirin, düşkünün, yolda kalmışın, akrabanın yardımına koşmayı bizim insafımıza bırakmayıp kayıt altına alan ve bu kayıt dahilinde farz kılan zekât emrini, sadaka-i fıtr yükümlülüğünü. İster istemez hatırlıyordunuz; Asr-ı Saadet’ten bugüne taşınan yüzlerce, binlerce ‘düşenin dostu olma’ öyküsünü…

Ve, ‘orası’ ile ‘burası’ arasında bütün bu gözlemler ve tahatturlar eşliğinde bir mukayese yaptığınızda, vaktiyle bu minvalde bir mukayese ve muhasebede bulunmuş bir büyük insanı da hatırlıyordunuz.

Bundan yüz sene öncesidir. Bu büyük insan, o dönemde yaşamış her hamiyetli insan gibi, İslâm âleminin içine düştüğü geri kalmışlığa mukabil Batının kalkınmışlığı karşısında, bir çözüm arayışı içindedir. Ancak, bu arayışı içinde geldiği nokta, en sonunda ‘medeniyetten istifa’ olur. Zira, “Saadet odur ki, külle, ya eksere ola” diye düşünmekte; hâzır medeniyetin ise, bırakın herkesi veya çoğu insanı, ancak ‘ekall-i kalîl’e, azın da azına surî, zahirî, maddî bir saadet verirken, insanlığın geri kalan kısmını meşakkate, yoksulluğa, şekavete attığını görmektedir. Oysa, “Nev’-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.” Dolayısıyla, dünyanın bir kısmında az sayıda insanın saray yavrusu evlerde yaşaması pahasına dünyanın her yerinde sömürüye, fakirliğe, darlığa yol açan; üç-beş yüz insanı dünya nüfusunun yarısından fazla servete sahip eden bir medeniyeti olduğu gibi kabullenmek, Kur’ânî ölçüler dahilinde, mümkün değildir.

Nitekim, dünyanın süper gücü ABD’nin en zengin eyaletinde görülenler, gerçekten, insana ‘medeniyetten istifa’yı düşündüren manzaralardır. Bu manzaraların ortaya koyduğu en açık gerçek lerden biri, bir bütün olarak bir beldenin zenginliğinin tek tek bireylerin zenginliğini tazammun veya garanti etmediğidir. Bir diyar, dünyanın en zengin diyarı olabilir; dünyanın en büyük şirketleri orada olabilir, orada onbinlerce saray yavrusu ev ormanı andırır derecede geniş bahçeleriyle birbiri ardısıra dizilmiş olabilir; ama bu, o diyarın her bir insanının rahatını, refahını, mutluluğunu garanti etmez. Dahası, o diyarın her bir insanının o gün karnının tok olacağını dahi garanti etmez. Bilakis, her hal ve şartta almanın, kazanmanın, çıkar sağlamanın asıl; vermenin, paylaşmanın ise istisna olduğu bir ruh ve davranış ikliminde, zenginlik ve yoksulluğun her ikisi aynı anda had safhada tecelli edebilir. Yani, bireyciliğin asıl, diğergâmlığın istisna; almanın asıl, vermenin istisna; kendi çıkarını düşünmenin asıl, paylaşmanın istisna olduğu bir diyarda, genel anlamda servet ve refah özelde tek tek bireylerin refahının veya en azından rahatının ve geçiminin teminatı değildir. Wealth and Poverty (Zenginlik ve Yoksulluk) yazarı iktisatçı George Gilder fakirlik problemini çözmenin ancak ‘iman ekonomisi’ne bağlı olduğunu düşünüyorsa, işte bundandır.

Dünyanın kalan kısmını yoksullaştırdığı gibi kendi içinde dahi ‘yoksulluk’ sorununu çözememiş hâzır medeniyetten böylesi insan manzaraları ile yaşadığımız diyarın manzaraları arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Maamafih, bu diyarda ve sair İslâm beldelerinde dahi, akıl almaz bir özentiyle hâzır medeniyetin düşünce ve duygu iklimine doğru bir kayma sözkonusudur. Bu minvalde bireyciliğin, çıkarcılığın giderek yayıldığı; yardımlaşma, paylaşma ruhunun giderek zayıfladığı pekâlâ söylenebilir. Nitekim, karşılıksız vermenin adı olarak zekâtın hakkı çoklarınca gözardı edildiği gibi, haksız bir karşılık isteyerek vermenin adı olarak faizin zihniyet ve uygulama itibarıyla yaygınlaştığı bir vâkıadır. Fakat, bütün bunlara rağmen, bu diyarda ayakta kalan, devam eden, birileri uymasa da uyanlar sayesinde toplum dokusunu incelikle, özenle ve şefkatle örmeyi sürdüren Kur’ânî ölçüler, İslâmî ve insanî âdetler dolayısıyla, dünya zengini Amerika sahnesinde görülen manzaralara o derece rastlanmadığı da bir gerçektir. Normal şartlar altında, şu ülkede, ondan yirmi küsur kat zengin olan Amerika’da görülen yürek yakıcı sokak manzaralarının yirmi kat fazlasına rastlanması beklenir. Ama hayır. Bu diyarda çok muhtaç insan vardır, ekmek alacak, tüp alacak, ilaç alacak parası olmayan belki milyonlarca insan vardır; ne ki, orada olmayan birşey gizliden gizliye işgörmekte, bir büyük ekonomik krizin üstesinden henüz gelememiş bu diyarın zor durumdaki insanlarını ayakta tutmaktadır.

Oralarda olmayıp buralarda olan şeyin ne olduğunu benim nazarımda belki en çarpıcı şekilde gösteren bir örnek, Elie Kedourie’ye ait, Osmanlı topraklarına İngiliz nüfuzunu anlatan bir kitabın arka kısmında yer alan İngiliz belgelerinden birinde gizlidir. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Doğu Anadolu’da, Kars civarında—muhtemelen Osmanlı-Rus savaşlarının getirdiği yıkım ve ölümler yüzünden toprağın işlenememiş olmasından dolayı—Kars ve Ardahan civarında kıtlık başgösterir. Bunu haber alan İngiliz yönetimi, bölgede Osmanlı aleyhtarı bir ayaklanma potansiyeli olup olmadığını araştırmak üzere bir casusu bu beldeye gönderir. Casus, yaptığı araştırmalardan sonra, Londra’ya şu raporu verecektir: “Evet, burada kıtlık var, ama açlık yok.” Onun açıkça gördüğü üzere, kıtlık ortamında insanlar muazzam bir dayanışma sergilemekte; olanın olmayanı gözetmesi sayesinde kıtlık açlığa dönüşmediği için, bir sosyal patlama potansiyeli gelişmemektedir.

Böylesi tabloların dayandığı infak ruhunun kaynağını keşif için ise, herhalde, tarih kervanına binip, kervansaraylarda konaklayıp vakıf sularından içerek ve imaretlerde doyarak Asr-ı Saadete kadar uzanmak gerekmektedir. Çünkü, hâzır medeniyetin görücüye çıktığı Amerika sahnesinde sergilenen utanç verici sefalet tablolarından en perişan zamanında bile İslâm medeniyetini alıkoyan bu ruhun özü, orada gizlidir.

Sonraki çağlar boyu, gerek Kur’ân aracılığıyla, gerek tekrar tekrar anlatılıp yeni kuşaklara taşınan Peygamber sözleri ve sahabi hatıraları ile İslâm medeniyetinin belkemiği, esası, ilk örneği olan Asr-ı Saadet, irili-ufaklı yüzlerce, binlerce infak tablosu içermektedir. İlk Müslümanların sergilediği feragat ve dayanışma, meselâ ‘kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeleri,’ meselâ ‘onda değil, bende olsun’un tam aksine ‘benim yerine onda olsun’ diğergâmlığı o derece nettir ki, Kur’ân onları bu şekilde övecektir. Ki, Muhacirîn-Ensar dayanışması, insanlık için bir ibret ve bir iftihar tablosu hükmündedir. İmanlarından dolayı hayatlarının tehlikeye girdiği Mekke’yi herşeylerini orada bırakarak terkeden Muhacirîn, Medineli sahabilerin şahsında, ‘Ensar’ [yardım edenler] kelimesini en derin anlamıyla hak eden bir yardım görmüşlerdir. Muhacirîne yönelik muazzam yardım, Medineli sahabiler, yani Ensar çok zengin insanlar olduğu için gerçekleşmiş değildir; Kur’ân’ın ifadesiyle, Medineli sahabiler ‘onların nefislerini kendi nefislerine tercih ettikleri’ için gerçekleşmiştir. Ki bu, infak ruhuna sahip olmak için aslolanın mal zenginliği değil, iman ve gönül zenginliği olduğunun bir belgesidir.

Savaş olmaksızın elde edilen Benî Nadîr topraklarının taksimini Resûlullah’a tevdi eden âyetlerin inmesinden sonra yaşanan bir olay, bu iman ve gönül zenginliğinin boyutlarını apaçık gözler önüne sermektedir.

Hz. Peygamber, ilgili Haşr sûresi âyetlerinin nüzulünden sonra, Ensarı toplayıp onlara şu teklifte bulunur: “Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur. İsterseniz, Benî Nadîr mallarından Allah’ın bana verdiği malları sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim de, Muhacirler yine evlerinizde oturmakta ve mallarınızdan yararlanmakta devam etsinler. İsterseniz, Benî Nadîr mallarını yalnız Muhacirlere vereyim de, onlar evlerinizden ve mallarınızdan çıksınlar, el çeksinler?”

Medineli sahabilerin liderleri hükmündeki, Hazrec reisi Sa’d b. Ubâde ile Evs reisi Sa’d b. Muaz, bu iki şıkka karşılık bir üçüncü şıkkı teklif edeceklerdir: “Yâ Rasûlallah! Sen Nadîr oğullarının mallarını yalnız Muhacirler arasında bölüştür. Ama onlar, şimdiye kadar olduğu gibi, yine evlerimizde oturmakta devam etsinler.”

Bu teklifi duyar duymaz, sair Medineli sahabilerden yükselen ses de, “Biz buna razıyız ve kabul ediyoruz yâ Rasûlallah” sözü olacaktır.

Ki bu tavır, şu mealdeki âyetin nüzul sebebidir:

“. . . Onlardan önce, Medine’yi yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler [Ensar] da, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara [Muhacirlere] verilen şeylerden dolayı da, göğüslerinde hiçbir ihtiyaç meyli bulmazlar! Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile, onları [Muhacirleri], öz canlarından üstün tutarlar! Kim nefsinin mala olan hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, korktuklarından kurtulan, umduklarına erenler onlardır!” (Haşr: 9)

İnsan, akıllara hayret veren böylesi bir feragatin nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalıştığında ise, infaka ve infakın farz kısmını teşkil eden zekata dair yüzlerce âyet karşısına çıkar. Bakara, Âl-i İmran, Nisâ.. derken, içinde ‘infak’a dair bir emir, bir davet olmayan sûre yok gibidir. İnfakın neden bu kadar önemli ve ne şekilde mümkün olduğunu en keskin sûrette bize bildiren âyetler ise, ilgili İsrâ sûresi âyetleri olsa gerektir.

Resûlullah’ın miracının ilk basamağı olan ‘Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gece yürüyüşü’nü bildirerek başlayan, sonraki tüm âyetlerinde ise hepimize kendi şahsî ubudiyet miracımız için lâzım gelen asılları ve usulleri öğreten bu sûre, yalnız Allah’a ibadet emrinin hemen akabinde ana babaya iyiliği emreden 23. âyetinden başlayarak, bize infak dersi verir. Rabbimizin, bize rızık olarak verdiklerini ihtiyaç halinde kendileriyle paylaşmamızı istediği insanların başında anne-baba vardır. Onları, muhtaç haldeki akraba, fakirler ve yolda kalmışlar izlemektedir. Sûre, 28. âyetiyle, müthiş bir imanî inceliği de mü’minlere ders vererek, halini bize arzedene eğer verecek birşeyimiz yoksa en azından ‘gönül alıcı bir söz’ (kavlen meysûra) infak etmemizi ister.

Bir sonraki âyet, “Ellerini boynuna asıp durma, büsbütün de ellerini açma” buyurarak, infakta denge noktasını bize öğretirken, 30. âyet, infak karşısında nefsin en kritik dayanağını kesip atmaktadır:

“Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de daraltır (ölçülü verir). Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görür.”

İnfak emri içeren âyetlerin ardından gelen bu 30. âyetin kırıp attığı dayanak, kendisine infak emredildiğinde Kârun’un sarfettiği sözde tecessüm eden anlayıştır. Zenginliğiyle şöhret bulmuş Kârun, Allah’ın Peygamberi Musa (a.s.) malından infak etmesini ondan istediğinde, “Bunlar, bendeki ilim sayesinde bana verildi” diye itiraz ve isyan etmiştir.

Bu sözün ardındaki mantık bellidir: “Velev ki bu zenginliğin bana Allah tarafından verildiğini kabul ediyor olayım, biliyorum ki, bunun bana verilmesinin asıl sebebi bendeki ilimdir. Ben nasıl para kazanılacağını biliyordum, bu bilgiyi pratiğe aktardım.; Allah da, —hâşâ—eli mahkûm, mecburdu vermeye; beni zengin etmek zorundaydı.”

Yine, bu mantığın içerdiği şu anlayış da açıktır: “Ben zenginlik edinmenin şartlarını gerçekleştirdim, zengin de oldum. Eh, birileri fakir ise, muhtaç halde sürünüyorsa, bu benim sorunum değil, onların sorunu. Onlar da kafayı çalıştırıp çalışsalardı, zengin olurlardı. Demek ki, zenginliğin yolunu ya öğrenmediler yahut öğrenseler de uygulamayı beceremediler. Ben ne diye onların yükünü yükleneyim, suç onların!”

Kendisine Allah tarafından zenginlik verilip bu zenginliği kendilerine mal edenlerin bu tavrının Kârun’a mahsus olmadığını, Yâsîn sûresinin 47. âyetinden anlarız. Bu âyetin bildirdiğine göre, onlara “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” denildiğinde, onlar mü’minlere şöyle derler: “Allah yedirmek isteseydi, yedirirdi. Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”

Mü’minleri ‘apaçık bir dalâlet’ üzere gösteren bu apaçık cerbezenin içinde de, Kârun mantığının bir tezahürü görülür. “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” emrinin belgelediği üzere, ellerindeki nimet Allah’ındır ve Allah’tandır. Ancak, onlar bunu sahiplenmekte; bu nimeti hak ettiklerini, dolayısıyla onun kullanımı konusunda Allah’ın onlara emir vermeye hakkı olmadığını düşünmektedirler. Ellerindeki onlarındır; diledikleri gibi kullanırlar, diledikleri gibi harcarlar. Nasıl kullanacaklarına—hâşâ—Allah bile karışamaz. İhtiyaç halinde insanlar varsa, hâşâ, bu o kişilerin ve Allah’ın sorunudur; onların değil. Onlar, hiç kimseye yedirmek zorunda değildirler. Kaldı ki, hak etmiş olsalardı, ihtiyaç halindeki o insanlara da nimet verilirdi. Hak etmediler ki verilmedi.

İşte, ruhu, kalbi, vicdanı, şefkati, rikkati onu infaka sevketse de insanı infaktan alıkoyan bu cerbezeli mantığa, infak âyetlerinin ardından gelen İsrâ âyeti öldürücü bir darbe vurmaktadır. Rızkı veren Allah’tır; ve Allah ‘dilediğine rızkı genişletir, dilediğine daraltır.’ Dilediğine rızkı genişleten Allah, rızkını genişlettiği bu insanların, rızkını daralttığı insanlara infakta bulunmasını da dilemektedir. Bu âyetin anne babaya, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa iyiliği açık ve kesin bir şekilde emreden âyetlerin hemen ardından gelmesiyle, açık ve net bir şekilde şu mesaj verilmektedir: “İnfak etmen gerektiğinde, sakın ‘Bu benim malım, başkasının derdinden bana ne?’ demeyesin. Çünkü, sana bu malından infak etmeni emreden Zât, bu malı sana veren Zâttır. Elindeki mülkün asıl Mâliki O’dur. Sen bir tablacı, bir tevziat memuru, bir kepçe hükmündesin. O’nun verdiğini O’nun istediği şekilde, O’nun izni dairesinde kullanma durumundasın. O bu malı kendinle birlikte başkalarını da faydalandırman içir vermiştir. O halde, bu malı başkalarına karşı değil, başkaları için de kullanabilmesin.”

Bu açıdan bakıldığında, infak, bir ‘iman sınanması’ anlamını da taşır. İnfak, mülkü gerçekten Mâlik-i Hakikî’ye tevdi edip etmediğimizin, kendimizi O’nun kulu, bize verilenleri ise O’nun ikramı ve ihsanı bilip bilmediğimizin sınanmasıdır. Kişi, infak ediyorsa, mülkün asıl Sahibini biliyor ve tanıyor demektir. Kişi, infak edemiyor olsa bile ihtiyaç halinde kendisine gelene en azından ‘gönül alıcı bir söz’ söylüyorsa, yine, bu sınanmayı başarıyla geçmektedir.

Açıkçası, infak edebiliyor veya infak edebilme niyeti taşıyor isek, bir büyük sınanmadan geçmişiz; Mâlikü’l-Mülk, Rezzak, Mün’im, Bâsıt, Kâbız gibi isimlerinin müsemmasının O olduğunu tasdik etmişiz demektir. İman ikrarımızda samimi ve sadık olduğumuzu göstermişiz demektir. Ki, infakın farz kısmı olarak zekâtın ‘tezkiye’ yani ‘temizlenme’ ile aynı kökten gelmesi; ‘infak’ın ihtiyarî kısmı olarak ‘sadaka’nın ise ‘sadakat’ kelimesiyle aynı kökten, ‘s-d-k’ kökünden geliyor olması, bu bakımdan son derece manidardır. Zekat vermesini gerektirir bir zenginlik içinde olup zekatı hakkıyla veriyor olmak; kendimizi benlik ve bencillik kokan iddialardan temizlediğimizin, kendimizi ve elimizdekileri O’nun bildiğimizin nişanesidir. Sadaka vermek, Mâlikü’l-Mülk’ün, Rezzâk-ı Kerîm’in O olduğu inancımızda samimi ve sadık olduğumuzun göstergesidir.

Bu sırdandır ki, Bakara sûresinin daha ilk âyetlerinde ‘müttakîler’ tarif edilirken zikredilen üç vasıftan biri, ‘infak’tır: “Onlar ki, gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

Bu sırdandır ki, Âl-i İmran sûresinde mü’minler ayrı ayrı imanî vasıflarla tarif edilirken, münfikîn, yani ‘infak edenler,’ mustağfirîne bi’l-eshâr, yani ‘seher vakti gözyaşı döküp istiğfar edenler’den daha önde zikredilirler.

Bu sırdandır ki, Mü’minûn sûresinin başındaki ‘mü’minler’ tarifi içinde, farz olan infak, yani zekat için çalışmak, ilk sıralarda yer alır.

Bu sırdandır ki, ‘namazı dosdoğru kılma’nın emredildiği âyetlerin neredeyse tamamında, ‘ve zekatı verin’ diye de emrolunur.

Bu sırdandır ki, Beled sûresinde tarif edilen ‘sarp yokuş’ veya ‘dar geçit’i geçenlerin bir vasıfları ‘köleleri zincirlerinden ayırmak’ ise, diğer vasıfları ‘kıtlık ve açlık gününde yakın yetimlere, fakir miskinlere yedirmek, sonra inanıp da sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmak’tır. “İşte saadet ehli olanlar onlardır.”

İslâm diyarında Asr-ı Saadetten bugüne varlık ve darlık anlarında işte bu Kur’ânî talimin neticesi olarak yaşanagelen infak tablolarını bir tarafa, dünyanın bugünkü adaletsiz halini öbür tarafa koyduğumuzda, bir gerçek net bir şekilde açığa çıkıyor: Aç kalan, açıkta kalan, dara düşen insanların rahata kavuşması, daha fazla zenginleşme ve kalkınma ile mümkün olacak değildir. İnfak zarureti aklımızda, infak duygusu kalbimizde yer etmedikçe, refah ve servet genel anlamda artsa bile esasında belli ellere akacak, birileri yine aç, yine açıkta kalacaktır. Hâzır medeniyet tablosu, infaksız bir zenginliğin, hiçbir yoksulluğun, hiçbir sefaletin devası olamayacağını açıkça göstermektedir.

Çözüm, ‘veren eller’den olabilmek, mü’min olabilmek, münfik olabilmektir. Dolayısıyla, dikkatlerin ‘refah’a veya ‘kalkınma’ya değil, ‘infak’a yönelmesi gerekmektedir.

Metin Karabaşoğlu
Zafer dergisi

Çocuğun hayal dünyası nasıl beslenir

Giderek karmaşıklaşan dünyamızda esnek ve çabuk düşünme çok önemli bir yetenek haline geldi. Okulda, işte ve genel olarak hayatta başarılı olmak için esnek ve çabuk düşünmek zorundayız. Ne var ki, bu yetenek otuz yaşından sonra geliştirilebilecek bir şey değil. Eğer çocuğunuzun bu yeteneğe sahip olmasını istiyorsanız, siz de çabuk düşünüp onun erken yaşlarını boşa geçirmemeniz gerekiyor. İki yaşıyla beraber yürümeye başlayan çocuklar, bu yeteneğin gelişiminde kritik yaşlardadır. Hayal gücü bu yaşlarda o kadar faaldir ki, çocuklar gerçek ile gerçek olmayanı bile doğru dürüst ayırd edemezler. Bu konuda zihinlerinde sadece “hayali” bir ayrım söz konusudur.

Hiçbir şey bu yaştaki çocuklara imkansız görünmez. Bir yetişkini allak bullak edecek bir görüntü, onlara gayet olağan bir şeymiş gibi gözükebilir. Gelgelelim iki yaş aynı zamanda çocuğun hareketlerini sınırlamayı ve kendini kontrol etmeyi öğrenmeye başladığı yaştır. Terazinin bu tarafına aşırı vurgu yapılırsa, çocuğu üretken kılan yetenekleri körelir. Ebeveynin hedefi, bu nazik şartlar altında, çocuğun uyması gereken sosyal yetenekleri ile hayal gücü gibi üretken melekeleri arasında sağlıklı bir denge kurmak olmalı. İşte, ebeveynlere çocuklarının hayal dünyalarını beslemeleri adına önerilerimizden bazıları:

Aktif uğraşları teşvik edin

Hayal gücünü bir kas olarak kabul edin. Eğer siz bu kası egzersizle geliştirmezseniz, körelir. Televizyon seyretmek gibi pasif uğraşılarla vakit geçiren çocuklar, kendi hayal güçlerinin üreteceği “suret” ve fikirlerinden mahrum oluyorlar. Televizyon, onlara başkalarının ürettiği suret ve fikirleri hazır olarak veriyor. İşte bu nedenle, sesli kitap okuma ve dışarıda kısa bir yürüyüş gibi sıradan işler bile çocuğun üretken yeteneklerinin gelişiminde televizyondan çok daha etkilidir. Çocuğunuzla özellikle iki yaşından sonra konuşmalar yapmaya özen gösterin. Ona sorular sorun. Böylece aklından geçen düşünceleri toparlayıp size cevap vermeye çalışsın. Ona bol bol öyküler anlatın. Hayal gücü motoruna bu sayede ihtiyacı olan yakıtı koymuş olursunuz.

Elinin altında esnek ve güvenle kullanabileceği malzemeler olsun

Yürümeye başlamış çocuklar pek çok şeyi alışılmışın dışında kullanmaktan ya da alışılmışın dışında kullanabilecekleri şeylerden hoşlanırlar. Onlara zehirli olmayan parmak boyaları, şekil verilen hamur ya da çamur, değişik şekillerde birleştirilebilecek tahta parçaları verin. Çocuklar anne babalarının giysilerini, ayakkabılarını da giyip çıkarmaktan çok zevk alırlar. Eski giysilerinizden bazısını bu iş için ayırabilirsiniz. Sivri köşeleri olmayan, sökülüp takılabilen parçalarıyla müzik enstrümanları da (özellikle vurmalı çalgılar) çocuğunuzun hayal gücü gelişiminde inanılmaz faydaları olan araçlardır.

Çocuğunuzun tercih yapmasına izin verin

Uygun ve güvenli olduğu her zaman, çocuğunuzun kendi hayatıyla ilgili karar almasına izin verin. Mesela ona yeşil renkli bardaktan mı yoksa mavi renkli bardaktan mı su içmek istediğini sorun. Ceket mi, yoksa spor bir kıyafet mi giymek istediğini de sorabilirsiniz. Bu tercihler büyüklere önemsiz gibi görünebilir, ama çocuklar böylesi tercihler sayesinde hayatları üzerinde kontrol duygusu kazanarak, çok daha coşkulu bir yaşama kavuşacaklardır.

Kendi hayatına katılamayan çocuğun hayal gücünün, gerçek hayatla teması olmayan bir kaçış aracına dönüşmesi kaçınılmazdır. Hayal gücünün bu türü, sağlıklı olmaktan çok, marazidir.

Karışıklıkları hoş görün

Çocuğunuz biraz ortalığı karıştıracak ölçüde ama onun kabiliyetlerini geliştirecek türden bir oyun oynadığında, aklınıza hücum eden, “Ortalık çok karıştı!” “Onun yeri orası değil!” gibi düşünceleri bir kenara bırakın. Çocuğunuzun gelişimi ortalığın biraz karışmasından çok daha önemli. Küçüklüğünde ortalığı karıştırmasına izin verilmeyen çocuklara yaşları biraz büyüdüğünde rahat hareket edebilecekleri söylendiğinde, tereddüt duygusunu aşamadan öylece kala kalıyorlar. Hayal gücü, bir şeylerin yerini değiştirip sonra yeni bir biçime kavuşturmaktır biraz da. Tabi bu yer değişiklikleri sırasında ortalık biraz dağılacaktır ki bu da son derece normaldir.

Geliştirici uğraşlara siz de katılın

Çocuğunuzun bu tür uğraşlarına siz de katılırsanız, onun kelime dağarcığı ve esnek düşünme yetenekleri kazanmasına yardım etmiş olursunuz. O parmağını boyadığında, oturun siz de parmağınızı boyayın. Eğer siz onun çalışmalarına ilgi ve saygı gösterirseniz, bu ona ekstra bir itici güç olur. Kendisinin onaylandığı duygusuyla ruhi gelişim kapıları ardına kadar açılır.

Beklentileriniz onun yeteneklerine uygun olsun

Yeni yürümeye başlayan bir çocuğun anlaşılabilir bir ev resmi çizemeyeceğini ya da bir öyküyü başından sonuna mantık ölçüleriyle anlatamayacağını baştan bilmek lazım. Bu yaşta çocuktan bekleyebileceğiniz tek şey, hayal gücünün serbest uçuşlarıdır, sona ulaşmayan sıradışı öykülerdir, kağıt üstüne cesurca çizilmiş koyu renklerdir, melodiden çok duygu esiniyle söylenen şarkılardır, ve çocuğun kendisi olarak yaptığı daha pekçok şeydir. Tüm bunlar çocuğunuzun fıtri halde yapabildikleridir. O nedenle, çocuğunuzu karşınızda size akran biri varmış gibi hareket etmeye, o derecede işler yapmaya zorlamayın. Elinden ne tür iş çıkarsa çıksın, onu övün, ödüllendirin, masanıza kargacık burgacık yazılarla dolu bir kağıt koymuş olsa bile. Hatta yaptıklarını buzdolabının üzerine asıp sergileyin.

Onu istemediği bir şeye zorlamayın

Çocuğunuzun ilgi duymadığı faaliyetlere katılması için asla ısrar etmeyin. Kaldı ki sizin ısrarınız neticesinde böyle bir faaliyete katılsa bile dikkati çok kısa süreli olur. Şunu asla unutmayın ki, çocuğunuzun can sıkıntısıyla dişini sıkarak katıldığı faaliyetler hiçbir zaman onun üretken yeteneklerinin gelişmesine yardımcı olmaz. Üretkenlik, merak ve zevk duygularıyla arkadaştır. Sıkıcı ortamlardan değişik, çarpıcı bir ürün ortaya çıktığı görülmemiştir.

Zafer Dergisi Araştırma Grubu

Ağlayabilir miyim gönlüm

Ağlayabilir miyim gönlüm?
Müsaadenle..
Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi…
Günaha batan tüm kirliliğin ile…
Ağlayabilir miyim?

İzin ver lütfen…
Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi…
Öylesine ama ölesiye…
Bu can çıkana kadar bedenden…

Nefsimin nefesi kesilesiye…
Pembe güller mor menekşelere düşesiye…
Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar…
Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan,
Ağlayabilir miyim?

Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime mukabele etmesini beklerken,
Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi…
Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi…
Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi…

İç çeke çeke…
Düşürebilir miyim küskün damlaları elime…
Sonra da hiç ağlamamış gibi,
Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi…
“Bir şeyim yok”larla tekrar katılabilir miyim?
Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma,
Ve…
“Bu son” diyecek kadar vefasız olabilir miyim?
Gözyaşlarıma…

Hümeyra Özdemir

Babalar ve Oğulları

Babaların Sınavı

Hepimiz babalarımız için bir sınanma vesilesiyiz. Onların kucaklarına konan bir varlığız. Işıl ışıl parlayan gözlerimizle, cennetten getirdiğimiz söylenen gülümsemelerimizle birer soru işaretiyiz aslında.

Yoklukla varlık arasındaki bir çizgide adımıza bir tercih yapılıyor. Yokluğun karanlığından, varlığın aydınlığına taşınıyoruz. Babalarımız işte tam bu an, bu büyük tercih karşısında büyük bir sınamaya tâbi tutulur. Ve bu sınamada takındıkları tutumlar, inançlar biz oğullarına karşı belki hayat boyu sürecek bir ilişkinin şeklini de belirliyor.

Sınamanın özü şu: Çocuğun dünyaya gelmesinde babanın bir vesilelik işlevi var. Baba kendisine verilen biyolojik kabiliyetleri kullanarak çocuğun yaratılmasına vesile oluyor. Baba çocuk adına yapılan yaratılma tercihindeki işlevini nasıl değerlendirecek? Kendi işlevini hangi boyutta düşünecek?

Burada iki temel tutum olabilir. Babalar çocuklarını sahiplenirler; kendilerini çocuğun dünyaya gelmesinde etken sebep olarak düşünüp, bundan narsistik bir zevk alabilirler.

İkinci bir tutum ise, babanın kendisini sadece bir vesile olarak kabul etmesidir. Bu tutumu takınan baba, çocuğun yaratılmasında etken olmadığını bilir. Çocuk onun için Yaratıcının bir nimeti, ihsanı ve hediyesidir. Gururlanmaya değil, şükretmeye hakkı olduğunu kabul eder. Çocuk onun için üzerinde düşünülecek, tefekkür edilecek ve Yaratıcıyı daha iyi tanımaya vesile olacak bir aracıdır.

Bu iki tutum baba ve oğullar arasındaki ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Baba ve oğul ilişkisi, iki insan arasındaki ilişkidir. Bir etkileşimdir. İki kişi arasındaki bir ilişkide temel mesele kuralı kimin koyacağı ve kime tâbi olunacağıdır. Bu ilişkide kim hakim konumda olacaktır? Kişiler arası ilişkilerin pek çoğunda çatışma işte tam bu noktada başlıyor. İlişkinin bir iktidar ve hâkimiyet havası içinde yürümesi halinde çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Hâkimiyeti elinde bulunduran benliğini okşarken, hâkimiyet elinden alınan kendini ezilmiş hissediyor.

Baba ve oğul ilişkisinde hâkim olan ve iktidarı elinde bulunduran kim olacak? Baba mı, çocuk mu?

Yukarıdaki iki temel bakış açısını irdeleyelim. Çocuğunun dünyaya gelmesinde kendisini bir etken olarak gören baba için, hâkimiyet ve iktidar da kendinde olmalıdır. Babanın her söylediği yapılmalıdır. Babaya itiraz edilmemelidir. O herşeyi bilendir. Baba yanlış yapmaz. O mükemmeldir. Çocuğu kendisinin bir parçasıdır. Kendi başına bir anlamı yoktur. Kendi başına bağımsızlığı, tercihleri olamaz. Zira, baba olmaz ise çocuk olamazdı, diye kabul edilir. Kendini çocuğun yaşama buyur edilmesinde etken sebep olarak gören baba, çocuğun hayatının değişik dönemlerinde de etken kabul eder. Çocuğunun da kendini etken olarak görmesini ister. Böyle görülmediğini hissettiğinde öfke duyar, incinir, alınır. Kendini değersiz hisseder. Çocuğuna ve kendine bakış açısı olumsuzlaşır. Çocuğun kendi bildiği doğrular çerçevesinde yaşaması için baskı kurabilir. Çocuğun, babanın kendi doğruları dışında karar almasına razı olamaz. Çocuğun kendi bağımsızlığını kazanmasını engellemeye çalışır. ‘Ayrışma dönemi’ denilen ve her çocuğun yaşaması gereken anne ve babasından farklı bir varlık olduğunu anlaması sürecini tıkamaya çalışabilir. Çocuğunu her daim kendinden bir uzantı olarak görür ve çocuğunun da böyle görmesini ister ve bekler. Çocuğun bireyselleşme çabalarını vücudundan bir uzvun ayrılması olarak değerlendirir, buna tepki gösterir, incinir. Çocuğunun kendi ekseni etrafında dönmesini talep eder.

Bu tutumuyla baba çocuğuna zarar verir. Onun bireyselliğini, kendine güvenini zayıf kılar, hatta ileri boyutlarda öldürür.

Kendini çocuğun dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olarak gören babanın oğlu ile ilişkisinde iktidar ve hâkimiyet mücadelesi yoktur. Çünkü baba kendini oğul ile ‘yaratılmışlık açısından eşit’ hisseder. Yani, baba ve oğul, aynı Yaratıcı tarafından bu dünyaya gönderilen iki misafirdir. Her ikisinin görevleri de aynıdır: Yaratıcıyı tanımak ve bilmek. Bu görevin yaşanmasında her ikisi de birbirine yardımcıdır. Baba için oğul kendi ekseninde dönmesi gereken bir varlık değildir. Oğul babadan ayrı olarak Yaratıcıya karşı sorumludur ve muhataptır. Bu anlayışla baba oğulun kendinden ayrışma sürecine izin verir. Onun bireyselliğini engellemez. Tam tersi, destekler. Çocuğunun bireyselliğini geliştirmek ister. Kabirde her bir insana sorulacak soru “Rabbin kim?” sorusudur. Yoksa, “Babanın Rabbi kim?” veya “Şu ailenin Rabbi kim?” sorusu değildir. Oğul bu soruya babasından ayrı, baba bu soruya oğuldan ayrı cevap verecektir. Kimse kimsenin yanında olmayacak ve her biri yalnız olacaktır. Baba bunu bilerek, oğlunun kendinden ayrı bir ferd olduğunu hissederek, kendi kişiliğini kazanmasına izin verir. Oğlunu kendisinin bir parçası olarak görmez; ama ona bağlılık hisseder. Ona sevgi duyar; ama kararlarına, tercihlerine saygı gösterir.

Kendini yaratılmış olarak gören baba, kendini en iyi bilen, en doğru kararları alabilen, dediğim dedik olarak kabul etmez. En iyi bilen, tek doğruyu bilen baba değildir. Tek doğruyu bilen Yaratıcıdır. Baba için doğru, Yaratıcının yapılmasını istedikleri, uygun gördükleridir. Bu tek doğruya baba da, oğul da tâbi olmaktadır. İkisi birbiri üzerinde hâkimiyet kuran değil, her ikisi de aynı Yaratıcının hâkimiyetini tanıyandır. İkisi de, Rablerinin hakimiyeti karşısında boyun eğmektedir. Baba için, çocuk bir nimet, Yaratıcı tarafından yollanan bir armağan, bir hediyedir. Çocuğun değeri buradan gelir.

Oğulların Sınavı

Babalarımız hepimiz için bir sınanma vesilesi. Onlar celâli temsil ediyorlar. Doğduğumuz andan itibaren neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmeden; neyin nerede başlayıp bittiğini farketmeden, hep sınırları zorlamak istiyoruz. Kuralsız yaşamak veya kendimizin koyduğu kurallarla yaşamak; başka birisine tâbi olmamak istiyoruz. Sınırsız özgürlük peşinde oluyor, her isteğimizin hemen ve derhal karşılanmasını talep ediyor, reddedilmeye karşı çıkıyoruz. İşte tam bu sırada, baba karşımıza çıkıyor. Bize sınırlı bir dünyada yaşadığımızı anlatıyor. Sınırlarımızı öğretiyor. Asi olunduğunda, gerekirse, ceza veriyor. Bazen affediyor. Hayır ve şerri öğretiyor. İsteklerimizi reddediyor. İsteklerimizin ertelenebileceğini göstermeye çalışıyor. Bize uyulması gereken kurallardan bahsediyor. Bu evde ve bu dünyada her istediğini yapamazsın demeye getiriyor. Boyun eğmemiz gereken bir otoritenin varlığını hissettiriyor.

Babalar bu yüzden hepimiz için bir sınama. Anneler daha baskın olarak cemâli temsil ettikleri halde, babalar celâli temsil ediyorlar. Cemale (rahmet, güzellik, şefkat, ilgi, değer verilme) ne kadar ihtiyacımız varsa, celale de (haşmet, kural içinde yaşama, sınırlar, düzenlilik, ceza verilme) o kadar ihtiyacımız var.

Yaratıcı bizi anne ve babaya emanet etmekle cemal ve celale emanet etmiş oluyor. Yaratıcıya tâbi olan babalara tâbi olmakla, aslında Yaratıcıya tâbi olmanın ve boyun eğmenin ilk talimini yapıyoruz. Kendimiz dışında bir otoritenin, kural koyucunun varlığını, bize ilk olarak babalar hissettiriyor.

Mustafa Ulusoy
Zafer dergisi

Temizle bizi Allah'im

El- Kuddüs

Hatadan, gafletten, her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh, pak ve temiz olan… Bütün kemal sıfatları üzerinde toplamış olan ve ne kadar övülürse övülsün tüm övgülerin üstünde olan…

Kainattaki her şey tam olması gereken düzen ve intizam içinde… İnsanoğlunun el atıp da kirlettiği ve bozduğu yerler dışında kalan her yer muazzam bir temizliğe sahip. Allah teala yarattığı her canlıya temiz olmayı ve yaşadığı çevreyi de temiz tutmayı öğretmiş. Kimi yalanarak, kimi kumda yuvarlanarak, kimi su içinde yıkanarak ve kimisi de kendisinden küçük olan hayvanların yardımı ile temizliklerini sağlıyorlar. İnsanoğlu el sürüp de mevcut dengeyi alt üst edecek davranışlar sergilemezse doğada bulunan her canlı birbirleri ile uyum içinde yaşamayı sürdürüyor. Kendilerini ve yaşadıkları çevreyi temiz tutmayı da Allah’ın El Kudüs ismi şerifinin tecellisi ile başarıyorlar.

Avustralya’da yapılan bir araştırma doğadaki muhteşem nizam ve sarsılmaz dengenin Cenab-ı Hak tarafından ne kadar eksiksiz sağlandığını, insan eli değmesi halinde doğal dengenin nasıl da bozulduğunun anlaşılması bakımından oldukça manidardır.

Bu araştırmada, ceylan ırkının aslan, kaplan ve benzeri etçil hayvanlar tarafından nesillerinin tükenmesi tehlikesi olduğu düşünüldüğü için, ceylanların yoğun olarak yaşadıkları bölge vahşi hayvanlardan tamamen temizlenmiş. Ceylanlar vahşi hayvanlara yem olmadıkları için kısa sürede hızla çoğalma göstermişler. Bu artış beraberinde ciddi sorunları getirmiş. Zira ot ve ağaçların yeşil yaprakları ile beslenen ceylanlar sayıları çok olduğu için yaşadıkları bölgede oldukça ciddi tahribata sebep olmuşlar. Bol yeşillikli bölge kısa sürede neredeyse çöle dönmüş. Araştırmacılar ceylanları avlayarak beslenen vahşi hayvanları bölgeye geri getirmek zorunda kalmışlar.

İnsan aklının, zekasının ve kavrayışının ne denli kısıtlı olduğunun bir göstergesi olan bu araştırma Cenab-ı Hakkın El Kuddüs ismi sıfatı tecellisi ile kainattaki eksiksiz ve noksansız düzeninin, beşerin eli değmediği sürece bozulmayacağının bir kanıtı olsa gerek… Hayatta her şey tam da olması gereken kıvamda..

İnsan zekasının ürünü olan bilgisayarların kullanım rahatlığı ve kapasitesi her geçen gün daha da geliştirilmekte ve yenilenmektedir. Lakin:

“Bilgisayarların zekası aptallıktır ve en iyi halde zekanın taklidir. Bu taklit, sonsuzcasına düzeltilebilir ama asla o sınırlı çizgiyi geçemez, kendiliğinden ve sahih olamaz. Canlı ve cansız olan arasındaki sonsuzca büyük olan farkı temsil eden gerçek tam da budur. Hiçbir beşeri ürün bu eşiği aşamaz. Sadece Allah buna kadirdir. “Allah bir sivrisineği mesel olarak vermekten çekinmez.” (El-Bakara, 2/26). Bilgimiz ne kadar büyük olursa olsun, zaman zaman onu abartmıyor muyuz? Dünyanın tüm kütüphanelerinde bulunan bütün bilgiler tek bir hayali bilgisayara kaydedilmiş olsaydı, dünyanın tüm büyük bilim adamları hayali bir müessese veya laboratuvara toplansaydı ve onlara istedikleri kadar zaman ve imkan verilseydi, onlar tek bir bataklık sivrisineğini üretemezlerdi. Sinek hakkındaki ayetin vermek istediği mesaj budur.”(1) dendiği gibi insan ne kadar mükemmeli arasa ve buna çabalasa da mevcut sınırı aşamıyor. Mükemmellik Allah Tealanındır. Ve El-Kuddüs ismi tüm eksiklik ve noksanlıktan uzak, pak ve temiz oluşunu anlatan ismi şerifidir.

Ağaç kabukları, kurumuş yapraklar ve bitki kalıntıları toprak üzerinde bir çöp yığını gibi birikir. Lakin insanın güzelliğine paha biçemediği, seyrine doyamadığı orkideler de bu çöp yığını içinde hayat bulur.

Toprak bağrına düşen her tohumu yeniden fide olmaya hazırlar. İnsan da ölür ve toprak ona yuva olur. Zamanı gelince ot bitirir gibi bağrından fışkırtacağı güne hazırlar.

Su; Kuddüs olan Allah’ın canlılar için başlı başına bir hayat kıldığı, temizleme gücünü verdiğidir. Su ile hayat bulur, su ile bedenimizi kaplayan her türlü kirden arınırız. Manevi kirlerimizden arınabilmek ise Allah’ın El Kuddüs ismi tecellisine sığınmakla mümkün olur.

Sen her türlü eksiklikten uzak, pak ve temiz olansın.

Bize Kuddüs isminle muamele et. Temizle bizi Allah’ım… Amin…

(1) Aliya İzzetbegoviç- Özgürlüğe Kaçışım S.26

Eylül Başak
Sayha dergi

Sağlıklı Aile İlişkilerinin Temelleri

Gerek iman gerekse makāsıd-ı kur’ân açısından güvenin önemi açıktır. Güven bütün ilişkilerde olduğundan daha fazla karı-koca ilişkilerinde önem arz eder.

Sağlıklı aile ilişkilerinin temelleri çerçevesindeki bu yazıda; aileyi oluşturan taraflar olarak kadın-erkek realitesine dikkat çektikten sonra, evlenilmeye ehil ideal kadın ve erkeğin temel vasıflarını Kur’anî perspektiften özetlemeye çalıştık. “Aileyi ayakta tutan” başlığı altında, karı-koca ilişkilerinde hiçbir şeyin eşlerin birbirine güvenmesi kadar önemli olmadığını belirttik ve ünlü darb âyetini konu ile irtibatlandırarak meramını vuzuha kavuşturmaya çalıştık. Ailenin temelinin nikâh olduğunu belirterek bu bağlamda İslâmiyetin insan doğasına ne kadar uygun olduğunu hatırlattık. Aile huzurunu sağlayan üç temel faktöre yer verdikten sonra, ailede huzur ve sükûneti olumsuz etkileyen üç faktörden bahsettik. Bu meyanda, ana-baba evlât ilişkilerine temas etme imkânı bulduk.

Makaleye girmeden önce, konunun, Kur’ân-ı Kerim’de zeker-ünsâ, zevc, sālihât, nikâh, teğaşşî, ifżā, sükûnet, meveddet, rahmet, rehbâniyyet, nüşûz, sulh, talâk, îlâ, kavvâm, infâk, vâlideyn, evlâd, âbâ’ – ebnâ’, zürriyyet, ehl, âl, ‘āil, terbiye, hak, vazife vb. lâfızlar çerçevesinde daha genişçe işlenebileceğini belirtmek isteriz.

I. Ailenin tarafları

1.1. Kadın – erkek realitesi

Kur’ân’a göre; her şey gibi insanoğlu da çift yaratılmıştır. Bu Allah’ın bir âyeti; mutlak kudretinin kanıt ve delilidir. Kadın ve erkek diye iki farklı realite olduğuna göre, ‘Uydum modaya!’ diyerek kadın–erkek eşitliğinden söz edemeyiz. Çünkü temel beşerî özellikleri bir yana, birinde olan birtakım özellikler diğerinde bulunmamaktadır; erkeğin kadına, kadının erkeğe üstün yönleri vardır. Her ikisi de aynı cinsten olan erkek ve kadın, farklı yapıları ile insan gerçeğini tamamlar. İlahi irade ‘insan’ın bu ‘iki’ eşin ‘bir’leşmesi ile meydana gelmesi yönünde tecelli etmiştir.

Erkek erkekliğini, kadın da kadınlığını bildiği, yani, hiç kimse ötekinin elindekine göz dikmediği; herkes kendi rolünü oynadığı zaman hayat daha mutlu, eşler daha huzurlu olacaktır. Bununla birlikte, kas gücü erkekte olduğundan, feragat da ona düşmektedir. Ne yazık ki, erkekler bu fedakârlığı pek göster-e-medikleri için, şartlar hemen daima kadının aleyhine olmuştur; kadın tarih boyunca biyolojik farklılığı, güçsüzlüğü, aybaşı hâli vb. yüzünden hor-hakir görülmüş, ezilmiştir. Dinî, siyasî, iktisadî, hemen her türlü ‘erk’i tekelinde tutan erkekler; letāfeti, cazibe ve güzelliği sebebiyle, kadın üzerinde gereğinden fazla durmuş, gâh onu kendisinden korumak gâh kendisini onun ‘fitne’sinden korumak gerekçesiyle toplumdan dışlamıştır. [Tabiî, güç erkeğin değil de kadının elinde olsaydı, acaba erkeğe onun kendisine verdiği kadarını bile verir miydi, düşünmeye değer!..]

1.2. İdeal kadın – ideal erkek

“Evlenilmeye ehil (sālih) bir eş kimdir?” sorusu, şüphesiz, öncelikle kadın–erkek ayrımı gütmeksizin müminin temel özellikleri bağlamında ele alınmalıdır. Allah’ın sevdiği, razı olduğu, Cennetine koyacağını va’dettiği müminler aynı zamanda iyi birer eştir… Ancak Kur’ân’da sorumuza daha özel cevaplar da bulabiliriz: Nisa Sûresi’nin (4) 34. âyetinde bu özelliklerin en temel iki tanesi verilmektedir. Buna göre, evlenilmeye elverişli kadın; namuslu ve itaatkâr kadındır. İkinci olarak; Kur’ân’daki Cennet temsillerinin ayrılmaz parçası olan hurilerin tavsif edildiği özellikler de ideal kadın portresi çerçevesinde düşünülmelidir. İlgili âyetlere göre, huri; bir kadında bulunması gereken maddî – manevî bütün güzelliklere sahip kızlardır; eline erkek eli değmemiş, -sadece- kendi eşine bakan, sevgi dolu, namuslu, bâkire, son derece güzel, yaşıt arkadaşlar… Son olarak; Hz. Peygamber’i teselli etme sadedinde, eşleri Âişe ve Hafsa’ya hitaben; “Peygamber sizi boşasa, Rabbi ona siz ikinizin yerine kayıtsız-şartsız teslîmiyet gösteren, inanıp güvenen, gönülden bağlı, tevbekâr, ibadete düşkün, [gerek cihat gerekse hicret için] sefere çıkan dul-bâkire sizden çok daha iyi eşler verebilir.” (Tahrim 66/5) buyrulmuştur. Buna göre, ideal bir kadının temel altı özelliği; Allah’a teslîmiyet, iman, itaat, tevbe, ibadet ve meşakkatlere göğüs germedir (ki kanaatkârlık da bu kapsama girer).

Tabiî, Kur’ân’ın üslûbu bilinirse, bunların ideal erkeğin de özellikleri olduğu aşikârdır. Bir kadın için ideal eş; yüce Allah’a gönülden bağlı olup O’na teslimiyet gösteren, ibadete düşkün, günahında ısrar etmeyen (tevbekâr), namuslu bir mümindir. Nitekim felâha eren Cennetlik müminlerin özellikleri sayılırken, yine benzer sıfatlara yer verilmiştir (Bkz. Mü’minûn 23/1-11).

Bu özellikleri taşıyan kadın ve erkekler tarafından kurulan bir ailede şüphesiz aynı özelliklere sahip insanlar yetişecektir. Müstakbel eşini; sadece malına-mülküne, gücüne-kuvvetine, nüfûzuna, güzellik ve yakışıklılığına bakarak seçen bir kadın ya da erkek, hayatı kendine zindan ettiğini çok geçmeden anlayacaktır; öyle ya, dünyanın ne zengini biter ne de güzeli…

II. Ailenin temeli

Aileyi kuranlar kadın ile erkekse, onları bir arada tutan –çimento- da nikâhtır. Yani, eşlerin birbirini ‘ben’imsemesi; sağlam bir şekilde ‘söz’leşmesi ve bunu üçüncü şahıslara duyurup meşrulaştırması, tescil ettirmesi…

Bilindiği gibi, Hıristiyanlar -biraz da İsa Mesih’e bakarak- insan tabiatına tamamen ters ruhbanlık diye bir şey çıkarmış; sonra da bunun hakkını verememişlerdi. Vermeleri de mümkün değildi. Fıtrat dini olan İslâmiyet ise, müminlerine nikâhı öngörmekle kalmadı, bunu Allah’ın bir âyeti olarak da nitelendirip kutsadı. Çünkü kadın ile erkek, insan ‘tek’ini oluşturan iki eştir; insan nesli bu ‘çift’leşme ile devam edecektir.

Nikâh sayesinde çiftler üç manevî rabıta ile birbirine bağlanmış olur; öyle ki, birbirine karı ile koca kadar ‘yakın’ bir başka iki kişi tasavvur edilemez. [İlginçtir; bu bağlar koptuğunda da karı ile koca kadar birbirine yabancı/hasım iki kişi olmamaktadır!] Yalnız nikâh, kadın ile erkeği tamamen birbirine bağlamaz. Bu yakınlık ne kadar yakın olursa olsun ilelebet devam etmeyebilir; Allah katında en sevimsiz helâl olsa da, boşanma da haktır.

Tabiî, boşama kelimesini devamlı dilinin ucunda tutmamak; “3’ten 9’a!” çocukça söylemleri ile bu ciddi işi oyuncak hâline getirmemek şartıyla… Aile kurumu, erkeğin ağzından öylesine çıkan ‘lâf’larla yıkılacak kadar basit bir yapı olmadığına göre, [Yoksa değil mi?!] işbu manevi rabıtaların, ancak iki şahit huzurunda gerçekleşen bilinçli bir boşanma ile koptuğu düşünülmelidir [Talâk 65/2 (وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ)].

III. Aileyi ayakta tutan…

3.1. Güven (eşlerin her konuda birbirine güvenmesi)

Gerek iman gerekse makāsıd-ı Kur’ân açısından güvenin önemi açıktır. Güven bütün ikili ilişkilerde olduğundan daha fazla karı-koca ilişkilerinde önem arz eder. Eşlerin birbirine güvenmediği ya da güvenlerinin aşındığı bir aile ortamı zamanla zindana dönüşür. Bu güvensizliğin mutlaka giderilmesi gerekir. Bu konuda asıl iş de erkeğe düşmektedir; ne yapıp edip yuvasını kurtarmalıdır. Burada, ünlü darb meselesine temas etmek yerinde olacaktır:

İlgili âyet (واللاتي تخافون نُشُوزَهن… ; Nisa 4/34) Kur’ân’ın zor anlaşılan yerlerinden biridir [çünkü zülf-i yâre dokunmaktadır]. ‘Nüşûz’undan endişe edilen bir kadın; dövülecek midir, kendisine örnekler mi verilecektir, yola mı koşulacaktır. Bu, konjonktüre göre değişmektedir. Söz konusu cezanın kadının hangi eylemi karşılığında verildiği tespit ve tayin edilmediği için, “Hangi çağda yaşıyoruz canım!”cılar, ‘darb’ın ağır kaçtığı yaygarasını koparmaktadır.

Oysa bakınız, “Nüşûz nedir ki buna karşı en son çare olarak darp öngörülmüştür?” sorusuna cevap ararken, Allah’tan, aynı sûrenin bir başka âyetinde bu sefer de erkeğin ‘nüşûz’undan bahsedildiğini görmekteyiz: وإنِ امرأةٌ خافتْ مِنْ بَعْلِها نُشُوزًا أو إعراضا… (Nisa 4/128). Râgıb Isfahanî’nin belirttiği gibi, nüşûz; kadının, eşinden nefret ederek gözünü başkasına dikmesi; bir başka erkeğe gönül vermesidir. Erkeğin ‘nüşûz’u da tersinden; karısından nefret edip yabancı bir kadına gönül vermesidir. Erkeğin eşine itaatsizlik ya da serkeşlik etmesi söz konusu olmadığına göre, kelimeyi serkeşlik veya itaatsizlik olarak anlayamayacağımız açıktır. O halde, ülkemizdeki namus cinayetlerini de dikkate alarak düşünelim; böyle bir şeye karşı ‘en son çare’ olarak öngörülen darp ağır mıdır, hafif midir?

Burada sorun edilen bir başka husus da; aynı durum karşısında, erkeğe ‘eşini darp etmesi’ tavsiye edilirken, kadına ‘sulh’ün önerilmiş olmasıdır. Bunun sebebi; aileyi ayakta tutan (kavvâm) kişi olarak erkekten, ne yapıp edip –öğüt vererek, yatağını ayırarak ya da darp ederek- karısını aile içi yaşama razı etmesi istenebileceği içindir; aynı şeyi kadından istemek realist midir, düşünelim. Koca, bir kadını gerçekten kafasına takmışsa, karısının nafaka, süknâ vs. haklarını sağlama alarak adamdan sulh ile ayrılmaktan başka yapabileceği bir şey kalmamaktadır.

3.2. Huzur

3.2.1. Aile huzurunu sağlayan faktörler

(i) Cinsel tatmin
Kur’ân’da erkekle kadın ‘birbirinin zırhı’ olarak tanıtılır [Bakara 2/187 (هن لباس لكم وأنتم لباس لهن)]. İki taraftan en az birinin, tatmin ihtiyacı olduğu halde cinselliği yaşayamadığı bir ailede evliliğin en temel fonksiyonu icra edilmiyor demektir. Böyle bir ailenin hayatiyetini sürdürebilmesi pek mümkün değildir. Cinsel fonksiyon bozuklukları Fıkıh’ta teker teker sıralanıp taraflara gerekli çözümler sunulmuştur. -Her iki tarafın da cinsel hayatı bitmiş ve “Oğlum! Biz ananla kardeş olduk artık!” deme aşamasına gelinmişse, başka…-
Ayrıca, tarafların; ‘Artık nasıl olsa bir eş bulduk!’ diyerek kendilerini salıvermeleri doğru değildir. Eşler; tertip–düzen, koku ve temizliklerine dikkat etmeli; yemede–içmede israfa kaçmamalı, hareketsiz bir hayatı tercih etmemeli; kısacası, kendilerine bakmalı, cazibelerini kaybetmemeye çalışmalıdır. Çünkü belli yaşlara kadar aile mutluluğu farkına varılsa da varılmasa da buna dayanmaktadır.

(ii) Ruhî tatmin
Cinsel tatmin elbette her şey demek değildir; ilgili âyetin devamında, eşler arasında sevgi (meveddet) ve merhamet peydah edildiği de vurgulanmıştır ki bu, kadın ile erkek arasındaki ilişkinin tamamen tatmine bağlanamayacağını gösterir. İnsanlar yaklaşık 80 yıl yaşayabilmektedir; tatmin geçiciyse de sevgi ve merhamet bâkidir.

Karı-kocanın zıt yapılarda olması kan uyuşmazlığı doğurur; birinin beğendiğini öteki beğenmez, birinin yanlış dediğine öteki doğru der. O halde, eşlerin Kur’anî mânada bir karakter eğitiminden geçmiş olmaları aile saadeti açısından elzemdir. Aile huzurunda terbiye/eğitim farkı da önemli bir faktördür; inanışı, düşünüşü, yaşayışı birbirinden farklı insanların, 3-4 sene sonrasından itibaren birbirlerine tahammül etmeleri güçlü bir ihtimal değildir. Dolayısıyla, maddî kan uyuşmazlıklarında nasıl tedbir alınıyorsa, manevî kan uyuşmazlığında da alınmalıdır. Yani, kendisi ile aile kuracağınız insanın karakterini, eğitimini, hatta anasını-babasını, akrabasını baştan iyi araştırmanız gerekmektedir. “Armut dibine düşer”, “Anasına bak kızını al”, “Erkek dayıya, kız halaya çeker” gibi atasözleri elbette büyük tecrübelerin ürünüdür.

(iii) Denklik
Eşlerin kafa dengi olmaları (din-dil-kültür birliği), mal, mülk vs. imkânlar açısından da aşağı yukarı birbirlerine denk olmaları evliliğin devamında önemli bir etkendir. Eşler arasında birinin lehine büyük bir ‘varlık’ farkı söz konusu olduğunda sükûnet sağlanamayabilir; hele, bu fark kadının lehine ise, zavallı adamın hâli içler acısı olacaktır. “İç güveyisinden halliceyim!” deyimi, durumu gayet güzel özetlemektedir.

3.2.2. Aile huzurunu bozan faktörler

Yukarıdaki faktörlerin bulunmadığı ya da yetersiz olduğu ailelerde işlerin yolunda gitmeyeceğini belirtmiş olduk. Bunlara ek olarak…

(i) Erkeğin aile reisi olmayı gerektiren özelliklerden yoksun olması (شرك)

Aile (عائله) kelimesinde, “kendi kendine yetemeyip birinin üzerine yük olma” anlamı vardır. Nitekim Hz. Peygambere; “O seni ‘āil’ olarak bulup da zengin etmedi mi?” buyrulurken (Duhā 91/8), bu anlamda kullanılmıştır. Günümüzde bir miktar değişmiş olsa da bütün aile fertleri hâla erkeğin eline bakmaktadır; bunu biraz da geleneksel anlayış böyle icap ettiriyor olabilir… Kentlerde, 20’li yaşlardaki çocuklar bile hâla babalarından harçlık almaktadır; eğitim hayatlarını başka türlü sürdürmeleri de pek mümkün gözükmemektedir.

İşte, gerek baba olarak gerekse koca olarak erkek güçlü olduğu ve verebildiği ölçüde erkektir. Erkeğin; ailesinin geçimini sağlayamaması ya da ‘güç’süz olduğu için aile fertlerine söz geçirememesi hâlinde, her kafadan bir ses çıkacağı için, o ailede huzur bulmak pek mümkün olmaz. Zaten, bu aile büyük ihtimalle dağılacaktır.
Peki, ya kadın güç ve infâk bakımından erkeğe ortak olursa?

Maddi açıdan avantaj olan bu denklik manevî, hissî açılardan da avantaj mıdır, tartışılır. Nitekim çalışan kadının, şahsî kazancının önemli bir kısmını ailesine değil, kendi ‘ihtiyaç’larına; üstüne-başına, saçına-tırnağına harcadığı görülmektedir.

Öte yandan, kadının aile ekonomisine katkı sağlaması, erkeğin ev işlerinin bir kısmını üstlenmesini gerektirir. Türkiye’nin kırsal yörelerinde kadıncağız; tarlada, bahçede eşi ile birlikte -hatta bazı bölgelerde eşi aylak aylak kahvede otururken, yalnız başına- ırgat gibi çalışmakta, akşam eve geldiğinde de sofra hazırlama, hayvan sağma vs. işler yine onun ellerine bakmaktadır. Neden? Çünkü güç ötekindedir! Oysa İslâmiyet, gücü değil hakkı esas alır. Haklar ve vazifeler karşılıklıdır; bir tarafa hep hak, öbür tarafa hep vazife düşüyorsa, orada ciddi bir zulüm vardır… Alma mazlūmun âhını çıkar âheste âheste!..

(iii) Sayı değil, kalite; nicelik değil nitelik

Herkes neslinin devam etmesini ister. Çünkü çocuk, dünya hayatının ziyneti, evlilik ağacının meyvesidir. Ama daha da önemlisi; çocuklar insanın geleceği, akıbeti ve ahiretidir; insanlar çocukları ile devam etmektedir. Akıbetini düşünen, çocuklarını iyi yetiştirmek durumundadır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre, Rahmân’ın has kulları; diğer istekleri arasında “göz nuru, gönül süruru evlâtlar” da isterler. Malum, ana-babanın çocuklarına yönelik duaları mutlaka kabûle karîn olur. Ancak bu, büyük ölçüde kendisinin bizzat gerçekleştirmesi gereken bir mazhariyettir. Gerçekten istiyorsa yetiştirir… Dünyadan habersiz ‘boş bir kaset’ ya da ‘hamur’ olarak eline verilen evlâdını gerektiği şekilde donatarak ya da yoğurarak biçimlendirecek, ‘gözünün nuru’ kılacak olan kendisidir.

Tabiî, “bir insanın göz nuru, gönül süruru olması” için neler gerektiği; nasıl eğitilmesi, ne tür bir terbiye alması icap ettiği hakkında ciddi bir bilgi-birikimi olmayan ana-babaların ‘dualarının kabul edilmesi’ düşük bir ihtimaldir. Yine, çocuğuna kıyamayan, onu hiç zora koşamayan, bir dediğini iki etmeyen, adeta kendisi onun çocuğu imiş gibi davranan ebeveynlerin iyi bir evlât yetiştirmeleri zordur. Oysa evlâdın iyi (sâlih) olmaması durumunda, çocuklarla ana-babalar birbirlerine yabancılaşmakta; ayrılık gayrılık baş göstermektedir. Nitekim Kur’ân; Hz. Nuh’un kâfir oğlunu Nuh’un ailesinden saymamıştır. Çünkü sâlih değildir, onunla aynı imanı, aynı yaşam tarzını paylaşmamaktadır; peygamber oğlu olsa da Nuh’a yabancıdır. Bu büyük peygamberin mustarip olduğu ana-baba evlât ihtilâfı evrensel bir derttir. Günümüzde de nesiller arası iletişim bozukluğundan; çocukların ebeveynlerinden koptuğundan dert yanılmakta, bu illete çareler aranmaktadır. Mezkûr anlaşmazlığın sebebi, çocukların ana-babaları tarafından değil, radyo – TV, Internet, arkadaş çevresi… tarafından eğitilmekte olmasıdır. Bu sebepledir ki, Hz. İbrahim Rabbine dua ederken “salâtı ikāme eden” nesiller istemiştir (Bkz. İbrahim 14/37, 40). Bu ifade, hemen, ‘namaz’ı dosdoğru kılmaya indirgenebilir; ama aslında, “yaratıp yaşatan (c.c.) ile sağlam ve sahih bir ilişki kurarak herkesin gıpta ettiği dindarlık işini gerektiği gibi yapabilmek” anlamındadır ki salih olmak da bu demektir. Bu noktada, Lokman Hakîm’in, oğluna ettiği nasihatteki ilkeler önem kazanmaktadır.

Kısaca; iman ve amelde yanlış mecralara sapmamak, Allah’tan başkasından korkmamak, medet ummamak, O’nun mutlak kontrolü altında bulunduğu bilinciyle yaşamak, salâtı ikāme etmek, iyiyi emredip kötüyü engellemek, başa gelen musibetlere sabretmek, insanlara karşı şişinmemek, kendini yüceltmemek, vakar ve alçakgönüllülük (Bkz. Lokman 30/13-19).

O halde, âkıbetini düşünen aklı başında bir insan; çocuklarını iyi yetiştirmeli, onları tanımadığı ‘eğitmen’lerin insafına bırakmamalıdır. Aksi takdirde, ciğerpâresini kendi elleri ile kendisine yabancılaştırmış olacaktır. Bununla birlikte, konu burada sunulduğu kadar basit değildir. Nice âlim, fâzıl, sâlih, müttakî şahsiyetin evlâdı babasının izinden gitmemiştir; gitmemektedir… Çünkü terbiye; çocuğun tabiatı, genleri, hormonları, arkadaş çevresi, konu-komşusu, akrabâ-i taallukātı, okudukları, seyrettikleri vb. faktörlerden hangilerinin çocuğu daha fazla etkilediği ile ilgili karmaşık bir sonuçtur. Ama bunun ceremesini en çok ana-babalar çeker. Çünkü kim ne derse desin, sorumluluğun büyüğü ana-babadadır.

İlginçtir; Allah’ın hikmeti insanların evlâtlığı yaşadıkları gibi ana-babalığı da yaşamaları yönünde tecelli etmiştir. Bu, onlara şüphesiz ana-babalarında gördükleri ‘hata’ ve eksikleri çocuklarında devam ettirmeme şansı vermektedir. [Bunun, kaynanalarından bîzâr olan gelinlerin zamanla kaynana olduklarında şikâyet konusu uygulamaları gelinlerine reva görmemeleri açısından ne kadar iyi bir fırsat oluşturduğu aşikârdır.] Kur’ân-ı Kerim; evlâtlara ana—babalarına iyi davranmalarını; onlara ‘Öf!’ bile dememelerini, onlarla efendi efendi konuşmalarını emrettikten sonra, onlar için; “Ya Rabbi! Annem-babam küçükken beni besleyip büyüttüğü gibi, sen de onlara merhamet buyur.” (ربِّ ارحمهما كما ربَّياني صغيرًا) şeklinde dua etmelerini isterken, şimdinin güçlüleri olan evlâtların dikkatini son derece nazik bir üslupla bu hususa çekmektedir: Yarın öbür gün, siz de tıpkı ana-babanız gibi, kendi evlâtlarınızın eline bakmak durumunda kalabilirsiniz…

Âkıbete özel vurgu yapıyoruz; zira insan yaşlılık dönemini büyük ihtimalle çocuklarının yanında geçirir; geçirmese bile kendisini onların sahiplenmesi beklenir. –Darulaceze benzeri kurumlar elbette devreye girebilir, ancak geleneksel algı bahsettiğimiz şekildedir.- O zaman, roller değişecek; bu sefer kendisi, küçücük bir bebekken büyütüp adam ettiği yavrusunun bebeği! durumuna düşecektir. Üstelik, kendisi onu yetiştirirken, ‘Büyüsün de adam olsun, vatana-millete faydalı olsun, şu şu işleri görebilsin!’ gibi umutlarla zevkle yetiştirmekte idi. Oysa, oğlunun/kızının; ‘ihtiyar bir bebek’le ilgili böyle bir ümidi de yoktur ve olmayacaktır. Kur’ân bu döneme boşuna ‘ömrün en rezil çağı’ demiyor demek ki!.. Bu bakımdan, çocukların “büyüklere saygı – küçüklere sevgi/şefkat esası”na dayalı bir terbiye ile yetiştirilmesi son derece önemlidir. Bir inanış ve düşünceye ne kadar inanıp inanmadığınızın bir göstergesi de onu kendi çocuklarınıza ne kadar öğretip benimsetebildiğinizdir.

Öte yandan, İslâm’ın çok çocuk yapmayı teşvik ettiği yönünde yaygın bir inanış vardır. Aklı başında, eğitimli, kaliteli insan sayısının fazla olması Ümmet-i Muhammed açısından elbette şereftir; övünç ve kıvanç vesilesidir. -Pakistanlı bir bilim adamı uluslar arası bir başarıya imza attığında göğsümüz kabarmıyor mu?- Ama manevî açıdan eğitimsiz, moral değerlerle donatılmamış, maddi açıdan da bileğine bir ‘altın bilezik’ takılmamış nice silik, ezik insanın ne yazık ki toplumuna yük olarak; ötekinin-berikinin oyuncağı olduğu, onun-bunun izinde yitip gittiği görülmektedir. Ana–babasının bilinçsizce ‘yapıp’ topluma salıverdiği, ne devlet ne de toplum tarafından umursanan yığınla insan vardır. Hz. Peygamber bunlarla mı öğünecektir Allah aşkına!.. [Kur’ân’ın hiçbir yerinde sayısal çokluk övülmez; Türkçede de ‘çokluk’un getirdiği sakıncalı sonuçları gayet vecîz anlatan atasözleri vardır.] İşte, çocuklara gerekli eğitimin verilememesi, toplumu derinden sarsmakta, ama her şeyden önce ilgili ailenin huzur ve sükûnetini bozmaktadır. Muhtemelen bu gibi sebeplerle, Kur’ân’da; evlâtların fitne olduğu, Allah’ı anmaya engel olabileceği, dolayısıyla bu potansiyel tehlikeye karşı teyakkuzda bulunmak gerektiği belirtilmiştir.

(iii) Çok karılılık (Poligyny)

Birden fazla kadınla evlenme, erkeğin üçüncü kişiler nezdinde itibarını zedelemekle kalmaz; eşler açısından da hayatı ağız tadıyla yaşanmaz hale getirir. Hz. Peygamber sevgili kızı Fatıma’ya kuma getirme teşebbüsünde bulunan Ali b. Ebu Talib’e bu sebeple müsaade etmemişti.

Savaş vb. sebeplerle ortaya çıkan erkek kıtlığı sebebiyle sahipsiz kadın ve yetim kızların artması gibi sebeplerle olursa başka… Kur’ân buna müsaade etmiştir. Ama dikkat edilirse, izin vermiştir, diyoruz; öngörmüş/emretmiştir, demiyoruz.

Sonuç olarak; ‘Hak’ Teâlâ insan neslinin, iki eşin ‘bir’leşmesi ile devam etmesini öngörmüştür. ‘Real’ist bir fıtrat dini olan İslâmiyet de insan tabiatına aykırı bir hayat tarzı olan ruhbanlığa prim vermemiş; kadın – erkek ilişkilerini sağlıklı bir temele oturtmuştur. Fedakârlık esasına dayanan aile; tatmin, emniyet, huzur, sevgi ve şefkat demektir. Aile bunun için kurulur. Bunlardan birinin bulunmadığı bir ailede işler yolunda gitmiyor demektir. Huzur ve sükûnet, insanların eşleri ile ne kadar tatmin olduklarıyla alâkalıdır. Kadın erkeğin, erkek de kadının zırhıdır. Her ikisi de kendine iyi bakarak; kendini geliştirerek, salıvermeyerek bu fonksiyonu en iyi biçimde icra etmeli; eşini korumalıdır. Aile kurulurken eşler iyi seçilmeli; güzellik/yakışıklılık, zenginlik gibi geçici maddî özellikler öncelenmemeli, kalıcı vasıflar esas alınmalı; eş adayının kafa dengi olup olmadığı, kendisi ile ‘arkadaş’lık edip edemeyeceği araştırılmalıdır. Sâlih bir müminin özellikleri, iyi bir eşin de özellikleridir; namuslu, dürüst, güvenilir, kendi ayakları üzerinde durabilecek, aile yükünü kaldırabilecek, anlayışlı, kanaatkâr ve nazik eşlerin kurduğu ailelerde büyük bir ihtimalle aynı özellikleri taşıyan nesiller yetişecektir.

Murat Sülün
Kur’ani Hayat dergisi

Hak, Dilenerek Değil; Direnerek Alınır

İnsan Hakları Bağlamında Hak-Hukuk Kavramı

Hakkın kendisi olan Cenâb-ı Hak, hak ve sorumluluklarını bildirerek insanları mutlu kılmak için kendi katından kitabını da hak olarak indirmiştir. Onun için geçerliliğini yitirmeyen mutlak doğru/hak, gerçek ancak Allah’ın kitabında bildirdikleridir. Yani, Allah’ın indirdiği ve O’nun bildirdiği doğrular haktır. Yani, hakikat, doğruluk, gerçeklik, adâlet kişilere göre değil; Allah’ın bildirdikleri ölçüde haktır.

Hak, mutlak doğru; şahsa, zamana ve mekâna göre değişmeyen kesin doğru demektir. Beşerî doğrular, göreceli yaklaşımlar, teori ve zanlarla; hak/hakikat, farklı şeylerdir. Allah’tan bize gönderilen kanuna da hak diyoruz. Çünkü Hak olan Allah’tan geldiği için haktır. Hak kelimesinin çoğulu “hukuk”tur. O yüzden haklar, yani hukuk da, Hakk’a dayanmalı, mutlak doğru hükümler olmalı; şahsa, zamana ve yere göre değişen, beş on sene içinde eskidiği kabul edilip değiştirilmek istenen, nice haksızlıklara/zulümlere kılıf olacak tarzda olmamalıdır. “Kim Allah’ın indirdiği (“hak”la, “hukuk”la) hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 45). Hak ve hukuk, Hak olan Cenâb-ı Hak’tan gelirse hak ve hukuk olur. Yoksa, bunu insan belirlemeye kalkarsa o, hak ve hukuk olmaz. Çünkü insanın kendisi hak değildir. Kendisi hak olmayandan, hak türeyip ortaya çıkmaz. İnsanoğlunun geçmişi ve sonu, evveli ve yokluğu vardır. Belirli zaman içinde yaşar, belirli düşüncelerin etkisinde kalır. Her an düşüncesini değiştirebilir. Onun içindir ki, kendisi hak olmayanın söylediği de mutlak anlamda hak ve hukuk olamaz; insanları bağlamaz. Ama Hak olan Allah ve indirdiği kitap; haktır, hukuktur.

‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hak, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan mevcut mânâlarına gelir.

Hak olan Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberle gönderdiği din de haktır. O dinin kitabı Kur’an hak bir kitaptır. İslâm’ın bütün hükümleri, Kur’an’ın bütün âyetleri, haber verdiği şeyler haktır. Hakk’ın sâbit, doğru, insan fıtratına uygun, her hükmü tutarlı hak nizamı olan İslâm’a teslim olanlar hakkı bulurlar, işlerinde hak üzere olurlar. İnsanlara, hayvanlara ve çevreye ait haklara saygı gösterirler, Cenâb-ı Hakk’ın, tahakkuk edecek azâbından korkarlar, hak yolu izlerler ve hak olan ameller yaparak Allah’ın dünyada nice nimetini, âhirette cennetini hak ederler.

İslâm Hukukunda Hak Kavramı: İslâm hukukunda hak, “hukukun, bir başka deyişle şeriatın bir yetki veya yükümlülük olmak üzere benimsediği, kişiye ait olan şeydir.” İslâm’a göre hakların kaynağı, bir ismi de “Hak” olan Cenâb-ı Allah’tır. Haklar, şer’î hükümlerin dayandığı kaynaklardan çıkarılan İlâhî bağışlardır. İslâm’da delilsiz şer’î bir hak yoktur. Buna göre hakların kaynağı Allah’tır. Çünkü O’ndan başka mutlak Hâkim ve O’ndan başka hüküm koyucu olamaz. İslâm’a göre, insanlara veya yaratıklara ait hakların kaynağı insan irâdesi ve aklı değildir. İnsan aklı ve irâdesi yalnızca, bu hakların yerli yerinde kullanılmasını sağlar, hukukun uygulanmasına yardımcı olur, hak tecavüzlerini önlemeye çalışır. Daha doğrusu akıl, İlâhî irâde tarafından sâbitleştirilen hakları anlamaya ve onları yerli yerinde kullanıp korumaya yarar.

Bugün yaygın olarak kullanılan ‘insan, hayvan, çocuk hakları’ deyimleri 19. yüzyılda Batıda ortaya çıkmaya başladı. İlk insan hakları evrensel beyannâmesi ise ancak 1947 yılında ilân edilebildi. Halbuki İslâm’da haklar ve yükümlülükler, insanlar için bizzat Hakîm olan Allah tarafından belirlenmiştir. İlâhî irâde tarafından belirlenen bütün haklar sâbit, yani değişmezdir. Haklarla ilgili prensipler Kur’an ve Sünnette zâten bulunmaktadır. İslâm hukuku (fıkıh) bu konuyu geniş bir biçimde ele almıştır. Bu hakların nasıl korunacağını, hak ihlâli olursa nasıl ceza verileceğini detaylı bir şekilde sistemleştirmiştir. Hatta İslâm fıkhı, Batılıların hiç aklına gelmeyecek kişi ve varlıkların bile haklarını belirlemiştir. Ta İslâm’ın başından beri bilinen, uygulanan hak ve hukukun ayrıca bayraklaştırılmasına İslâm âleminde ihtiyaç bile olmamıştır. Batılıların, kendilerinin uzun yıllar arayıp da buldukları bazı prensipleri, bütün dünyaya yeni bulunmuş ve yalnızca kendilerine ait gibi göstermeleri tarihî gerçeklerle bağdaşmaz.

Hakların kaynağı İlâhî irâdedir. İnsanlara ve varlıklara ait haklar, bencil, çıkarcı, unutkan, bazen de zâlim olan insanın eline verilemez. Üstelik insan kafasına dayalı olan hak kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilir. Zaman geçtikçe insanların anlayışları da değişiyor. Dolayısıyla onların hak tanımları da değişikliğe uğruyor. Öyleyse hak gibi önemli bir şey, her şeyi hakkıyla bilemeyen insanın hükmüne dayanmamalı. Haklar, ancak Hak olan Allah’ın hak hükmüne göre yerine getirilebilir, korunabilir. Hakk’a rağmen konulan bütün ölçüler, bütün hükümler bâtıldır, temelsizdir, geçersizdir, boştur. (1)

İslâm hukukuna göre üç çeşit hak vardır:

1- Allah hakkı (hukukullah): İnsanların kulluk görevi, onları Allah’a yaklaştıran şeyler, genelin çıkarına olan, Allah tarafından belirlenmiş hükümler,

2- Allah hakkı ve insan hakkı: Örneğin, kişinin aklının, dininin, neslinin korunmasında iki hak vardır. Bu hakların yerine getirilmesiyle hem Allah’ın emrine uyulmuş olur, hem de bunlarla toplum ve kişilerin çıkarı (maslahatı) korunmuş, haklarına tecavüz önlenmiş olur.

3- Kişinin maslahatının korunduğu haklar: Çok geniş bir alanı vardır. İnsan hakları dediğimiz şeylerdir.

İslâm’da İnsan Hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm, temel olarak insanın şu haklarını korumaya alır:

a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.

b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.

c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü ârızalardan koruyucu tedbirler alır.

d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve nâmusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı hazırlar.

e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkânını tanır.

Özetle İslâm, her insanın onurunu, nâmusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.

İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır. İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın (ve ilmin, cihâdın) dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, cezâ anlayışı… eşitliği ispat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. Kadının erkekle her konuda eşitliğini savunup da cinsel farklılıkların göz ardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.

Hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, ancak vahiy ile bilinir ve vahiyle değer kazanır. Allah’a göre, bu değerler her zaman sâbittir, değişmezler. Hak ve hakikat, Allah’a ait olduğuna göre, sürekli hak hukuktan bahseden kimselerin hakkı Allah’ın Kitabı dışında aramaları selîm aklın kabul edemeyeceği bir iştir. Yalnız Allah hak olandır. “Allah, hakkın ta kendisidir, Hak sadece O’dur. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.” (22/Hacc, 6)

Bâtıl da gerçeğe uymayan, haklı olmayan, haktan ayrı olan, boş ve anlamsız, hükümsüz ve geçersiz olan şeylerdir. Bâtıl da Yüce Allah’ın bildirdikleri ölçüde bilinir. Hak ve bâtılı, inanç yönünden ele alırsak, sadece Allah’a ve Allah’ın inanmamızı istediği değerlere iman etmemiz gerekir. Yani şirksiz bir iman, ancak hak/gerçek imandır. Yüce Allah’ın katında bâtıl, boş ve anlamsız olduğu için karşılığı da yoktur. Öyle insanlar vardır ki, ömürleri boyunca bâtıl uğrunda mücâdele verir, bu uğurda çok büyük işler yaptığına inanır, hatta bu yolda ölür. Ancak, hak/gerçek ile değerlendirilince, bunların bütünüyle karşılıksız ve boş olduğu ortaya çıkar. Çünkü hak ve bâtıl insanlara göre değil; Allah’a göre sonuçlandırılır. İmanî konularda olsun, sosyal yaşantıyla ilgili konularda olsun, hayatın bütün boyutlarında hak ve bâtıl, Allah’ın bildirdikleri ile bilinip alınmalı ve uyulmalıdır. Bu ölçünün dışında başka kriterler kullanılırsa, bunlar da, bâtıl/bozuk teraziyle tartılanlar da yanlış olur. Hz. Ali’nin dediği gibi, “hakkı/gerçeği insanların ölçüleri ile değil; insanları gerçeğin ölçüsü ile tanımalıdır.” Yani hak ve gerçekler bize değil; biz onlara uymalıyız.

Biri cennete, diğeri cehenneme çıkan iki yoldan birini seçmek durumundadır insan. Ya Allah katından gelen vahiy, yani hak; veya Allah’tan başkasından gelen hevâ ve heves, yani bâtıl. İkisinden sadece biri tercih edilebilir. Mü’min için, Allah’ın vahyinden kaynaklanmayan her şey bâtıldır, boştur, hiçtir. (2)

Hak, İlâhî kaynağa sahip olan bütün insanların temiz fıtratlarında bulunan bir güçtür. Hak, Allah’ın, varlık âleminin temelinde, insanlar arası ilişkilerde tespit ettiği bir kanundur. Hak, İlâhî kaynağa; bâtıl ise şeytanî kaynağa sahiptir. Hak, ebedî kalma özelliğine sahiptir; bâtıl ise zâil olmaya, yok olup gitmeye mahkûmdur. Hak, üstünlüğünü, yenilgi kabul etmez güç ve özelliğini, insanların pâk fıtratında yer alışından, ilâhî özelliğe sahip bulunuşundan almaktadır. “Hak Rabbindendir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (2/Bakara, 147) “De ki ey insanlar! Kuşkusuz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” (10/Yûnus, 108)

Hak temel, bâtıl ise görecelidir. Bâtıl, sürekli gâlip gelemez; sürekliliği olan, hayat ve medeniyeti sürdüren hak olmuştur ve öyle olacaktır. Bâtıl, önce parıldayan, daha sonra sönen ve yok olan geçici bir şimşeğe, kısa bir müddet sonra sönmeye mahkûm ışık gösterisine benzer (2/Bakara, 17-20). Bazen bâtılın geçici olarak gelip hakkın üstünü örttüğü görülür. Fakat sürekli olarak kalabilmeye gücü olmadığından bâtıl yok olur, gider. Bâtılın parazit ve bağımlı bir vücudu olduğundan, varlığı geçicidir. Devamlılığı olan haktır. Eğer bir toplum, tamâmen bâtıla yönelmişse, tarihte helâk olan toplumlar örneğinde olduğu gibi yok olmaya mahkûm olmuştur. Yani tamamıyla bâtıla yönelmek ve haktan tümüyle kopmak, yok olmakla aynı şeydir. Bâtıl ölümlü bir şeydir, ölüme mahkûmdur. İçten içe ölmekte, can çekişmektedir. Zevâle doğru gitmektedir. Bazı ölümlerde görüldüğü gibi tedrici olarak yok olmaktadır bâtıl.

Hürriyet adı altında hürriyetleri yok etmeye, barış adı altında savaşın en alçakçasını sürdürmeye, insan hakları diyerek mazlumların haklarını çiğnemeye çalışıyorlar. “Ey özgürlük! Senin adına dünyada ne cinayetler işlendi, ne kadar insan köleleştirildi!” Bütün bunlara bâtılın haktan beslenmesi denir. (3)

Hakka/gerçeğe yardım edin. Hak size yardım etmekte gecikmeyecektir.” “Hakkı her zaman savun, anlayan olmasa bile Rabbine ve vicdânına karşı hesap vermekten kurtulursun.” Hak-bâtıl mücâdelesinde hak, er ya da geç, ama mutlaka muzaffer olacaktır (2/Âl-i İmran, 139; 7/A’râf, 118; 8/Enfâl, 8; 9/Tevbe, 33; 13/Ra’d, 17; 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18; 24/Nur, 55; 42/Şûrâ, 14).

Hak Verilmez, Alınır

Allah, âlemlerin rabbidir; O, rahmân ve rahîmdir. Kullarına büyük merhametinden dolayı, onlara sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir kısmına temel insan hakları denir. Bunlar, din emniyeti, nefis emniyeti/can güvenliği, akıl emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyetidir. İslâm, her insanın onurunu, nâmusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır. Bütün insanlar, doğuştan bu haklara sahiptir; bu hakları yaratıcıları Allah vermiştir, kimsenin bu hakları insanın elinden almaya hakkı yoktur.

İslâm’ın dışındaki bütün beşerî düzenler, bu hakların bir kısmını insanlara lutfediyor gözükürken, kendi çıkarlarını zedelediğini düşündükleri nice hakları gasbetmektedirler. O yüzden İslâm’ın dışındaki tüm düzenler ve dünya görüşleri zulüm; bunları uygulayanlar da zâlimdir. “Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 45). Totaliter rejimlerde kişilere ve gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı elinde bulunduranlardır. Onların lutfedip verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise talep bile edilemez. Demokrasilerde ise, haklar, kanunlarla verilir, kanunlar da teoride halkın irâdesine dayanır.

Hakk’ın değil de; halkın irâdesine dayanan sistemin Hak düzeni olamayacağı bir tarafa, iddia edildiği gibi, kanunların yapılışında olsun, işleyiş ve uygulanışında olsun halk irâdesinin dışında güçler (derin devlet) devreye girmektedir. Kurtlar sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken, diğerleri avuçlarını yalarlar. Silâhı, sermayeyi, medyayı, bürokrasiyi, locaları, örgütleri ve iktidarı elinde tutanlar, aralarında uzlaşarak haklarını (hak etmediklerini) alırken, bunlardan mahrum olanlar açıkta kalmaktadır. Demokrasilerde de, faşizan ve totaliter rejimlerde olduğu gibi hak verilmemekte, gücü olanlar tarafından alınmaktadır. Demokratik yönetimler, halka gardiyanlarını seçme hakkı verirler, halkı kendi seçtiklerini sandıkları yöneticilerle, kendi kendilerini yönettiklerini zannettirmek için bin bir çeşit hilelerle avuturlar. Zulüm yönüyle temelde beşerî düzenler arasında bir fark yoktur; sadece hakları paylaşan sınıflar, zâlim ve sömürücü gruplar değişmektedir.

Kâğıt üzerinde kalan, insanları susturmaya ve kandırmaya yarayan bazı anayasal haklar, uluslararası haklar, insan hakları evrensel bildirileri, insan hakları kurumları… koyunları belirli istikamete sürmek için çobanın elinde tutarak sadece göstermekle yetindiği otlara benzemektedir. Medyanın haktan hukuktan bahsetmesi, bazılarının nutukları, insan hakları savunucuları(!) da kaval çalan çobanlar, çoban yardımcıları ve işbirlikçileri.

“İnsanların, inanç hürriyetleri sınırlandırılamaz, herkesin inandığı gibi yaşama hakkı vardır, herkesin okuma hakkı ve hürriyeti vardır…” Anayasalarda buna benzer daha nice madde vardır ki, haksızlık/zulüm hak maskesi taksın. Uygulamalar ise… Başörtüsü ile okumak isteyen, ya da öğretmenlik, doktorluk… yapmak isteyen kızların durumu bile örnek olarak yeter. Ama egemen güçler (medya, kapitalist sermaye, bürokratlar ve iktidar) benimsemiş olsa, bunları hak kabul etseydi, başörtülü bayanların kamu haklarından veya öğrenim haklarından mahrum kalmaları söz konusu olmazdı. Hak anlayışı ve hakkın hâkimiyeti en azından bu konuda farklı olurdu.

Güçlülerin insafa gelip müslüman halka haklarını vermelerini bekleyenler, cehennemde köşk bekleyenlere benzerler. “Hukuk devletinin kurumları hakları korur, demokrasi, halkın yönetimidir, mahkemeler, hâkimler, kanunlar…” mı? Güldürmeyin insanı. Bunlar, haksızlıkların emniyet sibobudur, barajlarıdır. İç ve dış hukuk konusunda yine yukarıda sayılan grupların hevâ ve istekleri söz konusudur. Demokrasiler dâhil, bütün beşerî düzenlerde, etkili ve yetkili kimseler, insanların haklarını kendi hevâlarıyla kanunlaştırmışlar, bunun dışında kimsenin bir hakkını kabul etmeyecek düzenleme ve yasaklar koymuşlardır; Bu da yetmemiş, eski müşrikler gibi acıktıklarında elleriyle yapmış oldukları helvadan kanunları/putları yiyivermişlerdir. Doymayan iştah sahibi oldukları ve helvayı da çok sevdikleri bilinirse, kendiliğinden bunun sona ereceğini beklemek, kıyâmeti beklemektir.

“Filân parti iktidara gelirse, haksızlıklar sona erecek, haklar yerini bulacak…” ninnileriyle uyutulan insanımıza, artık bu alaturka ninnilerin uykuları kaçırdığı görülmeye başlanınca, uyku ilacı olarak alafranga senfoni ithal edilmeye başlandı: “Avrupa Birliği, mazlum insanın haklarını verecek, Türkiye Küçük Almanya olunca hak yerini bulacak, Müslümanlar tüm haklarına kavuşacak, AB üyesi Türkiye özgürlükler ülkesi olacak…” Ne o, esnemeye mi başladınız yoksa? Masallar, Avrupa yolunda “az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, otuz altı yıl bir de güz gittik. Geri dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz” diye başlar. Kaf dağının ardındaki hazineyi devlerin elinden alıp padişaha getirmek ve onun kızıyla evlenmek için mâceralara atılır masal kahramanı. Ama, uyutulmak istenenler bilmez ve sorgulamaz, aslında Kaf dağı diye bir dağ olmadığını, devlerin de hazinenin de çocukları uyutmak için oyalayıcı birer sembol görevi üstlendiğini. Tatlı hayaller içinde göz kapakları kapanırken, gökten düşecek üç elmayı kimlerin kaptığını görmeden masalcıya kulak veren çocuk akıllı, ertesi gün bir başka masalla uyumak niyetiyle uykulara dalar. Bin bir gün, bin bir gece sürer bu masal seansları, ama nedense bin ikinci günü yoktur masal dünyasının.

Ne güne kaldı insanımız? Hakkı, bâtılın elinde/ilinde arıyor. Hakk’a hakkıyla inanmayanların hak dağıtacağını düşünüyor. Kendisini haklamak isteyenlerin hakkından geleceği yerde, hakkı onların yanında sanıyor ve hak edip etmediği tartışılan kendi hakkını haksızlardan, hak-hukuk tanımayanlardan dileniyor. Bu tavrıyla onları, başkalarına dağıtmaya yetecek kadar hak sahibi, yani “hak”lı, kendisini hakkı olmayan yani “hak”sız konuma koymuş oluyor. Bir adı da Hak olan Cenâb-ı Hakk’ın hakkını tanımayan, ona hakkıyla kulluk yapma ihtiyacı duymayan kimseler, nasıl olur da Allah’ın tüm insanlara doğuştan verdiği hakları âdilce dağıtır? Hakk’a teslim olmayan insanlardan hak terazisi kullanıp hakşinaslık yapmaları nasıl beklenebilir? Sadece bu tutarsız beklenti ve tavır bile haklarımızı ne kadar hak ettiğimizi, Hak dâvâya ne kadar sarıldığımızı hakkıyla göstermeye yeter. Her hakkı Hakk’ın yanında görmeyip, tüm insanî ve İslâmî haklarını söke söke almak için hakkı haykırıp haklı mücâdeleye atılmadığı sürece mazlum insan, haklı olduğunu kendisine bile ispatlayamayacaktır.

Haklı olmak, haklı olduğunu bilmek, haksızlığa tahammül etmeyip hakkını haklılara yakışır tarzda elde etmeye çalışmak, bir insanı bir orduya karşı bile güçlü yapar. Haksızlık karşısında susmak da dilsiz şeytanlığa aday olmaktır. Haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğüne dâvetiye çıkarır. Hz. Ali (r.a.) der ki: “Haksızlık önünde eğilmeyin. Çünkü, hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz. Haksızlıklara baş kaldırmayanlar, zâlim haksızlardan gelecek her kötülüğe katlanmak zorundadırlar.”

İnsanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insana hiçbir ideolojinin veremeyeceği gerçek haklarını vermiştir; kadın-erkek, Arap-Acem, beyaz-zenci, yönetici-yönetilen, zengin-fakir, soylu-garip… gibi ayrımların tümünü reddederek. Kula kulluğun her çeşidini, tahakküm, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Rabbimiz, kul hakkını ihlâl etmeyi af kapsamı dışında tutmuş, insanı yaratıklar içinde en yüce mevkîye yerleştirmiştir. O yüzden, Allah’ın hudûdunu korumadan, şeriatın emir ve yasaklarını dikkate almadan, Kur’an ahlâkını tatbik etmeden insan haklarını, kul hakkını savunmak, demagoji yapmaktan, yapılan zulümleri maskelemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, “hudûdullah” korunmadan “hukukunnâs” korunamaz.

Allah’ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya kimsenin hakkı yoktur. Ama, mazlumların dilenerek haklarını geri alabildiklerini tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın tanımında Hakk’ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine dağıtmaz/dağıtamaz. Haklı isen korkma, hakkını almak için mücâdele et, Cenâb-ı Hak, haklıyı koruyacaktır. Bir şey, hakkın ise, verilmesini bekleme, almaya çalış! Çünkü hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak istiyorsak, Hakk’ın emri doğrultusunda cihad, hem hakkımız hem görevimizdir.

Unutmamak gerekir ki, “hak”dan önce “ödev” vardır, sorumluluk vardır. Görev ile hak, anneleri hürriyet/özgürlük olan ikiz kardeştir. Onlar aynı günde doğar, büyür, olgunlaşır ve birlikte kaybolurlar. Haklar, görevleri; nimetler de sorumlulukları doğurur. Allah’ın, üzerimizdeki haklarını hatırımızdan çıkarmamalı ve O’na karşı görevlerimizi kuşanarak, emânete ihânet etmediğimizi ispat etmeli; kulluk bilinciyle diğer kulların haklarına da riâyet edip, elinden ve dilinden güven duyulan insan, yani tam anlamıyla mü’min olmalıyız. İşte o zaman hak yerini bulacak, hak ettiğimiz yere Hakkın yardımıyla ulaşacağız. Bâtılı söküp atmak da bizim kulluk görevlerimizden biri olduğundan bâtılı reddetmeyi, bâtılla mücâdeleyi mü’min olmak için olmazsa olmaz bileceğiz.

Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve o hakka tâbi olmamız için yardım et! Bâtılı da bâtıl olarak bize göster ve bâtılın her çeşidinden kaçınmayı nasib et!

Hakkı bâtılın tepesine indirip, bâtılın beynini darmadağın edeceğini ve böylece bâtılın yok olup gideceğini belirten (21/Enbiyâ, 18) Allah’tan bu görev için bizleri memur etmesi, memur ettiğini düşünüyorsak, görev bilincini kuşanmamız için yardım etmesi duâsıyla…

1- Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 243
2- Beşir İslâmoğlu, Hak Bâtıl Mücâdelesi ve İhtilaflar, Bengisu Y., s. 12
3- Murtaza Mutahhari, Hakk ve Bâtıl, İslâmî Tebliğ Teşkilâtı Y., s. 61

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi