white-rose

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
Halbuki,
biz sussak, tarih susmayacak..
tarih sussa, hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki,
bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Halbuki,
bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
vicdan azabından kurtulsalar,
tarihin azabından kurtulamayacaklar,
tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.”

Sezai Karakoç

yollar

Her insan varlığına bir değer biçmek ister. Kimimiz, görülünce değer aldığımızı düşünürüz, ki hakikati Basir ismine muhtaç oluşumuzdandır. Kimimiz sesimizi duyurunca, ki bu da Semi’ ismine ne kadar ihtiyacımız olduğunu açık eder. Kimimiz de biz cevap verilip bizimle konuşulunca varlık değerimizi hissederiz, ki bu da bizim Mucibü’d-daavat ve Mütekellim isimlerine hasretimizdendir. Ama insan bunları bilmezse, daima görünür alanda olmanın, sesini duyurmanın, cevap almanın yollarını arar durur.

Akıl, değeri karşılaştırma ile, ölçme biçme ile verir; bilimsel tabiri ile bunun adı, “ölçme değerlendirme”dir. Kıstaslar-kuralları olan, ders olarak okutulan bir bilimdir “ölçme değerlendirme.” Bu bilimin ışığında (belki de zulmetinde) insan kendini sair varlık alemi ile karşılaştırınca görür ki, bahçedeki ağaca çöplerden yuva yapan kuş kendisinden beceriklidir, doğadaki pek çok hayvan ve bilhassa her gün sokakta gördüğü kargalar kendisinden uzun ömürlüdür. Vapurda gördüğü martılar kah uçar, kah pike yapıp suya mahir bir dalgıç gibi dalar, kah usul usul yüzüp dinlenirken kendisinden daha özgürdür. Ağaç, dağ, taş, kimi zaman hiçbir şeye, kimi zaman çok az şeye muhtaç olmaları bakımından kendisinden daha istiğna sahibidir. İnsan bu “ölçme değerlendirme” testinden sınıfta kalmıştır. Değeri pek de öyle kayda değer değildir. Doğada kıskanacağı çok şey vardır. Siz bilimin gözlüklerini takmış bu insana “sen hepsinden daha kıymetlisin” deseniz, sizin kendisiyle dalga geçtiğinizi sanabilir.

Oysa Fütuhat-ı Mekkiye müellifi şöyle bir ölçme değerlendirme yapar, elbette gözünde vahyin gözlüğü takılıdır:

Allah ilk yarattığı varlıktan sonuncuya kadar hiçbir şeyin yaradılışında iki elini biraraya getirmedi. Allah’ın yaratılışında iki elini birleştirdiği yegane varlık, insandır ki, o da topraktan yaratılmış bu bedensel yaratılıştır. İnsan dışındaki her şeyi, ya ilahi bir emir vasıtasıyla, ya da tek eliyle yaratmıştır. Allah şöyle buyurur: “Bir şeyi var etmek istediğimizde ona sözümüz “ol” dur ve o da hemen oluverir.”(1) İşte bu ilahi emirden yaratmadır. Bir rivayette şöyle bildirilmiş: “Allah Adn Cennetini eliyle yaratmış, Tevrat’ı eliyle yazmış, Tuba Ağacını eliyle dikmiştir.” Allah Adem’i iki eliyle yaratmış-ki o da insandır-ve İblis’e karşı Adem’in üstünlüğüne dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur. “İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?”(2) (Fütuhat-ı Mekkiye, 1. Cilt sf. 353)

Bu hem kıymet, hem muhabbet anlatısıdır. Zira Allah elden münezzehtir; ancak biz sevdiğimiz şeylere elimizle dokunur, “Bunu senin için kendi ellerimle yaptım” deriz. Bir işin elle yapılması onu şahsi ve özel hale getirir, bu anlamda elyazısı, elişi gibi ürünlere insan kendi enerjisini duygusunu, halet-i ruhiyesini yükler. O artık sadece bir nesne değildir, o onu elleriyle yapan insandan bir ruh ile yüklenmiştir. Allah da bunu bize anlatmak için el ile yaptığı ve yüceliği tartışılmaz Adn cennetine, Tevrat’a, ve Şecere-i Tuba’ya dikkat çeker. Bunların güzelliği, mübarekliği, Allah’ın onlara gösterdiği ihtimam apaçık belli bir hakikattir. Oysa Allah onlar için dahi tek elini kullanmıştır. İnsanda ise iki eli devreye girmiştir. Bu Allah’ın “Sizi ne çok değer verdiğimi bir bilseniz!” deme yoludur. Allah ne latif yollar seçer!

Düşününce, biz iki elimizi bir işin içine soktuğumuzda ne yapmış oluruz? Bütün sıfatlarımızı, beceri ve yeteneğimizi, emeğimizi ve terimizi, ruhumuzdan bir parçayı değil, adeta tüm ruhumuzu o işe veririz. Bir sanat yapıtıdır iki elden husule gelen, nereye gitsek ardımızda bizi anlatan bir hatıradır. İnsan da Rabbinin böyle hatırasıdır, emeğidir, ruhudur, sanatıdır. Aynı zamanda biz iki elimizle birşeyi yahut birini tuttuğumuzda biliriz ki, ondan ayrılmak istemeyiz, sıkıca tutarız onu, bırakmayız, kimselere vermeyiz, kıskanırız, saklarız, gözetiriz, kendimize ayırırız. Aşk ile bağlanırız ona ve kendimizle onun arasında biricik ve benzersiz, yeri doldurulamayacak bir ilişki tesis ederiz. İşte Allah da bizi tam böyle iki eliyle yaratmış, iki eliyle tutmuştur. Muhabbet olabilecek tüm ihtimallerin fevkindedir. Bu Ekber olan Allah’ın insan için Ekber olan muhabbetidir. Bu Allah’ın bize “Sizi çok seviyorum” deme biçimidir.

Eski insanlar dünyayı evrenin merkezi düşünmüşler, burçları, felekleri, semavat tabakalarını daima arz-merkezli anlatmışlar. Maddi surette dünyanın en azından güneş sisteminin merkezi olmadığını biliyoruz artık, ancak hâlâ evrenin merkezi olup olmadığını bilmiyoruz. Ama manevi yönden bu hâlâ kaim bir hakikat.

Elhak dünyamız içindeki sekeneleri ve tesbihatları ile arz ve semavat dedirtecek kadar değerli. Arz bir kefeye semavat bir kefeye konulsa terazi ancak dengeleniyor. Arzın çiçekleri semanın yıldızları ile tesbihat yarışına giriyor. Ezan-ı Muhammedi arzdan tüm kainata okunuyor. Dünyanın bu hakir ve minicik haliyle böylesine önem arzetmesi üzerinde Allah’ın halifesini barındırmasından, mübarek bir emanetle gebe olmasından kaynaklanıyor. Dünya adeta Muhammed (as)’ın bir bebek gibi karnında taşıması ile, Nur ile parlayan Âmine Hatun gibi parlıyor. Sır taşıyanda değil taşınanda bulunuyor.

Bu anlamda bir başka beyanda İbn Arabî yine şöyle buyuruyor:

Allah Âdem ve oğulları için teşbihten münezzeh zâtını ve iki elini ayırdı. Böylelikle Âdem’in bedeninin yaradılışını gerçekleştirdi, onu iki şekilde düzenledi: ömrünün bitimi (fanilik) ve ebediliği kabul (bakilik) özelliği. Bu varlığın bulunduğu yeri varlık küresinin noktası yaptı (merkez nokta). Onun varlığını gizleyerek, ardından “Gördüğünüz bir direk ile” (3) ifadesi ile kullarının dikkatini ona çekti. Binaenaleyh insan berzaha göçtüğünde-ki orası hayat diyarıdır-gök kubbe çöker, paralanır ve “yağ gibi” akan bir ateş alevine döner. (İnsanın ölümü, küçük kıyamet, büyüğünün benzeri olarak tarif ediliyor, ve insan ölünce kendi hususi âlemi yıkılıyor)
Görelileri bilen kimse zikrettiğimiz işaretleri anlar ve kesin olarak şunu öğrenir: Çocuğu olmaksızın bir insan baba olamayacağı gibi kubbe de direksiz ayakta duramaz. O halde direk tutan sebeptir. O sebebin insan olduğunu kabul etmek istemezsen, onu el- Malik’in kudreti de sayabilirsin. (Burada âlemin direğinin insan olduğuna işaret ediyor, onun gitmesiyle kıyametin kopuşu, ve “her şeyi senin için yarattım” sırrı bu mantıkla uyuşuyor, herşey yerli yerine oturuyor.)
” (Fütuhat, 1.Cilt, sf. 21)

Böylelikle göğü ayakta tutan Bir Tutan’ın bulunması şart olduğu ortaya çıkmıştır. Gök bir mülktür ve ona sahip olacak bir Malik (sahip) bulunmalıdır. Bir şeyin tutulma sebebi onu tutan demektir. Bir kimse için bir şey var olmuşsa o sebep, var olan o şeyin sahibidir. (Elbette burada var eden kudrete ve bu yüzden Malik-i Hakikinin O olduğuna zıt bir durum yok, bilakis verili olan şeyin insana verilmiş olduğu ve bu yüzden kendisi için yaratılanın sahibinin o olduğu anlatılmış, yoksa haşa insan ne yaratandır, ne kudret sahibidir ki semaların direği ve sahibi olsun, bu insanın, Allah’ın her şeyi onun için yarattığı, hakikatine bir izahattır. Şüphesiz müellif bunu bizden iyi bilmektedir. Burada insanın Halife sıfatı ile Allah’ın Malik ismine sahip olması konu edilmiştir.)

Bu yüzden insanın kendini evrenin merkezi gibi hissetmesi bir yanılgı değildir. Zaten insan çocukken ve ilk gençlikte bu hakikati hisseder, sonra kendisinin evrende bir nokta bile olmadığını, başka dünyaların varlığını fark eder ve kendini önemsiz hisseder, fakat kamil insan yine çocukken hissettiği hakikate bu kez bilinçle ve şuurla ve aklın süzgecinden geçerek ve vahyin rehberliğinde varır. O elhak evrenin merkezidir. Bir o vardır, bir de tek ve bir olan Rabbi. Tüm evren bu hakikate iman eden insanın emrinde ona secde eder mahiyettedir, insan ise Rabbine daimi secde halindedir. Bu yaratılışımızın hakikatidir. Kimse kendini küçümseme hakkına sahip değildir, kibir kendini Rabbinden koparmakla, kendine kendinden menkul bir değer biçmekle, yani yalan söylemekle mümkündür, yoksa verili ve ikram edili bir değeri bilme insanı kibre değil sadakate ve vefaya götürür. İnsan bu yüzden bu kıymete layık olmaya gayret eder durur.

Aynı meseleden Efendimiz (sav) için ise şöyle bahsedilmiştir, ki Zât, sıfat ve isim ayrımını anlattığı için çok önemsiyorum. Şeyh-i Ekber diyor ki:

Sahabe bizden daha üstündür, çünkü onlar Zâtı, biz ise ismi elde etmişiz (burada sözü edilen peygamberimizin (sav) zâtıdır). Biz de onların Zâta riayet ettiği gibi isme riayet edersek ecrimiz artar. Ayrıca onlarda bulunmayan uzaklık sıkıntısı nedeniyle ecrimiz kat be kat artar (hasret ecri arttıran bir neden olarak önümüze konuyor). Dolayısıyla biz peygamberin kardeşleriyiz, onlar ise arkadaşlarıdır. Hz. Peygamber bize özlem duyar. Bizden birisine kavuştuğunda ne kadar sevinecektir. Nasıl sevinmesin ki? Özlem duyduğu kimse kendisine kavuşmuştur. Artık ona ikramı ve iyiliği hesap edilebilir mi?” (Fütuhat, 1.cilt sf 307)

Bu mesele ile vazıh olmuştur ki Allah-u Teala’nın mukaddes Zât’ını bize ayırmış olması, bizi sahabenin sair mü’minlerden üstün oluşu gibi meleklerden üstün kılar. Kanaatimce bu Zât’ın bize ayrılması ikramının bizim de bir zatiyete ve eneye sahip oluşumuzla çok yakından alakası vardır. Ene ile Alemlerin Rabbine nasıl külli bir muhatap ve Zât’ına alemdeki her şeyden daha yakın bir mahbub olduğumuz, konuşmak, kendini bildirmek ve tanıttırmak için neden bizi seçtiği ise, “Ene bahsine,” yani 30. Söz’e, Risale-i Nur’a havale edilmelidir. Zira benim kudretim onu izaha yetmez. Burada söz sultanı Bediüzzaman’dır. Şahit olduğum ve bildiğim hiç kimse onun sözü üstüne daha vazıh ve daha tatlı bir söz söylememiştir. Yalnız minik bir şeye dikkat çekmek isterim, o da şudur: Ene ve Zerre bahislerinin ard arda gelmesi tesadüfi değildir, insanın zerreye sahip olma arzusuna ve neden sahip olamayacağına bakılırsa, yine aynı insanın enesinin mahiyetini değiştirmekle, yani zerrenin sahibine kul olmakla, pekala zerreye sahip olabileceği anlaşılır. Bu da insanın içindeki zerreye ve onun içinde bulunduğu tüm kainata sahip olma arzusunun beyhude olmadığını izaha kafidir. Bu da Fütuhat’ın ve Risale’ni iki sadık şahit gibi aynı hakikate işaret ettikleri, parmaklarını aynı ayın nurunda birleştirdikleri gerçeğinin pek güzel bir zuhurudur. İnanmak isteyene ise iki sadık şahit yeter.

Hasılı kelam, Allah’ın bize verdiği değer baş döndürücü bir keyfiyettedir. Kendimize bir de Allah’ın gözleriyle bakabilsek. Dileyelim Allah bize ism-i Basir’inden ve basiretten bir kutlu pay versin. Allah gözlerimizi maddi-manevi güzel kılsın. Kalbimizin gözüne bir an bile gaflet perdesi kondurmasın.

Notlar:
(1) Nahl 16-40
(2) Sad 38-75
(3) Rad 13-72, Lokman 31-10

Mona İslam
Karakalem dergisi

foto-tulpen-7347

İnsan maddî ve manevî varlığı  ile bir bütün olarak yaratılmış. Her bir varlık unsuru izn-i ilahi ile bir duvarın tuğlaları gibi birbirini bütünlüyor. Böylece vücut hanesi meydana geliyor.

İnsanın bir azasındaki haz ve mutluluk hissi diğer azalarını etkilediği gibi o azasındaki ağrı, sızı zamanla diğer azalarına da sirayet ediyor. Onları da bir zaman sonra kendi haliyle muzdarip ediyor. Öyle ki bazen bir uzuvdaki rahatsızlık vücuttaki onlarca uzuvda uç eriyor. O uzuv bizzat kendindeki bir arızadan yada başka uzuvlardaki bir arızadan dolayı düzenini yitiriyor. Bazen, basit bir rahatsızlık olarak gözüken bir diş ağrısının altında altmış çeşit hastalık bulunabiliyor.

Maddi uzuvlardaki bir arıza sair cismani uzuvlarımızı etkilediği gibi manevi uzuvlarımızı da etkiliyor, onlarda bir maraz oluşturabiliyor. Bazen cismani uzuvlarımızdaki bir açmaz, acı, ağrı, sızı yada fıtrata aykırı bir durum manevi latifelerimizde önü alınamaz ağrılara, sızılara neden olabiliyor. Bunun en bariz misali şu ki, adi kavvat derecesine gelmiş bir göz bazen bir namahreme nazar ediyor. Mukabilinde bir muhabbet ve muhatap göremeyince umutsuzluğa kapılıyor, kalbin aynası olan gözünde başlayan bir sapma muhabbetin mahalli olan kalbinde binlerce ağrı açıyor.

İnsanın maddi/cismani varlığını oluşturan unsurlar birbiri ile ve manevi latifeler ile böyle ilişkili olduğu gibi maneviyatını oluşturan akıl, sır, nefs, ruh, kalb gibi azaları da benzer şekilde birbiriyle ilişkili. Manevi azalarının birindeki manevi bir lezzet ve nimet diğer manevi latifelerine ve azalarını besleyebildiği gibi, yine manevi azalarının birindeki bir araz, maraz, kusur, hastalık, ağrı, sızı zamanla diğer azalarına sirayet ediyor. Mesela ruhta var olan mana aleminde kendini bir şeye nispet ettirme arzusu mahall-i iman olan kalbe ulaşıyor ve izn-i ilahi ile iman ve hidayet nimetini meyve veriyor. Tam tersine bazen de akılda başlayan şüphe zamanla nefse, kalbe ve ruha sirayet edip, insanı imansızlığa götürebiliyor. Dostoyevski’nin kahramanlarından Raskolnikov için böyle bir ağrıdan bahsedilir. Eveti Raskolnikov’un bir “iman ağrısı” vardır. Bunu bize biz müminlerin başka başka ağrıları olduğunu öğreten Cahit Zarifoğlu söylüyor.

Allah rahmet eylesin Zarifoğlu her ne kadar Raskolnikov’daki iman ağrısını teşhis edebilmişse de, her ne kadar yaşadığı şehirde sabah ezanının okunmadığını fark edip, bütün müminler adına ağrılara yakalanabilmişse de, her ne kadar “Afganistan Çağıltısı” ismindeki şiiriyle bizlere çok uzak coğrafyalarda ne büyük acıların, ağrıların var olduğunu hissettirebilmişse de, yaşasaydı her halde bu günkü genelde bütün insanlığın özelde bütün müminlerin yaşadığı ağrıları, acıları ne öngörebilirdi, ne de belirtiler ortaya çıktığında teşhis edebilirdi.

Evet, bu gün müminlerin hayatında baş etmesi zor öyle ağrılar var ki. Her şeyden önce İslam dünyasının birçok yerinde kan ve gözyaşı var. Masum müminler eziliyor, katlediliyor. Milyonlarca mümin açlık ve susuzluk girdabında kıvranıyor. Bu katliamlar, bu yoksulluk “Bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlike dışarıdan geliyordu. Mukavemet kolaydı. Şimdi kurt gövdeye girmiş. Korkarım ki cemiyetin bünyesi bunu kaldıramaz…” diyebilen vicdan sahibi müminlerin içini sızlatıyor, kalbini ağrıtıyor. Öte yandan müminlerin manevi dünyalarında bu katliamlardan ve yoksulluktan tevellüd etmeyen, kurdun gövdeye girdiği öyle ağrılar, sızılar, kırgınlıklar, küskünlükler, bıkkınlıklar var ki, katliamlardan ve yoksulluktan mütevellid olmayan ağrılardan, sızılardan daha fazla müminlere zarar veriyor. Öyle bir ağrı ki müminin basireti bağlıyor, nazarı bulandırıyor.

Bu gün müminlerin hayatındaki müminlerin basiretini bağlayan, nazarını bulandıran en büyük ağrının ne olduğunu öğrenmek istiyorsak ehl-i imanın okuduğu kitaplara göz gezdirmek yeterlidir. Tahmin edeceğiniz gibi ehl-i iman arasında son dönemde en çok satan kitaplar aşk ve evlilik kitapları. “Ömür Boyu Aşk”, “Aşkın Terapisi”, “Evlenmeyen Erkekler, Evlenemeyen Kızlar” vb. isimlerle piyasaya çıkan kitaplar gerçekten de çok satıyor. “Aşkın Terapisi” isimli kitaptan da anlaşılacağı üzere bu kitaplar bizlerde var olan bir ağrıya gönderme yapıyor: Aşk ve evlilik.

Rabbimiz kalbin batınını iman, marifet ve muhabbet için yaratmış. Kalbi kendisine layık ibadetle meşgul etmek için içine sevme ve sevilme arzusu koymuş. Değil mi ki kalbin daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Bunun için hemen her insan için kalbine karşılık olacak karşı cinsten bir insan yaratmış. İnsan kendisini nispet ettirebileceği, manevi muktesebatını aktarabileceği, üzerinde kendi siretinin suretini seyredebileceği, sesine ses verebilecek, sesinin yankısı olabilecek, insan veya insanları talep etme arzusu ile yaratılmış. Sevdiğini karşısına bir dağ gibi alıp, ona içindekileri haykırma isteği ile teçhiz edilmiş.

İnsanın karşı cinsten birisi tarafından sevilme ve anlaşılma, muhatap ve muhabbet edilme arzu, istek ve talebi şüphesiz ki fıtri bir hal. Buraya kadar ne imani, ne de insani açıdan bir sorun ortaya çıkmıyor. Ne var ki bu fıtri durum nefsi bir hal arz ettiğinde insan kendini önü alınamaz meseller, meseleler, sorunlar, sıkıntılar, ağrılar, sızılar içinde buluyor. Zira kişi muhabbet edebileceğini ve muhatap olabileceğini sandığı karşı cinsten biri ile karşılaştığı zaman, onun da kendisine muhabbet etmesini ve kendisini muhatap olmasını bekliyor. Ne var ki muhabbet ve muhatabiyet durumu tek taraflı olursa, bir ağrıdır başlıyor kalpte. Herkesin bildiği manada bir aşktır başlıyor insanın kalbinde. Evet aşk kalp ağrısı ile başlıyor. Aşk nefsin beklentileri doğrultusunda işlemeye devam ettiği müddetçe ağrı artıyor. Beklentiler, talepler, istekler, arzular muhabbet edilen ve muhatap alınan kişi tarafından yeterli ölçüde karşılanmadığı müddetçe ağrı baş edilemez hale geliyor. Kalpten fikre bir menfez açılamıyor ki, bu durum aklileştirilebilsin, kalbileştirilebilsin. Sonunda hırs kalbi delip, parçalıyor. Akıl da kalbsiz kalıyor. Artık kalpteki ağrı baş ağrısına dönüşüyor. Sözün kısası aşk kalb ağrısı ile başlıyor, baş ağrısıyla bitiyor.

Buraya kadar ki ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere günümüzdeki nefisle sınırlandırılan veya nefsin payının kalbin ve ruhun payından fazla olduğu aşkın ve aşk evliliklerinin geldiği noktayı şöyle özetleyebiliriz: İki ağrı arasında (kalb ağrısı ile baş ağrısı arasında) bir a’raf: Aşk ve aşk evlilikleri.

Baş ağrısı aşık olduğumuz veya olabileceğimizi sandığımız hiçbir insanın bizim muhabbet etme ve muhatap olma taleplerimizi tam anlamıyla karşılayamayacağını bilemememizden veya öngöremememizden kaynaklanıyor. İktidarı cüzi bir varlıktan bize göre külli bir durum olan aşkımıza cevap vermesini beklememizden kaynaklanıyor. Bir kayadan bir dağ olmasını ummaktan kaynaklanıyor. “Bir dağ olsun, sesimize ses versin” şeklindeki ümidimizden kaynaklanıyor.

Baş ağrısı aşık olduğumuz kişi ile aynı yere bakmak yerine onun bizim gözlerimizin içine bakmasını istememizden kaynaklanıyor. Değil mi ki hemen her seferinde sevdiğimiz kişiye karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeden ondan hak ve yetkiler talep ediyoruz.

Baş ağrısı aynı yastığa baş koyarken ayrı ayrı nefislere sahip olduğumuzu unutmamızdan kaynaklanıyor. Şöyle baş başa verip nefislerimizi terbiye etme cesareti gösteremiyoruz. Çünkü doğru dürüst kendimizle baş başa kalamıyoruz.

Baş ağrısı “baş olmak” ve “başa güreşmek” arzusundan kaynaklanıyor. Oysa hiçbirimiz “başaltında” da güreşme tevazusu gösterecek kadar güçlü olmaya çalışmıyoruz. Zira reddedilmeyi yani yenilgiyi kabullenemiyoruz. Bunun için karşımızdakinin yerine getirilmesi çok da büyük bir bedel gerektirmeyen herhangi bir isteğini “baş göz üstüne” deyip kabul etme cesareti gösterecek kadar cesur olamıyoruz. Tam tersine kendimizi bir aşk içinde görmek yerine bir savaş içinde görmeye başlayarak “baş (kelle) almaya” kalkıyoruz.

Baş ağrısı biraz da “ağrısız baş olmaz” hakikatini bilemememizden kaynaklanıyor. Hemen her seferinde, ağrı başlar başlamaz, ağrı ile baş etmek yerine hemen ağrı kesiciler almaya kalkıyoruz.

Baş ağrısından kurtulmanın yolu kişiden kişiye değişse de yine de hemen her insana reçete olabilecek şeyler de yok değil. Özellikle bu insan bir mümin ise. Mesela yukarıda altını çizmeye çalıştığımız şeylerin altını çizmek yerine üstünü çizebilsek şu baş ağrısından büyük oranda kurtulacağız. Sözgelimi muhabbeti ve muhatabiyeti hak eden birisini kendimize habib (sevgili), halil (dost) ve muhatap seçebilsek… Birbirimizin gözlerinin içine bakmak yerine bir hedefe beraberce bakabilsek… Kendi nefsini ıslah etmeyen başkalarının nefsini ıslah edemez, deyip işe kendi nefsimizden başlayabilsek… Mesela birbirimizde fani olabilsek…

Kanaatimce baş ağrısından kurtulmanın en kolay yolu işi baştan sıkı tutmaktan geçiyor. Nefsani nedenlerle sevmek yerine -ki bu sadece hoşlanmaktır- , muhabbetin mahalli olan kalbimizdeki şefkat ve merhamet duygusu ile sevdiklerimize yönelebilsek… Yüreklerimizi fani zevkler ile tüketmesek… Rıza-i ilahi ile ihlas ve uhuvvet prensipleri dahilinde sevdiklerimize muamele edebilsek… Her şeyden önemlisi Kur’an’ın i’cazı beyan etmek için beraberce hizmet etmeyi kendimize hedef seçebilsek… Karşımızdakini Muhammed Mustafa’nın (sav) ve Hz. Hatice’nin bu çağdaki bir gölgesi ve timsali olarak görebilsek… İşte o zaman kayalar dağ olur, sesimize ses verir. İşte o zaman Hz. Davud kıssasında olduğu gibi dağlar bizim hizmetkarımız olur.

Bizler bu gün aşk ve aşk evliliği gibi iki ağrı dağı arasında bir ara’fta yaşıyoruz. Bu ağrı dağı bana hayatı boyunca hiç evlenmemiş, aşka hemen hiç pirim vermemiş, aşka hemen hiç pirim dememiş, bunun yerine acz, fakr, şefkat ve tefekküre sürekli vurgu yapmış bir iman ve i’caz ehlini hatırlatıyor: Bediüzzaman. O, tabir yerinde ise iman hizmetinden başını kaşımaya vakit bulamış bir insandı. Çocukluğundan beri bir ağrısı, bir ağrı dağı vardı. Onun Raskolnikov’dan farklı olarak bir iman ağrısı vardı. Raskolnikov’daki iman etme arzusu mukabil, Bediüzzaman’da Kur’an’ın icazını beyan ederek insanlığı imana çağırma ağrısı vardı. O, bu ağrıya bir rüyada tutulmuştu. Hatırlarsınız, Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesi’ni:

Bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zat, bana amirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et.” Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.

Bu gün bizler için Ağrı Dağı nefsimizin isteklerine göre şekillenen aşkımız, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Müthiş infilak eden de aşk, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Yine de korkmamak gerekiyor. Zira Cenab-ı Hak Rahîm’dir ve Hakîm’dir. O bize merhamet etmiş, iman nimetini vermiş. Bize düşen sadece beraberce “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan etmek.”

Bu gün hala bizlerin aşkımızdan, eşimizden, evliliğimizden, ailelerimizden başlarımız ağrımaya devam ediyorsa, bu bizim Bediüzzaman’ınki gibi Ağrı dağı cesametinde ağrılarımızın olmamasındandır. Bediüzzaman’ın gördüğü rüyanın bizim rüyamız olmamasındandır.

Biz bu rüyayı göremiyorsak, daha çok Ağrı Dağı efsanesi dinleyeceğizdir. Daha çok “Ağrı dağından uçtum/ Çayır çimene düştüm/ Ne belalı başım var/ Vefasız yare düştüm…” diyen türküler söyleyeceğizdir.

Mustafa Oral
Karakalem dergisi

neyzen_

Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda) yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.

İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz. Şöyle ki;

1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız. Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız (Alâk Sûresi, 1. âyet).

2- Okuyacağız; Neyi? İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle tefsir ederek. Nasıl? Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek, O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi) yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya “bismi Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir (1. âyet).

3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda Kur’an’a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin görevidir (1. âyet).

4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın “Oku” emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır (1. âyet).

5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet /ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir (1. âyet).

6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır (1. âyet).

7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor (1. âyet).

8- “Alâk’tan, Aşılanmış, Asılı, Yapışkan Bir Hücreden Yaratılmak”: İslâmî hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark etmedediği güvenli bir yere yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşıncaya kadar o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine benzer cemaat çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan gelecek olumsuz etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla neticeye ulaşmak için, hayırda yarış içinde olması. Aynen 300 milyon spermin yumurtayı döllemek için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki tohum gibi… Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi… Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır; ölme yok olma değil; daha güzel bir hayata dirilme olduğundan değişmesi, başak olması gerekir. Sonra küçücük buğday başağı, yumuşacık taze bir ot şeklinde olmasına rağmen sert toprağı deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa, yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş, yerine 70′den 700′e kadar çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir. (1) Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Canlı şehid kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de ölümden korkmadığını gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak aynı berekete sebep olurlar (2. âyet).

9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde gayret ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası sevgidir. Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla büyür. O sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur (2. âyet).

10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan, yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra gelen insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın yaratılışını araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması gerektiğine işaret ediyor (2. âyet).

11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun embriyona dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini müstağnî görerek tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura kapılması ne kadar tuhaftır? İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini görüp bildiği halde, nasıl olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı müstağnî tavırlar takınarak kulluktan kaçınır? (2. âyet)

12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini ve rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır. Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak ibâdet ve itaate dört elle sarılmalıyız (2. âyet).

13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir sudan yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer insanlarla eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak gerekir (3. âyet).

14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere (41/Fussılet, 53) vurgu yapıldığı için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,(2) ağır ağır, tane tane, (3) anlayarak, (4) düşünerek, (5) dersler çıkararak, (6) yaşama gâyesiyle (7) ve öğrendiklerimizi paylaşma (8) arzusuyla okumamız emrediliyor (3. âyet).

15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna fıtrat olarak, yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama bunlar bilgisayarlara yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi levhaları ya da paket programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim elde edecek, vahyi anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”le vurgulandığı şekilde ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan yararlanacak özellikler verdi. Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı insanın nefsine takvâ ve fücur olarak iki farklı özelliği, yani kötülük ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip veren (9) Allah, sonsuz rahmetiyle insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy” göndermiştir. Vahyin hidâyeti, rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye ulaşılamayacaktır (3-5.âyet).

16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması, ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir (4-5. âyet).

17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların ilerlemesinde, uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde esas teşkil etmektedir (4-5. âyet).

18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak için, insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla üstün gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır. İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan, yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi insana ihsan ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir. “Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.” Yani Allah, insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da, kalemle ona yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan Allah tarafından öğretilmesi, ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında mûcizesinin isbâtı için daha elverişli ve hücceti için de daha güçlü olmuştur (4-5. âyet).

19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah, ibâdetlerini yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir. Müslümanların, kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması; yeryüzünde sahiplik iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket etmesi icap etmektedir. Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların Allah’ın kendisine ikrâm edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten kendisine destek gelecek umuduyla azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması; böylece azgınlaşması sözkonusudur. Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı haber vermiştir: Kendisini müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve azgın birisi olur. Okumak ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar. Kendisini Allah’a muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi azgınlaşır ve O’na âsi olur (6-7. âyet).

20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın yergisine delâlet ediyor. Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan, maldan uzak durmak için bu yeterlidir (6-7. âyet).

21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu, her insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini haber vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını dizginlemesi ve sorumsuzluğunu durdurması için öğüt vermiştir. O’ndan geldiğimiz gibi, son dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a dönüp O’na hesap verileceğinin bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir (8. âyet).

22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel olmak isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar ortaya çıkan ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları namazdan ve onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan tâğîler ve tâğutlar çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek zorundayız (9-10).

23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu anlaşılmaktadır (9-10, 19).

24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine, müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde cezasını çekeceği vurgulanıyor (11-12. âyet).

25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde, dosdoğru yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla yetinmez; çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten sakınmadır ve Allah’a isyandan kaçınmadır (11-12. âyet).

26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in peygamberliğinden bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle onun Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden kulu örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş oluruz (11-12. âyet).

27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor. Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata müdâhale etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza müdâhale edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi onların tepkilerine rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz (11-12. âyet).

28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı) yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araştırma ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O, azgınlığın sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır (13. âyet).

29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı Rabbinin kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi bu kadar isyan içinde bulunabilir mi? (14. âyet)

30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah devreye girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara Allah yardım edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı; yaptığının yanına kâr kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu, âhiret hayatı vardır. Orada İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle cezalandırılacaktır (15-16. âyet).

31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla, ilkeleriyle, düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği şahsa karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe bir kimseye en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek anlamda güç ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim Allah’tan mahrum o neye sahip? (17-18. âyet)

32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a isyan edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı, onlara tâviz verilmemelidir (19. âyet).

33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır. Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir. Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve yasakları karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak emredilmiştir. Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak için secdeye kapanmalıdır (19. âyet).

Nüzûl Ortamı ve Biz

Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız. Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.

Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır; tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.

Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir. Bu kısa sûre, “nereden geldik (10) , nereye gidiyoruz (11) ve ne durumda olmalı, ne yapmalıyız?” (12) gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir. Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekte bu sûre, kime itaat edip kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber vermektedir.

Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından da temel teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor.

“Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!

Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar, sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla okumak“, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her işte Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda, tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden “Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.

İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’ demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk bilincini kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin yalnızca O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve yalnızca Allah’a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah’ın kayıtsız şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma biçimi eksik kalacaktır.

Vahiy, Hayata Müdâhaledir!

Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir. Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır. O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir. Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir… Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun, meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise, bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî hesabın görüleceği gündür.

“Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk” tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!” (13) Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.” (14) “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.” (15) Bu gerçeği kabul etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür ve zulümdür…

Dipnotlar
1-48/Fetih, 29
2-73/Müzzemmil, 2-6, 20
3-73/Müzzemmil, 4
4-Bk. 12/Yûsuf, 2
5-Bk. 38/Sâd, 29
6-Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
7- Bk.7/A’râf, 3
8- Bk. 51/Zâriyât, 55
9- 91/Şems, 8
10-Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
11-Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
12-Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek, müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
13-7/A’râf, 54
14-36/Yâsin, 22
15-6/En’âm, 102

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

fleur

Burası Bağdat… Allah’ın yarattığı varlıktan bir parça… Diğer yerlerde ne yaşanıyorsa Bağdat’ta da o yaşanıyor: Güneş doğuyor, yağmur yağıyor, toprak yumuşuyor, ekinler bitiyor, kuşlar bir yerden başka bir yere göç ediyor, insanlar aşka yakalanıyor, evleniyor, çocukları oluyor. Mevsimlerden o da geçiyor; kış, bahar, yaz ve sonbahar…

Bağdat sadece bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir aile… Baba ve annelerden, kötülüğe bir yerinden bulaşmamış çocuklardan, tanışıklığın verdiği güven içinde birbirlerine yürüyen akrabalardan oluşan büyük bir aile… Yeraltı zenginliğiyle, stratejik önemiyle, uzayıp giden çölüne konmuş insan gruplarının birbirlerini iten özellikleriyle insanını gölgelendiren tarihî bir çınar…

Bağdat, kurulmuş bir sofra… Bu sofranın şatafatlı yerinde aile reisi oturuyor. Ailenin diğer fertleri ise bakışlarını reisin gözlerine dikmiş, müsaadesini bekliyorlar. Nasipleri, verilen müsaade kadar oluyor. Evet, bildiği bildik bir reisleri var. Yine de bir sofrada oturuyor olmanın şükrü içindeler. Tamam.. gözlerinde çiçek açan, tebessümlerinden kırlangıçlar uçan, parmak uçlarına kelebekler konan bir reisleri yok, bunu kabullenmiş değiller; ama sofrasız kalmak tehlikesi, sokaklarını ve Bağdat’ı yitirmek korkusu, reise dönük itirazlarını sümenaltı ediyor.

Bağdatlı çocukların evlerinin kapısı büyük bir hınçla dövülüyor. Bu vakitsiz dövüşün ve yersiz hıncın sahibi de kim? Hayra alâmet olmayan bu kapı dövüşü, evlerinin içini nasıl bir haberle dolduracak? Reisin gözleri yine kocaman oluyor, çocukların dudakları korkuyla titriyor, kaşıklar bir bir sofraya düşüyor. Ay durduğu yerde donuyor, yıldızlar korkuyla kayıyor, ağaç kovuklarında uykuya hazırlanan kuşları tedirginlik basıyor, Dicle ve Fırat’ın akışları hüzünleniyor, geniş yollardan elleri silahlı adamlar geçiyor, uçaklar bomba taşıyor, gemilere füzeler yükleniyor, bol ışıklı salonlarda ölüme komut veriliyor.

Bağdat kapısını döven adamlar kararlı; kapıyı açacaklar, olmazsa kıracaklar. Bağdat’a komşu evlerin insanları bu gürültüyle pencerelere koşuyor, ‘Yine mi Bağdat, yine mi aymazlık! Kızılderili’nin, Afrikalı’nın, Vietnamlı’nın ve en son Afganistanlı’nın kanı pahasına araklanan sofralar yetmedi mi? Bu ne doymazlık böyle?’ diyorlar. Yakın-uzak evler bu sorularla doluyor ve ‘Ne Bağdat’ın ne de başka bir yerin kapısı kırılmasın, çocuklar sofrasız kalmasın, insanlar kahredici bir ölümle çekip gitmesinler’ itirazıyla hareketleniyor ama, hiçkimse, Bağdat’a dayanmış zorba insanların yakasından tutup çekemiyor. Öldürerek var olma düşüncesi dağıtılamıyor, Bağdat’ın üzerine çöreklenen hıncın önüne geçilemiyor. Görünen o ki; Bağdat’ı dövüş devam edecek, kapılar kırılacak. Bağdat’ı devamlı dövülecek bir kapı haline getiren sevimsiz reis ile kötülüğe bir yerinden bulaşmamış iklimin çocukları, kırılan kapıdan içeri giren uygar vahşilerin tekme-tokatlarıyla sofradan uzaklaştırılacak.

Bağdatlı çocuklara, ‘Kalkıp gidin bu sofradan, olmazsa ölün! Bu sofraya biz oturacağız. Toprağın altında kıvrılıp uykuya yatmış petrol isimli güzelin koynuna girmek, ondan gelecek emmek bizim hakkımız!’ diyorlar. Kameralara, gazetelerin manşetlerine bu görüntü düşüyor. Uygarlığın vahşeti, yorumu gerektirmeyen çok net bu fotoğrafla, kutsal metinlerin ‘iyi’sinden ve insan zihninin kazanımlarından yana kalan insanlarla alay ediyor. ‘Bağdat Bağdatlı çocuklarındır!’ dendiğinde, uygar vahşi kovboy, ‘Hayır! Bağdat ve bütün dünya nimetleri benimdir, çünkü daha güçlüyüm!’ diyor.

Geleceğe ve uygarlığa dair iyimser düşler gören herkesin başına kara bir şal atılıyor; insanlar güneşsiz bir kubbe altında kalıyor. Eteklerinde ölüm dolaştıran gri metal bir uygarlıkta, yıldızsız ve yağmursuz, ama bolca füzeli… İnsanı sıkıştıran doğanın ‘kötülükleri’nden uzak daha güvenilir bir iklim kurmak adına yola çıkan zihnin bütün değerleri sükût ediyor. Vahşi kovboyun gözlerinde cisimlenen vahşet, sinemasında kurguladığı vampirlere dönüşerek hayata pençe atıyor.

Burası Amerikan kurgusalına ayrılan bir sinema salonu değil, burası Bağdat! Franz Kafka’nın ‘Amerika’sından beslenmiş George diye birinin şahsında hayata geçen uygarlık, yani vahşet, bütün bir insanlığı midesine indirmek üzere Bağdat’ı dövüyor. Sofradan kaldırılacak olan biziz; şiir, sanat, felsefe, hak, hukuk…

Bu bir savaş değil, asla değil!… Savaşın tarafları olur, her biri karşındakine kendini dayatır. Ve tarafların kendilerince ‘makul’ sebepleri olur. Ama burada ‘taraflar’ yok, ‘taraf’ var; ‘makul sebep’ ise baştan ayağa bir vahşet…

Bu bir savaş değil, saldırı!… İnsanın doğasına saklanmış doymazlığın, uygarlığın koynunda vahşi bir despota dönüşmesi… İlk çağ, orta çağ ve son çağ sarmalında parıldayan ‘ilerleme’ düşünün ‘iyilik’ getirmediğini gözümüze sokan bir saldırı… Vahşetin ve kötücülüğün, masumiyete ve iyimserliğe saldırısı… ‘Ahlak’sız aklın ve ‘değer’siz mantığın, ‘hak’a tecavüzü…

En önemli soru şu:

Savaşa, daha doğrusu ölüme asılan ‘Amerika’ nasıl bir şeydir?

‘İnsan’ dediğimizde; kutsal metinlerin, tarihin ve anlam kurucuların ‘iyi’ adına inşâ ettiği bir yapıya vurgu yaparız. Bu yapı içinde görünür hâl alan bir varlık olarak insan; doğasının menfî kıvrılmalarına rağmen ‘iyi’yi geliştirmişliği, ‘kötü’ye karşı konumlanışı, ‘güç’ karşısında ‘hak’ın seslendirilişini işaretler. Bu ‘insan’ın vazgeçilmez ‘değerleri’ vardır. Hem kendindeki menfîliğe, hem de yeryüzü ölçeğinde kurumlaşmış ‘kötü’ye karşı koruduğu değerler… Korumacılıkta konumlanmış bu misyon, insana ‘güncel çıkarlar’ını kaybettirse de, yine de bundan vazgeçmez. Çünkü o, savunuculuğunu yaptığı değerler demektir; bu değerler olmadığında, kendisi de yoktur.

Evet ‘insan’, menfîliği bastıran ahlakî değerlerden sıyrıldığında ya da kendini bunlardan bağımsız telâkki ettiğinde, ‘anlam’dan soyunmuş bir varlık olarak kalır. Artık söz biyolojinin olur; güdülerin komutuyla hayata yönelen biyolojik varlık olarak insan karşımıza dikilir. Bu varlık ‘başarı’ya tapar; ‘kazanmak’ onun için olmazsa olmazdır. Makyavel’in o meşhur düsturu, ‘hedefe götüren her yol mübahtır’ felsefesi, ‘başarı’ya tapan bu biyolojik varlıkla ete-kemiğe bürünür. Birisi ‘başarı’ya maniyse rahatlıkla üzeri çizilir, trajik sonuçlar doğursa da ‘başarı’ öncellenir. Bir diğer insan (ülke), bizimle aynı hayata doğan kardeşimiz veya yandaşımız değil, başarımızı gölgeleyen muhtemel bir tehlike, düşmandır. O halde ‘başkası’na dikkat, kork ondan! Güvenliğini kurmak adına, ‘başkası’nı her zaman geçersiz kılacak silahlar edin, elindeki ‘güç’le onu korkut! Savaşa hazır ol!…

Dünyanın dört bir tarafına savaş bulaştıran ‘Amerika’; sadece bir coğrafyanın ismi değil artık, kutsal metinlerin ‘iyi’sine ve insan zihninin ulaştığı etiğe yabancılaşan, ‘başarı’ya tapan biyolojik insanın hayat algısının da adıdır. Ve bugün ‘Amerika’ bir ülke olmaktan çok, ‘kazanmak’ adına hayatı ve insanı gözden çıkaran, ölümü çoğaltan bulaşıcı bir hastalıktır. Amerika, herşeye rağmen başarısının ömrünü düşündüğü için, net ve basit düşünüyor. Elinde tek bir formül var: ömrümü (gücümü) kısaltma ihtimalini barındıran her şeye hayır! Keskin bir cetvele dönüşen bu formülün geçtiği yerlerde ülkeler parçalanıyor ve insanlar ölüyor. ‘Yorgana (cetvele) sığmayan ayakların kesildiği, insan ruhunun ve insanî duygunun yerine matematiğin ikâme edildiği yeni dünya’ kuruluyor. ‘Cetvel bütün gücüyle âleme nizam veriyor. Ve cetvelin geçtiği yerde insan bitmiyor.’

Hayatını ‘menfaat’ üst başlığı altında kuran insan teki, çevresinin canını nasıl acıtıyorsa ve ilişki kurduğu her şahsı günden güne ne şekilde azaltıyorsa, menfaat hissinin toplumsal bir kuruma dönüşmesinin örneği olan Amerika da, bütün bir dünyanın canını yakıyor. Dünya ve hayat, Amerika’nın şahsında canavarlaşan menfaat hissiyle kuruyor. Jean Baudrilard’ın, ‘Her ayrıntısı anlamsız olsa da, hepimizi aşan bir şey…’ dediği Amerika için, Mücahit Bilici şu notları düşüyor: “Dünya tarihinde hiçbir ülke, Amerika kadar kendi vatandaşı olmayan sair ülke insanlarının dünyasını bu denli işgal etmemiştir. Her yere düşen bir gölgesi var Amerika’nın. Amerika, insanların çoğu için bir uzak diyar yahut yabancı bir ülke değil, günbegün hayatlara muhtelif şekillerde sızan, tasavvurlara şekil veren bir ‘dahili’ vakıa. Herkesin evi olmasa da, artık herkesin evinde o var. Hayatlara zorla kendini bulaştıran bir şey. Zihinlerdeki Amerika fotoğrafı, her halûkârda dünyanın aldığı, almakta olduğu ve gelecekte alabileceği şekil(ler) için birer girdi mahiyetini taşıyor.” Edibe Sözen ise daha da ileri giderek, her insanın artık birer ‘Homo-Amerikanus’ olduğunu söylüyor: “21. Yüzyılın insanı nereden bakılırsa bakılsın tam bir homo-Amerikanus… Bugün hiçbir toplum, hiçbir kültür kendinden söküp atamayacağı bir şekilde Amerikalı gibi düşünüyor, davranıyor, yiyor içiyor ve eğleniyor.

Amerika, ‘paranın alamadığı şeyleri yok eden’ hayat algısının ülkesidir. Bize uzak bir yer gibi görünse de, insanı ve insanın etrafında çiçeklenen insanîliği paraya kurban eden menfaatçı (Amerikancı) duruş şimdi içimizde. ‘İyi’nin ve ‘değer’in kurduğu kanaatkâr hayatla yetinmiyor, cazibesine kapıldığımız ‘başarı’ isimli dilbere kadim aşklarımızı kurban ediyor, cebimizi doldurmak adına kalbimizi aç köpeklere atıyoruz. Birbirlerine bağlanmadan, sadece birbirleriyle temas eden insanların toplumunda, birbirimiz için yaşamayı çoktan gözden çıkardık. ‘Ne yapalım yani, başkası da yaşasın diye aç mı kalalım?’ diyor, küresel ölüme bir avuç tuz da biz atıyoruz. ‘Rüya İmparatorluğu’ Amerika’nın kurgusal şatafatının kör ettiği gözlerle hayata bakıyor, ‘başarıya can kurban’ demenin bizi ölüme götüreceğini göremiyoruz. Oysa Amerika’ya duyulan aşk kadar, Amerika’da ne aşk var, ne de hayat… Çünkü Amerika algısı, sadece ölüme ebelik yapıyor.

Hayatın, yani insanın kurtuluşu Amerika üzerinde yeniden düşünülmeye bağlıdır. Bu sebeple “Amerika’ya hayır!” demek, sadece “savaşa hayır!” demek olmuyor, “hayata ve insana evet!” demek de oluyor. Ancak, “Amerika’ya hayır!” demeyenlerin ‘savaşa hayır’larının da, çok anlamlı olmadığı bilinmelidir.

Nihat Dağlı
Zafer dergisi

müslüman

Bid’at, Din’de temeli olmayan inançları ve ibadet şekillerini İslami bir kılıfla İslam’a yamamaktır. İslam dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslam’a mal etmektir. İçinde bulunduğumuz toplumda gördüğümüz şekilsel, ameli bid’atlar, İslam ile beşeri bir dünya görüşünü sentez yaparak tamamlanmış olan bir dine saygısızlık işleyenlerin, bu sentez sonucu oluşan bid’at düzenlerinin ayakta kalmasını sağlayan davranışlardır. Bundan dolayı bez, çaput bağlamak gibi sapkınlıklar yerine bu sapkınlıkların varolabildiği, ve kendilerini İslam ile ilişkilendiren sistemlerin, tuzaklarını incelemeyi daha uygun bulmaktayız.

Allah (c.c.) kendi dini olan İslam’ı, peygamberin tebliği ile insanlara ulaştırmıştır ve onu tamamlamıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşayarak ve uygulayarak İslam’ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdahale hakkı, onu eksiltme veya ona bir şey ilave hakkı yoktur.

“… Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın benden korkun. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip beğendim…” (5/Maide 3)

Müslümanların yaşamış olduğu topraklarda, bazı güçlü azınlıkların, diğer topluluklar üzerinde egemenlikler kurmak, belli bir kesime menfaat sağlamak ve egemenliğin belli kişiler tarafından paylaşılmasını oluşturmak için ortaya koydukları düzenleri görmekteyiz. Milliyetçi, demokrat, sosyalist, laik, kapitalist… gibi beşeri akımları İslamın başına getirerek milliyetçi-Müslüman, demokrat-Müslüman, laik-Müslüman, kapitalist-Müslüman gibi sentez arayışları dinin tamamlandığını bildiren Rabbimiz Allah’a karşı yapılan eksiklik iftirasından başka bir şey değildir. Bu eklentilerden bazılarını ve İslam ile hiçbir zaman bir araya gelemeyecek değerlerine baktığımızda, kişiyi İslam dairesinden çıkaracak bu tehlikeli bid’at girişimini daha iyi anlamamız sağlanacaktır.

Milliyetçi-Müslüman: Milliyetçilik, normal bir his ve duygu değil, insanın tüm ferdi ve toplumsal davranışlarını kontrol altına almak isteyen siyasal ve sosyal bir nizamdır. Bu sebeple çerçevesi vahy ile belirlenmiş, ferdi ve toplumsal nizamı kurmayı amaçlayan İslam ile milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık kaçınılmazdır.
Milliyetçiliğin gayesi, tel örgülerle sınırlandırdığı bir toprak parçasının üstünde milli birimler kurmaktır. Fakat İslam’ın hedefi, iman etmiş insanlardan oluşan bir dünya birlikteliğidir. Irkçılık insanların vefakarlığının vatan sevgisi olduğuna inanırken, İslam, Allah ve din olduğuna inanır. Irkçı anlayış üstünlüğü kendi ırkından olanlardan belirlerken, İslam ise üstünlüğü iman ve takvada görmektedir. Milliyetçilik, yalnız kendi ırkının tarihine, kültür ve medeniyetine değer verir. Fakat İslam, insana sınır, ırk ve kavimle sınırlanmayan geniş bir görüş verir. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i bütün insanlık için sayar; bütün milletlerin, Kur’an’ı kendi kitabı, Kabe’yi kendi kıblesi, bilmelerini ister. Bu görüşü kabul etmek milliyetçi fikrinin temellerine baktığımızda çok zor ve çetin görünmektedir. Milliyetçi bakış, İslam’ın yayılmasını tecavüz olarak kabul edebilmektedir. Bu kavmi duygular sonucunda, Mısırlı Firavun’u hatırlar, Türk kendini Cengiz’e ve Hulagu’ya bağlamak ister, İranlı, Dariyüş, Kuruş, Mani ve Mezdek ile övünür, Hint Müslümanı, hinduların hurafe şahsiyetlerini kendi kahramanı bilip zemzem kuyusuna değil Ganj nehrine bağlanır.
Günümüzde Türk-İslam sentezi adı altında yeni bir din icat etme uğraşı verenlerin, bazı emellerini gizlemek için icat ettikleri demogojilerden biride: “Bizim savunduğumuz Milliyetçilik ideolojik manada değildir, Türklerin İslamın bayraktarlığını yapmalarını istemektir.” şeklinde görülmektedir. Niyetleri İslam’a ihlasla teslim olmak yerine, Allah Tealanın diniyle haşa pazarlığa kalkışmak olan çevrelerin bu lafları milliyetçiliğin her yönü gibi vahy ile çelişmektedir. Hidayetin Allah (c.c.)’da olduğu belirtilen Kur’an’da, kimsenin sevdiklerini, kavmini hidayete erdirmesi mümkün görülmemektedir.
“Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (28/Kasas 56)

Kapitalist-Müslüman: Kapitalizm, kişilerin ve şirketlerin her türlü kazanca sahip olma esasına dayalı olan iktisadi bir nizamın adıdır. Kapitalizm, ekonomiyi holdinglere teslim ederek, daha fazla kârın ve kazancın bu holdinglerin kasalarında toplanmasını amaç edinmiştir. İşçiler aleyhinde çirkin fırsatçılıklar yapmakta, işçileri üretimde daha fazla mesai ile ve mümkün olduğu kadar en az ücretle çalıştırmayı planlar. Kapitalistler toplumdaki orta halli kurum ve kuruluşları da tasfiye ve bertaraf etmeye uğraşırlar. Üretimin tümünün kendi denetimlerine geçmesini sağlarlar. Bunun sonucunda piyasaya sürülen mallarda tekelleşme olur.
Toplumda bencillik ruhunun alevlenmesine neden olan kapitalizmin, her şeyden önce toplumun maslahatının gerçekleşmesini gaye edinen ve “ne zarar verin, ne zarar görün” ilkesiyle mü’mine zarar vermeyi haram kılan İslam dini ile bir arada anılması büyük bir zulümdür.
Karaborsayı ve haksız kazanç için her yolu serbest kılan kapital dünya görüşüne karşı İslam başkasının malını haksız yere gasp etmeyi ve karaborsacılığı haram kılmıştır. Kapitalist düzenin temel ilkesi olan faizle muamelenin serbest oluşu karşısında İslam’ın kesin olarak faizle yapılan muameleleri haram kılması, bu iki düzen arasındaki farkın ne denli büyük olduğunu gösterir. İnsana, ruhi eğilimler ve ahlaki düşüncelerden soyutlanmış maddi bir varlık olarak bakan kapitalizmi, toplumun manevi bir yüceliğe, ruhi ve ahlaki ulviyete sahip olmasının gerekliliğine önem İslam dini ile birlikte zikretmek ve kapitalist olmakla beraber Müslüman olunabileceğini iddia etmek Allah’ın dinine yapılan en büyük saygısızlıklardandır.

Demokrat-Müslüman: Demokrasi, halkın yönetime katılması ve çeşitli özgürlüklerin vaat edildiği bir dünya görüşü olarak tanıtılmakla beraber, biraz tefekkür ettiğimizde egemen güçlerin ve sermaye sahiplerinin toplumlara hükmetme aracı olarak, her yöne çekilebilmiş ve farklı tanımlanmış bir ideoloji olmaktan kurtulamamıştır. Esasında ana problem, demokrasinin 20. y.y’da ululanan bir yönetim biçimi haline getirilmesidir. Halk egemenliğinin kutsanarak yönetimde esas kabul edilmesi Allah’ın hakimiyetinin göz ardı edilmesi anlamına gelmiştir.
Demokraside eğer hususi bir kanun kalabalıklar tarafından istenirse, dini nazarından ne kadar kötü görünürse görünsün, onun kanun kitabına konulması için gerekli teşebbüslerin yapılması gerekir. Eğer halk, herhangi bir kanunu sevmez ve onun kaldırılmasını isterse, o, ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun, hemen silinmelidir. İslam’da keyfiyet böyle değildir. İslam’da batı demokrasisinin hiçbir işi yoktur. Daha önce de izah edildiği gibi İslam, halk hakimiyetini tamamen reddeder ve siyasetini Allah’ın hakimiyeti ile insanın vekilliği/halifeliği temelleri üzerine kurar.
İnsanların Allah’a gereği gibi iman etmelerinin ve hayra çağırmanın, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın, kurtuluşa ermenin temel şartı olarak kabul eden bir dinin mensuplarının, Allah’a iman etmede insanı muhayyer bırakan bir dünya görüşünü ilmi kaynaklardan delillendirmeye çalışmaları çelişkiler yumağının sadece bir parçasıdır.

Laik-Müslüman: Dünya işlerine, dini anlayışın müdahale etmemesi olarak tanımlanan laiklik, batıda kilise ve din adamları zümresinden kurtulmanın çaresi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak laik dünya görüşünün, sosyal hayatı imar etmek için nazil olan ve her türlü sınıfsal bölünmenin karşısında yer alan Kur’an’a ve O’na iman ettiğini açıklayan insanların bir arada yaşadığı toplumlara ithali bir takım zorlukları peşinden getirmektedir.
İnsanları kullara kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kul yaparak ve bu şekilde hem dünyevi huzurun ve adaletin sağlanmasını, hem de insanların önüne bu hizmetlerinden dolayı ebedi olan nimetlerle dolu bir hayatı vaat eden İslam’ın, insan hayatından soyutlanması tabii ki asla sindirilememiştir. Bundan dolayı laiklik için, “din ve vicdan hürriyeti” gibi tanım kaydırmaları yapılmaya çalışılmış, laik-Müslüman kimliğinin oluşumu amaçlanmıştır. Laikliğin İslami kimlik ile ilişkilendirilmesi, kalemin yazmasına, kibritin yanmasına, suyun akmasına engel olmaya çalışmak gibi değerlendirilmelidir. Kalem yazmak, kibrit kıvılcım çıkarmak, su akmak için yaratıldığı gibi İslam’da yeryüzünü imar etmek için gönderilmiş kamil bir dindir.

İslam, tüm dinlerin ve mesajların sonuncusu, insan hayatının yegane metodu, ilahi bir düzendir. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.” (3/Alİmran 85)

Kendisinde hiçbir eksiklik olmayan İslam dinine ve onun oluşturduğu Müslüman kimliğine yapılan bu en bilinen eklentilerin dışında, feminizm, hümanizm, sosyalizm gibi akımların tehlikesini de unutmamamız gerekmektedir.

Hak ile batıl, ayrı ayrıdır. Doğru ile yanlış asla birleşemez. İslam’da biat (seçim), şura, din hürriyeti, hoşgörü, ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini, İslam’a aykırı yapılanmaları İslami sayma girişimleri Allah’ın dininden olmadığı halde ona sokulan bi’dat ve hurafelerdir. İslami olmadığı halde İslam kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak ise bizlere düşen temel görevlerdendir.

Müslüman olmaya çağırılmışken gelmeyip Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim olan milleti doğru yola eriştirmez.” (61/Saf 7)

Hamza Er
Vuslat dergisi

wet rose

Ne çok kavga gürültü var! İçimizde dışımızda, altımızda üstümüzde, sağımızda solumuzda, altı cihetimizde de bir savaş hali bulunuyor. Kimi zaman insan bu mücadeleden çok yoruluyor, ama düşman pes etmek bilmiyor, nefsi susturmak insanın elinde değil. Elinde bir meleğin verdiği gümüş bir kılıç da olsa, kollarını savurmaktan yorgun düşüyorsun. Sen acizsin, melekler gibi güçlü değilsin, daha ne kadar dayanabilirsin. Ne kadar daha nefsine dur diyebilir, sükuneti muhafaza edebilir, elindeki kılıcı atıp er meydanından kaçmadan, topukların üzere gerisin geri dönmeden, sabit kadem kalabilirsin? “Pes et” diyor şeytan, “üflediğim yere, rüzgarımın savurduğu yere git, bir yaprak gibi, bak yerde sürünen yapraklar bile senden kıymetli!”

Akıl ve kalp, nefis ve vicdan, hissiyat ve mantık, gurur ve acz, öfke ve merhamet, şehvet ve iffet daimi bir çatışmada. Hatta nasıl semada meleklerle şeytanların kavgası varsa, insanın ruhu da bir sema ve orada da lümme-i şeytaniyenin üfürdüğü hava ile ruh-ül kudüs’ün sesi ve ışığı çarpışmada. Yalnız gökte mi, bilakis en çok içimizde hakikat yıldızlarını ellerine almış melekler şeytanları taşlamakta. Şeytanlarımızı ardımıza sakladıkça taşlar bizim kafamızı yarmakta. Sığınacak bir siper de mi yok, Allahım? Tam bitti derken bir darbe daha geliyor, kalkanı tutmak için tüm kuvvetini o noktaya sarf etmek lazım geliyor.

Bunca çatışma, kavga, savaş varken nasıl huzura erer insan?

Allahumme entesselam ve minkesselam

Ruh bir öğretmen olmuş, sınıfını idareye çalışıyor. Hayal pencereden dışarı dalmış gitmiş, nefis elinde sapan taşı sınıf arkadaşları latifeleri tazip ediyor, akıl hırsla çözemediği problemlere ağlıyor, kalp uzaklardaki sevgiliye hasret türküleri söylüyor, elinde okumaktan yıpranmış parşömenlerdeki mısraları bir evrad titizliğiyle okuyor, aşkına ağıtlar yakıyor, akıl ona bakıp “aptal mısın sen yırt at şunları!” diye kalbe söyleniyor, tüm nedensellikleri delil diye sıralıyor, heva “bir an önce zil çalsa da oyun ve eğlence başlasa” diye kıpır kıpır yerinde duramıyor, dakikaları sayıyor. Bu kargaşada ruh hiç birisine laf anlatamıyor. Bağırmaktan sesi kısılıyor. Pes edip masasına oturuyor. Elleri başının arasında bir medet, bir kurtarıcı bekliyor.

Bu sınıfta nasıl idareyi ele alır insan? Nasıl huzuru sağlar, nasıl bir şey öğrenir, öğretir, nasıl bir bilgelik devşirir? Nasıl mezun olunur bu okuldan? İmdat yâ Rabbi!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Kadın ve erkek arasında da bitmez bir savaş bitmez bir rekabet, bir boğuşma, bir didişme, bir laf sokma, bir can yakma, bir üste çıkma, bir çatışma sürgit devam ediyor. Her iki taraf da hakikate kendi nokta-i nazarından baktıkça ve ötekini eğri telakki ettikçe hakikatin aslî suretine bir türlü ulaşılamıyor. Oysa ikisi bir çift göz gibi çalışsalar, hem sureti hem hakikati doğru ele alabilir, hadd-i vasatı tutturabilir ve dosdoğru olabilirler. Oysa onlar bir tek nefisten yaratıldıklarını unutmuş gibi birbirini ötekileştirmekle, ve ötekine kılıç çekmekle meşgul hayatlarını geçiriyorlar. Halbuki yanılgıları o ki, bir tek hayatları var ve onu beraber kat etmek durumundalar. Azalar kavga edince nasıl sistem çöker, vücut mevte yokuş aşağı koşarsa, onlar da her bir çatışmada “ortak ve bir” hayatlarına öyle ölümcül darbeler vuruyorlar.

Şeyh-i Ekber şöyle diyor:

“Allah Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Havva’nın kendisinden çıktığı Âdem’deki yeri boş kalamazdı, çünkü varlık ta boşluk kalmaz. Allah o boşluğu Havva’ya karşı arzu ile doldurdu. Ve Âdem Havva’ya kendisine özlem duyar gibi özlem duydu. Çünkü o kendinden bir parçaydı. Havva da kendisinden geldiği vatanı olduğu için Âdem’e sevgi duydu. Şu halde Havva’nın sevgisi vatan sevgisi, Âdem’in sevgisi kendini sevmesidir.”

“Kadınlar sizin için, siz de onlar için bir elbisesiniz” (Bakara 2-187)

İnsan evini ateşe vermekten, vatanına ihanet etmekten, kendinden bir parçayı terk etmekten, onu yok saymak ya da zulmetmekten nasıl kurtulur? Hiç elbisesini yırtana akıllı denilebilir mi? Yahut güpegündüz soyunana, “ben böyle de mutluyum” diyene? Akıl fikir ver ya Rabbi!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Kardeşlerimizi severiz. Dostlarımızla iyilik üzere beraber oluruz. Birbirimizi tamamlar, eksiklerimizi tekmil eder, her bir karakterin bilgeliğinden istifade eder, her bir rengin katılımıyla hayat tuvalini daha da şenlikli hale getiririz. Resim hepimizin, övünç hepimizin, cennet hepimizin. Şirket-i maneviyede paylaşmak yok, kavga da olmamalı. Burada herkes kazancın tamamını alıyor.

Oysa her zaman öyle olmuyor. İnsanlar önce can-ciğer, sonra can düşmanı oluveriyorlar. Birbirlerinin evinden çıkmayanlar birbirlerine selam vermiyorlar. Düğün gibi, cenaze gibi zamanlarda dahi küslüklerini bitirmeyenler, bayram-seyran dinlemeyenler, kini kalplerinde titizlikle büyütenler başkasından çok kendilerine zarar verdiklerini unutuyorlar. Daha düne kadar birbirine tebessüm eden dudaklardan çirkin iftiralar dökülüyor. Bu dudaklar bu ağırlığa nasıl dayanıyor? İnsan evvelce canı gibi sevdiğini nasıl sonradan sevmez oluyor? Anlamak mümkün değil. Ama aynı necaset herkesin üstünde olduğu için pis koku kimseyi rahatsız etmiyor.

Peki nasıl barış ve uyum içinde sürdürürüz dostluklarımızı, nasıl affedebiliriz kardeşlerimizin hatalarını, nasıl korunuruz çirkinliğin her türlüsünden? Nasıl incinsek de incitmeyiz, nasıl bir göz hatırına bin göz severiz? Nasıl muhafaza edilir kalpler. Yol göster ya Hüda!

Allahumme entesselam ve minkesselam

İnsan küçük âlem, adeta âlemin bir damıtılmış hali. Bünyesinde bütün hakikatleri toplayan, cami. Melek, felek, ruh, cisim, doğa, canlı, cansız, hepsi onun içinde. “Allah insan sayesinde gökleri yok olmaktan korur. Bu nedenle insan direk diye ifade edilir. Bu insan sureti yok olup yeryüzünde nefes alan insan kalmadığında ‘gök parçalanır, o artık yok olmuştur’. Çünkü direk yok olmuştur, direk insandır.”*(Fütuhat)

“İnsanla birlikte hayat ahirete göç ettiği gibi dünya da insanın ayrılmasıyla yok olur. Gök ve yer insan için ebeveyn gibidir, çünkü insan gök ve yerden meydana gelmiştir.”**(Fütuhat)

Yer ve gök evladının ölümüne dayanamayan yaslı anne baba gibi “Onun ardından daha fazla yaşamak haram bize!” derler ve evlatlarının peşinden berzaha giderler. Oysa insan yer ve göğe anne ve babası gibi mi davranır? Onlara hürmet mi eder? Şefkatle kol kanat mı gerer? Vaktiyle kendisini besleyip büyüttükleri gibi onlara emeğiyle geri döner, güzelce inşa ve mamur mu eder? Bilakis insan yerde ve gökte denizde ve karada fesat çıkarır. Hırsı ve israfı, kendi içindeki karmaşası, öfkesi ve nefreti onu ana babasına düşman kılar. Adeta onların sonunu (elbette kendinin de) çabuklaştırmak için elinden geleni yapar. Bu sayede ganimet alacağını, yerin ve göğün mirasının ona kalacağını, zengin olacağını sanır. Oysa böyle anasız babasız kalan insanların en fakiridir, hayırsız evlat anne babasından zırnık alamayacak, hayır dua da duyamayacaktır.

İnsan en çok “anasına, anasına, anasına” iyilik etmelidir; yani arza, toprağa ve suya. Sonra “babasına” iyilik etme durumundadır; yani semaya, havaya, bulutlara, rüzgarlara, yıldızlara. Nasıl anlaşır insan arz ve sema ile, nasıl barışır? Bunun bir yolu yordamı var mıdır? Âlemde barışın imkanı bulunur mu? Bulutlarla, yıldızlarla konuşulur mu? Onların kalbine bir yol bulunur mu? Elleri öpülür mü? Basiret ver ya Basir!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Selam sensin Allahım, biz barışı ne enfüste ne afakta sağlayamayız, zıtların uyumunu ve dengesini kuramayız, biz mizanı koruyamayız, ifrat ve tefritten kurtulamaz, nefs sarkacının salınımını durduramayız. Denge Sensin, Sende kahır ve lütuf çatışmaz, Celal ve Cemal savaşmaz, şer hayrına gölge düşürmez, barış Sendendir. Tüm çatışmaların devası Selam ismindedir. Bizi bu isimle zakirin eyle. Bizi hem zakir, hem zikir, hem mezkur eyle. Biz Seni anarken Sen de bizi an, öyle ki anan biz miyiz Sen misin bilmeyelim. Zikri, zakiri ve mezkuru tevhid eyle. Sen de bize Selam ver ya Rahim! “Selamun kavlen mirrabbirrahiym.” Bizi çatışmaların içinde huzura, savaşın içinde barışa, mücahedenin içinde sekinete erdir.

Biz ancak sevdiğimiz herşeye senin adınla Selam veririz. Onlar için ancak o zaman zalim ve cahil değil, aziz ve rahim oluruz. Biz aslında her dostta Sana selam veririz, zira onların yüzünde gördüğümüz dost yüz Sensin. Ağzımızdan dökülen selam da Senindir, Sendendir, dostlara hakikatte bizim ağzımızdan selam veren Sensin. Aramıza tebessüm içine sonsuz merhamet koyan da Sen. Biz Seninle kavga etmekten, sana savaş açmaktan Senin Selam ismine ve ondaki esenlik rüzgarına, merhamet ışığına sığınırız. Bizi bu dünyadan mağlub çıkarma, zira Senin hasmın galipken dahi mağlubdur. Hizbin ise surette ne görünürse görünsün, daimi galip olur.

Ben barışı bu zikirde buldum, dileyen benimle beraber çokça zikretsin. Zira bana barışı temin için sadece namazın ahirinde söylemek yetmiyor. “Fezkurullahe zikran kesiyran.”

Allahümme entesselam ve minkesselam tebarekte ya zelcelali vel ikram

*, ** tırnak içi ifadeler Fütuhat-ı Mekkiye sf 360-363’den alınmıştır.

Mona İslam
Karakalem dergisi

frangipanii

Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki? İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

İtaat etmek, hep zor gelir insana. Zoruna gider, zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı, kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: “İtaat edilecek. İtaat eeet!”

Peki ya, Peygambere itaat etmeye ne demeli? O’nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O’na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? “İte kaka” bir itaat mi isteniyor bizden? “Ya itaat edersin, yoksa yanarsın” şantajıyla mı çağrılırız Resulullah’a [asm] itaate?

Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize “zoraki” bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O’nun bize çizdiği “yol”u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa, yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa, gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden Allah başka biri, bizi Resulullah’ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki?

İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

Her itaat çağrısı, bir soruyu kaçınılmaz kılar: “Niye ki?” “Nereden icap etti bu itaat şimdi?” Noktalı bıraktığımız yerlerde, Rabbimiz “Niye ki?”nin cevabını veriyor. “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin…” Demek ki, Resul’e itaatin gerekçesi, hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O’na itaat.. Sevmene bağlı… Hem de Allah’ı sevmene… “De ki,eğer sevmeye Allah’tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana itaat etme…” “De ki, eğer Allah’ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana itaat etmesen de olur…” “De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, bana tâbi olma…” “Yine, de ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme… “Bir de, de ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir’ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, bana değil onlara itaat et.”

Sözün özü: Resullullah’a itaatin ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka değildir. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, “zoraki” değildir Resûlullah’a itaat…

Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: “İtaat edince n’olacak?” “Nereye varacağım O’nun izinden yürürsem?” “Ne elde edeceğim, O’na tâbi olarak?”

Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: “sevilmek.” “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin…” Yani. “De ki, eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur..” “Yine, de ki, eğer Allah’tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme.” “Yine, de ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, Allah’tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, ebedî diri kılacaksa, benim ardıma düşmesen de olur…” “Bir de şöyle de ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen Allah değil de bir başkasıyla, bana tâbi olmasan da olur..”

Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, Allah tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: “…öyle sevsin ki Allah sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.” [Al-i İmran, 31]

Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar “körleştirici” bir sevgi. Öyle bir sevilme ki, sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü, bakışı, edası duymuyor, görmüyor, bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki, sevilenin tüm hataları, cinayetleri, isyanları hasıraltı ediliyor, örtülüyor.

O Allah ki, Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. “Eğer Allah’tan başkasını sevmek daha anlamlıysa, bana itaat etmeyin” diyor Resulullah.. “Eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz, yine bana itaat etmeyin!” diyor Resulullah. Daha doğrusu, denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden, sevilmek isteyen Allah’ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?

Senai Demirci
Karakalem dergisi

http://www.reklampanolariniprotestoediyorum.com/

Belediyelerin reklam panolarında ve firmaların afişlerinde toplumsal ahlaka zarar verici müstehcen resim ve ifadelerin yayınlanmasını protesto ediyorum. Bu tür reklamların toplumumuza, aile yapımıza ve bireysel hayatımıza zarar verdiğini düşünüyorum.

Yetkili kurumların bunu önemle dikkate almasını ve kontrol etmesini istiyorum.

Not 1 : Reklam panoları gazete ve televizyonla kıyas edilemez. Çünkü bunların düğmesi elimizde değil ki beğenmeyince kapatalım.
Not 2 : Kamu yararı için reklam geliri elde edilmesi gerekçesini de geçerli bulmuyorum. Kamu yararı için kamu ahlakı bozulmamalı.

_narcisse_

O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi? O ümit güneşinin öldüğünü kim söyledi? O güneşin düşmanı damın üstüne geldi de iki gözünü yumdu ‘güneş öldü’ dedi.
Hz.Mevlana

Hazan mevsimi biteli epey oldu şehirde. Şimdi kışın hüznünü yaşıyor cümle alem. Hazanın sararıp dökülmüş, sokaklarda ağırlanan sersefil yaprakları bile kalmadı. Hepsini son rüzgarlar savurdu, yağmurlar toprağa kardı. Şimdi toprağı örten yağan kardı.

Kar yağıyor, yağdıkca örtüyor şehri, toprağı, çalıları, kusurları, günahları. Kar yağdıkca şehir beyazlıyor, bütün renksizliğinden soyunuyor, beyazı giyiniyor. İnsan ne zaman soyunur renklerinden, ne zaman giyinir beyazları. Ne zaman insanın üzerini de örter kar, toprak misali..

Sonbaharı geçtim, kısa geldi ömrüm. Sararıp dökülen yaprakların toprağa karılması gibi benim de ölüme terkettiğim geçmiş günlerim toprağın bağrında. Son günleri de bohçalayıp geçmişe teslim ettiğimde, artık günlerini tüketmiş, sararıp solmuş, ruhumun da terkettiği bedenim toprağa karılacak. Ben de geçmiş olacağım. Di’li geçmiş zaman kipiyle anılacak adım. Annemizdi, diye söze başlayacak çocuklarım, eşim de beni yad ederken di’li geçmiş zaman kipini kullanacak, arkadaşlarım, dostlarım ve dahi düşmanlarım…

Benden haber veren sararmış fotoğraflarım bir süre misafir olacak ellerde. Bakıp bakıp ya gülümseyecekler, ya da yanık bir ‘keşke’ çıkacak dudaklardan. ‘Keşke’ diyecekler, ‘keşke burada olsaydı’… Heyhat, keşkelerin ne yaşayana, ne de ölene bir faydası olmayacak. Ne zaman duracak, ne değeri gelecek. Giden de geri gelmeyecek… Ne bugün ne de yarın. Hayat, kendi ırmağında akışına devam edecek, küçükler büyüyecek ve keşkelerle anılan ‘ölü’ çoktan unutulmuş olacak. Fotoğrafları da bir sure sonra fazlalık olup atılacak unutuluşun en kör kuyusuna. İnsan toprakta erirken, hatıraları da unutuluşun toprağında erimeye bırakılmış olacak.

Bir süre sonra hatırlayan bile kalmayacak beni. Bunca çabalıyorum hatırda kalmak için, niye. Niçin fotoğraf çektirip duruyorum? Niye mektuplar yazıp duruyorum? Gönlümden akıp duran metinleri kelimelere bürüyüp yazıyorum, niçin? Hatırlanmayacaksam, unutuluşun kör kuyusuna atılacaksam hatıralarda, niye bunca çaba? Niye…? Unutulmak istemiyorum. Yok olup gitmek istemiyorum. Kendisi de unutulmaya mahkum olan insan hatırlayabilir mi beni? Kendisi de toprağa karılmaya nişanlı olan insan kurtarabilir mi beni unutulmaktan? Hayır, hayır… Biliyorum, benim gibi fenaya müptela yani her anını feleğin çarklarına kaptıran, ebede müştak yani feleğin çarklarında kaybettiklerini bulmaya, bulup sonsuzluğa ulamaya muhtaç bir insan ya da insanlar yapamazlar bunu. Hatırda tutamazlar beni isteseler de. Hatırda tutacak kimdir beni? Hatırlayacak. Unutmayacak. Kim beni ebedi ihya edecek? Eriyip dağılmış olan beni kim toplayacak zerre zerre?

Düşündükce berraklaşıyor zihnim. Geliyor cevaplarım. Hayatı bana veren, bu dünyada beni nazlı bir misafir gibi ağırlayan, sonra bu dünya uykusundan ölümümle uyandıracak olan beni… Yokluktan alıp beni varlığa taşıyan… Seven beni, sevdiren, kimse ancak O hatırlayacak beni. Yokluktan çıkardığı gibi yoklukta bırakmayacak beni. Hatırda tutacak, herkesin unuttuğu yerde hatırlayacak beni. Inna lillahi ve inna ileyhi raciun…

Semine Demirci