Evdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar Müslüman Olduğunun Göstergesidir


Evdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar Müslüman Olduğunun Göstergesidir

Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evleri mescid ve mektebe dönüştürmekten geçiyor.

Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslüman­lar, işleri ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı, eğitim, öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı hâkim kılamayan, sokağına, işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz. Evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). Bu sünnetullahın nebevî ifadesi de şöyle: “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.”

Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için evlerini Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, kalelerimizdir, cephelerimizdir. Evlerimizi, sadece kendi eş ve çocuklarımızın okulu haline getirmek bile dâvâ adamı için yeterli değildir. Evlerimizi cemaat çalışmalarına açmak zorundayız. Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç depolama yerleri haline getirmeliyiz. Bunun yanında, sadece evlerle yetinmeyip temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka aranmalı ve bulunmalıdır.

Batılıların, kendi savundukları ilkeleri, İslâm ve Müslümanlar sözkonusu olduğunda; helvadan putlarını yiyen Eski Mekke’deki inançdaşları gibi çifte standartlı, yani münâfıkça bir tavır takındıkları gören gözlere yabancı değildir. Bu tavır, sadece Batı için değil; onu referans alan bütün İslâm dışı düzenler için de geçerlidir. Bu topraklarda hâkim olan Kemalist düzen de, her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen câhil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, ılımlı İslâm(!) anlayışını yayma gayretleri ve düzene, Kemalizme uygun muharref bir din oluşturma çabaları, düzenin nifakla/çifte standartla ilişkisini gösterir. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi anlayışıyla müslümanlara verilen tâvizler, münâfık düzenlerin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan politikacı münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, câhil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.

Düzenin ve câhiliye toplumunun genel geçer kabul ettiği bukalemun taklitçiliği kendi insanını yetiştirmekle kalmıyor, bizim mahallenin insanlarını da etkiliyor. İslâm dışı, daha da kötüsü İslâm düşmanı münâfık düzen insanımızı da yozlaştırıyor, kimliksizleştiriyor ya da çok kimlikli hale getiriyor. İnsanımız cemaat içinde başka, iş yerinde başka kimlikler kullanıyor. Her farklı şahsa ve ortama uygun maskeler taşıyor. Duruma göre en uygun olacağını düşündüğü bu maskelerden birini yüzüne geçiriyor. İnsanımızı iki yüzlü olmak bile kesmiyor, iki yüz yüzlü olmanın yolunu buluyor. Kişisel gelişim denilen ne idüğü belirsiz sözümona başarı taktikleri bu anlayışı yaygınlaştırıyor. Bu çağ, kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir ortam oluşturuyor. Artık bizim insanımız bile kimseden borç alamadığı gibi, kimseye borç da veremiyor. Mü’min “güvenen ve güvenilen” anlamına geldiği halde, çağdaş Müslümanın ne kendine güveniliyor, ne de o başka bir müslümana güvenebiliyor.

İşte bu yozlaşma, evlerde daha net bir şekilde kendini gösteriyor. Mangalda kül bırakmayan nice dâva adamı, evinde dâva adına bir şey ortaya koyamıyor. Nice cemaat çalışmalarına katılan dâvâ adamının evine baktığınızda yanlış bir eve geldiğinizi sanırsınız. “Peygamberimiz bir gün evinize gelse!..” diye başlayan ve hepimizin nefis muhâsebesi yaparak kendimizi, evimizi sorgulamamız gerektiğini hatırlatan hayalî kıssa, hangimiz için geçerli değildir? Ashâbdan biri, sözgelimi zaman tünelinden geçerek dâva adamı gözüken nice insanın evine gelmiş olsa, bir mü’minin evine geldiğini kesinlikle kabul edemeyecektir. İşte onlardan biri, Allah rasûlü ile geçen o eşi bulunmaz ve her ânına bin can fedâ edilecek sohbetlerdeki melekleştiği havayı evinde birazcık az teneffüs edince, kendisinin münâfık olmasından endişe ediyordu. Olayı, Hanzale (r.a.)’dan dinleyelim:

– Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğlenmeye başladım. Bu sırada Rasûlullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:

– Ya Ebâ Bekr! Hanzale münâfık oldu, dedim. Ebuû Bekir şaşırarak:

– Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:

– Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:

– Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzale devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:

– Yâ Hanzale! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Yâ Hanzale! Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.” (Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV/346)

Evet, toplumda dindar ve şuurlu kabul edilen nice Müslüman, sabah namazına hâlâ kalkamadığı için bir milyonun üzerinde satan kitaptan “sabah namazına nasıl kalkılacağının” ucuz formüllerini, hap gibi yutup otomatik çözümleri öğrenmeyi düşlüyor. Hanımı ile arasında kültürel uçurumlar her geçen yıl daha da artıyor. Çocukları sanki onun çocuğu değilmiş gibi yetişiyor. Dışarıda cemaat çalışmalarına katılan ve cemaat olmanın olmazsa olmaz önemini başkalarına bile anlatan beyimizin evinde herkes bireysel takılıyor, her fert özgürce kendi (hevâsının istikametindeki) hayatını yaşıyor. Aile bireyleri, sokaktaki insanlar gibi birbirine yabancı, duyarsız ve ilgisiz. Tebliğini evine yap(a)mayan insan, dışarıda yapsa ne kadar etkili olabilecektir? Topluma huzur getirecek mesajı bilen insanın, kendi evinde huzur hâkim değilse bunda bir yanlışlık var demektir.

Müslümanın aile yuvası; eğitim ocağı ve ibâdethane olması gerektiği gibi, aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvası da olmalıdır. Müslümanların evleri, hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Nice anne, çocuklarına karşı merhametlerinin hedefini ve sınırını vahiy istikametinde değerlendiremediği için kendisine ve çocuklarına zarar verebiliyor. Çocuklarının İlâhî emirleri ihmal etmelerini ve işledikleri haramları, onların yeterince büyümediği anlayışıyla ve yanlış ve hastalıklı bir merhametle hoş görebiliyor. Çocuklarının basit dünyevî rahatını, gerçek anlamdaki huzura ve cennete tercih edebiliyorlar. Nice baba da, çocuklarının dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs edebiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen ana babaların çoğu, çocuklarının bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la irtibatları için zaman, emek ve para harcayamadıklarından, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebiliyor. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (66/Tahrîm, 6) “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.” (64/Teğâbün, 15). Bugün çoğu ana-baba bu fitneyi yaşıyor. Hatta birbirleri için de kendileri de fitne oluyor. Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” (Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20)

İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk yıllardaki terbiye/eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.

Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.

Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe nereden başlamamız gerektiğini öğretir: “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun.” (Abdürrezzak, Musannef IV/ 334). Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi, kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.

Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” (33/Ahzâb, 66-68)

Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?

Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3). Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir (Tirmizi, Birr 33).

Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsaade etmez. Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.

Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma, toprağa gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.

Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır: Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn çocuğuyla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.

Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi; hiçbir bakıcı ve eğitimci de annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.

Evlerde, müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar, suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Mümkün anne, ev işleri ve varsa küçük çocuklarıyla uğraştığı için akşama yorgun girmektedir. Baba, kapitalistçe iş şartlarının gerektirdiği gayr-i insanî ve tabii gayri İslâmî ortamda geçim temini için maddî ve mânevî olarak yıpranmakta, akşam sanki ölü gibi eve gelmektedir. Ama, bu zahmetlere sırf eşi ve çocukları için katlandığını söyleyen aile reisi, ehline karşı esas görevinin akşamdan sonra onların mânevî açlıklarını giderecek ortamlar hazırlamakla ve kocalığını hocalıkla ispatlamakla mümkün olduğunu unutmamalıdır. Tek dünyalı yaşamak çok daha zordur. İki kova suyu taşımak, bir kova suyu taşımaktan daha kolaydır. Tek kanatlı kuşun uçamayacağı gibi, sadece dünyayı düşünen ve dünyevî ihtiyaçları temin etmekle uğraşan kimse, başta evi ve ehli olmak üzere âhiret öncelikli sorumluluklarını kuşanan kimseden daha fazla yıpranacak, daha fazla yorulacaktır. Zorlukların yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir (bkz. 94/İnşirâh, 7-8). Müslüman açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Evini kahve ve otel gibi görmez; esas ücreti bol mesainin evde başlayacağını unutmaz.

Çocuklar, evlerine geldiklerinde, okullarından ve çevreden aldığı fıtrata ters anlayış ve uygulamalardan, mânevî virüslerden zihin ve gönülleri tezkiye edilmelidir. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Maalesef, babalar için çoğunlukla kahve ve otel görevi üstlenen evler, çocuklar için de internet kafe ya da bir sinema görünümündedir.

Evlerde her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı olacak İslâm akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda, sokaklarda, televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler evlerde gözden geçirilmeli, yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede iyice büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.

Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” (10/Yûnus, 87)

Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.

Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.

Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.

Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.

Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu.

Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki… Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek ise çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor analar, babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.

Evlerimiz, çocuklarımızı toplum hayatına hazırlayan, toplumdaki küfürden ve şirkten etkilenmeyecek şekilde onları tevhidî özelliklerle şuurlandıran; sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik yuvası haline gelmelidir. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Evlerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması ev hayatıdır. Ev hayatı, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak evinde öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okul olmalıdır aile yuvası.

İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.

Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları… kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.

Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.

Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.

Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.

Mü’min karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de aynı olmalı, ev dışındaki hayatıyla çelişmemelidir. Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın güzelliklerini görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle özel hayatı, ev hayatıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır.

Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. Evdeki hayatımızla, iş hayatımızla, sokaktaki tavır ve bakışlarımızla, TV, internet karşısındaki konumumuzla bir bütündür İslâm. Kitab’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmenin yansıması olan farklı mekânlarda farklı bir yaşayışın cezası, dünya hayatında rezillik ve rüsvaylıktır (2/Bakara, 85). İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün, iş ve ev hayatımızın tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24). Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve her yerde müslümanca güzellikler sergilememiz gerekecektir.

“Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.” “Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.” (60/Mümtehine, 5) Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

Reklamlar

“Dışarıdaki Kadın” ile Yarışılır mı?


Eyeshadow powder and brush

“Dışarıdaki Kadın” denildiğinde, hepimizin aklında hemen hemen birbirine yakın bir tablo oluşur. Hani şu genelde sarışın, uzun boylu, renkli gözlü, daracık pantolonlar veya minicik eteklerle dış çamaşırları bırakın iç çamaşırları teşhir etmek için didinen, saçları boyalı, kaşları alınmış, tırnakları yapılmış, güzellik merkezinden çıkmayan, her an bakımlı, makyajlı, kaç metre öteden hissedilen ağır parfümlü kadından bahsediyorum.. Hani şu “anne” olmayan, olamayan kadından..

Evet, ben anlıyorum onları ve biliyorum ne yapmaya çalıştıklarını. Onlarla bir problemim de yok zaten.. Fakat benim asıl anlayamadığım; bizim camianın büyüklerinin, uzmanlarının, danışmanlarının önerisi. Yani “Kocanızı dışarıdaki kadına kaptırmamak için ne gerekiyorsa yapın” taktiği.. Ve o “ne gerekiyorsa” ifadesi o kadar gereksiz yerlere çekilip sündürülüyor ki; “Kocanızın karşısında dans edip tango yapmanız da ne sakınca var?” demeye kadar götürüyor malum şahısları.. Ben de ilk defa bir Müslümanın kitabından öğreniyorum bu kadar gerekli bir icraatın adı olan “tango” kelimesini..

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun!

Bu nasıl bir yanılgıdır Allah’ım, nasıl bir sapmadır?

a- Güzellik mi, Erotizm mi? 

Müslüman hanıma emredilen şey; eşi kendisine baktığında onun hoşuna gidecek bir hal, ahval ve giyim-kuşam içinde bulunması. Yani eşinin gözüne güzel görünmesi.

Modern çağın anlam kaymasına maruz kalan kavramlardan biri de güzellik kavramı. Buna göre namusuyla, edebiyle evinde oturan, tertemiz elbisesi, başında eşarbı, kucağında, elinde çocukları, yüzünde kocaman gülümsemesi, gözlerinde engin sevgisiyle kocasını karşılayan bir hanım “bakımsız kadın” olurken, dışarıda her türlü erkeğin gözüyle, sözüyle, bedeniyle bir şekilde faydalandığı malum kadın “çok güzel, bakımlı kadın” oluyor! Sizin güzellikten kastınız ne?

Güzellik derken bahsettiğiniz erotizm olmasın?

b- Gözü Dışarıda Olan Erkek Masum mu? 

Topluma göre gözü dışarıda olan bir erkek masumdur, dahası mazurdur.. Çünkü onun nefsi vardır, şehveti vardır, arzusu vardır, falan filan.. Nefsinin olması da ayrıca bir erkeklik artısı/mertebesidir..

Burada yapılması gereken erkeğin nefsini ıslah etmesi, gözünü haramdan esirgemesi, kendisine çeki düzen vermesi değil mi? Yani evet harama bakanın gözüne yumruğu indirecek Ebu Musa’ların olmadığı bir döneme rast geldik, doğrudur. Fakat kadını da azgınlaşma/azgınlaştırma alanına çekmek bu işi ne kadar çözecek?

c- Eviniz, Yatak Odanız Değil!

Bir erkeğin hanımından farklı özellik-güzellik beklentilerinin ve isteklerinin olması gayet tabiidir. Kişinin arzularını helal yolla gidermesinden daha doğal ne olabilir?

Ancak çocukları olan bir aile için “yatak odası” adında mahrem bir bölge oluşturulmalıdır. Müslüman bir hanım, helal dairesi içinde eşinin arzu ettiği gibi giyinebilir, süslenebilir fakat bunu yatak odasının dışına taşırdığında felaket başlamış demektir. Çocuklar, özellikle küçük yaşlarda görmüş oldukları davranışların hangisinin ev mahremiyetine ait, hangisinin ise dışarıya ait olduğunu tam anlamıyla kavrayamazlar. Annesinin her hal ve tavrını modelleyen kız çocukları, bu durumda anneleriyle bir “süslenme” yarışı içinde bulurlar kendilerini..

Çocukların hayatına makyaj malzemesi sokmak, sadece bir süs aracı değil, onun küçücük dünyasına bir cinsellik objesi sokmak demektir. Kimi kardeşlerimin “Bu kadarı da fazla yani” dediğini duyar gibiyim ama müsaade edin; “Bu kadarı da fazla” demek, küçücük kız çocuklarının nasıl kadınsılaştığını gören bizim gibilerin hakkı olsun!

Kıpkırmızıya boyanmış dudaklar sizce ne ifade ediyor? Peki ya tırnaklar? Nedir yani, şefkat mi, merhamet mi, zerafet mi, güzellik mi? Bunun cinsellikten öte çağrıştırdığı bir şey varsa bir Allah’ın kulu çıksın ve açıklasın n’olur.. Yani biz çocuğumuza çok afedersiniz kadın iç çamaşırıyla oynaması için müsaade ediyor muyuz? Ee makyaj da aynı kapıya çıkmıyor mu?

Dikkat ederseniz bunun İslam’da yasak olduğunu, uygun olmadığını, Müslümana yakışmadığını falan söylemiyorum, böyle bir amacım da yok. Olayın sadece pedagojik yönüyle ilgileniyorum.

Çocukların kullandığı okul, kütüphane, park vs. mekanlarda şöyle yarım saat oturup etrafı gözlemleme imkanımız olduysa eğer çok iyi biliriz ki, bu çocuklar artık çocuk değil! Masum değil!

10-12 yaşındaki kız çocukları 20-25 yaş arası kadınlar gibi oturuyor, konuşuyor, kahkaha atıyor.. “Tabii bunun sorumlusu televizyon ve internet” diyeceksiniz elbette. Fakat bunlar sadece bir araç. Asıl sorun, çocukların hayatına bu veya başka araçlarla cinselliğin sokulması.. Yaşlarının çok üzerinde konularla muhatap olmaları.. Onun için de ne tam çocuk ne tam yetişkin, defolu bir model olarak karşımıza çıkmaları..

d- Dışarıdaki Kadın’a Yetişmek Mümkün mü? 

Dışarıdaki kadın bir metâdır, bir objedir.. Müslüman bir hanım her şeyden önce “Allah’ın kendi suretinde yarattığı Adem’in” kızı ve yeryüzüne halife kıldığı bir İnsan-ı Kâmil’dir.. Onun için kendisini böyle süflî bir yarışın içine sokması en başta bu sıfatlarını yok sayması anlamına gelmektedir..

İnsanı fıtratından soyutlayan, kadını “annelik” derecesinden “cinsel meta” derekesine indirgeyen bir yarışta bizim yerimiz olamaz..

“..Kim de bundan ötesini ararsa/isterse, artık onlar haddi aşan kimselerdir.” (Mü’minun 7)

Rasulullah (s.a.v); “(Dışarıdaki) Kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Sizden birisi bir kadın görür de hoşuna giderse hemen eşine varsın (onunla birlikte olsun). Çünkü bu, onun nefsinde uyanan şeyi giderir.” (Müslim) buyuruyor.

Âlimlerimiz bu hadisin şerhinde; kadının yabancı erkeklerin içine çıkmaması, erkeğin gözünü yabancı kadınlardan mutlak surette koruması gerektiği, eğer her türlü tedbire rağmen böyle nefsi bir arzu uyanırsa, hemen eşiyle beraber olması, kadının eşini hiçbir durumda reddetmemesi gerektiği gibi konuları işlemişlerdir. Yani hadisten anlaşılan, tabii bir şehvetin, arzunun, tabii bir ilişkiyle giderilebileceğidir.

Evdeki hanım dışarıdaki kadının bir özelliğine yetişmeye çalışsa, diğeri binbir çeşidiyle galebe çalmaya devam edecektir. Yani bu işin sonunun gelmesi mümkün değil. Efendimiz (s.a.v)’in; “iki dudağı arasındaki ile iki bacağı arasındakini koruyan”a cennet için kefil olması, boşuna değildir. (Buhari)

Değişen ve bozulan dünya düzeniyle birlikte maalesef bugün cinsellik, Müslümanların önemli bir imtihan konusu haline gelmiştir. Memnuniyetsizlik, tatminsizlik had safhadadır. Gözü dışarıdaki olan erkek, hanımını dışarıdaki gibi yapmak için türlü memnuniyetsizlikler ızhar ediyor.. Evdeki kadın da “eldekini kurtarma” bahanesine can havliyle ‘öteki’leşmeye soyunuyor.

Dahası, dahası derken, olmuyor, hiçbir şeyin sonu, önünden göründüğü gibi gelişmiyor.. Sonra kaybedilen değerlerimiz, kadının içinde hissettiği aidiyetsizlik, erkeğin büyüyen tatminsizliği arasında sıkışıp kalıyor insan..

Ve asıl derdimiz; ‘Atlar tepişirken taylar zarar görüyor’..
Olan çocuklarımıza oluyor..

Ummu Aişe
Müslüman Anneler

Sevgi yoksunu ruhlar…


Sevgi yoksunu ruhlar...

Çocuk, ruhunun derinliklerinde duyumsadığı sevginin yoksunluğu kadar, anneye karşı bağımlılık sürecine girer. Birçok kişi, annenin çocukla yakından ilgilenmesinin, doyasıya iletişim kurmasının anneye karşı bir bağımlılık oluşturacağını düşünür. Halbuki çocuklarda görünen bağımlılık, çocuğun ruhen doygunluk yaşayamamasındandır.

| Adem Güneş, Çocukluk Sırrı, sayfa 180

“Okumaya Kapalı Olanlar, Zihin Konforunu Sarsmak İstemeyenlerdir”


Toplumun kitaplara olan ilgisi oldukça düşük seviyede… Okuyan, araştıran değil, seyreden -izleyen- ve değerlendirmelerini bu şablonlara göre gerçekleştiren insanlarla beraber yaşıyoruz. Bu hal, zihinsel tembelliğe sebebiyet vererek taklitçiliği ve önyargılarla hareket etmeyi peşinden getiriyor. Kişinin kendisi bir konuyu araştırma zahmetine girmediğinden, babadan, arkadaştan, mensup olduğu teşkilat büyüğünden aldığı temel bazı duyumları sarsmayacak, onları pekiştirecek konuşmalara, değerlendirmelere alıcılarını açıyor. Sadece bu yöndeki gelişmeleri takip ederek adeta zihin konforunu sarsmamayı tercih ediyor. Sorgulamanın bir bedeli olabileceğini hissedercesine mevcuda demir atıyor. Bugüne kadar savunduklarının aksine bir düşünüşe geçtiğinde ve hakikaten de kendine dürüst bir yapıya sahipse, okuma ve araştırmalarının sonucunu yerine getirmesi gerektiği ürpertisi ile kabuğuna çekilmeyi yeğliyor. Hayat tarzının değişeceği, babasıyla, eşiyle, patronuyla, arkadaşlarıyla ve aidiyet hissettiği camianın sorumlularıyla çatışacağı, huzurunu kaybedebileceği, yerinden olabileceği endişelerini aklından geçiriyor. Ve alıcılarının ayarıyla oynamamaya karar veriyor.

Bunlar kitaplarla arasına mesafe koyan bir kitlenin derinliklerinde bastırdığı gerekçeler. Bu gerekçelere standart ama tabii ki doğru olan başka sebepleri de eklememiz mümkün… Eğitim sisteminin ve öğretmenlerin etkisi, teknolojinin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan T.V., CD, Mp3 çalar, Iphone ve internet gibi unsurların günün her anını kuşatması okuma ve araştırmaya zaman bırakmıyor. Zaten bu zamanı arayanda yok aslında… Konserler, maçlar, sinema ve oyun-eğlence kültürü de bu kuşatmanın günümüzdeki tamamlayıcı unsurları… Aslında tüm bu unsurlar, yazının başında belirttiğimiz okumanın, düşünmenin bir bedeli olduğu endişesine sahip kişilere bu ağır sorumluluklarını unutturan can simidi işlevi görüyor. Onlar olmasa perdeleyici başka etkenlere sarılacakları malum… Esasında bilgiye yönelik endişeleri hep aynı, ama can simitleri farklı…

Kitap ve okuma bilincinden bahsederken, insanı dirilten, sorumluluklarını hatırlatan, yaşamına yön veren sahih bilginin de altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü zanna yaslanan düşüncenin ve hevadan beslenen kanaatlerin temel düşmanıdır sahih bilgi… Bu bilgi vahiydir. Yaratıcının sesine kulak vermek ve bu ilahi sesin yani vahyin rehberliğine teslim olmak, zanni olanın, geçmişten gelen duyumsal öğretilerin, ata, dede kültürünün yerine yeni bir boyuta geçmek demektir. Bu bilgi, toplumun genel kabullerinin sorgulanacağı, eleştirileceği, hatta dönüştürülmesi için mücadele edileceği dinamizmi kişiye kazandırır, kazandırmalıdır. İşte Müslüman yayıncılar kitaplarını basarken bu önemli kazancı daima hesaba katmalıdır. Allah(cc.)’ın bakmamızı istediği yere okuyucuyu sevk etmelidir. Vahiyle terbiye olmuş Rasulün(sav.)’ün örnekliğini model olarak ortaya koymalıdır. “Bütün kitaplar, tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunur.” sözünün günümüz pratiğinde gerçekliği çok zayıftır. İslami kitap adı altında yayınlanan eserler adeta kişiyi sahih bilgiden uzaklaştırmakta, Kur’an’la arasına mesafeler koymaktadır. Detay bilgi yığınları ve günümüz toplumunda karşılığı olmayan konular kişinin din algısına zarar vermekte, okudukları ile hayat gerçekliği arasındaki farklardan dolayı kişi adeta şaşkına dönmektedir. Bu sebeple Müslüman yayıncılar kitaplarında toplumun önceliklerini, yaşadığımız dönemin koşullarını ve kitlenin din algısını dikkate almalı, okuyucularına rehber Kitab’ın ve O’nun öğretmeni olan Rasul(sav.)’ün örnekliğini araştırmaya sevk edecek bir heyecan kazandırmalıdır. Yoksa her bir kitap ilahi olanın önünde bir set olmaktan öteye geçemeyecektir.

Toplumun okumaya ilgi duyabilmesi ile imani sorumluluklarının farkına varması paralellik arz eder. Kişinin, sadece Allah(cc.)’a kulluk yapması gerektiği, hayatın bir imtihan alanı olduğu, kulluk görevlerine bağlılığı oranında hesap vereceği bir günün şuuruna varması, onu okumaya ve sorumluluklarını öğrenmeye yönlendirir. Okudukça ilgisi artar. İlmi ve ilim meclislerini öven, teşvik eden ayet ve hadislerle tanışmasıyla bu azmi zirve yapar. Ve zaman sermayesini doğru değerlendireceği hazineye ulaşmış olur.

Bu ışığın çeşitli etkenlerle söndürüldüğü Müslümanlar bu etkenleri dürüstçe tespit ederek işe başlamalıdır. T.V. fitnesinden evlerini uzak tutmalı, evlerinin ortak kullanım alanına koymaları gereken bilgisayarlarından internet’e sadece o anki işlerini görmek için girmeli, saatlerce faydasız meşguliyete fırsat vermemelidirler. Malayani sohbetlere müsait arkadaş çevresini bu konuda uyarmalı, değiştirmeye gücü yetmiyorsa o çevreyi terk etmelidirler. Aksine, kendisini gördüğünde okuma ve ilmi sohbet duygularının depreştiği dostluklar kurmalıdırlar.

İnsanlara okuma alışkanlığını kazandıracak kişiler, okumanın lezzetini tatmış kişiler olduğundan ilim erbabına çok iş düşmektedir. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık okuma hedefleri çıkartılmalı, okuma kampları düzenlenerek toplu okumalar gerçekleştirilmeli, okunan eserlerin kesinlikle karşılıklı münazarasının yapıldığı ziyaretleşmeler gerçekleştirilmelidir. Okumayan insanla ne konuşabilirsin ki? Nasılsın, iş güç, sağlık sıhhat nasıl sorularının akabinde konuşulacak mevzusu olanlar, okuyanlar, düşünenler ve bu doğrultuda plan ve programı olanlardır. Bu sebeple birbirimizi, teşvik etmek adına “şu an elinde hangi kitap var” sorusuyla sıkıştırmalı, bu soru, “iş, güç nasıl?” sorusunun önüne geçirilmelidir.

Bu gün insanlar spor gazeteleri okuyor. İddaa ve at yarışı tahminlerini doğru yapabilmek için saatlerce derslerini çalışıyor!.. Bir kısmı, tartışma programlarının yönlendirdiği popüler tarihi anı ve romanları takip ediyor. Egemen ideoloji ise topluma kurucu lider olan M.Kemal’in hayatını, sözlerini içeren kitapları ve nutku dayatmak istiyor. O’nu öven şiirler ve hikayeler genç dimağlara sunuluyor. Cemaatler ise kendi usulüne uygun bir kitabı veya bazı kitapları mensuplarının önüne koyuyor. Sadece liderlerinin yazdığı -kendisine yazdırıldığı iddia edilen- tek bir kitabını tekrar tekrar okumanın yeterli olabileceğini anlatıyorlar. Hatta başka kitap okumaya gerek yok dercesine… Kendilerini dinlemenin dışında kitap okumaya gerek olmadığını telkin eden hocaları! gördüğümüzde bu tek kitaba yönlendirenleri arar gibi olmak da mümkün tabii ki…

Bu olumsuz kategorinin dışında değerlendirmek istediğimiz bilinçli Müslümanlar ise okuma konusunda ortak bir zemine sahip olabilmiş değiller. Kabul ettikleri usulün doğrultusunda okuma programları hazırlamakta, çevrelerine bunu empoze etmektedirler. Bu arayışların Tevhidi bilinçlenme ve Hz. Peygamber(sav.)’in yolunu takip etme endişeleri ile geçekleştiğini bilmemiz, inşallah daha isabetli sonuçlara ulaşılabileceği umudunu bizde saklı tutmaktadır.

Bilinçli bir okur ilk olarak abur cubur denebilecek yaklaşımdan sakınmalıdır. Her gördüğünü değil, işin başında belirlemiş olduğu programını destekleyici eserlere yönelmelidir. Kanaatimce okuma programımızın temelini kavramlarımız oluşturmalıdır. Çünkü iman ettiğimiz dini doğru anlamamız, kullanılan kavramları içini Allah(cc.)’ın doldurduğu şekilde öğrenmemizden geçmektedir. Din, İlah, Râb, İbadet, Şehadet, Tağut, Şirk, Nifak, Vahy, Takva, Mütref, Bel’am, Zekat, İmam, Zikr, Cihad, Millet vb… gibi kavramların Kur’an’a göre anlamlarını öğrenmek, kişide aynı zamanda akidevi bir alt yapının da oluşmasını sağlayacaktır. Bunun akabinde, Hz. Peygamber(sav)’in örnekliğini perdeleyecek, arka plana atacak rivayetlerden arınmış, şahit, örnek, model Peygamber(sav.) anlayışını pekiştiren siyer okumalarını tartışmasız gündemimize almalıyız. Namazlarımızın lezzetini arttıracak, “Rabbim bana ne diyor?” sorusunun cevabını alacağımız kısa surelerden başlayan tefsir okumalarını itibar edilen farklı 2-3 tefsirle beraber okumalıyız. Özellikle Hz. Muhammed(sav.)’in mücadele sürecini idrak edebilmek adına ilk inen ayetlerden başlayarak üzerinde durmak, bizlere içerisinde bulunduğumuz topluma yönelik görevlerimizde önemli katkılar sağlayacaktır. Ayrıca tüm bunlarla beraber yaşadığımız toplumu doğru tanımlayabilmek, isabetli durum tespiti yapabilmek adına yakın tarih ve Laik devrimin oluşum ve yayılma sürecini objektif kaynaklardan öğrenmeliyiz. Toplumu Cahili toplum kılan unsurları belirlemeli, “” ile reddedilmesi gerekenlerin bu değerler olduğunun tebliğini gerçekleştirmeliyiz.

Hamza Er
Vuslat dergisi

Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!


hevalarini din edinenler

Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görülen stres artık onların da en büyük dertlerinden. Eskiden “stres kim biz kim” diyen insanlara ne oldu da bu hale geldirler dersiniz? İşte cevabı:

Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!

Heva; “İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları” anlamına gelmektedir.

Stres faktörleri, stresle baş etme yöntemleri adı altında yıllardır çalışmalar yapıyoruz. Gayet güzel işe yarayan keyifli çalışmalar. İsteğe göre kimi zaman bireysel kimi zaman gruplar halinde uyguluyoruz eğitim seminerlerimizi.

Dikkatimi çekmeye başladı. Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görüyordum, günümüzde inanan insanlarda fazlasıyla rastlanır oldu.

Peki ama sakatlık nerede? Eskiden stres kim biz kimdik. Ne oldu da böyle olduk?

Aslında gayet açık… yaşam alışkanlıklarımız değişti. Bir ömür boyu hiç ölmeyecekmiş gibi dünyalık biriktirmeye gayret ediyoruz. Harcamalarımız arttı. Yaşam konforumuz yükseldi. Bir hırka bir lokma anlayışımız, üç gardrop, yatak odasının yanında giysi odası formatına büründü. Yeryüzündeki açlık çeken insanlar için daha az üzülmeye başladık. Yakınımızdaki ihtiyaç sahibi kişileri neredeyse göremez hale geldik.

Koca bir ömür meta elde etmek için uğraşıp duruyoruz; ama ne kadar ilginç ki ölüm bizi yakaladığında, bütün ömrümüzü uğrunda harcayarak kazandığımız maddi birikimlerimizin zerresini bile mezara götüremiyoruz.

Neden böyle olduk?

Çok net bir cevabı var: Kaygılarımızı “din” edindik.

“Din”=”yaşam programı”dır. Hangi programı yüklenirsek, farkında olmadan o program bizim dinimiz olmuş olur. Tüm hayatımızı bu program belirler. İşlerimizi güçlerimizi, eve gidip gelme saatlerimizi, uyku vakitlerimizi ve gelecek beklentilerimizi hep o program dahilinde yaşamaya başlarız.

“Dinim=İslam” diyebilmemiz için Kur’an-ı Kerim’i yaşam programı olarak hayatımıza geçirmemiz, hele de cenneti umuyorsak, Allah’ın izniyle yürüyen birer Kur’an olmamız gerekmez mi? Ama ben -kendimi de işin içine katayım da kızıp kırılanlar olmasın- kendim dahil etrafta yürüyen Kur’anlar göremiyorum. İslam olduğunu iddia eden insanlar görüyorum ama yaşam programı olarak Kur’an’ı kuşanmış insanlar göremiyorum. Dizi filmleri kuşanmış, çocukların okul/dershanelerini kuşanmış, iş yerlerinde sabahlamayı kuşanmış, sözüm ona önemli toplantılarda koşuşturmayı bahane ederek evini evladını ihmal etmeyi kuşanmış, çocuklarına birer daire bırakmak için koca ömrünü sefalet içinde yaşamayı kuşanmış insanlar görüyorum! Ama yaşayan Kur’an’lar göremiyorum. Gözlerim bozuk gerçi… gözlük takmayı sevmiyorum… sorun bende de olabilir…

Peki stres bunun neresinde? Hemen söyleyeyim…

Din bir yaşam programıysa ve bizler günlük heva/heveslerimizi din haline getirirsek kaygılarımız artmaya başlıyor. Kimimizin dini alacağı evi oluyor, kimimizin çocuğunun geleceği yüksek mertebe(!), kimimizin kazanacağı ihale, kimimizin gösteriş, kimimizin zenginlik, kimimizin başka bir sürü şey. Örnekleri ne kadar çok artırırsak artıralım dönüp dolaşıp aynı kaynağa indirgenebiliyor: Kaygılarımızı din edindiğimiz gerçeği!

Çok ilginçtir ama biz Müslümanlarda bir gelecek kaygısıdır almış başını gidiyor. Oysa rızkımızın Allah katında teminat altında olduğunu bilsek, şartlar ne olursa olsun rızkımızın devam edeceğini bilsek, rızkımız kesilirse eğer zaten ölüm bizi yakalayacaktır gerçeğini içimize sindirebilsek, gelecek kaygılarımızı din edinmekten vazgeçebiliriz.

Başlangıçta hep masumdur kaygılar çünkü. Safça duygularla girer hayatımıza. Hastanede bebeğimizi kucağımıza aldığımız ilk gün onun için her şeyin en iyisini, en güzelini dilemeye başlarız. Bu dilekler zamanla hangi iyi mesleği, hangi iyi kazancı hangi emniyetli geleceği olacağını düşünmeye kadar gider. Hatta mümkünse evleneceği kişiye bile biz karar vermek isteriz. Bu düşünceler öylesine kemirmeye başlar ki beynimizi, ilkokul birinci sınıfa gittiğinde sınıfta üç öğrenci okumaya geçse, bizimki dünyanın en aptal çocuğuymuş da hala okuyamamış gibi bir paniğe kapılırız.

Tedbir almak ayrıdır sevgili okurlar! Yolunda gitmeyen her şey için tedbir alırız… almalıyız da… benim anlatmaya çalıştığım tedbiri tedbir olmaktan çıkarıp, işi kaygı bozukluğuna götüren aşırı endişeler. Ve bu endişelere yoğunlaşmaktan kaynaklanan “yaşam amacımızdan sapma” gerçeği. (Kaldı ki tedbir amaçlı çok pratik stresle baş etme yöntemlerimiz var. Öğreniyorsunuz ve hemen rahat ediyorsunuz. Uyguladığınızda kendinizi inanılmaz rahat hissediyorsunuz. O konuda ben seve seve yardım ederim hepinize.)

Doktor olsa ne olur! Adam olsun!

Çok para kazansa ne olur! Kendini geçindirecek kadar kazansın ama mutlu olsun!

Niye? Ee sonuçta bizler Allah’a kul olmak için geldik. Birilerine bir şeyler ispat etmek için, hava atmak, servet biriktirmek için değil.

Başlıkta hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur demiştim ya! Hepinizi kandırdım! Heveslerinin ardına düşenler, hevalarının arkasında koşanlar stresten kurtulamaz ki. Ben bile kurtaramam. Çünkü bu durum bir yanıyla kişinin kendilik değerlerinin yapısal bir sorunudur. Neye iman ettiğini bilmiyordur önce. Neye sığındığını da! Dua edip yalvardığı ve gücüne inanarak yakardığı Allah”ını yeterince tanımıyordur. Tanısak kaygı/tasa/endişe yaşamayız ki. Hevaların boyutu ne kadar büyük olursa olsun, ahiret hayatında zerre işe yaramayacaksa öyle bir hevanın üzerini çizebilmeli insan.

Biz Müslümanlar için gerçek başarı Allah’ı razı edebilmek ve arıduru bir Kur’an anlayışıyla mümin olarak ölüp, hesap gününde yüzü aydınlık olarak uyananlardan olabilmek. Gerisi boş…

Mehtap Kayaoğlu

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz?


Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz

Anne babalarla karşılaştığımızda çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz. Yaşamın en önemli konusu olan çocuğun ihmal edildiğinde ise anne babanın paçasına nasıl dolaştığını ve çocuk ruhen yetişemediği taktirde, o çocukla bir belalı yaşam içerisine nasıl girdiğini görüyoruz. Çocuk evlendiğinde de işler yolunda gitmediğinde size problemlerle geri döndüğü zaman, “ah keşke zamanı geri getirebilseydim şunları yapmazdım” diye dertlenen bir çok kişiyle karşılaşıyoruz.

Çocukla vaktinde ilgilenilirse eğitimi tamamlanmış olarak terbiye olur. Çocukla aynı ortamda olunduğunda etkileşim içerisine girilmesi ihmal edilmişse, çocuk kendi içinde olgunlaşmamış olan sorunlarını ve ruhunu barındırırken anne babalar bu çocuk niye böyle yapıyor diye şaşkına giriyorlar.

Bu durum çocuklarda daha çok 9-10 yaşlarında belli oluyor. Çocuk beceriksiz, yeteneksiz, dersine çalışmıyor, internet bağımlılığı kazanmış. Ailesiyle düzgün konuşmuyor, kardeşleriyle evin içerisinde çatışmacı bir yaşam sürdüğü ve anne-babaların baskı ve zorlamayla bir kalıba sokmaya çalıştığı yaş dönemidir.

Ondan önceki dönem çocuk için çok masumdur. Kendisine ne verilirse her an almaya hazır olunan bir dönemdir. Bu dönemde anne-baba evin içerisinde uyur gezer gibi varolduysa, dakikalarını televizyon karşısında ya da konu komşuyu ağırlayacağım diye çocuklarını ihmal ederek vakit geçirdiyse; işte bu gibi durumların sonunda bir gün anne çocuğuna “Oğlum dersini yapsana.” dese de… Çocuk dersini yapmaz esner, dalar gider. Kitap okuyamaz. Dikkati dağınık. Çünkü doyumsanmış bir ilişkiyi ve ruhsal olgunlaşmayı vaktiyle zamanında gerçekleştirememiş. Aslında “senin çocuğuna kızdığın hal, kendi halin.” Bir çocuğun içinde güçlü bir temel atabilmesi için annesinden duygusal destek alması lazım. Anne kendi vicdanında duygusal desteği duyması lazım.

Hani birçok anne-baba “Çocuğumuzda hiperaktivite varmış doktor ilaç verdi” diyor ya. İşte annenin dokunma ilacı çocuğun içerisinde nükleer enerji santrali gibi bir etkileşim oluşturur ki, vereceğiniz en güçlü ilaçlar onun yanında yetersiz kalır.

Ama yeter ki annenin çocuğuna dokunacak, tebessüm edecek, kendi içinde derinleşebilecek vakti olsun. Allah insanlara günde 24 saat vakit veriyor. Ama insanlar uyurgezer gibi kendilerine, çocuğuna on dakikasını ayıramıyor. Kendime, çocuğuma vakit ayıramıyorsam ben nasıl vakit geçiriyorum diyor musunuz? Ailenize 24 saatin 1 saatini verebiliyor musunuz?

Bir düşünün; oturup sükunet içerisinde camdan dışarıyı seyrederken, yaptığınız bir fincan kahveyi keyiflice içerek kendinize ayırdığınız 15 dakika vaktiniz var mı?

Elinizden telefonu bırakıp, her şeyden sıyrılmış olarak, bomboş bir zihinle, sadece eşinize 1 saat vakit ayırabiliyor musunuz? Bomboş bir zihnin içerisinden çıkan enerji dolu gözlerle ve tebessümle eşinize bakabiliyor musunuz?

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize ve çocuğunuza yönelebiliyor musunuz? Yoksa eşiniz konuşurken gözler bir telefonda, bir tavanda, sağda, solda oflar bir vaziyette misiniz? Zorluk çekiyorsanız ailenize yönelemiyorsanız, o halde ailede bir bağ ve bütünlük oluşamaz.

Bir beyefendi eşine bir hanımefendi olarak davranmıyorsa o ilacı anne çocuğuna veremez. Çocuğuna dokunduğu zaman içerisini titreten, tebessüm eden anneyi bulamazsınız. Agresif, sıkıntılı, kaygılı bir anneyle zamanı sürdürmek zorunda kalırsınız.

Pedagog Dr. Adem Güneş

Annelik


Forget-me-not flowers on old textured wooden surface

Anne, çok sağlıklı ve bilinçli olmasına karşın baba, annenin yaptığı her şeyi yıkıp geçiyor, annenin çocuğuna aktardığı değerleri, ahlak kurallarını ve düzenli davranış kalıplarını bir çırpıda yerle bir ediyorsa… Anneyle başlayan ve babayla devam etmesi gereken çocuk eğitim süreci sağlıklı yürüyemez.. Aile içinde, çocuk eğitiminin iki başrol oyuncusu vardır. Biri anne, diğeri de babadır. Yalnız günümüzdeki birçok ailede anne “annelik” rolünü, baba da “babalık” rolünü karıştırıyor. Mesela mevcut hayat şartları anneyi, hem annelik hem de babalık yapmaya zorluyor. Sabah erkenden evden çıkıp akşam geç saatlere kadar çalışan baba, kendi rolünü sadece yıllık izinlerde, hafta sonlarında, birkaç saatlik dinlenmeler esnasında yerine getirmeye çalışıyor. Böylece çocuk, çok sesli bir orkestradan gelen güzel nağmelerle hayata adım atacakken tek telden çalan bir bağlamanın sesiyle eğitilmeye çalışılıyor.

Anne, aile içindeki dengeyi sağlayan stabilizatör gibidir. Annenin aile içinde hiç zorlanmadan yapacağı bu görev için gerekenler, zaten yaratılıştan bu yana içinde hazır bulunur.

Doğal aile yapısında annenin çocuklarına karşı beslediği sevgi ve şefkat hissi, aile içinde bozulması muhtemel dengeleri her an düzeltebilecek güçtedir. Bu itibarla bakıldığında anne, kelimenin tam anlamıyla, aile içindeki, sevgi ve şefkat duygularının ana kaynağı niteliğindedir. Ailede kim sevgiye ve şefkate ihtiyaç duyarsa teselli bulacağı yer, annedir.

Ne yazık ki günümüz aile yapılarında annenin sevgi ve şefkat kaynağı olmasına “pasiflik” olarak bakılıyor. Çocuklarına karşı şefkat gösterisinde bulunan anneyi, çevresi, “Bu kadar yumuşak olma. Çocuklar büyünce seni dinlemez.” diye ikaz ediyor.

Hâlbuki çocukların aile içindeki kuralları dinleyip dinlememesi, baba otoritesine bağlıdır. Anne, baba otoritesinin ev içindeki dengeleyicisidir. Eğer anne de baba gibi otorite görevine soyunursa ailenin duygu pınarı kapanmış olur. O takdirde sevgi ve şefkate ihtiyaç duyan çocuk, bu ihtiyacı kimden giderir? Çocuk anneden alması gereken bu sevgiyi ondan alamazsa içindeki eksikliği dış dünyadan karşılamaya çalışır. Çünkü sevgi, dinmek bilmeyen bir ihtiyaçtır.

Sağlıklı bir aile yapısında, anne ve baba birbirini destekleyerek çocuk eğitimini üstlenirler. Eşlerin birbirlerindeki eksiklikleri tamamlaması zafiyet değil, aksine sağlıklı bir sürecin işaretidir.

Baba, evdeki düzeni bozan oğluna-kızına otoritesini kullanarak onun kurallara uymasını sağlayabilir. Uyum sürecinde sıkıntı yaşayan çocuk teselli aramak için doğruca kendini annesinin şefkatli kucağına atabilir. Anne, kurallara uymanın gerekliliğini kendi sevgi diliyle ona anlatabilir. Çocuğunun kimi zaman saçını okşar, kimi zaman da yanına uzanır. Böylece çocuk, bir yandan kurallara uymanın zorluklarıyla tanışırken, diğer yandan da anne sevgisiyle sıkıntılarını aşılabileceğini hissedip öğrenir.

Ne yazık ki katıldığımız birçok konferansta anneler, “Anne-baba her zaman aynı çizgide olmalı. Eğer baba bir ceza verdiyse anne de onun uygulanması için çocuğa yumuşak davranmamalı diye biliyorduk.” diyor. Oysaki babanın kural koyuculuğundan kaçan çocuk annesine sığınamazsa, oğlunuzun-kızınızın kendini teselli edecek bir kucak aramasından korkmaz mısınız hiç?

Hem anneden hem de babadan ceza alan çocuk duygularına yenik düşer, öfkelenir, nefret ve kin duygularını geliştirir içinde. Yaptığı bir yanlıştan dolayı, hem annesinin hem de babasının kapılarının kapandığını gören çocuk, kendini başka kapılara atma ihtiyacı hisseder. Anne sonrasında ne kadar çırpınırsa çırpınsın, “Ben saçlarımı süpürge ettim.” desin, iş işten çoktan geçer. Anne çocuğunu kaybeder…

O halde, bu yanlış anlayışı düzeltmekte fayda var. Çocuk, babadan kaçtığında, anne, sevgi dolu kucağını açmalıdır ona. Ama bu kucak, babasını haksız çıkarmak ya da onun otoritesini sarsmak için değil, aksine o otoriteyi sevgiyle desteklemek içindir.

Pedagog Adem Güneş