Bir Dakika Sevgi Molası


Karanfilin-Faydaları

Akşam olup, dinlenmeye çekilince yorgun evin, gün boyu çocuk sesi çınlayan odaları, dinlenmeye çekilince yorgun bir anne, kısık sesler yükselir içinde…

Yarım kalan masallar…

Yapamadıkları faaliyetler…

Telaşın arasına saklanmış sevgiler…

Gözünün içine bakan küçükler…

Ve daha neler neler…

Keşkeler sıralanır peş peşe…

Sabahın erken saatinde başlayan telaşeleriyle, akşama ne çabuk ulaştıklarını düşünür anne…

Kimi zaman ‘uyusalar da dinlensem’ diye düşünüp, yavruları uyuduktan sonra sessizleşen evde, onları hemen özleyiverdiğini hatırlar bir de…

En çok, yapamadığı yemeklere, yetiştiremediği işlere, okuyamadığı kitaplara, gidemediği yerlere değil; çocuklarına daha fazla sevgisini gösteremediği saatlere hayıflanır anne.

Zaman geçmektedir…

Ve büyümektedir küçük yürekler…

Eksik kalan her öpücük, yarım kalan her gülümseme, takdir edilmeyen her davranış, görmezden gelinmiş her ilgi talebi, doya doya kucaklanmadan büyüyüvermiş her çocuk, bir ukde olacaktır büyüklerde…

Evet, anneler çocukları için pastalar, yemekler hazırlayacak, evlerini temiz tutacak, işler yapacak, babalar çok çalışacak, evi geçindirecek, hediyeler alacaktır ama, hiç biri doya doya sevgilerin sunulduğu saatleri tutmayacaktır.

Çok uzun değil, kısacık bir andır aslında çoğu zaman ‘o anlar’…

Bir öpücük, içten bir kucaklama, merakla sorulan sorulara gülümsemeli bir cevap, küçük bir aferim belki, kocaman telaşelerimiz arasında…

Kimi zaman ihmallerimiz bu güzel anları azaltır hayatımızda…

Çocukları büyümüş bir ablanın tavsiyesi gelir sürekli annenin hatırına. ‘Bol bol kucakla çocuklarını. Çünkü büyüdüklerinde böyle kucaklayamayacaksın.’

‘Büyüyünce kucağıma sığmayacaksın’ diyerek oğlunu her kucakladığında, gülücükler açtığını görür anne, oğlunun yanaklarında. Kızını takdir ettiğinde, ‘sen benim küçük arkadaşımsın’ dediğinde nasıl da mutlu olduğunu, bir diğerinin adına şarkılar söyleyince havalara uçtuğunu…

Sonra küçükken babasının yaptığı sevgi saatleri gelir aklına…

Onca yoğunluğundan arta kalan haftanın bir gününde, babasının, çocuklarının her birine özel ayırdığı yarımşar saatler… ‘Yarım saat seninim’ der babası. Oyun oynayabilir, beraber yürüyebilir, kitap okuyabilir, sohbet edebilir, ya da sadece kucağında oturup babayla birebir vakit geçirilebilir o saatlerde…

Ve annesinin; peş peşe küçük çocuklarının eğitim, öğretim, çamaşır, temizlik, yemek gibi her türlü ihtiyaçlarını birebir karşılarken, o yoğunluğunun içinde anneannesinin yaptığı uyarıları anlatışı gelir.

‘Şimdi her işini bırakıp çocukların hepsini öpüp kucaklıyorsun,’ diye asıl görevi hatırlatır anneanne. Dertlenip sıkıntılanmak, oflayıp puflamak ve sabrı azaltacak tavsiyeler yerine, her annenin, telaşelerinin ve unutkanlıklarının arasında, sevgi ve şefkati hatırlatacak annelere ve büyüklere ihtiyacı var bu gün de…

Şimdi, bir dakika sevgi molası, tüm anneler ve çiçeklerine…

Ummu Salim
muslumananneler.net

Reklamlar

Çocuguma Neden Söz Dinletemiyorum?


14908302_1401565789884419_5212580544113668518_n

Rehber öğretmenler olarak çocuğunun söz dinlemezliğinden yakınan velilerin, “Hocam bu çocuk sözümü hiç dinlemiyor”, “Ne dersem tersini yapıyor, artık söz geçiremiyorum” türü cümlelerle rehberlik servislerine gelmelerine aşinayızdır. Aslında anne-babanın iletişim tarzına, beden diline, kendilerini ifade etme şekline bakarak çocuğuna söz geçirip geçiremediğine ilişkin birçok bilgi edinebiliyoruz. Tam bu noktada “çocuğa söz geçirme” kalıbının sorunlu bir tınıya sahip olduğu hissine kapılabiliriz. Aslında geniş açıdan “çocuğun bizi anlamasına olanak verecek şekilde kendimizi çocuğa dinletebilme” olarak ifade edilebilecek bu kalıba, yazı boyunca “söz geçirme” ve “sözünü dinletme” gibi ifadelerle yer vereceğim.

Çoğu anne-babanın yaşadığı sorunlardan birisidir çocuğuna sözünü dinletememek. Öyle ki Google’da çok fazla arandığından artık otomatik olarak çıkan “çocuğuma söz geçiremiyorum”, “çocuğuma söz dinletemiyorum” şeklinde sonuçlar mevcut. Hatta internette “çocuğa söz geçirme duası” bile var!! Anne baba olarak çocuklarımızdan yapmasını istediğimiz ve yapmasını istemediğimiz kimi davranışlar vardır ve kafamızdaki çocuk yetiştirme şablonlarınca belirlenen bu kriterlere uymaları için çocuğa sık sık yönergeler veririz. Bu noktada, çocuktan yapmasını ya da yapmamasını istediğimiz davranışlar için yönergeleri ne şekilde verdiğimiz, ardından verdiğimiz bu yönergelere uyulmaması halinde ne yaptığımız, çocuğa söz geçirip geçiremememizde belirleyici rol oynamaktadır. Öncelikle çocuktan istenilen şeyin gerekli ve mantıklı olup olmadığı hususuna bir göz atalım.

Antoine De Saint Exupéry’nin dünyaca ünlü çocuk kitabında, emirlerinin dinlenmesine önem veren bir kralla hayatı anlamaya çalışan Küçük Prens arasında şöyle bir diyalog geçer:
Kral, “Generalime bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını ya da bir martı olmasını emredersem ve general bu emrimi yerine getirmezse kim suçludur? General mi yoksa ben mi?” diye sorar. “Siz” diye yanıtlar Küçük Prens. “Doğru” der kral. “İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır.”

Çocuktan yapmasını (ya da yapmamasını) istediğimiz şeyin makul olması temel belirleyicimiz olmalı. “Makul” olanı yani akla-mantığa uygunluğu referans noktası olarak almalıyız. Açık konuşmak gerekirse kızım daha üç yaşındayken ona öğrettiğim kelimelerden biri de “makul” kelimesiydi. Küçük Prens’teki gibi örneklerle, üç yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği sadelikte nelerin makul olabileceği ya da olmayabileceğiyle ilgili örnekler vererek konuştum onunla ve bunun inanılmaz yararını gördüm.

Fakat kimi zaman çocuğun sizden bir istekte bulunması durumunda, o isteği yerine getirip getirmeme durumunuza bağlı olarak kendi silahınızla vurulabilirsiniz. Şöyle ki; diyelim o an çocuğunuz sizden gerçekten makul olan bir şey istedi ve siz otomatikleşmiş bir tepki olarak hayır dediniz. Makul kavramını bilincinde oturtmuş olan çocuk, bu durumda şöyle bir karşılık verebilir: “Ama ben makul bir şey istedim. Neden hayır diyorsun ki?” Biraz düşündükten sonra, isteğinin direkt reddedilebilir bir istek olmadığını fark edersiniz ve mahcup olursunuz. Bu örneği, kızımla birebir yaşadığım için buraya iliştirdim sadece.

Diyelim ki çocuğumuz makul olmayan bir davranışta bulundu. Öncelikle nedenini anlamaya çalışalım. Onu ilgiyle dinlemeye özen göstererek, eleştirmeden, suçlamadan, gereksiz sertlik göstermeden, samimi bir merak ile sorular soralım ona. Makul olan davranış ve isteklerin neleri kapsayabileceğine ilişkin sohbet edelim onunla. Çünkü güven dolu anne baba çocuğuyla sohbet kurar ve çocuğun davranışlarının temelinde yatanları öğrenir. Hedefimiz çocuğun davranışlarından ziyade, çocuğun doğru olanın farkına varmasını sağlamak olmalıdır. Bunu yaparken karşımızdakini bir çocuk olarak değil, olgun bir birey olarak görmeye çalışarak sakin bir tavırla yaklaşmalıyız. Çünkü yapılan araştırmalar çocuklarına en rahat söz dinleten anne babaların, en sakin anne babalar olduğunu göstermektedir. Sakin anne babalar çocuklarının davranışlarına çok abartılı reaksiyon göstermezler. Çocuk iyi bir şey yaptığında bunu çok abartmaz ve çocuk uygunsuz bir davranışta bulunduğunda da aşırı tepkili davranmazlar. Burada temel amaç sakinliği her daim koruyarak çocukla karşılıklı bir güven geliştirmektir. Yine denebilir ki davranışlarıyla çocukta güvensizlik yaratan anne babalar, çocuklarına söz dinletme konusunda en çok zorlanan anne babalardır.

Söz dinletme konusunda önemli bir diğer nokta da kararlılıktır. Koyduğumuz kurallara uyulmaması durumunda takındığımız tavır, peşi sıra gelebilecek yaptırımlar ve kararlılığımız, çocuğun davranışlarının ve kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Ama maalesef birçok kişi kararlı olmakla sertliği birbirine karıştırır. Çocuğuna söz dinletemeyen anne babaların çocuğa boş tehditler savurarak onu korkutmaya çalışması karşısında, çocukların ne kadar aldırmaz davrandığına birçoğumuz şahit olmuşuzdur. Hâlbuki kararlı davranış sertlik içermez ve şaşırtıcı bir şekilde çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Kararlı ve ne yaptığını bilen bir ebeveyn tehdit etmek, korkutmak yerine davranışın olası sonuçlarını çocuğa açıklamaya çalışır. Buna rağmen aksi istikamette devam eden çocuğun bu davranışının sorumluluğunu alması için yaptırıma başvurabilir. Bu yaptırımların cezaya dönüşmemesine de ayrıca dikkat eder.

Son tahlilde bir ebeveyn olarak şunu düşünmeliyiz bir de: Ben kendime her konuda söz geçirebiliyor muyum? Yapmam gerekenleri yapmada yahut yapmamam gerekenlerden uzak durmada her daim kendime sözümü geçirebiliyor muyum? Bir karar aldığımda bunu uygulama noktasında yeterli azmi ve çabayı gösterebiliyor muyum? Bu sorulara cevabımız evetse çok büyük ihtimalle bu kararlılığımız sayesinde çocuğumuza söz dinletme konusunda da herhangi bir sorun yaşamıyoruzdur. Fakat cevabımız hayır ise bu durumda hükmümüzü kendimize geçirmeliyiz öncelikle, ki bunun yansımasını çocukta da görebilelim.

Recep KARATAŞ
Uzman Psikolojik Danışman

Çocuklara Nasıl Sabredelim (4)


1234811_329645467160767_5674660386332139263_n

Hiç kimse bir anda öfkelenmez. Bir anda patlamaz.

Öfke, uzun zaman önceden “geliyorum” der. Ama bunu kimimiz duyarız, kimimiz ise farkına bile varmayız.

İnsan, “nefesini tutmaya başladığı an”, öfkeyi bünyesine almış demektir. Devam eden süreçte ise, kişilerin “patlama” süreleri birbirlerinden farklılık arz eder.

-Kardeşin uyudu, bağırma yavrum, diyorsun. Bağırıyor. Nefesini tutuyorsun.

-Çok geç oldu, uyuman lazım diyorsun. Uyumuyor. Ve uyanık kaldığı her dakikayı nefesini tutarak geçiriyorsun.

-Vurma, diyorsun. Vuruyor.

-Onu alma, diyorsun. Alıyor.

-Ye, diyorsun. Tükürüyor.

-Ellerini yıka, diyorsun. Gidip koltuklara sürüyor.

Hepsinde nefesini tutuyorsun. Dişlerini gıcırdatıyorsun. Yumruklarını sıkıyorsun. İçinden söyleniyorsun.

Yapma!

Az sonra hepinizi üzecek ve kıracak şeyler yaşayacaksın! Öfke geliyor. Onu durduramazsın. O halde kendin dur.

Durakla. Mola ver.

“Çocuk, gözüne batmaya başladığı zaman” durmalısın. Daha ileri gitmeden. Kontrol edilemez hale gelmeden.

İş yetiştirmeyi bırak. Misafiri iptal et. Her şeyi olduğu yerde bırak ve DUR!

Çocuklara oyalanacakları bi şey ver. Yesinler, içsinler, döksünler, saçsınlar. Sana ellemesinler. Kapıyı çarpmadan, ayaklarını yere vurmadan, döşemeleri rüzgarınla titretmeden çık yanlarından.

Sonra ayrı bi yere geç. Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Öfkelendiğinde sus!” Sessizleş o halde.

“Şeytandan Allah’a sığın.” O’ndan yardım iste.

“Ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan.” Bedeninin taarruza geçmesini önlemek için rolentiye al kendini.

“Abdest al. Suyun ateşi söndürdüğü gibi, abdest de öfkeyi söndürür.” Suyu aç, suya dokun, suda kal, temizlen, arın.

“Olmadı iki rekat namaz kıl.” Tertil üzere Rabbinin ayetlerini oku. Çünkü tertiline uygun bir şekilde Kur’an okumak, insanın içinde biriktirdiği, sıkışan ve patlamak üzere olan “o nefesin” atılmasına ve açılmasına vesile olur.

Dur ve nefes al.

Burnundan al, bekle ve ağzından ver. Allah’ın izniyle beyninin kontrol sistemini yeniden devreye sokabileceksin.

Sonra git çocuklarının yanına, bir köşeye uzanarak nasıl dağıttıklarını, döktüklerini seyret.

Gözyaşlarını saklama fakat asla suçlama.

“İyi hissetmiyorum” de. “Seninle alakası yok, biraz üzgünüm” de.

İşte o günlerden birinde Yusuf’a (3,5 yaş)

“Kalbim biraz kırık” dedim.

“İstersen ben yapıştırabilirim” dedi. Sonra gülüştük, sarıldık birbirimize ve kalbimi nasıl yapıştırabildiğine hayret ettim :)

Bir diğerinde leblebi kutusunu bana uzatarak “Leblebi yersen iyileşir misin anne?” dedi. “Bilmem ki” dedim. Sonra uzattığı leblebileri yedim. Üç-beş derken bütün kutuyu bitirdik beraber. Leblebi yemenin, beni nasıl iyileştirebildiğine hayret ettim :)

O halde öfkeyi duymaya çalış.

Ne kadar erken fark edebilirsen, o kadar güçlü kontrol edebilirsin.

Ve denemekten asla vazgeçme, çabala.

Çünkü her defasında farkındalığının arttığını ve öfkeyi kontrol etme mekanizmanın daha da hızlı geliştiğini göreceksin.

Ummu Reyhane
muslumananneler.net

Çocuklara Nasıl Sabredelim (3)


11136708_444575675667745_4321818302632212122_n

Sevgili anne!

Hani bazen çok yorgun oluyorsun ya.

Bütün işler sana bakıyor, yaptıkça bitmiyor, biri bitiyor diğeri başlıyor, çocuklar saatlerce ağlıyor, iki dakika peşini bırakmıyor.

Bunalıyorsun. Aklına yardımcısı olan anneler geliyor. Çocuklarını annesine bırakıp da seminere giden arkadaşın geliyor. Eşi ev işlerinde pek mahir olan o komşu.

“Çocukların ne zorluğu var ki canım” diyen ve bir kez bile gece uykusundan uyanmamış olan o akraba kızı.

İmkansızlıkların, yetersizliklerin, hayat şartların… Düşündükçe daraltıyor seni.

Sevgili baba!

Sen işten yorgun argın eve döndüğünde dinlenmek istiyorsun ya. Çocuklar kendi halinde oynasın. Eşin her zaman güler yüzlü olsun. Yuvan sıcak, sofran hazır olsun.

Olmuyor.

Günlerdir uykusuz kalan eşine destek olmak zorundasın. Çocukları alıp bir saat gezdirmen gerekiyor. Gözlerin uykudan kayarken hikaye kitabı okumaya çalışıyorsun. Kollarında derman kalmamışken çocuğunu taşıyorsun. Enerjinin son kırıntılarını da onunla oynamak için harcıyorsun.

İş hayatının stresi, patronu, işçisi, amiri, memuru, milletin ağız kokusu. İnsanın kendi yağında kavrulmasına tahammülü olmayan şu lanet olası kapitalizm.

Sonra senin yaşam fotoğrafının yanına bir de diğerlerini koyuyorsun. Ömrü boyunca hiç çalışmadan yaşamış o şanslı (!) azınlığı. Babası ardında duran genç adamları. Ne hata yaparsa yapsın, ailesinin desteğini üzerinden hiç çekmediği arkadaşlarını.

Düşündükçe yaşadıklarına tahammülün kalmıyor. Yorgunluğuna bir de hayattan bezginliğin ekleniyor.

İşte o anlarda “Neyi unuttuk?” diye soruyorum kendime. “Neyi eksik yaptık?”

Ve aklıma Hz. Fatıma annemizle Hz. Ali efendimizin hikayesi geliyor.

Bir gün Hz. Fatıma onca işe koşturmaktan bunalmış. Değirmen taşıyla buğday öğütmekten elleri yara olmuş.

Hz. Ali’nin su çekmekten dolayı göğsünde ağrılar oluşmuş, fakirlikten ve imkansızlıklardan daralmış. Karı-koca “Ne yapsak?” diye düşünüp dertleşirken Hz. Ali: “Babana gidip de bir hizmetçi istesen, işlerimizde yardımcı olsa” demiş.

Hz. Fatıma birkaç defa gitmiş fakat söylemekten utanıp geri dönmüş. Sonunda canına tak etmiş olacak ki:

“Babacığım” demiş “Allah sana genişlik verdi. Yanında köleler ve mallar var. Bize de ihtiyacımızı görecek bir hizmetçi versen.”

Efendimiz (a.s) durmuş bakmış kızının haline. Sonra çaresiz “Suffe ehli açlıktan karınlarına taş bağlarken ben bu köleleri size nasıl veririm? Bu köleleri satıp parasıyla Suffe ehlinin karnını doyuracağım” buyurmuş.

Hz. Fatıma çaresiz eve dönmüş. Akşam Efendimiz (a.s) gönüllerini almak için yanlarına gitmiş. Onları kısacık bir yorganın altında bulmuş. Başlarına çekseler ayakları açıkta kalıyor, ayaklarını örtseler başları açıkta kalıyormuş. Efendimizi (a.s) görünce ayaklanmışlar. Onlara “Rahatsız olmayın” buyurmuş. Sonra da:

“Benden istediğiniz şeyden daha hayırlısını size söyleyeyim mi?” demiş. İkisi de; “Evet” demişler. Efendimiz (a.s):

“Cibril bana bir takım kelimeler öğretti. Akşam yatağınıza girdiğiniz zaman 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdulillah, 34 defa da Allahu Ekber dersiniz.” buyurmuş.

O günden sonra bu tavsiyeye öyle bir sarılmışlar ki, Hz. Ali Sıffın gecesinde bile bu tesbihatı terk etmemiş. (Buhari, Müslim)

Ne dersiniz? Sizce de bunca daralmışlığımızın ve bunalmışlığımızın nedeni “Allah’ın zikriyle tatmin olmamak” olabilir mi?

Ummu Reyhane
muslumananneler.net

Duyarsız Bir Kalbin Acısını En Yakınları Çeker


10858491_397243227067657_9142836175573228588_n

İnsanı insan yapan özellik, “duyma”sıdır.

Duyma, kulağın işitmesi değil, kalbin sızlayabilmesi hâlidir.

İnsan duyabildiği kadar insan, duyabildiği kadar anne, baba, eş ve dosttur. Duyamadığı kadar zarar verici…

Bütün acı çektiriciler, duyarsızlardır. Sorsalar, “Çocuk eğitiminde bir anne babanın en dikkat edeceği şey nedir?” diye, hiç tereddüt etmeden, “Çocuğun duyarlılığının korunması çabasıdır.” derdim.

Zira nerede bir genç gördümse anne-babasına kapıları çarpan, el kaldırıp duvarlara iten, o gençleri duyarsız da gördüm.

Hiçbir anne-baba çocuklarının o masum yüzlerine yakıştıramaz bir gün kendilerine canavar kesileceğini, kendi kardeşi ile yaka paça olabileceğini ve belki de kendi eşine, çocuklarına yaşamı dar edeceğini. Ama bana yine sorsalar, “Günümüz insanının en belirgin hastalığı nedir?” diye, yine hiç tereddüt etmeden “duyarsızlıktır” derdim.

Hiçbir anne-baba duyarsız bir çocuk yetiştirmek istemez, ama gel gör ki içinde bulunduğumuz yaşam el birliği etmişçesine çocukları duyarsızlık kuyusuna itiyor, bir daha kolay kolay çıkamazcasına…

Geçen hafta, bayramın son gününde, tek başıma oturdum bir çay bahçesine, su sesi ile kendimi dinliyordum. Yan masada dört genç, gülüşleri, esprileri ile yaşama sevinci dolu dolu sohbet ediyorlardı. Ellerinde akıllı telefonlar, sosyal medyada gündem takip ediyor, birbirleri ile şakalaşıyorlardı.

Bir ara içlerinden biri “La şu çocuğa bak… Kafası parçalanmış.” diyerek (sanırım) savaşta katledilmiş bir çocuğun resmini gösterdi…

Diğerleri uzandı, onun gösterdiği resme baktılar. “Bu ne la!” dedi biri. Bir diğeri “Bunda ne var la! Ben bi tane gördüm, ağızında bomba patlatmışlar, beynin yarısı var yarısı yoktu.” dedi.

Su sesi mu sesi kalmadı kulaklarımda… Boğazıma bir el sarıldı, boğmaya başladı sanki beni… Kalkasım geldi… Sokak sokak deli gibi koşasım geldi…

Dudaklarımı ısırdım… Kalkamadım, kalakaldım…

Garson geldi, dondurma siparişi verdi gençler…

Biraz sonra, birileri daha geldi masaya, espriler, gülmeler, şakalar kırdı geçirdi ortalığı…

Keyif düşmanı değilim ki gençlerin gülmelerini eleştireyim… Aksine, sıcacık yüzlerine ne de güzel yakışıyor tebessümler, sohbetler…

Benim korktuğum şey, gençlerin parçalanmış bir bebek cesedini gördükten sonra dondurma siparişi verebilecek kadar duyma özelliklerini kaybetmiş olmalarıydı… İrkildim birden…

Zira ölümü duyanın iştahı kesilir… Çocuk ölümünü duyanın başı ağrır… Parçalanmış bir çocuğun ölüm hikâyesini okuyanın içi daralır…

Bir masum çocuğun ölü bedenini izlemek insanlarda ne iç daralması, ne baş ağrısı, ne de iştah kesilmesine yol açmıyorsa, korktum birden…

Birkaç duyarlı insan kalsın isterdim şu dünyada, dostça yaşamak için… Ama görüyorum ki buna izin verilmiyor… İnsanlar insanları duyarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyor. Medya filtresiz, siyaset ayarsız, ağızlar hakaret dolu, görsellerden irin akıyor… Ve insan, acı eşiği yükseldikçe duyarsızlaşıyor.

Kendimi geçtim, ama çocuklar adına endişeliyim. Duyarsızca yetişen nesil, birbirini yer bitirir. Eşini yer, dostunu yer, oturur kendi çocuğunu yer de acısını duymaz…

Ne yapalım peki? Ben çözümü, çocukların kalplerinin ancak taşıyabileceği kadar acı ile temas ettirmekte buldum. Televizyonlarda parçalanmış cesetleri seyrettirmekte, siyasetin nefret söylemleri ile kalplerini taşlaştırmakta değil.

Çocuklara azıcık acıyorsanız, onların kalplerini taşıyamayacakları kadar acı, kin, nefret, öfke ile tanıştırıp duyma eşiğini yükseltmeyin…

Duyarsızlaşmış bir kalp önce en yakınlarına acı çektirir, unutmayın…

Adem Güneş

Tutarlı evlilik ilişkisi


14670679_1376038432437155_2390360523515431345_n

Evlilik ilişkisini sakin ve keyifli hale getiren en önemli durumlardan birisi çiftlerin “tutarlı” davranmasıdır.

Tutarsız ilişkilerde çiftler, sanki her konuda birbirlerinden farklıymış gibi düşünürler. Ve aralarında duygusal yakınlık yokmuş gibi yaşarlar.

En sık kullandıkları ifadeler;
“Senin söylediklerine uygun davranmak istiyorum ama olmuyor. Bunları yapmam için kendimi sana yakın hissetmem gerekiyor. Oysa sana yakın hissetmiyorum…”

Aynı evde yaşayan iki yabancı veya “biz ayrı dünyaların insanlarıyız” formatı!

Tutarsızlık olmaması için; evlilik ilişkisinin, farklı olanla birlikte yaşamak olduğunu bilmelisiniz. Ve inanın, birbirinize taban tabana zıt olsaydınız zaten o evliliğe adım dahi atmazdınız.

Çevrenizdeki onca insana rağmen, eş olarak birbirinizi seçtiniz! Sizi bir arada tutacak, sizi eş yapacak benzer yanlarınız da var! Kaldı ki farklı olmak, farklı düşünmek demek, inat edip ters davranış yapmak demek değil! Öyle olsaydı işimizde, okulumuzda, sosyal çevremizde yaşayan herkesle inat inada davranışlar sergilememiz gerekirdi.

Tutarsızlık ilişkiyi yorar. Eşlerin kafasını karıştırır. Her konuda tıpatıp aynı düşünmeniz gerekiyormuş gibi, muntazaman birbirinizi değiştirmeye çalışırsınız.

Sonra?

Kişinin, eşi hakkında öngörüsünü tüketir. Zamanla kim kime nasıl davranacağını şaşırır. Tartışmalar çoğalır, ardından kavgalar artar. Günün birinde “En iyisi boşanalım” derler…

Evlilik ilişkinizde düzeltilemez ciddi sorunlar varsa ayrılmanız daha doğru olabilir belki. Oysa sizde tutarsız davranışlar varsa bunlar hakkında yardım alarak evliliğinizi kurtarabilir, hatta cennet bahçesine çevirebilirsiniz.

Psk. Mehtap Kayaoğlu

Evlilik ilişkinizde duygu hoyratı olmayın!


Old book of empty pages,close up

İlişki kalitesi düşük evliliklerde, problemli kişi, dünyayı sadece kendi etrafında döndürmeye o kadar çok alışır ki; aynı yastığa baş koyduğu eşinin milim milim kendisinden uzaklaştığını göremez bile!

“İlişki bu noktaya nasıl geldi?” diye şaşırmamak lazım. Bu nokta diye nitelendirilen yer aslında nokta değil, kocaman bir boşluk alanı. O kadar kocaman ki, içine çekiyor ve tüketiyor ilişkiyi.

“Anlayamadım, nasıl bu hale geldik?” diyor ya eşler!

Anlayamazsınız tabii.

Duygu hoyratı ne demek biliyor musunuz?

Onu anlamamak ve anlayabilmek için zerre çaba göstermemek, hatta anlamak gerektiğini bile düşünmemektir.

Evlilikte “anlamak/anlaşılmak” çok önemli çokkk…

Anlamak için bakarken görmek, duyarken işitmek, söylerken incitmemek, verirken başa kakmamak gerekir.

Duygu hoyratı insanlar anlamaz zaten. Çünkü onlar sadece kendi duygularıyla ilgilenirler.

Estiği anda söylemek, kızdığı anda bağırmak, öfkelendiği yerde kırıp geçirmek onların en kolay yaptığı davranıştır.
Duygu hoyratı olmayan kişi düşünür. Önce düşünür, sonra davranır.

Duygu hoyratı olan kişi önce davranır, sonra dönüp ne yaptığına bakar ve olumsuz sonuçları gördükten sonra düşünmeye başlar.

Anlamaya başladığında ise iş işten geçmiştir.

Neyse ki zararın neresinden dönseniz kardır…

Psk. Mehtap Kayaoğlu