Tertemiz Kalpleri Vardı Onların…


Tertemiz Kalpleri Vardı Onların...

Tertemiz kalpleri vardı onların, o denli temizdi ki kalpleri namaz kılmalarına gerek yoktu. Çünkü kalpleri temizdi. Dedikodu yapsalar bile günah sayılmazdı, çünkü temiz kalple iyilik için arkalarından çekiştirirlerdi yüzüne güldükleri insanları. Zaten onların amel defterleri de kalpleri kadar tertemizdi. Özellikle sağ yaprakları bembeyazdı.

Kalpleri çok temiz olduğundan baktıkları çıplak resimlerde, tenlerini teşhir ede ede göbek attıkları düğünlerde hiç günaha girmezlerdi. Çünkü onların şehvetleri alınmıştı. Adeta melek olarak yaratılmışlardı. Kalpleri temizgillerdendi onlar, kadınları için tesettür gerekmezdi çünkü erkekleri de güzele bakarken sevap işleyengillerdendi. Bazen karısını kocasını aldatanlar olurdu, soylar nesepler karışırdı, minicik yavruların çöpe gittiği de olurdu ama olsun, sonuçta hepsi temiz kalpliydi.

Bu temiz kalpliler vardı ya, onlar öyle mübarektiler ki yalan söyleseler bile yalanları bembeyaz olurdu, bazen tozpembe olurdu, hiç temiz olmayan yalan söylerler miydi onlar?

Ne olacaktı ki biraz eğlenmek için içki içiyorlardıysa? Sonuçta kimseye bir zararları dokunmazdı temiz kalplilerin. Şen şakrak şuh kahkaları ortamı bile neşelendirirdi. Bundan büyük sevap mı vardı ki? Sonuçta başka coğrafyalarda, hatta yan apartmanda yoksulluk çeken, acı içinde kıvranan müslüman kardeşleri için dua ediyorlardı arada bir, hem onların koruyucusu Allah’tı, temiz kalpliler ne yapsın?

İyilik timsaliydi temiz kalpliler, kurban kesmeyerek hayvanları dahi incitmezlerdi, yılda bir kere bir vakfa kurban bağışı yaparlardı, temiz olan kalpleri daha da parlardı. Tabi yetimsiz sofraları süsleyen kebapları da kurban etinden yapılma değildi, ne sandınız, o etler hayvana zarar vermeyen kasaplarca ödünç alınmıştı.

Hac mı? Deli saçması. Onca para, onca ritüel gerekmezdi ki Allah için. Bunlar hep Arap’ların aç gözlülüğüydü. Temiz kalpliler Porsche model arabalarına binerken Arap’ların bu yüzsüzlüğüne sitem ederlerdi, temiz kalpliler herşeyi bilirdi, onlar bilinçliydi.

Temiz kalplilerin aksine biz, yüreğimiz bin pişman dolanırdık ortalarda. Çünkü kalplerimizin temizliğinden hiç emin olamazdık, yazık. Biz cennet garantisi aldığı halde, günde yetmiş kere tevbe istiğfar edenlerin peşinden gidenlerdik. Onlar ise kendi ‘temiz’ kalplerinin.

Tüm temiz kalplerin doğru yolu bulup, Allah’a varması dileğiyle…

Konuk Yazar: Seda Altıparmak
Peçeli Kızın Günlüğü

Reklamlar

Ey İman Edenler, İman Edin!


10352948_829136187122198_3886435047063042910_n

“Ey iman edenler iman edin!” İmanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (3/Âl-i İmrân, 102).

Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve müslümanca yaşamak zorundayız.

“Ey iman edenler, iman edin…” [4/Nisâ, 136]

Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım yamalak iman edenler! Pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman edin.

Ey, biraz müslüman, biraz lâik olmak için Allah’la pazarlık edenler!

Ey, göklerin hâkimiyetini Allah’a, yeryüzünün hâkimiyetini tâğutlara verenler!

Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!

Ey, Allah’a da kul olurum, devlete de diyen, Kemalist düzeni ve kutsallarını savunanlar!

Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!

Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belâların faturasını Allah’a çıkarıp Rabbine şantaj yapanlar!

Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus payı” (iskat) ile kurtulacağını sananlar!

Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam yahudiler gibi Allah’a kahredemediği için dâvâsına kahredenler!

Önce muvahhit iken, sonra her şeye musait, daha sonra da “musa”sız musait haline gelen, tevhidi terk edip demokrasiyi tercih edenler!

Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alâmetidir. Yahudileşmeyin; imanda pazarlık olmaz. İman etmek, gök oluğunun altına başı tutmaktır. O oluktan ne akarsa kabul etmektir. İman etmek, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır, tıpkı Hz. İbrahim gibi: “Rabbi, kendisine ‘teslim ol!’ dediğinde, dedi: ‘teslim oldum âlemlerin Rabbine!” [2/Bakara, 131]

Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını yitiren çağdaş insanın tek umudu kalmıştır. O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.

“Rabbim ve ilâhım sadece Allah!” deyip bu sözünde ve her davranışında istikamet üzere olanlara selâm olsun!

Ahmed Kalkan

Aile Toplantısı, Çocuğun Ailesini Fark Ettiği Yerdir


10653770_10152315194866269_7155586893452639485_n

Çocuk, aile toplantıları sayesinde bir sistem olarak ailenin nasıl işlediğini, kararların nasıl alındığını, kadın erkek rol paylaşımının nasıl yapıldığını, aile içinde “kim kimdir” kısmını yaşayarak öğrenir. Aile toplantılarının belki de en önemli işlevi, aile bireylerinin birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı elde edecek olmasıdır.

Aile toplantıları bir ailenin aile olarak işlev görüyor olduğunun en büyük işaretidir. Eğer bir ailede, çocuklar değer görüyor, eşler birbirlerine karşı görev ve sorumluluk bilinci içinde davranabiliyor, aile içinde alınan kararlarda herkes kendi payınca söz sahibi olabiliyorsa, böylesi bir aile içinde yetişen çocuklar, kişilikli, onurlu, aidiyet duygusu ile birbirine bağlı olurlar. Aile toplantılarında bireylerin özgürce konuşma hakkı olduğu için, çocukların kendi olabildiği yegâne yerlerden biridir aile toplantıları. Belki toplantı haricinde, anne babalar, anne babalık yetkilerini çocuklarını susturmak, sindirmek ve kendi sözlerinin geçerliliğini çocuklarına baskı unsuru olarak sunabiliyor olsa da, aile toplantılarında herkesin düşündüğünü söyleyebilme hakkı olduğu için çocuk aile toplantılarıyla kişilik gelişim sürecini hızlandırır. Sözü dinlenen bir fert olmanın keyfini yaşar. Aile içinde yanlış giden şeyleri görebilme yeteneği gelişir ve bu yanlışları dile getiriyor olmanın verdiği keyifle de aile sisteminin inşasında rol sahibi olmanın haklı gururunu yaşar. Böylece aslında çocuk aile içinde yapıcılık görevini de kimse fark etmeden yerine getiriyor olmaktadır. Öyle ya, eğer aile içinde alınan kuralların anne veya baba tarafından yerine getirilmemesi durumunda, çocuk bunun nedenini sorabilme özgürlüğünü taşıyorsa, anne babaların, anne babalık görevlerini yerine getirmesi için bir itici güç işlevini görür çocuklar aile toplantıları ile… Ve farkına varılmadan aile topluca bir yeniden yapılanma sürecine girer.

Çocuk, aileyi görür

Aile toplantılarının çocuk açısından bir başka önemi de, çocuk bir sistem olarak ailenin nasıl işlediğini, kararların nasıl alındığını, kadın erkek rol paylaşımının nasıl yapıldığını, aile içinde “kim kimdir” kısmını yaşayarak öğrenir. Öyle ya, aile toplantılarını yürüten baba, o evin içindeki erkek çocuk için bir rol model işlevi de görmektedir aslında. Aileyi nasıl yönettiği, kararları nasıl aldığı, yolunda gitmeyen bir şeylerle karşılaştığında problem çözme yeteneğini nasıl da sergilediğini çocuk babanın hal ve hareketlerine bakarak öğrenir. Çocuğun bu dikkatli bakışı da aslında babanın daha önceleri çok basit ve tek başına aldığı kararların daha da derin düşünerek almasına neden olur. Daha önce, aldığı kararların tek başına sorumlusu olan ve belki bundan dolayı yanlış alınan kararların olumsuzluklarını tek başına üzerinde taşıyan aile reisi de, aile toplantıları ile alınan kararların sorumluklarını ailece paylaşıyor olacaktır. Bu ise, babanın üzerindeki sorumluluğun dengeleniyor olmasına neden olacağı gibi, çocuğun hayata hazırlanmasına ve aile içinde iletişimin de artmasına neden olacaktır.Günümüz ailelerinin en başta gelen sorunu olan, konuşamamak ve konuşulduğu gibi anlaşılamamış olmak aile toplantıları sırasında yapılan hararetli fikir alışverişleri ile en üst seviyede aşılmış olur. Toplantı yapılan bir ailede çocuklar kendi sorumluklarını daha iyi kavrarlar. Zira çocuk toplantıya ortak olduğu sürece, kendi konuştuğu konularda kendisini bağlamış olur. Alınan kararların ortaklarından biri olduğu için kararların uygulanmasında da kendini sorumluluk sahibi hisseder.

Aile fertleri birbirini tanır

Aile toplantılarının belki de en önemli işlevi, aile bireylerinin birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı elde edecek olmasıdır. Aile fertleri her ne kadar aynı evin içinde yaşıyor, ortak bir yaşam sürüyor olsalar da, genelde aile üyeleri birbirlerini tanımakta yetersiz kalabilmektedirler. Zira bir kişinin hangi olaylar karşısında nasıl tepki vereceği ancak o olay yaşanırken anlaşılır. Bir çocuğun ailesi tarafından evin içinde sadece verilen görevleri yerine getiriyor olması ile toplantılarda aile sisteminin işleyişine bakışı birbirinden çok farklıdır. Böylece anne babalar, çocuklarının hangi olaya nasıl baktığını, nasıl değerlendirdiğini ve problem çözümlerinde nasıl bir yöntem izlediğini bu toplantılar sırasında öğrenir. Çocukların da anne babasını gerçekten tanıdığı yer aile toplantılarıdır. Çünkü aile toplantılarında ne anne ne de baba, anne baba olmaktan kaynaklanan güç ve kuvvetini aile toplantılarında sergileyemez. Böylece duru bir halde toplantı masasına oturan anne babalar, yalın bir halde çocuklarının karşısında bulunacağı için, çocuğun anne babayı tanıması daha da kolaylaşacaktır. Bu ise, günlük yaşamda anne baba ile kurulacak olan diyaloglarda çocuklara yol gösterici olacak, anne babasının maskelerden ve makamlardan arınmış gerçek halini tanımış olmanın keyfini yaşayacaktır. Aile toplantılarına katılan çocuklar, okul yaşamlarında ve arkadaşları arasında güçlü bir duruşa sahip olurlar. Kendilerini başkalarına kabul ettirmeye çalışmazlar, çünkü kendilerini olduğu gibi kabul eden bir yer vardır, o da ailesidir. Düşüncelerine saygı duyulmakta, kişiliği önemsenmekte, ailenin içinde kendine bir yer bulabilmektedir.Özellikle ergen çocukların aileden kopmasına neden olan aileyle irtibat kopukluğu aile toplantılarıyla çok etkili bir şekilde ortadan kaldırılabilir.Aile toplantılarının bir başka özel yanı ise, aile fertlerinin her soruna farklı bir çözüm üretebilme imkânı bulunduğu için, çocuklar bu süreçte zihinsel ve karakter gelişimlerini keyifle ve doğal olarak tamamlarlar.Aile toplantılarında edinilen tecrübeler çocukların ileride kendi yaşamlarını kurarken, evliliklerini yürütürken oldukça önemli bir hatıra olarak kalacak, anne babaların çocuklarına bırakacağı en önemli miraslardan biri de aile toplantıları geleneği olacaktır.

Pedagog Adem Güneş

Şahidin Allah Olsun


Şahidin Allah Olsun

Her insan gibi sen de ye iç. Yollarda yürü, bahçelerde dinlen. Dostlarınla muhabbet et. İnsan olarak ihtiyaç hissettiğin ne varsa yap. Bak, gör, duy, tut ve kokla. Konuş ve dinle. Oku ve yaz. Öğren ve öğret.

Bir şeyi unutma yeter ki: İzleniyorsun.

Sen yaratılmadan önce senin için yaratılmış melekler, sağında ve solunda seni izliyorlar. Nerede ne yaparsan onlar seninle beraberdirler. Seni izliyorlar. Konuştuğunu dinliyor, duyduğunu duyuyorlar. Yazdıklarını okuyorlar, okuduklarını da yazıyorlar. Sen onları göremiyorsun ama onlar senden hiç ayrılmıyorlar. Biri sağında diğeri solunda seni takip ediyor. Onları unutma. Sakın onları yok gibi kabul ederek bir iş yapma.

Kanı genç bir insan olarak elbette tebessüm edeceksin. Gülebilirsin de. Ağlamak kadar gülmek de senin hakkındır. Spor da yap. Dereceler al, birinciliklerin olsun. Dağlara tırman, denizlerde yüz. Çöllerde yürü. Koş, sıçra, kaldır ve indir. Sonra da dinlen, istirahat et. Derin uykularda rüyalar gör. Hakkındır bunlar. Bu hakları da sana, seni yaratan vermiştir. Ne annenin sütüne benzer ne babanın ekmeğine; bunlar sana seni yaratanın ihsanıdır. Hiçbir engelin yoktur bunlarda.

Bir şeyi unutma: İzleniyorsun.

Sen Unutsan da Onlar Unutmayacak

Yaptığın işleri seni yaratan Rabbin görüyor. Gördüğünü de bir gün senin önüne koyacak. Nerede ne konuştuğun, ne zaman ne yaptığın sana söylenecek. Sen unutmuş olacaksın ama seni izleyenler unutmayacaklar. Öyle bir günü unutmadan ne yapabiliyorsan yap. Kendini başıboş zannetme. Tek değilsin. Rabbinin huzurundasın. Gün ortasında da gece karanlığında da O’nun huzurundasın. O seni serbest bıraktı ama hesapsız bırakmadı. Ölçün bu olsun.

Mü’min kardeşlerin de senin şahitlerindirler. Onlarla beraber yaşıyorsun. Allah görüyor, onlar da görüyor. Yarın onlar da senin şahitlerin olacaklar. Ne yaparsan yaptığını muhakkak ‘mü’min insanın yapacağı iş’ olarak yap. Mü’min insana yaraşmayan işi yapma.

Vakti gelince evlen; eşin olsun, çocukların olsun. Evin olsun, evinin mutfağında yemekler ye. Evinin odasında yat uyu. Misafirler çağır, misafirliğe git. Komşuların olsun, dostlar edin. Oturumlar yap. Geziler tertiple. Evine mobilyalar al. Çocuklarına oyuncaklar getir. Eşinle eğlen; sen onunla o seninle eğlensin. Evinizin ortasında mini bir dünya kur. O dünyanın da hükümranı ol sen. Evinin kralı kraliçesi gibi hisset kendini. Sen kral ol, çocukların vatandaşların olsun. Maliyen olsun, adaletin olsun, her şeyin olsun hatta her şey senin olsun. Korkma çekinme.

Bir şeyi unutma: İzleniyorsun.

Sen Uyursun Onlar Uyumaz

Sen ölümlüsün ama izleyenlerin ölümlü değil. Sen yoruluyorsun onlar yorulmuyor. Sen uyursun onlar uyumaz. Sen acıkırsın onlar yemez içmezler. İltimas bilmezler, yalan söylemezler, unutmazlar. Onları iyi tanı da kendi kendini kandırmaya kalkışma. Onlardan bir şey kaçırabileceğini zannetme. Öyle zannedersen sadece başını kuma sokmuş olursun. Sen aldanırsın. Bunu unutma. Unutmamayı becerebilirsen hürsün. Gençliğinde hürsün, evinde hürsün, işinde hürsün. Konuşurken, dinlerken, yürürken, otururken, eğlenirken hürsün. Yeter ki unutma onları!

Verenin Gücü Senin Lehinedir

Temennilerin olsun. Hayallerin olsun. Beklentilerin olsun.

Yarınları planla. Dünyalar kur. Ormanlar, bahçeler, bağlar oluştur.

Zihnin pratik çalışsın. Gördüğünden ötelerini, duyduğundan daha sessizlerini, tuttuğundan daha uzağını düşün. Düşünmekten, istemekten korkma. Bıkma ve usanma. Hayallerini kendine yük olarak görme. Bugünleri geç, yarınları atla. Asırları bir sıçrayışta sil. Ötelere git, çok ötelere asıl diyarlara git. Kendini oralarda bil. Oralılardan say ismini. Hayal kutun çatlasa da sen usanma. İstemeye devam et. Verenin gücüne bakarak iste; kendi ihtiyacına sakın bakma. Verenin gücü senin lehinedir.

İsteyebilirsin. Her şeyi istemek senin hakkındır. Cennet iste. Cennette dostlar iste. Altından ırmaklar akan köşkler iste. Ne istiyorsan iste.

Şehitlik iste. Allah yolunda ölmüşlerden olmak iste.

Bir şeyi unutmadan iste bunu: İzleniyorsun.

Ne kadar şehitlik istiyorsun ne kadar ister gibi oluyorsun, o izleniyor bunu unutma.

Bunu unutmamayı becerebilirsen o zaman istemeye devam et. Sen iste, yatağında tatlı tatlı uyurken bile şehitlik seni bulur da aradığına kavuşursun. Yeter ki Allah seni görsün. Yeter ki Allah, senin doğruluğunun şahidi olsun. O, yeter.

Nureddin Yıldız
Genç Doku

Evdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar Müslüman Olduğunun Göstergesidir


Evdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar Müslüman Olduğunun Göstergesidir

Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evleri mescid ve mektebe dönüştürmekten geçiyor.

Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslüman­lar, işleri ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı, eğitim, öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı hâkim kılamayan, sokağına, işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz. Evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). Bu sünnetullahın nebevî ifadesi de şöyle: “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.”

Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için evlerini Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, kalelerimizdir, cephelerimizdir. Evlerimizi, sadece kendi eş ve çocuklarımızın okulu haline getirmek bile dâvâ adamı için yeterli değildir. Evlerimizi cemaat çalışmalarına açmak zorundayız. Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç depolama yerleri haline getirmeliyiz. Bunun yanında, sadece evlerle yetinmeyip temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka aranmalı ve bulunmalıdır.

Batılıların, kendi savundukları ilkeleri, İslâm ve Müslümanlar sözkonusu olduğunda; helvadan putlarını yiyen Eski Mekke’deki inançdaşları gibi çifte standartlı, yani münâfıkça bir tavır takındıkları gören gözlere yabancı değildir. Bu tavır, sadece Batı için değil; onu referans alan bütün İslâm dışı düzenler için de geçerlidir. Bu topraklarda hâkim olan Kemalist düzen de, her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen câhil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, ılımlı İslâm(!) anlayışını yayma gayretleri ve düzene, Kemalizme uygun muharref bir din oluşturma çabaları, düzenin nifakla/çifte standartla ilişkisini gösterir. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi anlayışıyla müslümanlara verilen tâvizler, münâfık düzenlerin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan politikacı münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, câhil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.

Düzenin ve câhiliye toplumunun genel geçer kabul ettiği bukalemun taklitçiliği kendi insanını yetiştirmekle kalmıyor, bizim mahallenin insanlarını da etkiliyor. İslâm dışı, daha da kötüsü İslâm düşmanı münâfık düzen insanımızı da yozlaştırıyor, kimliksizleştiriyor ya da çok kimlikli hale getiriyor. İnsanımız cemaat içinde başka, iş yerinde başka kimlikler kullanıyor. Her farklı şahsa ve ortama uygun maskeler taşıyor. Duruma göre en uygun olacağını düşündüğü bu maskelerden birini yüzüne geçiriyor. İnsanımızı iki yüzlü olmak bile kesmiyor, iki yüz yüzlü olmanın yolunu buluyor. Kişisel gelişim denilen ne idüğü belirsiz sözümona başarı taktikleri bu anlayışı yaygınlaştırıyor. Bu çağ, kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir ortam oluşturuyor. Artık bizim insanımız bile kimseden borç alamadığı gibi, kimseye borç da veremiyor. Mü’min “güvenen ve güvenilen” anlamına geldiği halde, çağdaş Müslümanın ne kendine güveniliyor, ne de o başka bir müslümana güvenebiliyor.

İşte bu yozlaşma, evlerde daha net bir şekilde kendini gösteriyor. Mangalda kül bırakmayan nice dâva adamı, evinde dâva adına bir şey ortaya koyamıyor. Nice cemaat çalışmalarına katılan dâvâ adamının evine baktığınızda yanlış bir eve geldiğinizi sanırsınız. “Peygamberimiz bir gün evinize gelse!..” diye başlayan ve hepimizin nefis muhâsebesi yaparak kendimizi, evimizi sorgulamamız gerektiğini hatırlatan hayalî kıssa, hangimiz için geçerli değildir? Ashâbdan biri, sözgelimi zaman tünelinden geçerek dâva adamı gözüken nice insanın evine gelmiş olsa, bir mü’minin evine geldiğini kesinlikle kabul edemeyecektir. İşte onlardan biri, Allah rasûlü ile geçen o eşi bulunmaz ve her ânına bin can fedâ edilecek sohbetlerdeki melekleştiği havayı evinde birazcık az teneffüs edince, kendisinin münâfık olmasından endişe ediyordu. Olayı, Hanzale (r.a.)’dan dinleyelim:

– Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğlenmeye başladım. Bu sırada Rasûlullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:

– Ya Ebâ Bekr! Hanzale münâfık oldu, dedim. Ebuû Bekir şaşırarak:

– Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:

– Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:

– Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzale devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:

– Yâ Hanzale! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Yâ Hanzale! Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.” (Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV/346)

Evet, toplumda dindar ve şuurlu kabul edilen nice Müslüman, sabah namazına hâlâ kalkamadığı için bir milyonun üzerinde satan kitaptan “sabah namazına nasıl kalkılacağının” ucuz formüllerini, hap gibi yutup otomatik çözümleri öğrenmeyi düşlüyor. Hanımı ile arasında kültürel uçurumlar her geçen yıl daha da artıyor. Çocukları sanki onun çocuğu değilmiş gibi yetişiyor. Dışarıda cemaat çalışmalarına katılan ve cemaat olmanın olmazsa olmaz önemini başkalarına bile anlatan beyimizin evinde herkes bireysel takılıyor, her fert özgürce kendi (hevâsının istikametindeki) hayatını yaşıyor. Aile bireyleri, sokaktaki insanlar gibi birbirine yabancı, duyarsız ve ilgisiz. Tebliğini evine yap(a)mayan insan, dışarıda yapsa ne kadar etkili olabilecektir? Topluma huzur getirecek mesajı bilen insanın, kendi evinde huzur hâkim değilse bunda bir yanlışlık var demektir.

Müslümanın aile yuvası; eğitim ocağı ve ibâdethane olması gerektiği gibi, aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvası da olmalıdır. Müslümanların evleri, hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Nice anne, çocuklarına karşı merhametlerinin hedefini ve sınırını vahiy istikametinde değerlendiremediği için kendisine ve çocuklarına zarar verebiliyor. Çocuklarının İlâhî emirleri ihmal etmelerini ve işledikleri haramları, onların yeterince büyümediği anlayışıyla ve yanlış ve hastalıklı bir merhametle hoş görebiliyor. Çocuklarının basit dünyevî rahatını, gerçek anlamdaki huzura ve cennete tercih edebiliyorlar. Nice baba da, çocuklarının dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs edebiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen ana babaların çoğu, çocuklarının bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la irtibatları için zaman, emek ve para harcayamadıklarından, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebiliyor. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (66/Tahrîm, 6) “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.” (64/Teğâbün, 15). Bugün çoğu ana-baba bu fitneyi yaşıyor. Hatta birbirleri için de kendileri de fitne oluyor. Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” (Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20)

İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk yıllardaki terbiye/eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.

Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.

Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe nereden başlamamız gerektiğini öğretir: “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun.” (Abdürrezzak, Musannef IV/ 334). Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi, kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.

Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” (33/Ahzâb, 66-68)

Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?

Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3). Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir (Tirmizi, Birr 33).

Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsaade etmez. Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.

Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma, toprağa gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.

Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır: Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn çocuğuyla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.

Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi; hiçbir bakıcı ve eğitimci de annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.

Evlerde, müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar, suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Mümkün anne, ev işleri ve varsa küçük çocuklarıyla uğraştığı için akşama yorgun girmektedir. Baba, kapitalistçe iş şartlarının gerektirdiği gayr-i insanî ve tabii gayri İslâmî ortamda geçim temini için maddî ve mânevî olarak yıpranmakta, akşam sanki ölü gibi eve gelmektedir. Ama, bu zahmetlere sırf eşi ve çocukları için katlandığını söyleyen aile reisi, ehline karşı esas görevinin akşamdan sonra onların mânevî açlıklarını giderecek ortamlar hazırlamakla ve kocalığını hocalıkla ispatlamakla mümkün olduğunu unutmamalıdır. Tek dünyalı yaşamak çok daha zordur. İki kova suyu taşımak, bir kova suyu taşımaktan daha kolaydır. Tek kanatlı kuşun uçamayacağı gibi, sadece dünyayı düşünen ve dünyevî ihtiyaçları temin etmekle uğraşan kimse, başta evi ve ehli olmak üzere âhiret öncelikli sorumluluklarını kuşanan kimseden daha fazla yıpranacak, daha fazla yorulacaktır. Zorlukların yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir (bkz. 94/İnşirâh, 7-8). Müslüman açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Evini kahve ve otel gibi görmez; esas ücreti bol mesainin evde başlayacağını unutmaz.

Çocuklar, evlerine geldiklerinde, okullarından ve çevreden aldığı fıtrata ters anlayış ve uygulamalardan, mânevî virüslerden zihin ve gönülleri tezkiye edilmelidir. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Maalesef, babalar için çoğunlukla kahve ve otel görevi üstlenen evler, çocuklar için de internet kafe ya da bir sinema görünümündedir.

Evlerde her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı olacak İslâm akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda, sokaklarda, televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler evlerde gözden geçirilmeli, yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede iyice büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.

Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” (10/Yûnus, 87)

Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.

Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.

Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.

Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.

Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu.

Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki… Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek ise çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor analar, babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.

Evlerimiz, çocuklarımızı toplum hayatına hazırlayan, toplumdaki küfürden ve şirkten etkilenmeyecek şekilde onları tevhidî özelliklerle şuurlandıran; sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik yuvası haline gelmelidir. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Evlerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması ev hayatıdır. Ev hayatı, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak evinde öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okul olmalıdır aile yuvası.

İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.

Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları… kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.

Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.

Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.

Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.

Mü’min karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de aynı olmalı, ev dışındaki hayatıyla çelişmemelidir. Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın güzelliklerini görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle özel hayatı, ev hayatıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır.

Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. Evdeki hayatımızla, iş hayatımızla, sokaktaki tavır ve bakışlarımızla, TV, internet karşısındaki konumumuzla bir bütündür İslâm. Kitab’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmenin yansıması olan farklı mekânlarda farklı bir yaşayışın cezası, dünya hayatında rezillik ve rüsvaylıktır (2/Bakara, 85). İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün, iş ve ev hayatımızın tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24). Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve her yerde müslümanca güzellikler sergilememiz gerekecektir.

“Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.” “Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.” (60/Mümtehine, 5) Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

“Dışarıdaki Kadın” ile Yarışılır mı?


Eyeshadow powder and brush

“Dışarıdaki Kadın” denildiğinde, hepimizin aklında hemen hemen birbirine yakın bir tablo oluşur. Hani şu genelde sarışın, uzun boylu, renkli gözlü, daracık pantolonlar veya minicik eteklerle dış çamaşırları bırakın iç çamaşırları teşhir etmek için didinen, saçları boyalı, kaşları alınmış, tırnakları yapılmış, güzellik merkezinden çıkmayan, her an bakımlı, makyajlı, kaç metre öteden hissedilen ağır parfümlü kadından bahsediyorum.. Hani şu “anne” olmayan, olamayan kadından..

Evet, ben anlıyorum onları ve biliyorum ne yapmaya çalıştıklarını. Onlarla bir problemim de yok zaten.. Fakat benim asıl anlayamadığım; bizim camianın büyüklerinin, uzmanlarının, danışmanlarının önerisi. Yani “Kocanızı dışarıdaki kadına kaptırmamak için ne gerekiyorsa yapın” taktiği.. Ve o “ne gerekiyorsa” ifadesi o kadar gereksiz yerlere çekilip sündürülüyor ki; “Kocanızın karşısında dans edip tango yapmanız da ne sakınca var?” demeye kadar götürüyor malum şahısları.. Ben de ilk defa bir Müslümanın kitabından öğreniyorum bu kadar gerekli bir icraatın adı olan “tango” kelimesini..

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun!

Bu nasıl bir yanılgıdır Allah’ım, nasıl bir sapmadır?

a- Güzellik mi, Erotizm mi? 

Müslüman hanıma emredilen şey; eşi kendisine baktığında onun hoşuna gidecek bir hal, ahval ve giyim-kuşam içinde bulunması. Yani eşinin gözüne güzel görünmesi.

Modern çağın anlam kaymasına maruz kalan kavramlardan biri de güzellik kavramı. Buna göre namusuyla, edebiyle evinde oturan, tertemiz elbisesi, başında eşarbı, kucağında, elinde çocukları, yüzünde kocaman gülümsemesi, gözlerinde engin sevgisiyle kocasını karşılayan bir hanım “bakımsız kadın” olurken, dışarıda her türlü erkeğin gözüyle, sözüyle, bedeniyle bir şekilde faydalandığı malum kadın “çok güzel, bakımlı kadın” oluyor! Sizin güzellikten kastınız ne?

Güzellik derken bahsettiğiniz erotizm olmasın?

b- Gözü Dışarıda Olan Erkek Masum mu? 

Topluma göre gözü dışarıda olan bir erkek masumdur, dahası mazurdur.. Çünkü onun nefsi vardır, şehveti vardır, arzusu vardır, falan filan.. Nefsinin olması da ayrıca bir erkeklik artısı/mertebesidir..

Burada yapılması gereken erkeğin nefsini ıslah etmesi, gözünü haramdan esirgemesi, kendisine çeki düzen vermesi değil mi? Yani evet harama bakanın gözüne yumruğu indirecek Ebu Musa’ların olmadığı bir döneme rast geldik, doğrudur. Fakat kadını da azgınlaşma/azgınlaştırma alanına çekmek bu işi ne kadar çözecek?

c- Eviniz, Yatak Odanız Değil!

Bir erkeğin hanımından farklı özellik-güzellik beklentilerinin ve isteklerinin olması gayet tabiidir. Kişinin arzularını helal yolla gidermesinden daha doğal ne olabilir?

Ancak çocukları olan bir aile için “yatak odası” adında mahrem bir bölge oluşturulmalıdır. Müslüman bir hanım, helal dairesi içinde eşinin arzu ettiği gibi giyinebilir, süslenebilir fakat bunu yatak odasının dışına taşırdığında felaket başlamış demektir. Çocuklar, özellikle küçük yaşlarda görmüş oldukları davranışların hangisinin ev mahremiyetine ait, hangisinin ise dışarıya ait olduğunu tam anlamıyla kavrayamazlar. Annesinin her hal ve tavrını modelleyen kız çocukları, bu durumda anneleriyle bir “süslenme” yarışı içinde bulurlar kendilerini..

Çocukların hayatına makyaj malzemesi sokmak, sadece bir süs aracı değil, onun küçücük dünyasına bir cinsellik objesi sokmak demektir. Kimi kardeşlerimin “Bu kadarı da fazla yani” dediğini duyar gibiyim ama müsaade edin; “Bu kadarı da fazla” demek, küçücük kız çocuklarının nasıl kadınsılaştığını gören bizim gibilerin hakkı olsun!

Kıpkırmızıya boyanmış dudaklar sizce ne ifade ediyor? Peki ya tırnaklar? Nedir yani, şefkat mi, merhamet mi, zerafet mi, güzellik mi? Bunun cinsellikten öte çağrıştırdığı bir şey varsa bir Allah’ın kulu çıksın ve açıklasın n’olur.. Yani biz çocuğumuza çok afedersiniz kadın iç çamaşırıyla oynaması için müsaade ediyor muyuz? Ee makyaj da aynı kapıya çıkmıyor mu?

Dikkat ederseniz bunun İslam’da yasak olduğunu, uygun olmadığını, Müslümana yakışmadığını falan söylemiyorum, böyle bir amacım da yok. Olayın sadece pedagojik yönüyle ilgileniyorum.

Çocukların kullandığı okul, kütüphane, park vs. mekanlarda şöyle yarım saat oturup etrafı gözlemleme imkanımız olduysa eğer çok iyi biliriz ki, bu çocuklar artık çocuk değil! Masum değil!

10-12 yaşındaki kız çocukları 20-25 yaş arası kadınlar gibi oturuyor, konuşuyor, kahkaha atıyor.. “Tabii bunun sorumlusu televizyon ve internet” diyeceksiniz elbette. Fakat bunlar sadece bir araç. Asıl sorun, çocukların hayatına bu veya başka araçlarla cinselliğin sokulması.. Yaşlarının çok üzerinde konularla muhatap olmaları.. Onun için de ne tam çocuk ne tam yetişkin, defolu bir model olarak karşımıza çıkmaları..

d- Dışarıdaki Kadın’a Yetişmek Mümkün mü? 

Dışarıdaki kadın bir metâdır, bir objedir.. Müslüman bir hanım her şeyden önce “Allah’ın kendi suretinde yarattığı Adem’in” kızı ve yeryüzüne halife kıldığı bir İnsan-ı Kâmil’dir.. Onun için kendisini böyle süflî bir yarışın içine sokması en başta bu sıfatlarını yok sayması anlamına gelmektedir..

İnsanı fıtratından soyutlayan, kadını “annelik” derecesinden “cinsel meta” derekesine indirgeyen bir yarışta bizim yerimiz olamaz..

“..Kim de bundan ötesini ararsa/isterse, artık onlar haddi aşan kimselerdir.” (Mü’minun 7)

Rasulullah (s.a.v); “(Dışarıdaki) Kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Sizden birisi bir kadın görür de hoşuna giderse hemen eşine varsın (onunla birlikte olsun). Çünkü bu, onun nefsinde uyanan şeyi giderir.” (Müslim) buyuruyor.

Âlimlerimiz bu hadisin şerhinde; kadının yabancı erkeklerin içine çıkmaması, erkeğin gözünü yabancı kadınlardan mutlak surette koruması gerektiği, eğer her türlü tedbire rağmen böyle nefsi bir arzu uyanırsa, hemen eşiyle beraber olması, kadının eşini hiçbir durumda reddetmemesi gerektiği gibi konuları işlemişlerdir. Yani hadisten anlaşılan, tabii bir şehvetin, arzunun, tabii bir ilişkiyle giderilebileceğidir.

Evdeki hanım dışarıdaki kadının bir özelliğine yetişmeye çalışsa, diğeri binbir çeşidiyle galebe çalmaya devam edecektir. Yani bu işin sonunun gelmesi mümkün değil. Efendimiz (s.a.v)’in; “iki dudağı arasındaki ile iki bacağı arasındakini koruyan”a cennet için kefil olması, boşuna değildir. (Buhari)

Değişen ve bozulan dünya düzeniyle birlikte maalesef bugün cinsellik, Müslümanların önemli bir imtihan konusu haline gelmiştir. Memnuniyetsizlik, tatminsizlik had safhadadır. Gözü dışarıdaki olan erkek, hanımını dışarıdaki gibi yapmak için türlü memnuniyetsizlikler ızhar ediyor.. Evdeki kadın da “eldekini kurtarma” bahanesine can havliyle ‘öteki’leşmeye soyunuyor.

Dahası, dahası derken, olmuyor, hiçbir şeyin sonu, önünden göründüğü gibi gelişmiyor.. Sonra kaybedilen değerlerimiz, kadının içinde hissettiği aidiyetsizlik, erkeğin büyüyen tatminsizliği arasında sıkışıp kalıyor insan..

Ve asıl derdimiz; ‘Atlar tepişirken taylar zarar görüyor’..
Olan çocuklarımıza oluyor..

Ummu Aişe
Müslüman Anneler

Sevgi yoksunu ruhlar…


Sevgi yoksunu ruhlar...

Çocuk, ruhunun derinliklerinde duyumsadığı sevginin yoksunluğu kadar, anneye karşı bağımlılık sürecine girer. Birçok kişi, annenin çocukla yakından ilgilenmesinin, doyasıya iletişim kurmasının anneye karşı bir bağımlılık oluşturacağını düşünür. Halbuki çocuklarda görünen bağımlılık, çocuğun ruhen doygunluk yaşayamamasındandır.

| Adem Güneş, Çocukluk Sırrı, sayfa 180