Bir annenin kızına nasihatleri


bir-annenin-kizina-nasihatleri

Yürek sızım, inci tanem, gözümden sakındığım, koklamaya kıyamadığım ciğerparem, can kızım!

Sana anlatacaklarımı dinle ve sakın unutma. Çünkü bu dünyada sana annenden daha yakın bir dost bulamazsın.

Sen benim en değerli hazinemsin kızım. Bana Rabbimin en güzel hediyesisin. Sen geleceğin annesisin. Ayaklarının altına cennet serilensin. Toplumun öğretmenisin…

Rabb’ini tanı, kulluğun tadına var ve O’ndan gelen her şeye razı ol ki, O’da senden razı olsun.

Şunu bil ki; Seni Yaratan Rabbin seni senden iyi tanır. Senin için en doğru olanı O bilir.

Can parçam, hayasız insanların çirkin hayallerinde aktör olmanı istemem. Yaban bakışların seni incitmesine gönlüm razı olmaz.

Özgürlük yalnız Allah’a kullukta gizlidir. Allah’a asi olarak insanları memnun etmeye çalışanlar hiç bir zaman mutlu olamazlar. Açılıp saçılmak Yaradanına asi olmaktır. Bir ayeti hiçe saymaktır. Kapılarını tüm tehlikelere karşı açık bırakmaktır.
Bir kadın herkesin olamaz kızım, bedenini herkes göremez, ona herkes dokunamaz.

Sen Rabbine asi olma ki, izzet ve şeref seni terk etmesin, sen iffeti kuşan ki, Allah senden hoşnut olsun ve seni tüm kötülüklerden korusun.

Sen dosdoğru ol ki doğrularla beraber olasın. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır…
(Nur:26)

Sen güzelliğini, kadınlığını şeytanlaşmış insanlardan gizle yavrum. Sana Rabbinin emrettiğini yap ve yalnız Allah’a tevekkül et.

Sen tesettürü bedeninde bir cevher gibi taşı. Çünkü gözüne tesettür inmemiş namertler çok kızım.

Sen Nûr 31.i Allah’ın emaneti bil ve ona göre yaşa ciğerparem.

Çünkü Nûr 30.u anlamayan, edep yoksunu erkekler çok…

Kadın ol, anne ol ve şahsiyetli, erkekler, kızlar yetiştir. Çünkü özünden, dininden, Rabbinden uzaklaşmış bu toplum çok hasta.

Bu toplumun şahsiyetli, namuslu babalara, iffetli, hayalı annelere ihtiyacı var kızım…

Dünyayı silkeleyip kendine getirecek analara ihtiyacı var…
Batının karanlık girdabını bize süslü gösterdiklerinden beri kapanmaz yaralara duçar olduk. Biz bizi unuttuk göz bebeğim.
Biz Rabbimizi unuttuk…

Cahide Sultan

Evliliği yük olarak görmeyin


Evliligi yuk olarak gormeyin

Son zamanlarda evlilik birçok kişinin gözünde yük gibi algılanmaya başlandı. Bu yanlış! Evlilik, birlikte zorlukların üstesinden gelme ilişkisidir ve insana iyi gelir.

“Evliliği kolaylaştıracak bir şeyler yok mu? Evlenmekten korkuyorum. Evliliğin bana yük olmasından da. Kısmetlerim çıkıyor; ama bir türlü karar verip evlenemiyorum. Net cümlelerle pratik öneriler yazsanız ne iyi olurdu Mehtap Hanım.” diye sormuş bir okuyucum.

Siz sorarsınız da ben cevap vermez miyim? Hemen sıralayayım size. Bayram şekeri gibi hayatınızı tatlandırmasını umduğum pratik önerileri yazayım ki; evlilik “yük” olmaktan çıkıp “birlikte kalkındırılan” bir süreç haline gelebilsin.

Öncelikle evliliği “yük” olarak görmeyin. Bu çok tehlikeli bir bakış açısı. Niye biliyor musunuz? Siz evliliğin yükünden bahsedince, “yük” kelimesinin anlamı tam olarak ne acaba diye düşündüm. Öyle çok anlamı var ki (tamamı için bakınız; Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük). Evlilikle ve evliliğin yük olmasıyla buluşan anlamları açısından şunlar dikkatimi çekti… Bir şeyin ağırlığı… Birinin üzerine almak zorunda kaldığı ağır görev… Tedirginlik veren şey, engel… Bir cismin yüzeyinde biriken elektrik miktarı… Çevresinde kıvıl alan yaratan, artı ya da eksi alabilen temel tanecik özelliği, niceliği…

Evlilik yük olarak algılanırsa neler hissedersiniz düşünün hızlıca. Ve akıl süzgecinize takılanları sıralayın kendinizce. Tahmin ediyorum ki zihin pencerenizde yeni kapılar açılıverecek bir çırpıda…

Söylediğim gibi öncelikle ilk öneri! Tanımlardan yola çıkarak söylemek gerekirse size tedirginlik veren şey, aynı anda üzerinde artı/eksi bir yığın duyguyu da size yaşatıyordur. Bu nedenle lütfen “evlilik yükü” ağırlığıyla yola çıkmayın. Doğru kişiyle yapılmış evlilik “yaşamı kolaylaştırıcı” bir özelliğe bürünür. Evinizi cennetten bir bahçeye çevirir. Tekken yalnızken, bir anlamda duygusal olarak çıplakken bir bütünün parçası olursunuz. Duygusal olarak sarılıp sarmalanırsınız. Eşinizle elele verip zorlukların üstesinden gelirsiniz.

Hepimiz insanız. İnsanın olduğu yerde midesi var, böbrekleri var, kalbi var…vs. Bunlar varsa, organlarına ait rahatsızlıkları da olabilecektir zaman içinde! Ayrıca acıları var… hüzünleri… neşeleri… isyanları… zorlukları… canlı olmak için çaba sarfetmediğimiz gibi; ani karşılaşabileceğimiz stresli durumlar için de çaba sarfetmiyoruz. İnsan olmanın sorumluluklarıyla bezenmiş ağırlıklarımız var. Tüm bunların farkında olarak, başımıza gelenleri, eş olarak seçtiğimiz kişiyle atlatabileceğimizi düşünerek evliliklere başlamalıyız. Çünkü evlilik, kendi ritmik gelişimi içinde tüm güzelliklerinin yanında, doğal sıkıntıları olan bir süreç. Ama kesinlikle yük ilişkisi değil!

Evlendiğinizde evliliğin nimetlerine aday olduğunuz gibi, külfetlerine de aday olduğunuzu bilmek zorundasınız. 4X4 peri masalı evlilik diye bir şey yok! İyi gün/kötü günün, hastalığın/sağlığın birbirinin içinde eridiği uyumlu evlilikler var!

Eşinizle ilişkinizde “dil”inizi kullanmaya çalışın. Dil, akışla ve yaşamla ilgilidir. İnsanlar konuşarak birbiriyle koordinasyon sağlar. İletişimin ve duygularınızın çakışmasıyla sohbet ortamı oluşur. Sohbet edin. Sohbet, bir anlamda kelimelerle dans etmektir. Eşinizle sohbet dansı edin! Birbirinizin lafını kesmeden, kelimeleri ayağınıza dolandırmadan, karşı tarafı dinleyerek, onun cümlelerinin arkasındaki duyguyu ve ruhu hissetmeye çalışarak kelimelerinizle dans edin. Terapide, terapistin danışanlarıyla yaptığı gibi. Çok işe yaradığını göreceksiniz. “İyi de nasıl? Bilmiyorum ki” diyorsanız, eğitim programlarına katılarak öğrenin. Ehliyet almak için sürücü kursuna gidebiliyorsak, eş olabilmek için de eğitim gruplarına katılmalıyız sevgili okurlar!

Evliliğinizin, ailenizin, ilişkinizin farkında olmaya çalışın. Ve evliliğinizin tadına varmaya çalışın.

Evlilikte 10 alanınız var ve bunların 7 tanesinde mutlu, 3 tanesinde mutsuzsanız, mutlusunuz. Bu 10 alanın 7 tanesinde mutsuz, 3 tanesinde mutluysanız, mutsuzsunuz. Bu formülasyonu değerlendirin. Ve mutsuzluk alanlarınız 3 taneyi geçmeye başladıysa mutlaka ama mutlaka Aile ve Çift Terapistlerinden yardım alın.

Yaşadığımız dünya maalesef önyargılarla dolu. Bunu hiç olmazsa eşinize yapmayın. Eşinize karşı, şartlar ne olursa olsun, ön yargılı davranmayın. Çünkü önyargı “öteki”ni görmeyi engeller. İletişimin önündeki en önemli engeldir. Önyargılarınızdan arındırdığınız ilişki paternleri sizi mutlu çiftler haline getirir.

Evleneceğiniz kişiye “Benimle evlendikten sonra hayatındaki neyi muhafaza etmek istersin?” diye sorun. Ve cevabı iyi dinleyin. Korumaya çalışmak istediği konuda ona destek olabilecekseniz evlenin. Yok eğer size uymazsa evlenmeyin. Çünkü her insan, kendi iç dünyasında bir şeyleri muhafaza etmek ister. Ve hatta kollamaya çalıştıklarını daha sağlam temellere oturtmak için evlenir. Ama evlendiği kişi, muhafaza etmek bir yana, yıkıcı davranıyorsa, kişi yaşayamaz. Hayatta kalsa bile yaşam sevincini yitirir! Diyelim… başka zamanlarda anlatmaya devam edelim…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu
Psikolojik Danışman & Psikoterapist

Tarçınlı Rulo Çörek


Cinnamon roll

Esselamü aleyküm dostlar!

Aslen skandinav ülkelerine ait olan, fakat daha çok Amerikada ün bulmuş bir tarif paylaşacağım sizlerle. Korvapuusti, kannelbullar, cinnamon rolls, … gibi isimler taşıyan bu tarif’e biz kısaca tarçınlı rulo çörek diyelim dilerseniz :)

Aşağıdaki ölçülerle yaklaşık yumuşacık 10 çörek elde ediyoruz. Tarifimiz şöyle:

Malzemeler

– 1 yumurta
– 50 gram şeker
– 120 ml ılık süt
– 60 gram oda sıcaklığında tereyağı
– ½ yaşmaya
– 350 gram un

Arasına sürmek için : 50 gram tereyağı, 40 gram şeker, 1 tepeleme çorba kaşığı tarçın

Glazür için: 1 yumurta beyazı, 200 gram pudra şekeri

Yapılışı

– Un hariç hamurumuz için gerekli bütün malzemeleri bir kaba koyuyoruz. Unumuzu azar azar ekleyip yoğuruyoruz. Elde ettiğimiz hamurun üzerini örtüp bir saat kadar dinlendiriyoruz.
– Arasına süreceğimiz malzemeleri küçük bir tencereye koyup tereyağı eriyesiye ısıtıyoruz. Karıştırıp soğumaya bırakıyoruz.
– Hamurumuzu yarım santim kalınlığında dikdörtgen bir şekilde açıyoruz. Üzerine tarçınlı karışımı sürüyoruz. Geniş kenarından başlayıp rulo hâline getiriyoruz. 2 veya 3 santim kalınlığında kesiyoruz ve fırın tepsimize diziyoruz. Ruloların üzerini örtüp yarım saat dinlendiriyoruz.
– Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında üzeri kızarana dek pişiriyoruz (yaklaşık 25 dk). Pişen çöreklerimizi soğumaya bırakıyoruz.
– Glazür için yumurta beyazını ve pudra şekerini iyice çırpıyoruz. Elde ettiğimiz karışımı bir kaşık yardımıyla yavaşça çöreklerimizin üzerine döküyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra glazür donacaktır.

Âfiyet olsun !

Saygın evlilik


saygin-evlilik

Yaşanmış bir olayın unutulmasını istemek anlamsız bir istektir.
Zira unutmak iradi değildir.
Kişi yaşadığı bir olayı unutmak istedikçe, zihin bu isteği kendine bir müdahale olarak algılar ve direnç gösterir. Daha çok akla gelir.
Aynı şey konuşmak için de geçerlidir.
Konuşmak bir ihtiyaçtır. Zihnin boşaldığı kanaldır. Zihin boşalmazsa, duygusal patlamalar olur. O yüzden önemlidir kişinin kendisini ifade edebilme özgürlüğünün olması.
Ancak, konuşmak yetmez. paylaşmak da gerekir. Kişinin bir odaya çekilip kendi kendine konuşması, onun zihnen boşalacağı anlamına gelmez. İnsan, paylaşarak konuşursa ruhen huzura erer, konuştuğu kişiye bağlanır…
Bugün aile içinde yaşanan birçok sorun, bu üç temel ihtiyacın karşılanamıyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Geçmişte yaşanmış ve fakat çözüme ulaşılmamış hatıraların varlığıdır aile içinde huzursuzlukların temel sebebi…
Eşler, geçmiş ile ilgili hâlâ çözümlenmemiş bir konuyu açtığında, “Sen hâlâ unutmadın mı onu?” diye birbirlerine baskı yapıyorlarsa, bu baskı o evliliği mutlu kılmaz, eşi eşe karşı yabancılaştırır, soğutur… Eşler, çoğu defa problem yaşamak yerine, problemi görmezden gelmeyi bir marifet zannediyorlar. Hâlbuki mutsuz evlilikler, problemi olan değil, problemi çözemeyen evliliklerdir.
Birçok evlilik, iletişim problemleri nedeni ile kahır yükü hâlinde devam eder de kimsecikler bilmez. Bir evliliğin kalitesi, o evlikteki iletişim kalitesi ile ölçülebilir.
Konuşma özürlü olmadığı hâlde konuşamayan bir eşe sahip olmak, bunalım kaynağıdır.
Konuşmayan eşi olan bir kadın, çocuklarına hırçındır, yaşamda mutsuzdur…
Kendisi ile konuşmayan eşi olan kişiler, kendi içlerinde konuşmaya başlar ki, bu o insan adına gerçek bir trajedidir.
Eş, eşi ile konuşabildiği kadar evlidir.
Ancak, konuşmak yetmez. Kişi konuştuklarının karşılık bulmasını ister. Sözlerinin karşısındakine dokunduğunu hissetmek ister, yankı bulmaya ihtiyacı vardır zira insanın… Kendi duygularının karşıda yankılandığını gördükçe değerli olduğunu hisseder insan.
Değersizlik hissi, yankı bulamamaktır.
Saygın bir evlilik, saygılı bir iletişimin sonucudur.

Pedagog Adem Güneş

Bütün Günahlarımız Şeriata Uygun (!) *


butun gunahlarimiz seriate uygun.jpg

İnsanın ezeli düşmanı olan şeytan, Hz. Adem’den bu yana insanlığa günahları süslemeyi, meşru göstermeyi, hafife aldırmayı ve bir şekilde dini motiflere uyarlayarak “mübah” saydırmayı görev edinmiştir.

Fakat sanırım hiçbir dönem, günahların böylesine pervasızca şeriate uyarlandığı ve tasarlandığı görülmemiştir.

Hayatını azimetlerle inşa eden, ufacık günahını tepesine yuvarlanıverecek bir kaya misali gören ve tevbe makamında bir ömür diz çöken Müslümanların yerlerini artık hayatlarını ruhsatlarla veya şâz kalmış fetvalarla idame ettiren, günahlarını burnunun ucuna konan bir sinek misali gören ve tevbe makamına hiç uğramayan Müslümanlar aldı.

Dine karşı bu hafifmeşrep yaklaşımdan maalesef nikah, evlilik, neslin korunması ve aile gibi en temel müesselerimiz de ciddi hasarlar aldı.

Ailesinden gizli nikah kıyıp da sonra sözde eşi olan adam kendisini boşayınca iki aylık bebeğiyle ortada kalakalan ve hastane odalarında kürtaj sırası bekleyen bir kız…

Bir zamanlar gizli bir nikahı yürütürken eşi tarafından “boşanmadan” terk edilmiş ve şu an evli olduğu halde yeniden nikah masasına oturan bir kız..

Gizli nikahının izlerini yeni eşine fark ettirmemek için tıbbi bir operasyonla bekaretini yeniden elde etmeye çalışan bir kız..

Bilmiyorum ki, hangisinden bahsetsek? Meselenin hangi tarafından tutsak?

Bugün maalesef çevreye ve topluma ilan edilmeksizin yapılan gizli nikahlar, ümmetin ciddi bir problemi haline gelmiştir.

Başlangıçta bu işe gönüllü razı olan genç kızlar, “birkaç yıl sonra işler yoluna girince evlenme” umuduyla böylesi bir ilişkiyi kabul etmiş ve fakat bu işten en çok zarar gören de yine kendileri olmuştur.

Ki bir kadının kendisine verdiği zararı, onlarca erkek bir araya gelse veremez. Yine bir kadının kendi itibarını ayakları altına almasını, onlarca erkek bir araya gelse telafi edemez.

“Nasıl olsa ailem izin vermez” yargısıyla yola çıkan gençlerin, gizli bir nikahla ucuz otel odalarında evlilik ilişkisi (!) yaşamaları, bu ilişkiyi en fazla “zina” olmaktan çıkarır. Fakat vicdani ve toplumsal bir günah olmaktan asla çıkaramaz.

Sen ailenden veya çevrenden birinin seni görmemesi için eşinle (!) birkaç mahalle ötede ancak yan yana gelebiliyorsan, kazara biriyle karşılaştığında elin ayağın birbirine dolaşıyorsa, “Bizim okuldan bir arkadaş da az önce karşılaştık” yalanlarını bilmem kaç kez söylemek zorunda kalıyorsan, otel resepsiyonuna “Biz evliyiz ama daha kimliklerimizi değiştiremedik” deme rezaletinde bulunuyorsan, onca insanın senin hakkında su-i zan etmesine sebep oluyorsan, terk edilip de karnında bebeğinle ortada kaldığında “Babam duyarsa öldürür” diyerek masum bir cana kıyabiliyorsan söyle bu nasıl evlilik?

Bu nasıl Allah’ın şeriati?

Bir bayanın böylesi bir nikahı kabul etmesi, ilk başta kendisini bir başkasının zahmetsizce ve değersizleştirerek kullanmasına izin vermesi demektir. Resmi nikahın olmaması, karşı tarafı hiçbir hukuki müeyyedenin bağlamayacağı, ailenin ve sosyal çevrenin haberinin olmaması da hiçbir sosyal yaptırırımın olmaması anlamına gelir.

Nitekim İslam’ın nikah ve talakla ilgili hükümlerinin pek çoğu, kadının mağdur edilmesini önlemeye yöneliktir.

Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesinde, mahalle kadısına kayıt yaptırmadan yapılan nikahların geçersiz sayılacağı söylenmiş ve ısrarla resmi nikah üzerinde durulmuştur.

Kaldı ki aile rızasıyla dahi olsa, düğünden aylar önce “Birbirimize karşı rahat olalım” düşüncesiyle dini nikah yapmanın nice aileyi felakete sürüklediği, tecrübe edenlerin malumudur.

Anne-babalar çocuklarıyla gönül bağı kuramadıkça, gizli kapılar ardında kıyılan nikahlardan da, ucuz hastane odalarında düşürülen masum canlardan da haberdar olamayacaklardır.

Evlilik hususunda ailenin bir takım şartlar öne sürmesi, okul, askerlik, iş gibi daha çok ekonomik sıkıntıları dile getirerek evliliğe karşı çıkmaları, gençleri böylesi gayr-i ahlaki davranışlara iten nedenlerin başında gelmektedir.

Bunun yanı sıra maalesef pek çok genç de daha meseleyi ailesine intikal ettirmeden “İzin vermezler” düşüncesiyle gizli nikaha kılıf bulmaktadır.

Oysa birbirini seven ve evlenme niyetinde olan bir genç kız da, erkek de meseleyi ailelerine taşıyarak birbirlerine ne kadar değer verdiklerini göstermiş olurlar. Ailelerinin bazı olumsuz davranışlarına sabrederek, gerekirse birkaç yıl bekleyerek evliliğin ağır sorumluluğu karşısında daha çok güçlenir ve birbirlerine kenetlenirler.

Diğer türlü “kolaycı, hazırcı, elini taşın altına koymaktan kaçınan ve ufacık bir pürüzde hemen pes eden” bu neslin gençleri birbirlerini harcamaktan da, kullanıp bir kenara atmaktan da çekinmeyeceklerdir.

Evleniyorsun doğru düzgün bir mehir bile vermiyorsun! Boşanıyorsun ne iddet beklemek var, ne usulünce nafaka sağlamak,! Doğacak çocuğun umrunda değil, “120 günden önce kürtaj yapmak caizmiş” fetvasını bir yerlerden bulup buluşturup kadının önüne koyuyorsun! Velhasıl bütün günahlarını şeriate uydurarak gönül rahatlığıyla yaşıyorsun!

Allah aşkına var mı böyle bir din? Var mı böyle bir dindarlık?

Oysa “Müftüler fetva verse de kalbimize danışmak” olmalıydı bizim şiarımız..

Kalbimizdeki o saf ve temiz cevheri, yalanlarla, ihanetlerle bulandırmayacak bir duruşumuz olmalıydı..

“Kalbimizi rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğimiz şeyler”i kim ne derse desin “günah” hanemize yazmalıydık..

Ve selefimizin de buyurduğu gibi “Ruhsatlarla idame ettirilen bir dinin elden gideceği” ilkesini asla unutmamalıydık..

Ummu Reyhane
Müslümananneler.net

* Dücane Cündioğlu

Prematüre bebek annesi olmak…


insirah

Bismillah
5- Muhakkak ki güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
6- Elbette güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
| İnşirah sûresi

İki ay kadar önce, altı aylık hamile iken, oğlum doğdu. Herşey o kadar ânî oldu ki, korkulu gözlerle ve kontrol edemediğim bir çene titremesiyle, herşeyi uzaktan izlediğimi hatırlıyorum. Acil bir sezaryenle, 15 dakika kadar bir süre içinde bebeğim benden alınıp ilk müdahaleler için uzaklaştırıldı. Elhamdulillah hayattaydı, ilk ağlamasını duymuştum. İnce fikirli bir hemşire, oğlumun fotoğrafını çekip bana göstermişti. Ama ameliyat masasında dikiş atılırken, hâlâ olayları kavramaya çalışıyordum.

Birkaç gün önce sancılarla başlayan bu serüven, hastanede müşahade altında ve sancıları durdurmaya yönelik verilen ağır ilaçlarla sonuçlanmıştı. Hastanede kaldığım üç gün boyunca, oğlum için hayırlı olanı diledim Allah’tan. Aynı zamanda sürekli verilen ilaçlardan dolayı, oğlum için oldukça endişeliydim, kana karışan herşeyden onunda nasiplendiğini biliyordum…

Gerekli müdahale yapıldıktan ve tedbir olarak oğlumun akciğer gelişimi için iki iğneden sonra, doktorlar ertesi gün beni taburcu edeceklerini söylediler. Fakat bedenimi dinleyip, oğlumun doğacağını hissedince eşimden acilen hastaneye gelmesini istemiştim. Hislerim beni yanıltmadı, eşim hastane odasına girdiğinde üç jinekologla karşılaştı. Doğmaya hazırlanan bebeğimin zarara uğramadan nasıl doğması gerektiği konusunda fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Eşim de şaşkındı ve gözlerindeki korkuyu sezebiliyordum.

Eşimin yanımda olması hem benim için, hem de oğlumuz için bir avantajdı. Doğduğunda oğlumuzun yanında olup neonatal yoğun bakım servisine gitmesinde eşlik etti. Ben ise, sezaryenden dolayı, ancak ertesi gün tekerlekli sandalyede gidebilmiştim oğlumun yanına. Elhamdulillah, bulunduğumuz hastanede böyle bir servis vardı, aksi halde doğduğunda ambulansla farklı bir hastaneye sevk edeceklerdi…

Oğlumu kucağıma aldığımda, mutluluk ile hüzün arasında bir his yaşadım. Sıcaklığını hissetmek bana iyi geliyordu, ancak zayıf bedeninin nefes desteği aparatı, gıda borusu ve farklı elektrotlarla donatılmış olması içimi burkuyordu.

Hastane odasında diğer odalardaki çocuk seslerini duymak hayli zordu. Hem karnımdaki bebeğin erken alınması, hem de yanımda olmayışı içimde büyük bir boşluğa sebep olmuştu. Üç saatte bir sütümü sağıp oğluma götürmem (veya eşimin götürmesi) bu boşluğu bir nebze dolduruyordu. Oğlum için faydalı birşey yaptığımı hissediyordum. Ayrıca onun iyi olabilmesi için benim dimdik ayakta durabilmem gerektiği kendime telkin etmeye gayret ediyordum.

Hastanede üç gün kaldıktan sonra taburcu edildim. O an hayatımın en zor anlarındandı. Hastanede bir üst katta bulunduğu için, bir nebze olsun oğlumun yakınımda olduğunu düşünüp kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Ama hastaneden ayrılmak, eti tırnaktan ayırmak gibiydi, içim yandı, gözyaşlarımı saatler boyunca tutamadım. Bu durumu kızıma anlatmak da zordu, neden sürekli ağladığıma anlam veremiyordu. Kardeşini özlediğim için ağladığımı, ama yakında eve gelince herşeyin daha iyi olacağını söyleyince bir daha soru sormadı. Ama onun da etkilendiği belliydi…

***

Oğlum bir kilo doğdu; kıpkırmızı, nefes almayı tam olarak bilmeyen, midesine giden bir boruyla beslenen zayıf bir bebekti. Ancak her gün doğduğu ve yaşadığı için duâ ettim. 26 haftalık doğduğu için ölüm riskinin olduğunu da biliyordum, bu yüzden korku ile ümit arasında uzun haftalar geçirdim.

İkinci çocuğum olmasına rağmen, ben en çok anneliği oğlumla tattım. Sezaryen dikişlerim henüz taze iken ve her adım attığımda şiddetli ağrı hissetmeme rağmen, tram durağına 5 dakikalık mesafeyi 20 dakikada yürüdüm. Hastaneye vardığımda ise, bir o kadar yürümem gerekti. İlaçların da etkisiyle ter içinde kalıyordum, ama sabahın erken saatlerinde hiç aksatmadan oğluma sütümü götürüyordum. Anne merhametini daha önce hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim.

Her gün özlemle aynı yolu kat edip, oğluma kavuşmak için büyük bir hevesle hastaneye doğru ilerliyordum. Kızıma bakmam gerektiği için, maalesef oğlumun yanında 2-3 saatten fazla kalamıyordum. Onun yanından ayrılmalarım ise çok zordu. Oğlumla ilgilenen hemşirelerden biri oğlumdan ayrılamadığımı farketmişti. Önce çıkış kapısına doğru ilerleyip, tekrar tekrar oğlumun yanına gelip öpüp kokladığım olmuştur…

***

Oğlumun 36. haftası dolduğunda, yoğun bakım servisindeki anne-çocuk odalarından birinde üç gün kaldım. Artık oğlum iki haftadır kendi nefes alabiliyor, biberondan gıdasını alabiliyordu ve 2,5 kilo olmuştu. Doktorlarla görüştükten sonra, biraz da benim ısrarımla, oğlumu eve getirebildim elhamdulillah. Bu defa hastaneden oğlumla çıktım, benim için ikinci bir doğum gibiydi.

***

Hayat sürprizlerle dolu, Allah’ın bizim için belirlediği çizgiyi önceden bilemiyoruz. Yaz tatilinin bu şekilde geçeceği aklımın ucundan geçmezdi. Beni olgunlaştıran bu süreçten belki de daha güçlü çıktım. Hayat toz pembe değil, olamaz ve olmamalı, aksi halde kim cenneti arzulardı?

On haftaya yakın süren bu süreci oğlum eve geldikten sonra unutmuş gibiyim. Sanki oğlum her zaman evdeymiş, sanki hiç ayrılmamışız, sanki ondan mahrum uykusuz geceler hiç yaşanmamış gibi. Allah’a şükürler olsun ki, bu denli ağır hatıralar aklımızda sürekli canlı kalmıyor. Yoksa hayata devam etmek çok zor olurdu.

Hâlâ dikkat etmemiz gereken noktalar var elbet. Çocuklu veya kalabalık  ve kapalı ortamlardan uzak durmamız gerekiyor. Ayrıca hijyen kurallarına dikkat etmemiz ve gelişim sürecini vaktinde doğmuş bir bebekten daha sıkı takip etmemiz gerekiyor. Fakat oğluma olan hasretim sona erdi ve bu dünyadaki herşeyden daha değerli.

Ve, öğrendim ki, vaktinde doğan her çocuk için, sırf zamanında doğduğu için şükretmemiz gerekiyor…

Nilgün ERYILMAZ

Bir anne çocuğuna vurdu…


Bir anne çocuğuna vurdu

Bir anne çocuğuna vurdu;
Öyle ansızın
Düşünmeden, tartmadan, hesap etmeden
Öyle birdenbire
Ne yaptığını kendi bile bilmeden..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Son günlerde çocukların hastalıkları birbirine karışmıştı
Gece ateşlenen çocuğunun başına bekliyor
Yarım saatte bir uyanan küçüğü emzirip yeniden uyutuyor
Kendisi de birkaç saatlik uykuyla ayakta durmaya çalışıyordu..
Akşama kadar ağlayıp kucağından inmeyen çocuklar
Gece boyu da uykusuzluk
Sinirleri harap olmuştu
Tükenmek üzereydi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Eşi o kadar yoğundu ki
Günlerdir gecenin bir yarımı geliyordu
Hatta birkaç gündür de iş seyahatindeydi
Birbirlerinin yüzünü görememiş, iki kelam edememişlerdi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Eşinin yokluğunda yanlarına gelen kayınvalidesi
“Sen bu çocuklara bu kadar yüz veriyorsun, çek ceremesini” diyordu sürekli
Konu komşu; “Bunlar da pek şımarık, can dayanmaz ki” diyorlardı gördükçe..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Dün akşam “Çocuklar biraz rahatsız” diye ertelemeye çalıştığı misafirler
“Bir saat ziyaret edip kalkarız” diyerek gelmişler
Ve gecenin bir yarısına kadar kalkmak bilmemişlerdi
Çocuklar uyuyamamış
Anne bunaldıkça bunalmıştı..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Ne zamandır kendisine “Sen annesin, dik tut başını” diyecek bir dost yüzü görmemişti..
Veya ufak bir destek yakınlarından
Kapısını çalacak biri..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Günler olmuştu iki sayfa Kur’an okuyamamıştı
Bir kitabın kapağını açamamıştı
Bir nasihat kulağına gitmemişti
Bomboş hissediyordu kalbini
Yükler altında ve kararmış gibi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
İlk defaydı
İlk kez olmuştu böylesi bir şey
Çocuk şaşırdı önce
Sonra can havliyle ağlamaya başladı..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Nasıl yaptığına kendisi de şaşırdı
Ağlayan yavrusuna sarıldı
Onu bağrına basıp kendi de başladı ağlamaya..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Çocuk, annesinin bağrında iç çekiyordu
Anne, bin pişman gözyaşı döküyordu..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Bunca dış faktör olmasa
Hangi anne suçsuz günahsız çocuğuna vururdu?..

Bu hikaye size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

Ummu Reyhane
Müslüman Anneler