Çocuklara Nasıl Sabredelim (4)


1234811_329645467160767_5674660386332139263_n

Hiç kimse bir anda öfkelenmez. Bir anda patlamaz.

Öfke, uzun zaman önceden “geliyorum” der. Ama bunu kimimiz duyarız, kimimiz ise farkına bile varmayız.

İnsan, “nefesini tutmaya başladığı an”, öfkeyi bünyesine almış demektir. Devam eden süreçte ise, kişilerin “patlama” süreleri birbirlerinden farklılık arz eder.

-Kardeşin uyudu, bağırma yavrum, diyorsun. Bağırıyor. Nefesini tutuyorsun.

-Çok geç oldu, uyuman lazım diyorsun. Uyumuyor. Ve uyanık kaldığı her dakikayı nefesini tutarak geçiriyorsun.

-Vurma, diyorsun. Vuruyor.

-Onu alma, diyorsun. Alıyor.

-Ye, diyorsun. Tükürüyor.

-Ellerini yıka, diyorsun. Gidip koltuklara sürüyor.

Hepsinde nefesini tutuyorsun. Dişlerini gıcırdatıyorsun. Yumruklarını sıkıyorsun. İçinden söyleniyorsun.

Yapma!

Az sonra hepinizi üzecek ve kıracak şeyler yaşayacaksın! Öfke geliyor. Onu durduramazsın. O halde kendin dur.

Durakla. Mola ver.

“Çocuk, gözüne batmaya başladığı zaman” durmalısın. Daha ileri gitmeden. Kontrol edilemez hale gelmeden.

İş yetiştirmeyi bırak. Misafiri iptal et. Her şeyi olduğu yerde bırak ve DUR!

Çocuklara oyalanacakları bi şey ver. Yesinler, içsinler, döksünler, saçsınlar. Sana ellemesinler. Kapıyı çarpmadan, ayaklarını yere vurmadan, döşemeleri rüzgarınla titretmeden çık yanlarından.

Sonra ayrı bi yere geç. Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Öfkelendiğinde sus!” Sessizleş o halde.

“Şeytandan Allah’a sığın.” O’ndan yardım iste.

“Ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan.” Bedeninin taarruza geçmesini önlemek için rolentiye al kendini.

“Abdest al. Suyun ateşi söndürdüğü gibi, abdest de öfkeyi söndürür.” Suyu aç, suya dokun, suda kal, temizlen, arın.

“Olmadı iki rekat namaz kıl.” Tertil üzere Rabbinin ayetlerini oku. Çünkü tertiline uygun bir şekilde Kur’an okumak, insanın içinde biriktirdiği, sıkışan ve patlamak üzere olan “o nefesin” atılmasına ve açılmasına vesile olur.

Dur ve nefes al.

Burnundan al, bekle ve ağzından ver. Allah’ın izniyle beyninin kontrol sistemini yeniden devreye sokabileceksin.

Sonra git çocuklarının yanına, bir köşeye uzanarak nasıl dağıttıklarını, döktüklerini seyret.

Gözyaşlarını saklama fakat asla suçlama.

“İyi hissetmiyorum” de. “Seninle alakası yok, biraz üzgünüm” de.

İşte o günlerden birinde Yusuf’a (3,5 yaş)

“Kalbim biraz kırık” dedim.

“İstersen ben yapıştırabilirim” dedi. Sonra gülüştük, sarıldık birbirimize ve kalbimi nasıl yapıştırabildiğine hayret ettim :)

Bir diğerinde leblebi kutusunu bana uzatarak “Leblebi yersen iyileşir misin anne?” dedi. “Bilmem ki” dedim. Sonra uzattığı leblebileri yedim. Üç-beş derken bütün kutuyu bitirdik beraber. Leblebi yemenin, beni nasıl iyileştirebildiğine hayret ettim :)

O halde öfkeyi duymaya çalış.

Ne kadar erken fark edebilirsen, o kadar güçlü kontrol edebilirsin.

Ve denemekten asla vazgeçme, çabala.

Çünkü her defasında farkındalığının arttığını ve öfkeyi kontrol etme mekanizmanın daha da hızlı geliştiğini göreceksin.

Ummu Reyhane
muslumananneler.net

Çocuklara Nasıl Sabredelim (3)


11136708_444575675667745_4321818302632212122_n

Sevgili anne!

Hani bazen çok yorgun oluyorsun ya.

Bütün işler sana bakıyor, yaptıkça bitmiyor, biri bitiyor diğeri başlıyor, çocuklar saatlerce ağlıyor, iki dakika peşini bırakmıyor.

Bunalıyorsun. Aklına yardımcısı olan anneler geliyor. Çocuklarını annesine bırakıp da seminere giden arkadaşın geliyor. Eşi ev işlerinde pek mahir olan o komşu.

“Çocukların ne zorluğu var ki canım” diyen ve bir kez bile gece uykusundan uyanmamış olan o akraba kızı.

İmkansızlıkların, yetersizliklerin, hayat şartların… Düşündükçe daraltıyor seni.

Sevgili baba!

Sen işten yorgun argın eve döndüğünde dinlenmek istiyorsun ya. Çocuklar kendi halinde oynasın. Eşin her zaman güler yüzlü olsun. Yuvan sıcak, sofran hazır olsun.

Olmuyor.

Günlerdir uykusuz kalan eşine destek olmak zorundasın. Çocukları alıp bir saat gezdirmen gerekiyor. Gözlerin uykudan kayarken hikaye kitabı okumaya çalışıyorsun. Kollarında derman kalmamışken çocuğunu taşıyorsun. Enerjinin son kırıntılarını da onunla oynamak için harcıyorsun.

İş hayatının stresi, patronu, işçisi, amiri, memuru, milletin ağız kokusu. İnsanın kendi yağında kavrulmasına tahammülü olmayan şu lanet olası kapitalizm.

Sonra senin yaşam fotoğrafının yanına bir de diğerlerini koyuyorsun. Ömrü boyunca hiç çalışmadan yaşamış o şanslı (!) azınlığı. Babası ardında duran genç adamları. Ne hata yaparsa yapsın, ailesinin desteğini üzerinden hiç çekmediği arkadaşlarını.

Düşündükçe yaşadıklarına tahammülün kalmıyor. Yorgunluğuna bir de hayattan bezginliğin ekleniyor.

İşte o anlarda “Neyi unuttuk?” diye soruyorum kendime. “Neyi eksik yaptık?”

Ve aklıma Hz. Fatıma annemizle Hz. Ali efendimizin hikayesi geliyor.

Bir gün Hz. Fatıma onca işe koşturmaktan bunalmış. Değirmen taşıyla buğday öğütmekten elleri yara olmuş.

Hz. Ali’nin su çekmekten dolayı göğsünde ağrılar oluşmuş, fakirlikten ve imkansızlıklardan daralmış. Karı-koca “Ne yapsak?” diye düşünüp dertleşirken Hz. Ali: “Babana gidip de bir hizmetçi istesen, işlerimizde yardımcı olsa” demiş.

Hz. Fatıma birkaç defa gitmiş fakat söylemekten utanıp geri dönmüş. Sonunda canına tak etmiş olacak ki:

“Babacığım” demiş “Allah sana genişlik verdi. Yanında köleler ve mallar var. Bize de ihtiyacımızı görecek bir hizmetçi versen.”

Efendimiz (a.s) durmuş bakmış kızının haline. Sonra çaresiz “Suffe ehli açlıktan karınlarına taş bağlarken ben bu köleleri size nasıl veririm? Bu köleleri satıp parasıyla Suffe ehlinin karnını doyuracağım” buyurmuş.

Hz. Fatıma çaresiz eve dönmüş. Akşam Efendimiz (a.s) gönüllerini almak için yanlarına gitmiş. Onları kısacık bir yorganın altında bulmuş. Başlarına çekseler ayakları açıkta kalıyor, ayaklarını örtseler başları açıkta kalıyormuş. Efendimizi (a.s) görünce ayaklanmışlar. Onlara “Rahatsız olmayın” buyurmuş. Sonra da:

“Benden istediğiniz şeyden daha hayırlısını size söyleyeyim mi?” demiş. İkisi de; “Evet” demişler. Efendimiz (a.s):

“Cibril bana bir takım kelimeler öğretti. Akşam yatağınıza girdiğiniz zaman 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdulillah, 34 defa da Allahu Ekber dersiniz.” buyurmuş.

O günden sonra bu tavsiyeye öyle bir sarılmışlar ki, Hz. Ali Sıffın gecesinde bile bu tesbihatı terk etmemiş. (Buhari, Müslim)

Ne dersiniz? Sizce de bunca daralmışlığımızın ve bunalmışlığımızın nedeni “Allah’ın zikriyle tatmin olmamak” olabilir mi?

Ummu Reyhane
muslumananneler.net

Duyarsız Bir Kalbin Acısını En Yakınları Çeker


10858491_397243227067657_9142836175573228588_n

İnsanı insan yapan özellik, “duyma”sıdır.

Duyma, kulağın işitmesi değil, kalbin sızlayabilmesi hâlidir.

İnsan duyabildiği kadar insan, duyabildiği kadar anne, baba, eş ve dosttur. Duyamadığı kadar zarar verici…

Bütün acı çektiriciler, duyarsızlardır. Sorsalar, “Çocuk eğitiminde bir anne babanın en dikkat edeceği şey nedir?” diye, hiç tereddüt etmeden, “Çocuğun duyarlılığının korunması çabasıdır.” derdim.

Zira nerede bir genç gördümse anne-babasına kapıları çarpan, el kaldırıp duvarlara iten, o gençleri duyarsız da gördüm.

Hiçbir anne-baba çocuklarının o masum yüzlerine yakıştıramaz bir gün kendilerine canavar kesileceğini, kendi kardeşi ile yaka paça olabileceğini ve belki de kendi eşine, çocuklarına yaşamı dar edeceğini. Ama bana yine sorsalar, “Günümüz insanının en belirgin hastalığı nedir?” diye, yine hiç tereddüt etmeden “duyarsızlıktır” derdim.

Hiçbir anne-baba duyarsız bir çocuk yetiştirmek istemez, ama gel gör ki içinde bulunduğumuz yaşam el birliği etmişçesine çocukları duyarsızlık kuyusuna itiyor, bir daha kolay kolay çıkamazcasına…

Geçen hafta, bayramın son gününde, tek başıma oturdum bir çay bahçesine, su sesi ile kendimi dinliyordum. Yan masada dört genç, gülüşleri, esprileri ile yaşama sevinci dolu dolu sohbet ediyorlardı. Ellerinde akıllı telefonlar, sosyal medyada gündem takip ediyor, birbirleri ile şakalaşıyorlardı.

Bir ara içlerinden biri “La şu çocuğa bak… Kafası parçalanmış.” diyerek (sanırım) savaşta katledilmiş bir çocuğun resmini gösterdi…

Diğerleri uzandı, onun gösterdiği resme baktılar. “Bu ne la!” dedi biri. Bir diğeri “Bunda ne var la! Ben bi tane gördüm, ağızında bomba patlatmışlar, beynin yarısı var yarısı yoktu.” dedi.

Su sesi mu sesi kalmadı kulaklarımda… Boğazıma bir el sarıldı, boğmaya başladı sanki beni… Kalkasım geldi… Sokak sokak deli gibi koşasım geldi…

Dudaklarımı ısırdım… Kalkamadım, kalakaldım…

Garson geldi, dondurma siparişi verdi gençler…

Biraz sonra, birileri daha geldi masaya, espriler, gülmeler, şakalar kırdı geçirdi ortalığı…

Keyif düşmanı değilim ki gençlerin gülmelerini eleştireyim… Aksine, sıcacık yüzlerine ne de güzel yakışıyor tebessümler, sohbetler…

Benim korktuğum şey, gençlerin parçalanmış bir bebek cesedini gördükten sonra dondurma siparişi verebilecek kadar duyma özelliklerini kaybetmiş olmalarıydı… İrkildim birden…

Zira ölümü duyanın iştahı kesilir… Çocuk ölümünü duyanın başı ağrır… Parçalanmış bir çocuğun ölüm hikâyesini okuyanın içi daralır…

Bir masum çocuğun ölü bedenini izlemek insanlarda ne iç daralması, ne baş ağrısı, ne de iştah kesilmesine yol açmıyorsa, korktum birden…

Birkaç duyarlı insan kalsın isterdim şu dünyada, dostça yaşamak için… Ama görüyorum ki buna izin verilmiyor… İnsanlar insanları duyarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyor. Medya filtresiz, siyaset ayarsız, ağızlar hakaret dolu, görsellerden irin akıyor… Ve insan, acı eşiği yükseldikçe duyarsızlaşıyor.

Kendimi geçtim, ama çocuklar adına endişeliyim. Duyarsızca yetişen nesil, birbirini yer bitirir. Eşini yer, dostunu yer, oturur kendi çocuğunu yer de acısını duymaz…

Ne yapalım peki? Ben çözümü, çocukların kalplerinin ancak taşıyabileceği kadar acı ile temas ettirmekte buldum. Televizyonlarda parçalanmış cesetleri seyrettirmekte, siyasetin nefret söylemleri ile kalplerini taşlaştırmakta değil.

Çocuklara azıcık acıyorsanız, onların kalplerini taşıyamayacakları kadar acı, kin, nefret, öfke ile tanıştırıp duyma eşiğini yükseltmeyin…

Duyarsızlaşmış bir kalp önce en yakınlarına acı çektirir, unutmayın…

Adem Güneş

Tutarlı evlilik ilişkisi


14670679_1376038432437155_2390360523515431345_n

Evlilik ilişkisini sakin ve keyifli hale getiren en önemli durumlardan birisi çiftlerin “tutarlı” davranmasıdır.

Tutarsız ilişkilerde çiftler, sanki her konuda birbirlerinden farklıymış gibi düşünürler. Ve aralarında duygusal yakınlık yokmuş gibi yaşarlar.

En sık kullandıkları ifadeler;
“Senin söylediklerine uygun davranmak istiyorum ama olmuyor. Bunları yapmam için kendimi sana yakın hissetmem gerekiyor. Oysa sana yakın hissetmiyorum…”

Aynı evde yaşayan iki yabancı veya “biz ayrı dünyaların insanlarıyız” formatı!

Tutarsızlık olmaması için; evlilik ilişkisinin, farklı olanla birlikte yaşamak olduğunu bilmelisiniz. Ve inanın, birbirinize taban tabana zıt olsaydınız zaten o evliliğe adım dahi atmazdınız.

Çevrenizdeki onca insana rağmen, eş olarak birbirinizi seçtiniz! Sizi bir arada tutacak, sizi eş yapacak benzer yanlarınız da var! Kaldı ki farklı olmak, farklı düşünmek demek, inat edip ters davranış yapmak demek değil! Öyle olsaydı işimizde, okulumuzda, sosyal çevremizde yaşayan herkesle inat inada davranışlar sergilememiz gerekirdi.

Tutarsızlık ilişkiyi yorar. Eşlerin kafasını karıştırır. Her konuda tıpatıp aynı düşünmeniz gerekiyormuş gibi, muntazaman birbirinizi değiştirmeye çalışırsınız.

Sonra?

Kişinin, eşi hakkında öngörüsünü tüketir. Zamanla kim kime nasıl davranacağını şaşırır. Tartışmalar çoğalır, ardından kavgalar artar. Günün birinde “En iyisi boşanalım” derler…

Evlilik ilişkinizde düzeltilemez ciddi sorunlar varsa ayrılmanız daha doğru olabilir belki. Oysa sizde tutarsız davranışlar varsa bunlar hakkında yardım alarak evliliğinizi kurtarabilir, hatta cennet bahçesine çevirebilirsiniz.

Psk. Mehtap Kayaoğlu

Evlilik ilişkinizde duygu hoyratı olmayın!


Old book of empty pages,close up

İlişki kalitesi düşük evliliklerde, problemli kişi, dünyayı sadece kendi etrafında döndürmeye o kadar çok alışır ki; aynı yastığa baş koyduğu eşinin milim milim kendisinden uzaklaştığını göremez bile!

“İlişki bu noktaya nasıl geldi?” diye şaşırmamak lazım. Bu nokta diye nitelendirilen yer aslında nokta değil, kocaman bir boşluk alanı. O kadar kocaman ki, içine çekiyor ve tüketiyor ilişkiyi.

“Anlayamadım, nasıl bu hale geldik?” diyor ya eşler!

Anlayamazsınız tabii.

Duygu hoyratı ne demek biliyor musunuz?

Onu anlamamak ve anlayabilmek için zerre çaba göstermemek, hatta anlamak gerektiğini bile düşünmemektir.

Evlilikte “anlamak/anlaşılmak” çok önemli çokkk…

Anlamak için bakarken görmek, duyarken işitmek, söylerken incitmemek, verirken başa kakmamak gerekir.

Duygu hoyratı insanlar anlamaz zaten. Çünkü onlar sadece kendi duygularıyla ilgilenirler.

Estiği anda söylemek, kızdığı anda bağırmak, öfkelendiği yerde kırıp geçirmek onların en kolay yaptığı davranıştır.
Duygu hoyratı olmayan kişi düşünür. Önce düşünür, sonra davranır.

Duygu hoyratı olan kişi önce davranır, sonra dönüp ne yaptığına bakar ve olumsuz sonuçları gördükten sonra düşünmeye başlar.

Anlamaya başladığında ise iş işten geçmiştir.

Neyse ki zararın neresinden dönseniz kardır…

Psk. Mehtap Kayaoğlu

Anneler “Yaramaz” Olur mu?


10945546_414260582032588_3434369831902884232_n

Anne, gün boyu bir odadan diğerine koşuşturup duran, ortalığı altüst edip, akla hayale gelmedik yaramazlıklar yapan yavrularına karşı, artık bittiğini hissetmektedir. Tükenmiştir tüm enerjisi. 4-5 yaşlarındaki büyüğünün, küçüğüyle kavgası bardağı taşıran son damla olmuştur artık. Canı yanan küçüğün şiddetli ağlaması üzerine dayanamaz anne ve büyük çocuğun kaba etlerine birkaç tane indiriverir. Bir anda yüzü asılır yavrunun. Gücenir, birkaç saniye durur ve yüksek sesle söylenir annesine: “Sen yaramaz annesin. Yaramazsın işte…”

Anne hemen pişman olmuştur zaten. Gülümsemeye çalışarak: “Anneler yaramaz olur mu hiç?” diye sorar. “Olur tabi” der çocuk. “Sen yaramaz bir annesin.”

Yüreğinde bir şeyler altüst olur annenin, dağılır. Okuduğu kitaplar, aldığı kararlar uçup gider.

Pişmanlık kaplar, sabredemediği için suçlar kendini. Bunalmıştır ama, ne zamandır dayanmıştır da… Mazeretler bulmaya çalışır ardına saklanabileceği…

Dayanamaz masum yüzüne yavrusunun. Sarılır, öper. Sevinir çocuk. “Özür dilerim anneciğim, büyüyünce söz, üzmeyeceğim seni.”

Bir daha dağılır yüreği annenin… Nereden bulur böyle cümleleri şu yavrular?

Bir anda sarf ettiği cümleler, doğrudan yansıtır duygularını çocuğun. Büyüklere göre ‘yaramazlık’ diye adlandırılan davranışların, büyüyene kadar devam edeceğini düşündüğünden, ‘Bir daha üzmeyeceğim seni’ demez çocuk, büyüyünce üzmeyeceğine dair söz verir.

Küçücüktür ama bilir çocuk, istemeden, elinde olmadan üzer annesini. Safça, masumca üzer. Meraklılığı, hareketliliği, hatta kavgası bile gelişiminin bir parçasıdır.

Çocuk bilir de, ah anneler…

Evet, çocuğun diliyle yaramazdır anneler. Hem de çocuklardan daha çok…

Yapmamaları gerekeni yaparlar kimi zaman, kurallara uymazlar fark etmeden, kendilerine verilen emanetleri incitirler istemeden…

***

Hayatta kimi zaman bu tür sahneleri yaşar anne. Kimi zaman ‘uslu’ bir anne olarak tamamlar gününü. Kimi zaman tökezler, tükenir, dağılır, kimi zaman toparlanır. Ama hep bir çaba içerisindedir anne. Hep daha iyi olmak için atmaya çalışır adımlarını.

Büyümeden yavrusu, ömürlerinden bir gün daha eksilmeden, Rabbinin razı olduğu ‘anne’ olmaktır isteği…

Ummu Nidal
Müslüman Anneler.net

Anne Olmak…


anne olmak

Hiçbir kadın, “Acaba ben iyi bir anne miyim?” diye şüphe duymamalıdır kendinden. Bütün anneler şefkatlidir, koruyucudur, sevgi doludur ve tereddüt etmeden çocukları için kendilerini feda edebilir çünkü. Korkak bir anne tavuk bile civcivlerinin tehlikede olduğunu hissettiğinde ölümü göze alır, yavrularına göz diken tehlikeye karşı başkaldırır adeta.

Anne, aile içindeki dengeyi sağlayan stabilizatör gibidir.

Annenin aile içinde hiç zorlanmadan yapacağı bu görev için gerekenler, zaten yaratılıştan bu yana içinde hazır bulunur. Doğal aile yapısında annenin çocuklarına karşı beslediği sevgi ve şefkat hissi, aile içinde bozulması muhtemel dengeleri her an düzeltebilecek güçtedir. Bu itibarla bakıldığında anne, kelimenin tam anlamıyla, aile içindeki, sevgi ve şefkat duygularının ana kaynağı niteliğindedir. Ailede kim sevgiye ve şefkate ihtiyaç duyarsa teselli bulacağı yer, annedir.

Ne yazık ki günümüz aile yapılarında annenin sevgi ve şefkat kaynağı olmasına “pasiflik” olarak bakılıyor. Çocuklarına karşı şefkat gösterisinde bulunan anneyi, çevresi, “Bu kadar yumuşak olma. Çocuklar büyünce seni dinlemez.” diye ikaz ediyor. Halbuki çocukların aile içindeki kuralları dinleyip dinlememesi, baba otoritesine bağlıdır. Anne, baba otoritesinin ev içindeki dengeleyicisidir. Eğer anne de baba gibi otorite görevine soyunursa ailenin duygu pınarı kapanmış olur. O takdirde sevgi ve şefkate ihtiyaç duyan çocuk, bu ihtiyacı kimden giderir? Çocuk anneden alması gereken bu sevgiyi ondan alamazsa içindeki eksikliği dış dünyadan karşılamaya çalışır. Çünkü sevgi, dinmek bilmeyen bir ihtiyaçtır.

Sağlıklı bir aile yapısında, anne ve baba birbirini destekleyerek çocuk eğitimini üstlenirler. Eşlerin birbirlerindeki eksiklikleri tamamlaması zafiyet değil, aksine sağlıklı bir sürecin işaretidir. Baba, evdeki düzeni bozan oğluna-kızına otoritesini kullanarak onun kurallara uymasını sağlayabilir. Uyum sürecinde sıkıntı yaşayan çocuk teselli aramak için doğruca kendini annesinin şefkatli kucağına atabilir. Anne, kurallara uymanın gerekliliğini kendi sevgi diliyle ona anlatabilir. Çocuğunun kimi zaman saçını okşar, kimi zaman da yanına uzanır. Böylece çocuk, bir yandan kurallara uymanın zorluklarıyla tanışırken, diğer yandan da anne sevgisiyle sıkıntılarını aşılabileceğini hissedip öğrenir.

Ne yazık ki katıldığımız birçok konferansta anneler, “Anne-baba her zaman aynı çizgide olmalı. Eğer baba bir ceza verdiyse anne de onun uygulanması için çocuğa yumuşak davranmamalı diye biliyorduk.” diyor. Oysaki babanın kural koyuculuğundan kaçan çocuk annesine sığınamazsa, oğlunuzun-kızınızın kendini teselli edecek bir kucak aramasından korkmaz mısınız hiç?

Hem anneden hem de babadan ceza alan çocuk duygularına yenik düşer, öfkelenir, nefret ve kin duygularını geliştirir içinde. Yaptığı bir yanlıştan dolayı, hem annesinin hem de babasının kapılarının kapandığını gören çocuk, kendini başka kapılara atma ihtiyacı hisseder. Anne sonrasında ne kadar çırpınırsa çırpınsın, “Ben saçlarımı süpürge ettim.” desin, iş işten çoktan geçer. Anne çocuğunu kaybeder…

O halde, bu yanlış anlayışı düzeltmekte fayda var. Çocuk, babadan kaçtığında, anne, sevgi dolu kucağını açmalıdır ona. Ama bu kucak, babasını haksız çıkarmak ya da onun otoritesini sarsmak için değil, aksine o otoriteyi sevgiyle desteklemek içindir.

Bir annenin çocuğuyla ilgili hayalleri rengârenktir.

Peki, ne oluyor da çok defa bu pembe düşlerin üzerine kocaman, kara bir dev gelip oturuyor, anne ve çocuk bu ağırlığın altında çırpınıp kalıyor? Anne bu yükü acaba nereden alır? Geçmişte yaşanmış olayların, annenin annelik yapamamasına olumlu-olumsuz ne kadar tesiri vardır?

Tepesinde taklalar atan, sırtında gezinen çocuklara tebessümle bakan anne, neden bazen “çıt” sesine dahi tahammül edemeyecek kadar saldırganlaşır?

Sevgiyle dünyaya getirdiği çocuğuna karşı tahammülsüzlük gösteren annelerin çok defa bir kişinin taşıma kapasitesinin üzerinde yükü yüklendiğini gözlemliyoruz. Anne, gerek içinde yaşadığı bugünlerin yükü, gerekse geçmişte yaşadığı tatsız hatıralar nedeniyle en küçük ağırlığı dahi kaldıramaz hale gelir. Bu yüzden evin içinde çok defa “terör” havası estirir, en ufak bir gürültüye, düzensizliğe tahammül gösteremez.

Aslında bu durum annenin taşıma kapasitesinin dolduğunun en açık işaretidir. İstemeden masanın üzerindeki bardağı düşüren çocuğuna süratle gelip tokat atsa da yaptığı bu kötü davranışın acısını gece yatağına uzandığında ruhunda hisseder ve pişmanlık gözyaşı döker. Ama bu ruh hali anneye bir şey kazandırmaz, ertesi gün aynı hatayı yapan çocuğuna yine benzer şekilde karşılık verir.

Çünkü kadın, farkında olsun ya da olmasın, sırtında taşıdığı yüklerin altında ezilmiştir. Bundan dolayı çocuğuna hoşgörülü davranamaz.

Adem Güneş
Annelik Sanatı” kitabından