Bir anne çocuğuna vurdu…


Bir anne çocuğuna vurdu

Bir anne çocuğuna vurdu;
Öyle ansızın
Düşünmeden, tartmadan, hesap etmeden
Öyle birdenbire
Ne yaptığını kendi bile bilmeden..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Son günlerde çocukların hastalıkları birbirine karışmıştı
Gece ateşlenen çocuğunun başına bekliyor
Yarım saatte bir uyanan küçüğü emzirip yeniden uyutuyor
Kendisi de birkaç saatlik uykuyla ayakta durmaya çalışıyordu..
Akşama kadar ağlayıp kucağından inmeyen çocuklar
Gece boyu da uykusuzluk
Sinirleri harap olmuştu
Tükenmek üzereydi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Eşi o kadar yoğundu ki
Günlerdir gecenin bir yarımı geliyordu
Hatta birkaç gündür de iş seyahatindeydi
Birbirlerinin yüzünü görememiş, iki kelam edememişlerdi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Eşinin yokluğunda yanlarına gelen kayınvalidesi
“Sen bu çocuklara bu kadar yüz veriyorsun, çek ceremesini” diyordu sürekli
Konu komşu; “Bunlar da pek şımarık, can dayanmaz ki” diyorlardı gördükçe..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Dün akşam “Çocuklar biraz rahatsız” diye ertelemeye çalıştığı misafirler
“Bir saat ziyaret edip kalkarız” diyerek gelmişler
Ve gecenin bir yarısına kadar kalkmak bilmemişlerdi
Çocuklar uyuyamamış
Anne bunaldıkça bunalmıştı..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Ne zamandır kendisine “Sen annesin, dik tut başını” diyecek bir dost yüzü görmemişti..
Veya ufak bir destek yakınlarından
Kapısını çalacak biri..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Günler olmuştu iki sayfa Kur’an okuyamamıştı
Bir kitabın kapağını açamamıştı
Bir nasihat kulağına gitmemişti
Bomboş hissediyordu kalbini
Yükler altında ve kararmış gibi..

Bir anne çocuğuna vurdu;
İlk defaydı
İlk kez olmuştu böylesi bir şey
Çocuk şaşırdı önce
Sonra can havliyle ağlamaya başladı..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Nasıl yaptığına kendisi de şaşırdı
Ağlayan yavrusuna sarıldı
Onu bağrına basıp kendi de başladı ağlamaya..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Çocuk, annesinin bağrında iç çekiyordu
Anne, bin pişman gözyaşı döküyordu..

Bir anne çocuğuna vurdu;
Bunca dış faktör olmasa
Hangi anne suçsuz günahsız çocuğuna vururdu?..

Bu hikaye size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

Ummu Reyhane
Müslüman Anneler

Evlilikte eş niye gider?


evlilikte es niye gider

Evlilik ilişkisinin öyle veya böyle hala en ciddi kabuslarındanbirisi, eşin diğer kişiyle ilişki yaşamasıdır. Peki, eş niye başka ilişkilere gider?

İnsan psikolojisinin tecrübelerinin büyük kısmı kişide “gerçeklik” duygusunu oluşturduğu gibi, zaman içinde yaşanan tecrübeler nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağı konusunda temel fikirler öğretir.

Evliliğin devreye girmediği, sadece ulaşılması gereken nihai amaç olarak algılandığı bekarlık döneminde, istemekle her şeye ulaşabileceğini zanneden erkek/kadın, evlilik tecrübesinde beklemediği olumsuzlukları yaşadığında, zaman içinde şüphecilik duyguları geliştirerek, kendisini emniyette hissetmemeye başlamaktadır.

Gelenek kültürünün erkeğe/kadına öğrettiği evlilik bilgisi, eşinin kendisine itaat edeceği, evde bir dediğinin iki edilmeyeceği hayali iken, evlendikten sonra -özellikle erkek için- başta annesi olmak üzere yakın akrabaları, en yakın arkadaşları ve bekarlık alışkanlıklarının tamamından istifa edeceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmaktır.

Evliliklerde iç doyum bitmeye başladıysa eş gider! Hatta öyle bir gider ki; başka bir ilişkiye mi gider, yoksa alıp başını kendi dinginliğine mi gider fark etmez! Giden gidiyorsa, nereye ve kime gittiğinin ne önemi var sizin için? Yalnızlığa gittiğinde daha huzurlu olacaksınız, başka bir ilişkiye gidiyorsa daha az mı üzüleceksiniz?

Size garip gelebilir; ama evlilikten giden insanların ben artık yıkmak, bitirmek, mahvetmek, yok etmek için değil; tam tersine yeniden başlamak, yeni birilerine inanmak için gittiğini düşünüyorum!

Kim isteyerek gider ki? İçinde bulunduğu ilişkiden umudunu kesmese, uğraştığı zahmetlerin işe yaramadığını düşünmese, kendisini anlatamadığına defalarca ikna olmasa, anlatmasına rağmen inatla anlaşılmadığını hissetmese, gelecekle ilgili en ufak ümidi kalmasa..? Kim niye gitsin ki?

Seanslarda -kadın/erkek fark etmez- eşinin kendisinden çekip gitmesini hayretle anlatan, kimi zaman gözünde yaş, kimi zaman dilinde acı dolu kelimelerle çaresizliğini haykıran eşler gördüğümde ben daha çok şaşırıyorum! Zira anlattığı evlilik öyküsünü dinlerken, olayların başından bu güne kadar gelen çizgisinde, eşinin “İmdat..!” ve “Bak, artık ben gidiyorum bu ilişkiden..!” diyen çığlıklarını duyabiliyorum.

“Öyküyü baştan dinlerken ben harfiyen anladım, siz yaşarken nasıl duymazsınız, gerçekten çok ilginç insanlarsınız!” diye feryat etmek geliyor içimden.

Son yılların farkındalık seviyesi yüksek, yaşam kalitesi belirli standartların üzerine çıkmış bilinçli insanları, gitmesi gerektiğinin bilinciyle gidiyor evliliğinden!

Gözlerdeki ışığın söndüğü her bakış; renk vermeden etrafa karşı mutluymuş gibi oynanan sessiz roller; sadece görevlerin yapıldığı, içinde eğlenceli sohbetlerin olmadığı beraberlikler; birbirini özlemeyen saatler; sizin istediğinizi yapmadığı için kalbinizdeki öfkenin bir türlü yatışmadığı ilişkiler… her gidişin sessiz çığlıklarıdır da haberiniz yok sevgili okurlar!

Üstelik hiç kimse durup dururken gitmez. Hele de bizim ülkemizde. Çok çabalar, çok anlatır eş. Kimi hal diliyle, kimi davranışlarındaki agresifliğiyle, kimi sessiz oluşuyla, kimi mutsuz ifadesiyle, kimi kendisini yorarcasına alttan alışlarıyla, kimi sert cümleleriyle, kimi kayıtsızlaşmış duvar duruşuyla. Gidenin gitmesini gerektirecek bir nedeni vardır mutlaka.

Önce belki anlatamaz. Zaman gelir, kendi tarzıyla anlatmanın bir yolunu bulur. Anlattığının anlaşılmadığını fark ettiğinde yıkılır. Yine anlatmak için yeni bir enerji boyutu yakalamaya çalışır. Arar, araştırır, dinler, uygulamaya çalışır. Elinin yettiği, gözünün gördüğü her şeyi uygular. Yeniden yaşanan anlaşılmazlık yinelenen bir ümitsizliğe dönüşür. Ümidi azaldıkça davranışları değişir. Çünkü davranışlarının ardındaki kaygı yükselir.

En tehlikelisi evlilikte geleceğinin olmadığı hissine kapılmaktır aslında. Umut bitince yöntemlerin tükenmesi kaçınılmaz olur. Umut yoksa çaba yoktur. Umut kaybedilmişse, yerine bulunacak yeni bir malzemenin lafı bile olmaz evlilikte.

Diliyle, davranışlarıyla anlatamadığını “geri çekilmesiyle” anlatmaya çalışır eş! Ne kibar ama bir o kadar korkunç bir yöntemdir geri çekilmek! Geri çekilen, kendini ilişkinin dışında tuttuğunda, siz ağzınızla kuş tutsanız yaranamazsınız artık! Geçmiş olsun demenin vakti gelmiştir o evliliğe!

Zira yuvanın yıkılmaması için nice insan kendisini yıkıyor çaresizce. Sistemi kurtarmak için kendisini feda etmekten vazgeçtiğinde yıkılıyor evlilik. Yıkılan evliliğin yerinde yeni bir canlı nefes almaya başlıyor doğal olarak.

Dikkat ediyorum seanslarda, yuvasını kurtarmak için ne çok çaba harcıyor eşler. Kimi zaman kadın kimi zaman erkek, evliliğinin iyi koşullarda devam etmesi için uğraşıyor makine gibi. Uğraşıyor, uğraşıyor… baktı ki olmuyor… gidiyor.

“Ne oldu, durduk yere gidilir mi? Neyin eksik?” sorularının cevabını, sorunun kendisi veriyor zaten. Durduğu için gidiyor ya evliliğinden, eşinden!

Tek taraflı yorulduğu için gitmek istiyor eş. Durduğu için, yürümediği için, görülmediği ve duyulmadığı için gidiyor giden eş. Durduk yere gitmiyor, durduğu için gidiyor…

Evlilik ilişkisini götüren süreç atla deve değil aslında! İyi gözlemci eşler bilirler. Hatta pratik zekaya sahip olan kişiler hemen anlarlar. Evlilikte biraz anlayış, biraz nükte, biraz arkadaşlık, biraz ikili diyalog, biraz kakara kikiri, biraz ilgi, çokça sevgi ve çokça şefkat götürüyor ilişkiyi.

Kakara kikirinin bittiği, arkadaşlık ilişkisinin olmadığı, birbirine merhamet etmeyen, sadece kendisini düşünen, evlilik ilişkisini tek taraflı bencil beklentilerine oyuncak etmeye çalışan kişilerin eşleri gidiyor. Gitmemeleri hata..! Bence de gitsinler zaten! Allah herkese tek bir ömür vermiş, iki tane değil ki! Hadi iki tane olsa, birisini birilerine feda edelim, diğerini kendi keyfimize göre yaşayalım. Sadece bir tane dünya hayatı! Ve onu eş dahi olsa, anlayışsız ve duygu hoyratı, bencil insanlara harcatacak kadar ucuz değil.

Duymayana duyurmak, görmeyene göstermeye çalışmak, hissetmeyene hissedebileceği tatlı verilerle yaklaşmak gerekir. Duyar, görür, hissederse siz kazanırsınız.
Yapılanların boşa gittiği duygusunu yaşıyorsa, o gider… ve geri dönmez…
Bir eş giderse, artık dayanamadığı için gider. Önce evlilik ilişkisinde duvar olmaya başlar. Duvara vursanız ses gelir, ona vursanız ses gelmez.
Bakışlarıyla gider evliliğinden. Gözlerinde ışık göremezsiniz.
Sözleriyle gider evliliğinden. İkinize ve geleceğinize dair ümit cümleleri tükenmiştir.
Canlılığıyla gider evlilikten. Evinizin içinde sessiz bir hayaletle yaşadığınız hissine kapılırsınız.
Kavgaları, dırdırlarıyla gider evlilikten. Evin içinde huzur kelimesinin karşılığını, sadece kitaplıktaki sözlükte bulursunuz. Onun dışında asla bilemezsiniz.
Giden kişi, kendi gitmişliğiyle birlikte tüm yolları denemiş olmanın yorgunluğuyla gider.
Hiçbir eş durduk yere gitmez. Duramadığı için gider.
Nefes almak için değil, evliliğinde nefes alamadığı için gider.
Daha iyi yaşamak için değil, birlikte ite kaka dahi olsun yaşayamadığı için gider.
Sevmediği için değil, sevecek yanlar bulmakta çaresizlik yaşadığı için gider.
Başkasını sevdiği için değil, başkasında kendini sevecek potansiyel gördüğü için gider.
Evlilik hayatını sevmediği için değil, evlilik hayatını sevgiden bir yuvaya çevirmekten ve başaramamaktan yorulduğu için gider.
Üçüncü şahısların varlığı nedeniyle değil, evin içinde ikinci şahıs olamadığı için gider.
“Gidiyorum, dayanamıyorum artık…!” dediğinde, “Gitme, sana ihtiyacım var…” cümlesini duyamadığı için gider.
Bir eş evlilikten gidiyorsa, umut yolundaki tüm malzemesini kaybettiği için gider.

Gitmesin istiyorsanız, gitmemesi için ne yapmanız gerektiğini ona sorabilirsiniz… çeşitli şekillerde anlattığı; ancak sizin ısrarla duymadığınız ihtiyaçlarını duyabilir, karşılıklı yakın hissedeceğiniz tatlı tavırlarınızla onu geleceğinizde yeniden yeşertebilirsiniz.

Sevgiler…

Mehtap KAYAOĞLU
Psikolojik Danışman & Psikoterapist

Eşinize sevginizi belli edin, evliliğinizi kuvvetlendirin


Eşinize sevginizi belli edin, evliliğinizi kuvvetlendirin

Sevmek insan olarak hepimizin fıtratına yerleştirilmiş en temel özelliklerden biri. Gönlümüz öyle engindir ki sevgi hususunda; sevdikçe daha çok sevmek isteriz. Anne baba sevgisi, evlat sevgisi, kardeş sevgisi, arkadaş, dost, komşu, eş… Her birinin sevgisi ayrı bir yer tutar yüreğimizde. Sevmek insanlar arasındaki mesafeleri kısaltır, güzellikleri ortaya çıkarır, engellerin aşılmasına vesile olur. Bu sebepledir ki evlilikte sevginin yeri apayrıdır. Saygı ile taçlandırılmış bir sevgi yuvayı huzur dolu bir hale getirir ve ömür boyu sürecek birlikteliklerin temelini oluşturur.

İlgi eksikliği sevgi eksikliği gibi algılanır

Evlilikte sevgi de ilgi de yadsınamaz bir ihtiyaçtır; ve birbirine bağlıdır. İlgi azalmaya başladığında sevgiden şüpheye düşülür hemen. Sonrasında ise çatırtılar oluşmaya başlar. Çatırtılar başladıktan sonra ise gerisi çorap söküğü gibi gelir çoğu zaman. Belki hiçbir şey değişmemiş olsa dahi, ilgisizlik ya da sevgisizlik hissi, olduğundan farklı gösterir hayatımızı gözümüze. “Artık eskisi gibi değil, eskiden yardım ederdi eşim bana, şimdi hiçbir şey yapmıyor. Eskiden birlikte gezer dolaşırdık, şimdi bizimle ilgilenmiyor…” gibi cümleler dilimize pelesenk olur. Sevilmemeye öyle çok konsantre oluruz ki esasında eşimizin bir sorunu olduğunu, belki işlerinin iyi gitmediği, belki maddi açıdan bir sıkıntı yaşadığını görmeyiz çoğu zaman. Tüm o sıkıntıları sevgisizlik addeder, boşu boşuna üzülür, en ihtiyacı olduğu anda eşimizden bir de biz uzaklaşırız.

Ya da tam tersi çoluk çocuk, ev işi, yemek telaşesi derken biz ihmal edersek eşimizi aynı duyguyu bu kez de beyler yaşamaya başlar. Özellikle çocuklar olduktan sonra ilgisi bölünen hanımlar birazcık ihmal ederlerse eşlerini “Artık beni eskisi kadar sevmiyor, bana değer vermiyor. Eskiden beni hiç ihmal etmezdi. Her sabah kahvaltım hazır, üstüm başım ütülü olurdu. Şimdi şu halime bak…” sözleri dolaşmaya başlar zihinlerde. Çoğu zaman yorgunluktan, işlere yetişememekten yakınan hanımlar bir de eşlerinin sitemleri ile üzülür, anlayışsızlık yüzünden incinirler. Halbuki kadınlar için de erkekler için de durum çok açıktır: İlgisiz, sevgisiz, umursamaz diye suçlanılan taraf yoğunluk, yorgunluk ve eşinin anlayışsızlığından bir de yalnızlık ile uğraşmaktadır. Bu tarz yanlış anlaşılmaların olmaması için bize verilen reçete ise çok açıktır: Eşimize olan sevgimizi dile getirmek!

İnsan sevildiğini duymak ister

Her şeyden önce Allah rızası gözetilerek, iki cihanı cennet kılma amacıyla çıkılan evlilik yolunda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Bir kimse din kardeşini severse, sevdiğini ona söylesin” sözü başlarımızın tacı, dillerimizin virdi olmalıdır. Çoğu zaman utandığımız için, gerek görmediğimiz ya da daha kötüsü “Çok söylersem şımarır” düşüncesi ile sevgimizi dile getirmekten çekiniyor olmamız biz farkına varmadan aramızdaki bağı zayıflatır. Kadınlar için sevgiyi dile getirmek bir nebze daha kolaydır. Fakat özellikle erkekler “Zaten anlıyor, ne gerek var, evliyiz ya, bir aradayız ya” gibi düşüncelerle sevdiklerini söylemeyi ihmal ederler. Halbuki karşıdakinin sevgisinden emin olunsa dahi bunu duymak kalbi mutmain eder.

Eşler arasında sevginin somut olarak dile getirilmesinin aile bağlarını kuvvetlendirdiğini ve farkına varmasak dahi çocuklar için yapıcı örnek oluşturduğunu vurgulayan psikolojik danışman Hacer Okçu konunun önemini şu şekilde dile getiriyor: “İnsan fıtrat olarak sevmek ve sevilmek ister. Özellikle evliliklerde sevgiyi dile getirmek eşler arasındaki bağları kuvvetlendirir ve güven duygusunu arttırır. Eşine sevdiğini söylemek çocukların aklında ‘Annem-babam birbirine değer veriyor’ düşüncesi oluşturur ve onlar da eşlerine değer verirler. Bu küçüklükten kazanılan bir olgudur. Pek çoğumuz aile içerisinde sevdiğini söylemenin ayıp olduğunu düşünerek büyüdüğümüz için sevgiyi dışa vurmaktan utanç duyarız.”

Halbuki sevgiyi dile getirmek öyle sanıldığı gibi korkulacak bir davranış değildir. Bunu bir sözle, küçük bir notla yahut bir maille, mesajla yapabiliriz. İnsanın kendini çok kötü hissettiği bir anda sevdiğinden duyduğu güzel söz kadar onu rahatlatacak hiçbir şey yoktur çünkü. Unutmayalım ki sevgimiz söylemekle, ifade etmekle tükenecek bir his değildir. Eşlerimizi mutlu etmek için sevgimizi dile getirmek yetiyorsa bundan kaçınmak değil sevgimizi önlerine serip eşimizi sevgiyle şımartmak bile gerekir.

Yıllar geçse de kördüğüm gibi sevmek!

Hz. Aişe (r.a) Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) yeni evlenmişti. Eşinin kendisini sevip sevmediğini ya da ne kadar sevdiğini merak ediyordu. “Ey Allah’ın Rasulü, beni seviyor musun?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Evet, ya Aişe, tabi seviyorum! dedi.” Hz. Aişe validemiz bu kez “Beni nasıl seviyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Kördüğüm gibi” diye cevapladı sorusunu. Aradan zaman geçip evlilik ilerlediğinde Hz. Aişe Efendimiz’e tekrar sordu aynı soruyu: “Ey Allah’ın Rasulü, kördüğüm ne alemde?” Peygamberimiz, cevap verdi: “İlk günkü gibi…”

Rümeysa Durak

Çocuk büyütürken ezmeyin ama tepenize de çıkarmayın


Çocuk büyütürken ezmeyin ama tepenize de çıkarmayın

Bazı anne babalar çocuklarını anlamayarak onlara sıkıntı çektiriyor, bazı anne babalarsa çocuğunu düzgün yetiştireceğini zannederek, gereğinden fazla tolerans tanıyor. Tepesine çıkardığı/sınırsız yetiştirdiği çocuğunu yeniden dengeli duruma getirirken zorlanıyor.

Kızmaca küsmece yok! Ben söyleyeyim, siz bir kenara not edin. El ele verirsek üstesinden geliriz bence ortada bir yerlerde buluşmayı sevgili okurlar. Size çocuk yetiştirmekle alakalı temel ilkeler söyleyeceğim. Sizler de o ilkeleri işleterek, evinizin kendi iç işleyişini organize edeceksiniz. Aslında çok kolay.

1. Çocuğu sevmek ve ona saygı duymak demek, onun büyüme sürecindeki yıkıcı davranışları karşısında şaşkınlığa düşüp, her yaptığı davranışı onaylamak demek değildir.
2. “Çocukla arkadaş olmak” sözü “çocukla kendini bir tutmak” şeklinde anlaşılmamalı. Siz anne/babasınız ve dolayısıyla iki gömlek öndesiniz. Onun davranışlarını belirlemek ve toplumsal uyum becerilerini geliştirmek sizin görevinizdir. Aksi halde çocukla arkadaş olacağım diye çocuğunuzdan fazla çocuklaşmaya başlarsınız ki bu durumda onun kafasını karıştırmaktan başka bir şey yapmamış olursunuz. Çünkü dünyanın her yerinde çocuklar, büyüklerden kendilerine yol göstermesini isterler. Gayri ihtiyari yaptıkları davranışların güzel olanlarını ve hoş olmayanlarını bizim söylememizi isterler. Bir sonraki adımı bizim tutum ve davranışlarımıza göre ayarlarlar.

Çocuklarımıza cevap verelim
3. Çocuğa saygı duymak demek, ona sınırlar ve yasaklar koymak demektir. Yapmasını istediğimiz davranışı anlayacağı tatlı bir dille söylemek, aynı şeyi gereğinden fazla tekrarlamamak ve alınan kararın uygulanmasına dönük tavırlar sergilemek demektir.

Çocuğun isteği sınırsızdır
4. Çocukların isteklerinin sınırsız olduğunu bilmek gerekir. İsteklerine karşı duyarlı olmak demek, istedikleri her şeye boyun eğerek, her şeyi yapmalarına izin vereceğimiz anlamına gelmez. Kral değil ki bu afacanlar, her istedikleri anında yerine gelsin! İsteği vardır, yerine gelir. İsteği vardır yerine gelmez, hatta öyle ki sonsuza kadar hiç yapamayacağımız şeyleri bile talep edebilirler. Yaşlarına ve gelişim süreçlerine göre durumu açıklamamız yeterlidir.
5. Çocukların ortalama her davranışına bir yanıt vermemiz gerekir. Bu yanıtlar mümkün olduğunca şiddet içerikli olmamalıdır. Örneğin oyun oynarken bize baktı, gülümsedi. Biz de uzaktan gülümseyip, öpücük atabilir veya onu çok sevdiğimizi söyleyebiliriz. Veya yemeğini yedi masadan kalkıyor, “Aferin benim tatlı kızıma yemeğini çok güzel yedin.” diyebiliriz. Hatta yemekten sonra teşekkür etmesini istiyorsak, çok şirin ve esprili bir ifadeyle: “Aferin benim tatlı kızıma, yemeğini çok güzel yedin. Peki tatlı anneye ne denirrrr?? Ellerine sağlık anneciğim denilir, değil miiii?” gibi. Böylece çocuk yaptığı olumsuz davranış hakkında tatlı ve kalıcı şekilde uyarılırken, yaptığı olumlu davranışa karşı da tatlı ve kalıcı şekilde uyarılmış olur.
6. Bir çocuğun bütün olumsuz davranışlarını içselleştirerek, uyarmadan, müdahale etmeden yaşayıp giderseniz, çocuk tüm dünyanın da onun önünde diz çökeceği hayaline kapılır. Oysa siz uyarmasanız da uyaran birileri çıkar. Siz ses çıkarmasanız da onun davranışlarından rahatsız olarak sert tepki gösteren birileri çıkar. Bu durumda çocuk kasılır. Neye ve kime göre hareket edeceğini bilemez. İkileme düşer.

Çocukların kuralları öğrenmesi önemlidir
7. Başka aileler öyle yapıyor diye her şeyi herkese göre düzenleyemezsiniz. Her ailenin kendi iç kuralları vardır. Çocuğunuzun bu kuralları öğrenmesi önemlidir. Fakat tüm ülkenin görgü ve insanlık kuralları ortaktır! Bu ortak kurallar gözetilerek çocuk büyütülmelidir. “Bizim evde elektronik eşyanın kıymeti yok, çocuklar parçalar, biz yenisini alırız!” diye büyütemezsiniz çocuğunuzu. “Yavrucuğum o elindeki oyuncak değil, zarar vermeden bakmak istersen yardımcı olayım, sonra yerine koyalım tamam mı?” diyerek incelemesine ve merakını gidermesine yardımcı olursunuz ve eşyayı oyuncak haline getirmezsiniz. Zira gittiği gezmede de aynısını yapmak isteyecektir. İzin vermeyenin “malı kıymetli” damgası yemesi doğru mu sizce? Evinizdeki kurallar ortalama “zarar verme” ilkesi üzerine işletilmelidir ki evrensel olsun!

Saygı önemli
8. Çocuğunuzu yetiştirirken “kendisine ve başkalarına saygı” konusunda taviz verilmez. Çünkü insanlar arası ilişkileri güzelleştiren ve diğer insanlarla bir arada yaşamayı sağlayan temel kuralları öğrenmek zorundadır. Bu temel kurallar “insanı insan yapan değerler ve insanlığa giriş anahtarı” durumundadır. Dolayısıyla 3 yaşından sonra, gittiği bir yerde eşyaları karıştırması, dolapların içini merak edip bakmaya çalışması, çiçekleri yolması, koltukların tepesinde koşturması, eline aldığı bir yiyecekle ortalıkta gezinmesi, arkadaşlarına vurması… gibi davranışlarına müdahale etmelisiniz. Girdiği ortamı bozmasına, yıkmasına müsaade etmemelisiniz. Gerekçesini yaşına uygun şekilde anlatıp, davranışını düzeltmesini sağlamalısınız. Ve misafirlikte vazo kırdığında, ev sahibinin üzüldüğünü gördüğünüzde “malı kıymetli” diye gücenmemelisiniz. Dürtüleriyle baş başa bırakamazsınız çocuğunuzu. Kontrol edip, dürtüleriyle baş etmeyi öğretmek zorunda olduğunuzu unutmamalısınız.

İşin sırrı herşeyi dengeli yapmakta
9. Ülkemizde pek çok anne/baba çocuklarını “korumak” ile “her yaptığını görmezden gelmeyi” birbirine karıştırıyor. İyi anne/baba olmak demek, çocuğun her yaptığını görmezden gelmek değildir. Veya ağlatmamayı korumak zannediyor. Oysa bazen ömür boyu ağlamaması ve dürtülerini kontrol etmeyi öğrenmesi için, kısa süre ağlamasına dayanabilmemiz gerekiyor.
10. Çocuğu küçük düşürmeyen tatlı kurallar, çocuğun olumsuz davranışlarını durdurduğu gibi, anne/babasına daha fazla güvenmesini sağlar. Çünkü aklı ermeye başladığında, kendisine konulan kuralların, davranışlarını güzelleştirdiğini ve özsaygısını artırdığını görür.

***
Denge-denge-denge. İşin sırrı, her şeyi dengeli yapmakta sevgili anne babalar. Çocuklarımızı seviyoruz; ama onları kimsenin sevmeyeceği insanlar haline getiriyorsak…?
Çok acayip değil mi? Bir çocuğun aklına her eseni yapmasına izin vermediğimizde, yetişkin hayatında HÜR OLMASINA FIRSAT VERİYORUZ demektir! Sevgiler…

Mehtap Kayaoğlu

Ispanaklı Kiş Tarifi


Ispanakli Kis 4

Esselamu aleykum dostlar!

Uzun bir aradan sonra yeni bir tarifi paylaşmak üzere buradayım. Aşağıdaki ölçülerle 21 santim çapında iki kiş elde ediyoruz.

Malzemeler

Hamuru için:
– 100 gram oda sıcaklığında tereyağı
– 5 gram tuz
– 1 yumurta
– 270 gram un
– ½ çay bardağı soğuk su

İçi için:
– 500 gram ıspanak
– Küp hâlinde bir kase beyaz peynir

Kreması için:
– 2 kutu krema (2 x 200 ml)
– 4 yumurta
– 5 gram tuz

Üzeri için:
– Kaşar peyniri

Yapılışı

– Öncelikle ıspanağımızı kalın bir şekilde doğrayıp pişiriyoruz ve soğumaya bırakıyoruz.
– Sonrasında hamurumuzu hazırlıyoruz. Bunun için tereyağını, tuzu ve unun 250 gramını güzelce karıştırıyoruz. Elde ettiğimiz karışıma yumurta ve suyu katıp tekrar yoğuruyoruz. Son olarak kalan 20 gram unu ekleyip yoğuruyoruz. Hamurumuzu iki bezeye ayırıp her birini stretch filme sarıyoruz ve yarım saat oda sıcaklığında dinlendiriyoruz.
– Kiş hamurumuzu 2 milim kalınlığında açıp kalıplarına yerleştiriyoruz. Kenarlarını düzelttikten sonra fazlalıklarını kesiyoruz. Çatalla hamurda delikler açıyoruz.

Ispanakli Kis 1 resim

– Hamurumuzun üzerine önce birkaç küp beyaz peynir yerleştiriyoruz. Üzerine ıspanağın yarısını ve tekrar beyaz peynir serpiştiriyoruz.
– Fırınımızı 200 dereceye açıp ısıtıyoruz.
– Kremamız için yumurtalarımızı derin bir kapta bir çatal yardımıyla çırpıyoruz. Kremamızı ve tuzumuzu ekledikten sonra, tekrar karıştırıyoruz.
– Kişleri fırınlamadan hemen önce elde ettiğimiz kremayı iki kişe paylaştırıyoruz ve üzerine kaşar peyniri serpiyoruz.

Ispanakli Kis 3

– Kışlerimizi 20 dakika kadar, üzerleri iyice kızarana dek pişiyoruz.
– İlimasını bekleyip servis ediyoruz.

Âfiyet olsun!

Baba Otoritedir


Baba otoritedir

Babanın ihmalinden boşalan görevi anne üstlenmeye kalkarsa evde ‘kaos’ çıkar..

Otorite kelime anlamı olarak “kural koymak ve konulmuş olan kuralların uygulanmasını sağlamak”tır.

Aile içinde otoritenin yanlış olarak kullanılmasına; yani suiistimal edilmesine, “ilgisizlik” veya “diktatörlük” denir.

Otorite, zorla oluşturulamaz. Aile fertleri tarafından gönüllü olarak verilir kişiye. Zorla elde edilmeye çalışılan otorite, baskıcılığı ve diktatörlüğü çağrıştırır.

Otoriter olmak, asla zor kullanmak, asık suratlı ve sert yapılı olmak anlamına gelmez. Gerçek otoriter, sevecenliğiyle kural koyucu yanını karıştırmadan yerine getiren kişi.

Örneğin öğretmen sınıf içinde bir otoritedir. Öğretmensiz bir sınıf kaosa döner. Öğretmen sınıfındaki öğrencilere başarısızlık durumunda kırık not verirken öfkeli, asık suratlı olmak zorunda değildir. Tam aksine, “Bir dahaki sefere daha yüksek not alacağını umuyorum.” derse hem sınıf içindeki otoritesini korur hem de sevecenliğini yitirmez.

Bunun gibi aile içinde otoriteyi temsil eden baba, asla asık suratlı, öfkeli, sinirli şekilde “Ben bu evin otoritesiyim.” diyemez ve evde terör havası estiremez. Zaten böyle bir babanın üstlendiği rol, otorite değil, diktatörlüktür.

Otoritenin diktatörlük çizgisine taşınması gibi, otoriteden taviz vermede “ihmal”i ortaya çıkarır.

Bazen de baba, evdeki görevini taşıyamayacak kadar hafif meşrep, laubali olabilir, yapması gerekenleri ihmal eder ya da o evin otoritesini üzerinde taşıdığını bilinçli olarak kabul etmez.

Babanın aile içinde otoritesini kullanamaması, sorunlu bir aile yapısının (1. Baskıcı-zorlayıcı aile modeli, 2. İlgisiz aile modeli) oluşmasına neden olur.

Kullanıl(a)mayan otorite görevi, kimi zaman anne, kimi zaman da diğer aile bireyleri tarafından, birbirlerine karşı “bireysel” otorite kurma yönünde kullanılır. Zira aile içinde otorite olmadan, aile gemisinin yürümesi çok zordur.

Baba, kendine düşen “otoriter olma” görevini tavizsiz biçimde yerine getirmelidir. Ancak bu noktada hemen altını çizmekte fayda vardır: Babanın “doğal otorite” olmasının onayını “anne” verir.

Anne, babayı aile içinde “otorite” olarak kabul etmemişse, baba ne kadar uğraşırsa uğraşsın o ailenin içindeki asli görevini yerine getiremez. Baba ne kadar güçlü kuvvetli, ne kadar varlıklı ve servet sahibi olursa olsun anne, babayı evin otoritesi olarak kabul etmedikten sonra baba, baba olamaz.

Gözlemlediğim, konuştuğum, derdini dinlediğim ne kadar sinirleri yıpranmış, öfke nöbetleriyle çocuğuna saldıran anne varsa, “Neden böyle?” sorusuna karşılık görevini ihmal eden babaları işaret ediyor çok defa.

Günümüz yaşantısının aile reisi olmayı oldukça zorlaştırdığı önemli bir gerçek. Ekonomik güçlükler veya daha rahat yaşama hevesi, babaların evlerini ihmal etmesini de beraberinde getiriyor.

Bu ihmalin sebebi, ister çocuklarına daha güzel bir gelecek sağlamak, ister daha rahat yaşama ulaşmak için olsun fark etmez ve sonuç değişmez. İhmal, ihmaldir. Sebeplerin gerçekçi olması, ihmal edilmiş bir aile gerçeğini değiştirmez.

Çocuk eğitimine niyetlenmiş bir annenin en yakın destekçisi “baba”dır. Anne, en iyi annelik yapar.

Babanın ihmalinden boşalan görevi anne üstlenmeye kalkarsa evde “kaos” çıkar. Çünkü hiçbir anne, babalık kabiliyetleriyle donanmamıştır.

Belki babanın yokluğundan kaynaklanan birkaç günü idare edebilir; ama bu “geçici görev” yaşam tarzı haline gelirse o anneye yazık olur.

Pedagog Adem Güneş

Anne Olmak


1964981_10151918463736442_984582026043642548_n

Anne olmak nedir biliyor musunuz?

Çocuğuyla aynı dili konuşabilmektir annelik!

Onun dünyasına girebilmek, çocuğunun “iç malzemeleri”yle ona yardım edebilmektir.

“Çocuğun iç malzemesi de ne demek şimdi…?” diye soranları duyar gibi oluyorum.

Çocuğun iç malzemesi ne demek biliyor musunuz?

Çocuğumuz için önemli olan her meseleyi bizim de önemsememiz ve onun dikkatini çeken, onun anlam yüklediği her konuda bilgi sahibi olmamız gerektiğidir. Yani çocuğumuz “Örümcek Adam”ı çok seviyorsa, bu hayal kahramanına mutlaka kendi minik dünyasında kocaman bir anlam yüklemiştir. Size/bana göründüğü gibi “altı üstü bir böcek adam… ne var bunda bu kadar da çok sevilecek…!” şeklinde yorumlamaktan çok daha öte ve ciddi anlamlar yüklemiştir ona. Ve yüklenen bu anlam, hayal kırıklıklarında, korkularında, zorluklarında, başaramadıklarında, üzüldüklerinde, stres yaptıklarında, sevinip zıplamak istediği durumlarda, kısacası her duygusal anında ona eşlik edecektir.
…örümcek adam gibi gülecektir örneğin…
…örümcek adam gibi kızacaktır düşmanlarına…
…örümcek adam gibi sorunların üstesinden gelecektir…
…örümcek adam gibi…örümcek adam gibi…örümcek adam gibi… her şey örümcek adam gibi yapılmaya başlayacaktır.

Demek istiyorum ki…

Sizler “çocuğunuzun iç malzemesi olabilecek kadar doyurucu ve keyifli özel anne”ler olamazsanız, çocuğunuz sizin yerinize koyabileceği kendi iç malzemelerini oluşturur. Bu malzemeyi seçerken de iyi mi kötü mü diye düşünmez, düşünemez zaten. Nerden bilsin içine aldığı kahraman iyi mi kötü mü? Lüzumlu bir adam mı lüzumsuz bir adam mı? Bilemez ki, sadece onu sever ve taklit eder o kadar.

Oysa anneler keyifli kişiler olsa, hemen her durumda suratını asmasa, yapılan her hatada kaşlarını çatmasa, çocuğunun “kahraman annesi” olsa?

Çocuğu, başı sıkıştığında bilse ki “kahraman annesi” hemen her şeyin üstesinden gelecek, ona yardım edecek.

Diyelim ki arabasının kumandası bozuldu, becerikli anne kumandalı arabayı tamir edebilse. Ya da en sevdiği oyuncağı kırıldı, sorunsuz anne oyuncağı tekrar kullanılabilecek hale getirse. Hadi diyelim ki kullanılabilir duruma gelmiyor, o zaman da o oyuncak olmadan da farklı oyunlar oynayabileceğini göstererek ve çocuğuna eşlik ederek öğretebilse.

Okuldan eve her gelişinde, annesiyle geçireceği neşeli dakikaları düşünerek zıplaya zıplaya eve gelse. En sevdiği çizgi film kahramanının, merak ettiği her özelliğini annesine sorarak öğrenebilse.

Yani? Yani sevgili anneler, siz çocuğunuzun hayatını dolduran tüm malzemelerin tamamını, çocuğunuzdan daha iyi biliyor olsanız?

Çocuk sıkıştıkça ve unuttukça, her bilginin sizde zaten mevcut olduğunu bilse. Ve “Annem her şeyi biliyor… ben unuttum… ama amannn boşverrr… annem nasılsa biliyor… sorupöğrenirim annemden…” diyebilse.

Ne mi olur?

Neler olmaz ki!

Annesine olan hayranlığı artar. Annesinin her şeyi bildiğine inanmaya başlar. Annesinin ağzından çıkacak her kelimeye itimat eder. Yaşı büyümeye başladığında, başkalarının söyledikleri değil, annesinin söyledikleri daha önemli olmaya başlar. Annesinden aldığı enerjiyle, tatsız olayların üstesinden kolaylıkla gelir. Ergenlik dönemine girdiğinde ilk terk ettiği, ilk nefret ettiği kişi, annesi olmaz.

Tam tersine, her şeyin üzerine üzerine geldiğini sandığı kocaman bir dünyada, arkasında “altından dağlar gibi annesi”nin olduğunu bilirse, yaşamı kolaylaşır.

İç malzemeleriyle, dış malzemeleri birbiriyle uyumlu olur.

Çocuklar dünyayı annelerinin gözleriyle tanırlar sevgili okurlar!

Annenin gören gözü, anlayan beyni, düşünen zihni, algılayan duyguları ne kadar gelişmiş olursa, çocuk da o kadar kolay algılar yaşamı.

Mehtap Kayaoğlu