Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!


hevalarini din edinenler

Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görülen stres artık onların da en büyük dertlerinden. Eskiden “stres kim biz kim” diyen insanlara ne oldu da bu hale geldirler dersiniz? İşte cevabı:

Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!

Heva; “İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları” anlamına gelmektedir.

Stres faktörleri, stresle baş etme yöntemleri adı altında yıllardır çalışmalar yapıyoruz. Gayet güzel işe yarayan keyifli çalışmalar. İsteğe göre kimi zaman bireysel kimi zaman gruplar halinde uyguluyoruz eğitim seminerlerimizi.

Dikkatimi çekmeye başladı. Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görüyordum, günümüzde inanan insanlarda fazlasıyla rastlanır oldu.

Peki ama sakatlık nerede? Eskiden stres kim biz kimdik. Ne oldu da böyle olduk?

Aslında gayet açık… yaşam alışkanlıklarımız değişti. Bir ömür boyu hiç ölmeyecekmiş gibi dünyalık biriktirmeye gayret ediyoruz. Harcamalarımız arttı. Yaşam konforumuz yükseldi. Bir hırka bir lokma anlayışımız, üç gardrop, yatak odasının yanında giysi odası formatına büründü. Yeryüzündeki açlık çeken insanlar için daha az üzülmeye başladık. Yakınımızdaki ihtiyaç sahibi kişileri neredeyse göremez hale geldik.

Koca bir ömür meta elde etmek için uğraşıp duruyoruz; ama ne kadar ilginç ki ölüm bizi yakaladığında, bütün ömrümüzü uğrunda harcayarak kazandığımız maddi birikimlerimizin zerresini bile mezara götüremiyoruz.

Neden böyle olduk?

Çok net bir cevabı var: Kaygılarımızı “din” edindik.

“Din”=”yaşam programı”dır. Hangi programı yüklenirsek, farkında olmadan o program bizim dinimiz olmuş olur. Tüm hayatımızı bu program belirler. İşlerimizi güçlerimizi, eve gidip gelme saatlerimizi, uyku vakitlerimizi ve gelecek beklentilerimizi hep o program dahilinde yaşamaya başlarız.

“Dinim=İslam” diyebilmemiz için Kur’an-ı Kerim’i yaşam programı olarak hayatımıza geçirmemiz, hele de cenneti umuyorsak, Allah’ın izniyle yürüyen birer Kur’an olmamız gerekmez mi? Ama ben -kendimi de işin içine katayım da kızıp kırılanlar olmasın- kendim dahil etrafta yürüyen Kur’anlar göremiyorum. İslam olduğunu iddia eden insanlar görüyorum ama yaşam programı olarak Kur’an’ı kuşanmış insanlar göremiyorum. Dizi filmleri kuşanmış, çocukların okul/dershanelerini kuşanmış, iş yerlerinde sabahlamayı kuşanmış, sözüm ona önemli toplantılarda koşuşturmayı bahane ederek evini evladını ihmal etmeyi kuşanmış, çocuklarına birer daire bırakmak için koca ömrünü sefalet içinde yaşamayı kuşanmış insanlar görüyorum! Ama yaşayan Kur’an’lar göremiyorum. Gözlerim bozuk gerçi… gözlük takmayı sevmiyorum… sorun bende de olabilir…

Peki stres bunun neresinde? Hemen söyleyeyim…

Din bir yaşam programıysa ve bizler günlük heva/heveslerimizi din haline getirirsek kaygılarımız artmaya başlıyor. Kimimizin dini alacağı evi oluyor, kimimizin çocuğunun geleceği yüksek mertebe(!), kimimizin kazanacağı ihale, kimimizin gösteriş, kimimizin zenginlik, kimimizin başka bir sürü şey. Örnekleri ne kadar çok artırırsak artıralım dönüp dolaşıp aynı kaynağa indirgenebiliyor: Kaygılarımızı din edindiğimiz gerçeği!

Çok ilginçtir ama biz Müslümanlarda bir gelecek kaygısıdır almış başını gidiyor. Oysa rızkımızın Allah katında teminat altında olduğunu bilsek, şartlar ne olursa olsun rızkımızın devam edeceğini bilsek, rızkımız kesilirse eğer zaten ölüm bizi yakalayacaktır gerçeğini içimize sindirebilsek, gelecek kaygılarımızı din edinmekten vazgeçebiliriz.

Başlangıçta hep masumdur kaygılar çünkü. Safça duygularla girer hayatımıza. Hastanede bebeğimizi kucağımıza aldığımız ilk gün onun için her şeyin en iyisini, en güzelini dilemeye başlarız. Bu dilekler zamanla hangi iyi mesleği, hangi iyi kazancı hangi emniyetli geleceği olacağını düşünmeye kadar gider. Hatta mümkünse evleneceği kişiye bile biz karar vermek isteriz. Bu düşünceler öylesine kemirmeye başlar ki beynimizi, ilkokul birinci sınıfa gittiğinde sınıfta üç öğrenci okumaya geçse, bizimki dünyanın en aptal çocuğuymuş da hala okuyamamış gibi bir paniğe kapılırız.

Tedbir almak ayrıdır sevgili okurlar! Yolunda gitmeyen her şey için tedbir alırız… almalıyız da… benim anlatmaya çalıştığım tedbiri tedbir olmaktan çıkarıp, işi kaygı bozukluğuna götüren aşırı endişeler. Ve bu endişelere yoğunlaşmaktan kaynaklanan “yaşam amacımızdan sapma” gerçeği. (Kaldı ki tedbir amaçlı çok pratik stresle baş etme yöntemlerimiz var. Öğreniyorsunuz ve hemen rahat ediyorsunuz. Uyguladığınızda kendinizi inanılmaz rahat hissediyorsunuz. O konuda ben seve seve yardım ederim hepinize.)

Doktor olsa ne olur! Adam olsun!

Çok para kazansa ne olur! Kendini geçindirecek kadar kazansın ama mutlu olsun!

Niye? Ee sonuçta bizler Allah’a kul olmak için geldik. Birilerine bir şeyler ispat etmek için, hava atmak, servet biriktirmek için değil.

Başlıkta hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur demiştim ya! Hepinizi kandırdım! Heveslerinin ardına düşenler, hevalarının arkasında koşanlar stresten kurtulamaz ki. Ben bile kurtaramam. Çünkü bu durum bir yanıyla kişinin kendilik değerlerinin yapısal bir sorunudur. Neye iman ettiğini bilmiyordur önce. Neye sığındığını da! Dua edip yalvardığı ve gücüne inanarak yakardığı Allah”ını yeterince tanımıyordur. Tanısak kaygı/tasa/endişe yaşamayız ki. Hevaların boyutu ne kadar büyük olursa olsun, ahiret hayatında zerre işe yaramayacaksa öyle bir hevanın üzerini çizebilmeli insan.

Biz Müslümanlar için gerçek başarı Allah’ı razı edebilmek ve arıduru bir Kur’an anlayışıyla mümin olarak ölüp, hesap gününde yüzü aydınlık olarak uyananlardan olabilmek. Gerisi boş…

Mehtap Kayaoğlu

Reklamlar

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz?


Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz

Anne babalarla karşılaştığımızda çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz. Yaşamın en önemli konusu olan çocuğun ihmal edildiğinde ise anne babanın paçasına nasıl dolaştığını ve çocuk ruhen yetişemediği taktirde, o çocukla bir belalı yaşam içerisine nasıl girdiğini görüyoruz. Çocuk evlendiğinde de işler yolunda gitmediğinde size problemlerle geri döndüğü zaman, “ah keşke zamanı geri getirebilseydim şunları yapmazdım” diye dertlenen bir çok kişiyle karşılaşıyoruz.

Çocukla vaktinde ilgilenilirse eğitimi tamamlanmış olarak terbiye olur. Çocukla aynı ortamda olunduğunda etkileşim içerisine girilmesi ihmal edilmişse, çocuk kendi içinde olgunlaşmamış olan sorunlarını ve ruhunu barındırırken anne babalar bu çocuk niye böyle yapıyor diye şaşkına giriyorlar.

Bu durum çocuklarda daha çok 9-10 yaşlarında belli oluyor. Çocuk beceriksiz, yeteneksiz, dersine çalışmıyor, internet bağımlılığı kazanmış. Ailesiyle düzgün konuşmuyor, kardeşleriyle evin içerisinde çatışmacı bir yaşam sürdüğü ve anne-babaların baskı ve zorlamayla bir kalıba sokmaya çalıştığı yaş dönemidir.

Ondan önceki dönem çocuk için çok masumdur. Kendisine ne verilirse her an almaya hazır olunan bir dönemdir. Bu dönemde anne-baba evin içerisinde uyur gezer gibi varolduysa, dakikalarını televizyon karşısında ya da konu komşuyu ağırlayacağım diye çocuklarını ihmal ederek vakit geçirdiyse; işte bu gibi durumların sonunda bir gün anne çocuğuna “Oğlum dersini yapsana.” dese de… Çocuk dersini yapmaz esner, dalar gider. Kitap okuyamaz. Dikkati dağınık. Çünkü doyumsanmış bir ilişkiyi ve ruhsal olgunlaşmayı vaktiyle zamanında gerçekleştirememiş. Aslında “senin çocuğuna kızdığın hal, kendi halin.” Bir çocuğun içinde güçlü bir temel atabilmesi için annesinden duygusal destek alması lazım. Anne kendi vicdanında duygusal desteği duyması lazım.

Hani birçok anne-baba “Çocuğumuzda hiperaktivite varmış doktor ilaç verdi” diyor ya. İşte annenin dokunma ilacı çocuğun içerisinde nükleer enerji santrali gibi bir etkileşim oluşturur ki, vereceğiniz en güçlü ilaçlar onun yanında yetersiz kalır.

Ama yeter ki annenin çocuğuna dokunacak, tebessüm edecek, kendi içinde derinleşebilecek vakti olsun. Allah insanlara günde 24 saat vakit veriyor. Ama insanlar uyurgezer gibi kendilerine, çocuğuna on dakikasını ayıramıyor. Kendime, çocuğuma vakit ayıramıyorsam ben nasıl vakit geçiriyorum diyor musunuz? Ailenize 24 saatin 1 saatini verebiliyor musunuz?

Bir düşünün; oturup sükunet içerisinde camdan dışarıyı seyrederken, yaptığınız bir fincan kahveyi keyiflice içerek kendinize ayırdığınız 15 dakika vaktiniz var mı?

Elinizden telefonu bırakıp, her şeyden sıyrılmış olarak, bomboş bir zihinle, sadece eşinize 1 saat vakit ayırabiliyor musunuz? Bomboş bir zihnin içerisinden çıkan enerji dolu gözlerle ve tebessümle eşinize bakabiliyor musunuz?

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize ve çocuğunuza yönelebiliyor musunuz? Yoksa eşiniz konuşurken gözler bir telefonda, bir tavanda, sağda, solda oflar bir vaziyette misiniz? Zorluk çekiyorsanız ailenize yönelemiyorsanız, o halde ailede bir bağ ve bütünlük oluşamaz.

Bir beyefendi eşine bir hanımefendi olarak davranmıyorsa o ilacı anne çocuğuna veremez. Çocuğuna dokunduğu zaman içerisini titreten, tebessüm eden anneyi bulamazsınız. Agresif, sıkıntılı, kaygılı bir anneyle zamanı sürdürmek zorunda kalırsınız.

Pedagog Dr. Adem Güneş

Annelik


Forget-me-not flowers on old textured wooden surface

Anne, çok sağlıklı ve bilinçli olmasına karşın baba, annenin yaptığı her şeyi yıkıp geçiyor, annenin çocuğuna aktardığı değerleri, ahlak kurallarını ve düzenli davranış kalıplarını bir çırpıda yerle bir ediyorsa… Anneyle başlayan ve babayla devam etmesi gereken çocuk eğitim süreci sağlıklı yürüyemez.. Aile içinde, çocuk eğitiminin iki başrol oyuncusu vardır. Biri anne, diğeri de babadır. Yalnız günümüzdeki birçok ailede anne “annelik” rolünü, baba da “babalık” rolünü karıştırıyor. Mesela mevcut hayat şartları anneyi, hem annelik hem de babalık yapmaya zorluyor. Sabah erkenden evden çıkıp akşam geç saatlere kadar çalışan baba, kendi rolünü sadece yıllık izinlerde, hafta sonlarında, birkaç saatlik dinlenmeler esnasında yerine getirmeye çalışıyor. Böylece çocuk, çok sesli bir orkestradan gelen güzel nağmelerle hayata adım atacakken tek telden çalan bir bağlamanın sesiyle eğitilmeye çalışılıyor.

Anne, aile içindeki dengeyi sağlayan stabilizatör gibidir. Annenin aile içinde hiç zorlanmadan yapacağı bu görev için gerekenler, zaten yaratılıştan bu yana içinde hazır bulunur.

Doğal aile yapısında annenin çocuklarına karşı beslediği sevgi ve şefkat hissi, aile içinde bozulması muhtemel dengeleri her an düzeltebilecek güçtedir. Bu itibarla bakıldığında anne, kelimenin tam anlamıyla, aile içindeki, sevgi ve şefkat duygularının ana kaynağı niteliğindedir. Ailede kim sevgiye ve şefkate ihtiyaç duyarsa teselli bulacağı yer, annedir.

Ne yazık ki günümüz aile yapılarında annenin sevgi ve şefkat kaynağı olmasına “pasiflik” olarak bakılıyor. Çocuklarına karşı şefkat gösterisinde bulunan anneyi, çevresi, “Bu kadar yumuşak olma. Çocuklar büyünce seni dinlemez.” diye ikaz ediyor.

Hâlbuki çocukların aile içindeki kuralları dinleyip dinlememesi, baba otoritesine bağlıdır. Anne, baba otoritesinin ev içindeki dengeleyicisidir. Eğer anne de baba gibi otorite görevine soyunursa ailenin duygu pınarı kapanmış olur. O takdirde sevgi ve şefkate ihtiyaç duyan çocuk, bu ihtiyacı kimden giderir? Çocuk anneden alması gereken bu sevgiyi ondan alamazsa içindeki eksikliği dış dünyadan karşılamaya çalışır. Çünkü sevgi, dinmek bilmeyen bir ihtiyaçtır.

Sağlıklı bir aile yapısında, anne ve baba birbirini destekleyerek çocuk eğitimini üstlenirler. Eşlerin birbirlerindeki eksiklikleri tamamlaması zafiyet değil, aksine sağlıklı bir sürecin işaretidir.

Baba, evdeki düzeni bozan oğluna-kızına otoritesini kullanarak onun kurallara uymasını sağlayabilir. Uyum sürecinde sıkıntı yaşayan çocuk teselli aramak için doğruca kendini annesinin şefkatli kucağına atabilir. Anne, kurallara uymanın gerekliliğini kendi sevgi diliyle ona anlatabilir. Çocuğunun kimi zaman saçını okşar, kimi zaman da yanına uzanır. Böylece çocuk, bir yandan kurallara uymanın zorluklarıyla tanışırken, diğer yandan da anne sevgisiyle sıkıntılarını aşılabileceğini hissedip öğrenir.

Ne yazık ki katıldığımız birçok konferansta anneler, “Anne-baba her zaman aynı çizgide olmalı. Eğer baba bir ceza verdiyse anne de onun uygulanması için çocuğa yumuşak davranmamalı diye biliyorduk.” diyor. Oysaki babanın kural koyuculuğundan kaçan çocuk annesine sığınamazsa, oğlunuzun-kızınızın kendini teselli edecek bir kucak aramasından korkmaz mısınız hiç?

Hem anneden hem de babadan ceza alan çocuk duygularına yenik düşer, öfkelenir, nefret ve kin duygularını geliştirir içinde. Yaptığı bir yanlıştan dolayı, hem annesinin hem de babasının kapılarının kapandığını gören çocuk, kendini başka kapılara atma ihtiyacı hisseder. Anne sonrasında ne kadar çırpınırsa çırpınsın, “Ben saçlarımı süpürge ettim.” desin, iş işten çoktan geçer. Anne çocuğunu kaybeder…

O halde, bu yanlış anlayışı düzeltmekte fayda var. Çocuk, babadan kaçtığında, anne, sevgi dolu kucağını açmalıdır ona. Ama bu kucak, babasını haksız çıkarmak ya da onun otoritesini sarsmak için değil, aksine o otoriteyi sevgiyle desteklemek içindir.

Pedagog Adem Güneş

Bir Dakika Sevgi Molası


Karanfilin-Faydaları

Akşam olup, dinlenmeye çekilince yorgun evin, gün boyu çocuk sesi çınlayan odaları, dinlenmeye çekilince yorgun bir anne, kısık sesler yükselir içinde…

Yarım kalan masallar…

Yapamadıkları faaliyetler…

Telaşın arasına saklanmış sevgiler…

Gözünün içine bakan küçükler…

Ve daha neler neler…

Keşkeler sıralanır peş peşe…

Sabahın erken saatinde başlayan telaşeleriyle, akşama ne çabuk ulaştıklarını düşünür anne…

Kimi zaman ‘uyusalar da dinlensem’ diye düşünüp, yavruları uyuduktan sonra sessizleşen evde, onları hemen özleyiverdiğini hatırlar bir de…

En çok, yapamadığı yemeklere, yetiştiremediği işlere, okuyamadığı kitaplara, gidemediği yerlere değil; çocuklarına daha fazla sevgisini gösteremediği saatlere hayıflanır anne.

Zaman geçmektedir…

Ve büyümektedir küçük yürekler…

Eksik kalan her öpücük, yarım kalan her gülümseme, takdir edilmeyen her davranış, görmezden gelinmiş her ilgi talebi, doya doya kucaklanmadan büyüyüvermiş her çocuk, bir ukde olacaktır büyüklerde…

Evet, anneler çocukları için pastalar, yemekler hazırlayacak, evlerini temiz tutacak, işler yapacak, babalar çok çalışacak, evi geçindirecek, hediyeler alacaktır ama, hiç biri doya doya sevgilerin sunulduğu saatleri tutmayacaktır.

Çok uzun değil, kısacık bir andır aslında çoğu zaman ‘o anlar’…

Bir öpücük, içten bir kucaklama, merakla sorulan sorulara gülümsemeli bir cevap, küçük bir aferim belki, kocaman telaşelerimiz arasında…

Kimi zaman ihmallerimiz bu güzel anları azaltır hayatımızda…

Çocukları büyümüş bir ablanın tavsiyesi gelir sürekli annenin hatırına. ‘Bol bol kucakla çocuklarını. Çünkü büyüdüklerinde böyle kucaklayamayacaksın.’

‘Büyüyünce kucağıma sığmayacaksın’ diyerek oğlunu her kucakladığında, gülücükler açtığını görür anne, oğlunun yanaklarında. Kızını takdir ettiğinde, ‘sen benim küçük arkadaşımsın’ dediğinde nasıl da mutlu olduğunu, bir diğerinin adına şarkılar söyleyince havalara uçtuğunu…

Sonra küçükken babasının yaptığı sevgi saatleri gelir aklına…

Onca yoğunluğundan arta kalan haftanın bir gününde, babasının, çocuklarının her birine özel ayırdığı yarımşar saatler… ‘Yarım saat seninim’ der babası. Oyun oynayabilir, beraber yürüyebilir, kitap okuyabilir, sohbet edebilir, ya da sadece kucağında oturup babayla birebir vakit geçirilebilir o saatlerde…

Ve annesinin; peş peşe küçük çocuklarının eğitim, öğretim, çamaşır, temizlik, yemek gibi her türlü ihtiyaçlarını birebir karşılarken, o yoğunluğunun içinde anneannesinin yaptığı uyarıları anlatışı gelir.

‘Şimdi her işini bırakıp çocukların hepsini öpüp kucaklıyorsun,’ diye asıl görevi hatırlatır anneanne. Dertlenip sıkıntılanmak, oflayıp puflamak ve sabrı azaltacak tavsiyeler yerine, her annenin, telaşelerinin ve unutkanlıklarının arasında, sevgi ve şefkati hatırlatacak annelere ve büyüklere ihtiyacı var bu gün de…

Şimdi, bir dakika sevgi molası, tüm anneler ve çiçeklerine…

Ummu Salim
muslumananneler.net

Çocuguma Neden Söz Dinletemiyorum?


14908302_1401565789884419_5212580544113668518_n

Rehber öğretmenler olarak çocuğunun söz dinlemezliğinden yakınan velilerin, “Hocam bu çocuk sözümü hiç dinlemiyor”, “Ne dersem tersini yapıyor, artık söz geçiremiyorum” türü cümlelerle rehberlik servislerine gelmelerine aşinayızdır. Aslında anne-babanın iletişim tarzına, beden diline, kendilerini ifade etme şekline bakarak çocuğuna söz geçirip geçiremediğine ilişkin birçok bilgi edinebiliyoruz. Tam bu noktada “çocuğa söz geçirme” kalıbının sorunlu bir tınıya sahip olduğu hissine kapılabiliriz. Aslında geniş açıdan “çocuğun bizi anlamasına olanak verecek şekilde kendimizi çocuğa dinletebilme” olarak ifade edilebilecek bu kalıba, yazı boyunca “söz geçirme” ve “sözünü dinletme” gibi ifadelerle yer vereceğim.

Çoğu anne-babanın yaşadığı sorunlardan birisidir çocuğuna sözünü dinletememek. Öyle ki Google’da çok fazla arandığından artık otomatik olarak çıkan “çocuğuma söz geçiremiyorum”, “çocuğuma söz dinletemiyorum” şeklinde sonuçlar mevcut. Hatta internette “çocuğa söz geçirme duası” bile var!! Anne baba olarak çocuklarımızdan yapmasını istediğimiz ve yapmasını istemediğimiz kimi davranışlar vardır ve kafamızdaki çocuk yetiştirme şablonlarınca belirlenen bu kriterlere uymaları için çocuğa sık sık yönergeler veririz. Bu noktada, çocuktan yapmasını ya da yapmamasını istediğimiz davranışlar için yönergeleri ne şekilde verdiğimiz, ardından verdiğimiz bu yönergelere uyulmaması halinde ne yaptığımız, çocuğa söz geçirip geçiremememizde belirleyici rol oynamaktadır. Öncelikle çocuktan istenilen şeyin gerekli ve mantıklı olup olmadığı hususuna bir göz atalım.

Antoine De Saint Exupéry’nin dünyaca ünlü çocuk kitabında, emirlerinin dinlenmesine önem veren bir kralla hayatı anlamaya çalışan Küçük Prens arasında şöyle bir diyalog geçer:
Kral, “Generalime bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını ya da bir martı olmasını emredersem ve general bu emrimi yerine getirmezse kim suçludur? General mi yoksa ben mi?” diye sorar. “Siz” diye yanıtlar Küçük Prens. “Doğru” der kral. “İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır.”

Çocuktan yapmasını (ya da yapmamasını) istediğimiz şeyin makul olması temel belirleyicimiz olmalı. “Makul” olanı yani akla-mantığa uygunluğu referans noktası olarak almalıyız. Açık konuşmak gerekirse kızım daha üç yaşındayken ona öğrettiğim kelimelerden biri de “makul” kelimesiydi. Küçük Prens’teki gibi örneklerle, üç yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği sadelikte nelerin makul olabileceği ya da olmayabileceğiyle ilgili örnekler vererek konuştum onunla ve bunun inanılmaz yararını gördüm.

Fakat kimi zaman çocuğun sizden bir istekte bulunması durumunda, o isteği yerine getirip getirmeme durumunuza bağlı olarak kendi silahınızla vurulabilirsiniz. Şöyle ki; diyelim o an çocuğunuz sizden gerçekten makul olan bir şey istedi ve siz otomatikleşmiş bir tepki olarak hayır dediniz. Makul kavramını bilincinde oturtmuş olan çocuk, bu durumda şöyle bir karşılık verebilir: “Ama ben makul bir şey istedim. Neden hayır diyorsun ki?” Biraz düşündükten sonra, isteğinin direkt reddedilebilir bir istek olmadığını fark edersiniz ve mahcup olursunuz. Bu örneği, kızımla birebir yaşadığım için buraya iliştirdim sadece.

Diyelim ki çocuğumuz makul olmayan bir davranışta bulundu. Öncelikle nedenini anlamaya çalışalım. Onu ilgiyle dinlemeye özen göstererek, eleştirmeden, suçlamadan, gereksiz sertlik göstermeden, samimi bir merak ile sorular soralım ona. Makul olan davranış ve isteklerin neleri kapsayabileceğine ilişkin sohbet edelim onunla. Çünkü güven dolu anne baba çocuğuyla sohbet kurar ve çocuğun davranışlarının temelinde yatanları öğrenir. Hedefimiz çocuğun davranışlarından ziyade, çocuğun doğru olanın farkına varmasını sağlamak olmalıdır. Bunu yaparken karşımızdakini bir çocuk olarak değil, olgun bir birey olarak görmeye çalışarak sakin bir tavırla yaklaşmalıyız. Çünkü yapılan araştırmalar çocuklarına en rahat söz dinleten anne babaların, en sakin anne babalar olduğunu göstermektedir. Sakin anne babalar çocuklarının davranışlarına çok abartılı reaksiyon göstermezler. Çocuk iyi bir şey yaptığında bunu çok abartmaz ve çocuk uygunsuz bir davranışta bulunduğunda da aşırı tepkili davranmazlar. Burada temel amaç sakinliği her daim koruyarak çocukla karşılıklı bir güven geliştirmektir. Yine denebilir ki davranışlarıyla çocukta güvensizlik yaratan anne babalar, çocuklarına söz dinletme konusunda en çok zorlanan anne babalardır.

Söz dinletme konusunda önemli bir diğer nokta da kararlılıktır. Koyduğumuz kurallara uyulmaması durumunda takındığımız tavır, peşi sıra gelebilecek yaptırımlar ve kararlılığımız, çocuğun davranışlarının ve kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Ama maalesef birçok kişi kararlı olmakla sertliği birbirine karıştırır. Çocuğuna söz dinletemeyen anne babaların çocuğa boş tehditler savurarak onu korkutmaya çalışması karşısında, çocukların ne kadar aldırmaz davrandığına birçoğumuz şahit olmuşuzdur. Hâlbuki kararlı davranış sertlik içermez ve şaşırtıcı bir şekilde çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Kararlı ve ne yaptığını bilen bir ebeveyn tehdit etmek, korkutmak yerine davranışın olası sonuçlarını çocuğa açıklamaya çalışır. Buna rağmen aksi istikamette devam eden çocuğun bu davranışının sorumluluğunu alması için yaptırıma başvurabilir. Bu yaptırımların cezaya dönüşmemesine de ayrıca dikkat eder.

Son tahlilde bir ebeveyn olarak şunu düşünmeliyiz bir de: Ben kendime her konuda söz geçirebiliyor muyum? Yapmam gerekenleri yapmada yahut yapmamam gerekenlerden uzak durmada her daim kendime sözümü geçirebiliyor muyum? Bir karar aldığımda bunu uygulama noktasında yeterli azmi ve çabayı gösterebiliyor muyum? Bu sorulara cevabımız evetse çok büyük ihtimalle bu kararlılığımız sayesinde çocuğumuza söz dinletme konusunda da herhangi bir sorun yaşamıyoruzdur. Fakat cevabımız hayır ise bu durumda hükmümüzü kendimize geçirmeliyiz öncelikle, ki bunun yansımasını çocukta da görebilelim.

Recep KARATAŞ
Uzman Psikolojik Danışman

Çocuklara Nasıl Sabredelim (4)


1234811_329645467160767_5674660386332139263_n

Hiç kimse bir anda öfkelenmez. Bir anda patlamaz.

Öfke, uzun zaman önceden “geliyorum” der. Ama bunu kimimiz duyarız, kimimiz ise farkına bile varmayız.

İnsan, “nefesini tutmaya başladığı an”, öfkeyi bünyesine almış demektir. Devam eden süreçte ise, kişilerin “patlama” süreleri birbirlerinden farklılık arz eder.

-Kardeşin uyudu, bağırma yavrum, diyorsun. Bağırıyor. Nefesini tutuyorsun.

-Çok geç oldu, uyuman lazım diyorsun. Uyumuyor. Ve uyanık kaldığı her dakikayı nefesini tutarak geçiriyorsun.

-Vurma, diyorsun. Vuruyor.

-Onu alma, diyorsun. Alıyor.

-Ye, diyorsun. Tükürüyor.

-Ellerini yıka, diyorsun. Gidip koltuklara sürüyor.

Hepsinde nefesini tutuyorsun. Dişlerini gıcırdatıyorsun. Yumruklarını sıkıyorsun. İçinden söyleniyorsun.

Yapma!

Az sonra hepinizi üzecek ve kıracak şeyler yaşayacaksın! Öfke geliyor. Onu durduramazsın. O halde kendin dur.

Durakla. Mola ver.

“Çocuk, gözüne batmaya başladığı zaman” durmalısın. Daha ileri gitmeden. Kontrol edilemez hale gelmeden.

İş yetiştirmeyi bırak. Misafiri iptal et. Her şeyi olduğu yerde bırak ve DUR!

Çocuklara oyalanacakları bi şey ver. Yesinler, içsinler, döksünler, saçsınlar. Sana ellemesinler. Kapıyı çarpmadan, ayaklarını yere vurmadan, döşemeleri rüzgarınla titretmeden çık yanlarından.

Sonra ayrı bi yere geç. Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Öfkelendiğinde sus!” Sessizleş o halde.

“Şeytandan Allah’a sığın.” O’ndan yardım iste.

“Ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan.” Bedeninin taarruza geçmesini önlemek için rolentiye al kendini.

“Abdest al. Suyun ateşi söndürdüğü gibi, abdest de öfkeyi söndürür.” Suyu aç, suya dokun, suda kal, temizlen, arın.

“Olmadı iki rekat namaz kıl.” Tertil üzere Rabbinin ayetlerini oku. Çünkü tertiline uygun bir şekilde Kur’an okumak, insanın içinde biriktirdiği, sıkışan ve patlamak üzere olan “o nefesin” atılmasına ve açılmasına vesile olur.

Dur ve nefes al.

Burnundan al, bekle ve ağzından ver. Allah’ın izniyle beyninin kontrol sistemini yeniden devreye sokabileceksin.

Sonra git çocuklarının yanına, bir köşeye uzanarak nasıl dağıttıklarını, döktüklerini seyret.

Gözyaşlarını saklama fakat asla suçlama.

“İyi hissetmiyorum” de. “Seninle alakası yok, biraz üzgünüm” de.

İşte o günlerden birinde Yusuf’a (3,5 yaş)

“Kalbim biraz kırık” dedim.

“İstersen ben yapıştırabilirim” dedi. Sonra gülüştük, sarıldık birbirimize ve kalbimi nasıl yapıştırabildiğine hayret ettim :)

Bir diğerinde leblebi kutusunu bana uzatarak “Leblebi yersen iyileşir misin anne?” dedi. “Bilmem ki” dedim. Sonra uzattığı leblebileri yedim. Üç-beş derken bütün kutuyu bitirdik beraber. Leblebi yemenin, beni nasıl iyileştirebildiğine hayret ettim :)

O halde öfkeyi duymaya çalış.

Ne kadar erken fark edebilirsen, o kadar güçlü kontrol edebilirsin.

Ve denemekten asla vazgeçme, çabala.

Çünkü her defasında farkındalığının arttığını ve öfkeyi kontrol etme mekanizmanın daha da hızlı geliştiğini göreceksin.

Ummu Reyhane
muslumananneler.net

Çocuklara Nasıl Sabredelim (3)


11136708_444575675667745_4321818302632212122_n

Sevgili anne!

Hani bazen çok yorgun oluyorsun ya.

Bütün işler sana bakıyor, yaptıkça bitmiyor, biri bitiyor diğeri başlıyor, çocuklar saatlerce ağlıyor, iki dakika peşini bırakmıyor.

Bunalıyorsun. Aklına yardımcısı olan anneler geliyor. Çocuklarını annesine bırakıp da seminere giden arkadaşın geliyor. Eşi ev işlerinde pek mahir olan o komşu.

“Çocukların ne zorluğu var ki canım” diyen ve bir kez bile gece uykusundan uyanmamış olan o akraba kızı.

İmkansızlıkların, yetersizliklerin, hayat şartların… Düşündükçe daraltıyor seni.

Sevgili baba!

Sen işten yorgun argın eve döndüğünde dinlenmek istiyorsun ya. Çocuklar kendi halinde oynasın. Eşin her zaman güler yüzlü olsun. Yuvan sıcak, sofran hazır olsun.

Olmuyor.

Günlerdir uykusuz kalan eşine destek olmak zorundasın. Çocukları alıp bir saat gezdirmen gerekiyor. Gözlerin uykudan kayarken hikaye kitabı okumaya çalışıyorsun. Kollarında derman kalmamışken çocuğunu taşıyorsun. Enerjinin son kırıntılarını da onunla oynamak için harcıyorsun.

İş hayatının stresi, patronu, işçisi, amiri, memuru, milletin ağız kokusu. İnsanın kendi yağında kavrulmasına tahammülü olmayan şu lanet olası kapitalizm.

Sonra senin yaşam fotoğrafının yanına bir de diğerlerini koyuyorsun. Ömrü boyunca hiç çalışmadan yaşamış o şanslı (!) azınlığı. Babası ardında duran genç adamları. Ne hata yaparsa yapsın, ailesinin desteğini üzerinden hiç çekmediği arkadaşlarını.

Düşündükçe yaşadıklarına tahammülün kalmıyor. Yorgunluğuna bir de hayattan bezginliğin ekleniyor.

İşte o anlarda “Neyi unuttuk?” diye soruyorum kendime. “Neyi eksik yaptık?”

Ve aklıma Hz. Fatıma annemizle Hz. Ali efendimizin hikayesi geliyor.

Bir gün Hz. Fatıma onca işe koşturmaktan bunalmış. Değirmen taşıyla buğday öğütmekten elleri yara olmuş.

Hz. Ali’nin su çekmekten dolayı göğsünde ağrılar oluşmuş, fakirlikten ve imkansızlıklardan daralmış. Karı-koca “Ne yapsak?” diye düşünüp dertleşirken Hz. Ali: “Babana gidip de bir hizmetçi istesen, işlerimizde yardımcı olsa” demiş.

Hz. Fatıma birkaç defa gitmiş fakat söylemekten utanıp geri dönmüş. Sonunda canına tak etmiş olacak ki:

“Babacığım” demiş “Allah sana genişlik verdi. Yanında köleler ve mallar var. Bize de ihtiyacımızı görecek bir hizmetçi versen.”

Efendimiz (a.s) durmuş bakmış kızının haline. Sonra çaresiz “Suffe ehli açlıktan karınlarına taş bağlarken ben bu köleleri size nasıl veririm? Bu köleleri satıp parasıyla Suffe ehlinin karnını doyuracağım” buyurmuş.

Hz. Fatıma çaresiz eve dönmüş. Akşam Efendimiz (a.s) gönüllerini almak için yanlarına gitmiş. Onları kısacık bir yorganın altında bulmuş. Başlarına çekseler ayakları açıkta kalıyor, ayaklarını örtseler başları açıkta kalıyormuş. Efendimizi (a.s) görünce ayaklanmışlar. Onlara “Rahatsız olmayın” buyurmuş. Sonra da:

“Benden istediğiniz şeyden daha hayırlısını size söyleyeyim mi?” demiş. İkisi de; “Evet” demişler. Efendimiz (a.s):

“Cibril bana bir takım kelimeler öğretti. Akşam yatağınıza girdiğiniz zaman 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdulillah, 34 defa da Allahu Ekber dersiniz.” buyurmuş.

O günden sonra bu tavsiyeye öyle bir sarılmışlar ki, Hz. Ali Sıffın gecesinde bile bu tesbihatı terk etmemiş. (Buhari, Müslim)

Ne dersiniz? Sizce de bunca daralmışlığımızın ve bunalmışlığımızın nedeni “Allah’ın zikriyle tatmin olmamak” olabilir mi?

Ummu Reyhane
muslumananneler.net