Tutarsız kişiler ve ilişkiler


90f8c0da6c354a4803bc7883b8773e69

“Tutarsız ilişkiler” ve “tutarsız kişiler” vardır bilirsiniz. İnsanın ömrünü çürütür doğrusu.
Şimdi sizler için bu tutarsızlıkları yazayım dedim…

1. Tutarsız kişilerin en tipik özelliği, karşısındaki kişiyi çifte açmazda bırakmasıdır. “Benim hoşlanmadığım davranışların var.” diyerek eşini uyaran kişi, kendi uyarıları göz önüne alınarak yeni bir davranış sergilendiğinde “Ama ben söyledikten sonra yapıyorsun, bunun da benim için hiç bir kıymeti yok! Yapmasan daha iyiydi.” diyebilir.

Tutarlı tavır sergilenmesi için; öneri yaparsınız. Eşiniz önerinize uygun davranış yaptığında teşekkür edersiniz.

2. Tutarsız kişiler, her olay ve durumla ilgili olarak, zihinlerinde romantik (hayali) bir süreç oluştururlar. Eşleri o ritüele uygun davranmadığında bozulur, kırılır, surat asarlar. Diyelim ki eş, kocası tarafından yemeğe götürülmek isteniyor. Ve zihninde hoş bir davet canlandırıyor. Oysa beyefendi işten apar topar fırlamış, eşinin beklediği romantizmde davet yapmıyor. Yoldan telefonla arayıp “Hadi giyin, aşağı gel, 15 dk içinde orda olurum. Seni yemeğe götüreyim.” diyor. Hanımefendinin beklediği yemek daveti gün içinde telefonla aranarak, cilve dolu bir davetse, bu davet şeklini beğenmiyor. Ve eşine; “Aslında seninle yemeğe gitmeyi çok istiyordum ama bu ne biçim davet böyle. İş arkadaşını mı çağırıyorsun, insan şöyle gün içinde arar, doğru düzgün davet eder. Yemekle ilgili tüm şevkimi kaçırdın. Gelmem ben seninle hiçbir yere.” diyor ve kendisinin de çok istediği yemeğe gitmiyor. Veya bunun farklı şekillerini erkeğin de kadına yaptığını düşünün.

Bu tip tutarsız tavırlar, zaman içinde eşlerin birbirine yaptığı jestleri öldürür. Teklif yapacak kişi, teklifinin nasılsa bir şekilde beğenilmeyip geri çevrileceğini ve eleştirileceğini düşündüğü için, artık teklif yapmamaya başlar.

Tutarsızlık olmaması için; beklediğimiz teklif gelmese bile davete icabet edebiliriz. Yemeğimizi yeriz. Başka bir gün, daha romantik bir teklif alırsak çok daha mutlu ve keyifli olacağımızı söyleriz. Davetlere ve gezmelere açık olduğumuzu hatırlatır, bol bol davet edilmeyi istediğimizi gösteririz.

3. Tutarsız ilişkilerde çiftler, birbirlerini tamamen dışlar şekilde davranırlar. Örneğin birisi yemekten önce ellerin yıkanmasını istiyor diye diğeri yıkamaz. Ellerini yıkamayan da eşinden gece duş alarak yatağa girmesini ister. Bu kez diğeri “Yemekten önce sen ellerini yıkıyor musun ki ben yatağa girmeden önce duş alayım.” der. Ne o duş alır, ne diğeri ellerini yıkar. Gizli bir savaş hali belirir.

Bunun ötesinde tüm davranışları, gizliden gizliye birbirini etkiler niteliktedir. Kendi yapacakları şeyleri bile, sırf diğeri isteyebilir diye yapmaz. İşten gelmiş, elleri kirli, normalde elini yıkayacak aslında. Çocuk gibi düşünür ve sırf eşi, o istiyor diye ellerini yıkadı sanmasın diye yıkamaz. Veya diğeri iş yapmış yorulmuş, terlemiş, duş alıp yatsa daha rahat uyuyacak, sırf eşi, o istedi diye duş aldı sanmasın diye yıkanmaz. Öylece yatar.

Tutarsızlık olmaması için; birbirinizden beklediğiniz davranışları iyi niyet çerçevesinde ve evliliğinizi güzelleştirecek tatlı uyarılar olarak düşünebilirsiniz. Kadın eşinden tabii ki talepte bulunacak ve erkek kadınından tabii ki talepte bulunacak! Bundan doğal ne olabilir ki! Doğal olmayanı, ikisinin ısrarla birbirine inat yapması..!

4. Tutarsız ilişkilerde çiftler, sanki her konuda birbirlerinden farklıymış gibi düşünürler. Ve aralarında duygusal yakınlık yokmuş gibi yaşıyorlar. En sık kullandıkları ifadeler; “Senin söylediklerine uygun davranmak istiyorum ama olmuyor. Bunları yapmam için kendimi sana yakın hissetmem gerekiyor. Oysa sana yakın hissetmiyorum…”

Aynı evde yaşayan iki yabancı veya “biz ayrı dünyaların insanlarıyız” formatı!

Tutarsızlık olmaması için; evlilik ilişkisinin, farklı olanla birlikte yaşamak olduğunu bilmelisiniz. Ve inanın, birbirinize taban tabana zıt olsaydınız zaten o evliliğe adım dahi atmazdınız. Çevrenizdeki onca insana rağmen, eş olarak birbirinizi seçtiniz! Sizi bir arada tutacak, sizi eş yapacak benzer yanlarınız da var! Kaldı ki farklı olmak, farklı düşünmek demek, inat edip ters davranış yapmak demek değil! Öyle olsaydı işimizde, okulumuzda, sosyal çevremizde yaşayan herkesle inat inada davranışlar sergilememiz gerekirdi.

Özetle tutarsızlık ilişkiyi yorar. Eşlerin kafasını karıştırır. Kişinin, eşi hakkında öngörüsünü tüketir. Zamanla kim kime nasıl davranacağını şaşırır. “En iyisi boşanalım” derler…

Uzadı biraz… tamam bitiriyorum… siz düşünün… ve biraz uygulayın bence…

Sevgiler…
Mehtap Kayaoğlu

Erkekler Kadının Emanet Olduğunu Unuttu!


11052452_401455430053637_4803016330435323966_n

Kadınların erkeklere nasıl davranması gerektiğinden, unutmak istenen erkeğe itaat kavramından bahsettik. Bu konunun bir yüzüydü. Diğer yüzü ise erkeğin kadına nasıl muamele etmesi gerektiğidir.

Öncelikle bugüne değin gözlemlediğim acı bir gerçeği paylaşmak isterim. Bir ailede baskın karakter kimse onun sözü geçiyor. Onun sesi daha çok çıkıyor ve diğer taraf sönük kalıyor. Bu açıdan toptancı bir yaklaşımla erkekler şöyle, kadınlar böyle demenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Her aile ayrı bir dünyadır. Her zaman dışardan göründüğü gibi olmayabilirler.

Eşlerden hangisi uysal bir yapıdaysa diğeri evde egemenliği eline alıyor, bütün söz hakkını kendinde görüyor sanki. Bir kadın sabırlı, sessiz sakin bir yapıya sahipse genelde kullanılabilir görülüp, gereken saygı kadına gösterilmiyor. Ve aynı şekilde erkekte her şeye susan, her konuda fikir beyan etmeyen, sabırlı bir karakterdeyse bu kez kadın erkeğe yükleniyor, evde tek otorite oluveriyor.

Görselliğin ön plana çıkarıldığı günümüz toplumunda kadın olmak da, erkek olmak da güçleşti. Özellikle erkeklerin kadınlardan görüntü olarak beklentisi arttı. Uyaranlar, dayatılan kadın modelleri, bütün albenisiyle sokaklarda arzı endam eden kadınlar erkeklerin eşlerine olan ilgisini azalttı.

Ne acıdır ki, kadının her zaman namuslu edepli olması beklenirken, erkeğin yaptığı zina “elinin kiri”, “erkektir yapar” gibi bayağı sözlerle basitleştirildi.

Kadınlardan itaat beklenirken, acaba erkekler üzerlerine düşen vazifelerini ne kadar yapabiliyorlar? İzleyici yorum ve maillerinden yola çıkarak erkeklerin yaptığı yanlışlardan ve haksızlıklardan örnekler verelim:

1- Kadın bir ev hanımıysa, akşama kadar evinde uğraşmış didinmişse, erkeği tarafından sanki hiçbir iş yapmamış gibi görülmesi;

2- Kendi ailesine saygı sevgi gösterilmesini beklerken, kadının ailesinin önemsenmemesi;

3- Kadının hassas bir yapıda olduğunu unutup ısrarla ve inciterek değiştirmeye çalışması. Vücudunda azıcık kilosu, biraz sarkması olan kadına iğrenç muamelesi yapılması ne kadar onur kırıcı;

4- Kişisel bakımına ve edepli olmaya özen göstermemesi. Bir izleyicim eşinin kesinlikle dişini fırçalamadığını, istemediği halde yanında hoş olmayan, saygısız ve edepsiz tavırlar sergilediğini yazmıştı;

5-  Özel hallerde kadının mutlu olması önemsenmeden, sadece kendi mutluluğuna odaklanması. Kaba davranması;

6- Kadını rahatsız eden özel problemleri varsa önemsemeyip, karısının bir ömür boyu ızdırap çekmesini, mutsuz olmasını sağlaması;

7- Tv veya internette karısını hiçe sayarak edepsiz yayınlar seyretmesi veya devamlı maç izlemesi;

8- Karısını başka kadınlarla kıyaslaması. Başka kadınların güzelliğinden eşine bahsetmesi;

9- Eşine haber vermeden veya danışmadan eve arkadaşlarını davet etmesi. Ya da hiç eşinin fikrini almadan sık sık arkadaşlarıyla buluşması;

10- Çocukların bakımı ve eğitimi konusunda eşine yardımcı olmaması. Ki, bazı akşamlar ve tatil günlerinde pekâla yardımcı olabilirler;

11- Ailesinin yanındayken hanımına değer vermemesi, hakkını savunmaması. Evde gayet iyi davranırken ailesinin yanında eşini sıklıkla azarlaması;

12- Dışarıda gayet güler yüzlü, beyefendi ve kibarken, evinde eşine ve çocuklarına karşı özensiz ve kaba davranması;

13- Evin temizliğinden, köftelerin şekline kadar laf etmesi, bahaneler arayıp kusur bulması;

14- “Seni anlıyorum”, “seni seviyorum” gibi rahatlatıcı sözleri söyleyememesi;

15- Her tartışma ortamında “boşanabiliriz” iması yapması, “kapı orada” demesi, eskiden yaşananları sık sık başa kalkması;

16- Karısı söylediğinde umursamadığı bir fikri, arkadaşı söylediğinde ilk kez duyuyormuş gibi davranıp hayata geçirmek istemesi;

İnsaniyet ve İslamiyet birbirinden ayrılmaması gereken iki unsur olsa da, islami bilinçteki pek çok erkeğin insani değerlerinin zayıf olduğu, eşine karşı nasıl davranması gerektiğini bilmediği bir gerçektir. Bu saydığım maddelerin çoğunu bilinçli müslüman denilebilecek erkekler de yapıyor malesef. İslami bilinçte değilse başka bir kadınla açıkça zina işler, aksi halde göz zinası, kulak zinası ve düşünce dünyasında büyüttüğü hayasızlıklarla farkettirmeden aldatır.

Hani Kur’an’da geçer, erkeğe dört kadına kadar evlenme hakkı verilmiştir. Erkekler bu 4 kadın meselesini gerçekleştiremese de her fırsatta kadına hatırlatır, şaka yollu, ima yollu bahsederek hazırda tutar. En ufak bir hatasını görse “yok senden kadınlık geçmiş”, “nasıl olsa haklarım var” deyip başa kalkmayı bir marifet sayar. Ve bunu en çok güya İslami bilince sahip erkekler yapar. Başka bir kadınla eşini aldatamamanın verdiği iç acısının dışa vurumudur sanki bu tavırlar.

İslamda şartları yerine getirildiği takdirde – ki bu çok zordur – erkeğe dört kadına kadar hak verilmiştir evet. Fakat buna mukabil kadının da bir çok hakları vardır. Bir kadın istemezse ev işi bile yapmaz, hizmetçi tutma hakkı vardır. Çocuğunu emzirmek istemezse zorlanamaz. Eğer erkek kocalık vazifelerini yapamıyorsa kadının boşanma hakkı vardır.

Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem,Veda Hutbesinde; “Kadınlar size Allah’ın bir emanetidir.” buyurmuştur. Yazık ki çoğu erkek kadının emanet olduğunu unutuyor, bu emaneti zayi ediyor. Tertemiz eşlerinin kıymetini bilmeden, her fırsatta ezerek, aşağılayarak bir ömrü heba ediyor. Oysa erkekler kadınların zayıf ve çocuksu karakterlerini anlayıp ona göre muamele etseler belki bir çok anlaşmazlık ortadan kalkacak.

Kadınlar güzel sözden hoşlanır. Eve gelen erkeğin eşine muhabbetle hal hatır sorması, gün içerisinde yaptığı temizlik, yemek gibi işleri küçümsemeyip dillendirerek takdir etmesi, ara sıra onu sevdiğini söylemesi kadını rahatlatır mutlu eder.

Kadın zariftir, zerafetten hoşlanır: Erkek bilmelidir ki kadınlar kabalıktan asla anlamaz. Kaba tavırlar erkekliğin bir göstergesi değildir. Kabalık, karşısında saygı beklemek yanlıştır. Özel hallerde eşine karşı kaba davranan onu anlamaya, rahatlatmaya çalışmayan erkekler de karşılarında çoğunlukla gergin kadınlar bulurlar. Bir izleyicim eşi kendisini rahatlatamadığı için kalp hastası olduğunu yazmıştı. Ve şöyle devam ediyordu mailine: “Yıllarca yalvardım ama tedavi olmadı, doktora gitmedi. Kimselere anlatamadım, hep rol yaptım, çok geceler, o rahatlayıp arkasını dönüp yattığında ben gizli gizli ağladım. Herkes iki çocuğum var diye bizim hiç bir problemimiz yok sanıyordu. Eşimin yoktu evet, ama benim vardı. Hiç mutlu olamadım…” Açılsa ne dertler çıkar mutlu gibi görünen evlerden. Her ev bir başka alem…

Kadınlar anlaşılmak isterler. Kadının bir isteği varsa ve erkek buna karşı çıkıyorsa, karşıt görüşünü sert bir dille değil de “seni anlıyorum ama” diye başlayan sabırlı ve kararlı cümlelerle devam etse, sebeplerini sıralasa eminim pek çok kadın isteğinde ısrarcı olmayacaktır. Bir konuda “hayır” deyip sebebini söylemeyen erkekler kadını hasta ediyor…

Kadınlar çocuk gibidir: Ne kadar dominant gözükürse gözüksün, her kadın içinde bir çocuk taşır. İki tatlı söz duyup, bir güler yüz görseler herşeyi unutuverirler. Kadının gönlünü almak, sakinleştirmek sanıldığından çok daha kolaydır.

Susmak en çok erkeğe yakışır: Dırdırcı erkekler, dırdırcı kadınlardan çok daha iticidir. Bir tartışma esnasında mütemadiyen konuşan, her şeye dırdır eden bir erkek, zamanla saygınlığını yitirir, değerini düşürür.

Dünyayı cennete çevirmek isteyen, hurileri daha cennete gitmeden isteyen, dışarda gördüğü her güzelle eşini kıyaslayan erkekler biyolojik olarak dışardaki kadınla, evdekinin bir farkının olmadığını bilmelidir. Bir kadının aldatması ne kadar aşağılık ve kabul edilemezse, erkeğin aldatması da en az onun kadar aşağılık ve kabul edilemez bir durumdur.

Hiç bir eş her ne sebepten olursa olsun aşağılanmayı hak etmez. İstemeyen çekemeyen boşanmak isterse boşanır. Fakat aynı evde yaşadığı eşini her fırsatta ezip onur kırıcı hareketler yapmak, ne erkekliğe, ne insanlığa, ne de İslamlığa yakışmaz.

“Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” (Tirmizî, Radâ`, 11 (III, 466); İbni Mâce, Nikâh, 50 (I, 636))

Allah düşünebilen akıl sahipleri için: ”Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 30/21.) buyurmuştur.

Erkek ve kadın savaşmak için değil, birbirlerine üstünlük sağlamak için değil, birbirlerinde huzur bulmak için evlenmelidirler. İki kırık kalp, birbirine örtü olamamış, ruhları aç kalan iki yalnız insan mutlu bir evliliğin sahipleri olamazlar.

Bu toplumun erkeğine itaat edecek, engin yürekli kadınlar kadar, itaat edilmeye değer, saygın karakterde erkeklere de fazlasıyla ihtiyacı var.

Cahide Sultan
Cahidejibek.com

Kadınlar Bir Şey Unuttu!


Kadinlar bir sey unuttu

“…Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah Azîzdir, Hakîmdir.” (Bakara, 228)

İslamı tanıyıp anlayamamak her sahada sıkıntılara yol açıyor. Bu cehalet, en çok da aile kurumunu yaralıyor. Evliliğin en derin yaralarından biri, kadındaki dik başlılık.

Allah gerek indirdiği kitap, gerekse gönderdiği Rasul ile kadının ve erkeğin nerede durup, nerede hareket etmesi gerektiğini öğretmiş. Erkeğin ve kadının görevlerini bir bir anlatmış. Erkeğin hanımına adaletli olması, kadın narin yaratıldığı için ona hassas davranılması gerektiğinden, huylarını değiştirmek için zorlanırsa kırılacağından defaatle bahsedilmiş. “En hayırlı olanınız hanımına en iyi olanınızdır” buyurmuş Efendimiz (s.a.v). Bunun yanında kadının da erkeğine karşı itaat etmesi, sesini yükseltmemesi, ırzını namusunu ve malını koruması, sırlarını ifşa etmemesi öğütlenmiş.

Zalim, hanımının haklarını vermeyen, gereksiz asabiyet gösteren, aşağılayan, kadir kıymet bilmeyen erkekler çok. Fakat kocasına sudan sebeplerle asi olan, kocası bir söylese, o on söyleyen, hatta kocasına vuran kadınlar da var. Hele herşeyi ben bilirim havasındaki kadınlardan Allah’a sığınırım. Ki, bu kadınlar çok zor kadınlardır. Kocasının oturmasını kalkmasını, yemesini içmesini laf ederler. Karşılarında mükemmel bir tip görmek isterler. Kocasının ne eksikliğini kabullenir, ne fazlalılığına tahammül ederler. Adeta kocayı bir kukla gibi ellerinde tutmak, istedikleri yöne çevirmek isterler.

Birileri kabul etmek istemese de, erkeğin kadından bir derece de olsa üstünlüğüne işaret eden ayet ve kadının kocasına itaat etmesiyle ilgili sahih olduğu kesin Hadis-i şerifler var.

“Eğer bir kimseye secde edilmesini emredecek olsaydım, Allah, kadınlara karşı erkeğe bir hak verdiği için ona secde etmelerini emrederdim.” (Ebû Dâvûd, Nikah, 40; Şerhi Avnu’l-Ma’bûd, 6/177; Tirmizî, Radâ’, 10)

Peygamberimiz (sav) kendisine “Ey Allah’ın Rasulü hangi kadın daha hayırlıdır?” şeklindeki bir suale “Kocası bakınca onu sevindiren, emredince hemen itaat eden, nefis ve malında kocasının hoşuna gitmeyen şeyde ona muhalefet etmeyen kadındır.” (Nesai, Nikah, 14) şeklinde cevap vermişlerdir.

“Kadının cihadı kocasına itaat ve hacdır.” (Buhari, Cihad, 61; Nesai, Hac, 4)

Hazreti Enes anlatıyor: Rasûlullah aleyhisselâtü vesselâm şöyle buyurdu: “Bir kadın, beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, kocasına itaat eder ve iffetini korursa cennete girer.” (Ahmed b. Hanbel)

“Kocası yanında iken onun iznini almadan bir kadının nafile oruç tutması helâl olmaz. Kadın, kocasının izni olmadıkça, evine hiç kimsenin girmesine izin veremez.” (Buhârî, Nikâh 86; Müslim, Zekât 84; Ebû Dâvûd, Savm, 73; Tirmizî, Savm, 64; İbni Mâce, Sıyâm, 53)

Bunlar size çok mu zor, çok mu afaki geldi. “Ben bunları yapamam, bunlar insan tabiatına aykırı” mı diyorsunuz? Oysa Rabbimiz:”Yüce Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.” (Bakara, 2/286) buyuruyor. Görmek, duymak, anlamak istemeseniz de bunlar gerçek. Kadın erkeğine itaat etmeli. Kadın erkeğinden bir derece daha eksik olduğunu kabul etmeli.

Kadın itaatsiz olur, kendisini erkekle aynı seviyede görürse evde çift başlılık çıkıyor. Muhabbet, sevgi, saygı azalıyor.

Yıllardır ayyuka çıkarılan feminist söylemlerden İslami cenahtaki hanımlar da fazlasıyla nasibini aldı. Daha fazla okuyan, daha çok bilen, eskiye nazaran fazlaca sosyalleşen kadınlar kocalarını beğenmiyor. Devamlı eleştiriyor, baş kaldırıyor, isyan ediyorlar. Kendisini dövmeyen, aç bırakmayan, kötü yola sevk etmeyen, Allah’ın izniyle yedirip içiren, giydiren eşlerinde, devamlı kusur bulup söyleniyor, hatta başkalarına da eşlerini kötülüyorlar.

Bu yüzdendir ki, Nebiyy-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bana Cehennem gösterildi. Bir de gördüm ki Cehennem halkının çoğu kadınlardır. Onlar küfrederler.” (Bunun üzerine): “(Yâ Resûlâllâh,) Allâh’a mı küfrederler?” diye soruldu. (Cevâben) buyurdu ki: “Onlar kocalarına (karşı) küfrân ederler. İhsâna (karşı) nankörlük ederler. Birisine dünyâ, dünyâ oldukça ihsân etsen de, sonra senden (hoşuna gitmeyen) bir şey görse “Ben senden hiç bir hayır görmedim.” der.” (Buhari)

Komşudaki halının aynısını almadığı için, her kabul gününe yeni kıyafet almasına izin vermediği için, falancanın kocası kadar dışarıya yemeğe götürmediği için, doğum gününü, evlilik yıldönümünü hatırlamadığı için kocasına küsen, arkadaş oturmalarında herkesin kocasının aldığı hediyenin kendi kocasının aldığından daha pahalı olduğunu öğrenince kavga çıkaran, isyan eden kadınlar bilirim ben… Kocasına istemediği halde zorla saç jölesi kullandıran, yemeği yer sofrasında yemek istediği halde ille de masada yiyeceğiz diye dayatan ve bunu kavga konusu yapan kaprisli hanımlar bilirim. Çocuğunu kocasına karşı kışkırtan, başkasının yanında eşini aşağılayan, başkalarına gösterdiği güleryüzün tatlı dilin onda birini eşine göstermeyen hanımlar tanırım…

İslamı çok iyi bildiğini sanan çoğu hanım, sahabe gibi, Peygamber sabrında ve taatinde bir koca ister. Gece namazları devamlı olsun, bolca nafile oruç tutsun. TV seyretmesin… Onlar için kocalarının farz ibadetlerini yapması yeterli olmaz. Mükemmel bir müslüman görmek isterler. Eşlerinin en ufak bir asabiyetine , sert bir çıkışına tahammül edemez, bunu tartışma için bir sebep bilirler.

Bir de modern hanımlar vardır. Onlar da Allah’ı Peygamber’i bilirler, karşı çıkmazlar ama kocalarını film artisti gibi görmek isterler. Fit bir vücudu olsun. Arada bir mutlaka elinde bir çiçekle gelsin. Şiir gibi konuşsun. Romantik olsun. Yok istediği gibi olmadı mı, hiç mücadeleye bile gerek duymadan hemen boşanma dilekçesini verirler!

Bu kadınlar erkekleri ne görüyor acaba? İpleri ellerinde olan bir kukla mı? Nereye sürsen oraya giden bir koyun mu?

Ama bir de sabır abidesi kadınlar bilirim ben…

Kendisi namaz kılarken yanında içki içen adama Allah rızası için katlanan, gözyaşlarıyla kocası hidayet bulsun diye dua eden. Kadınlar bilirim, eşi kendisini aylardır aldattığı halde, eve geç saatlerde geldiği halde kavga çıkarmayan, sabırla düzelir diye bekleyen. Kocası kendisini aylarca annesine göndermediği halde sabrı acılarına kalkan yapan kadınlar tanırım… Kimileri aptal, enayi diyor bu kadınlara. Bense eli öpülesi kadınlar diyorum onlara…

Bir koca hanımına İslama aykırı bir şeyi emretmiyorsa, kadın kocasına itaat etmek zorundadır. İstemediğiniz bir zamanda eve misafir getirebilir. İstemediğiniz halde birine borç verebilir. Sizin hoşlanmadığınız şekilde giyinebilir. Evet, bunlar insanın nefsine ağır gelen işlerdir ama bu bir imtihandır. Tıpkı kadının değiştirilemeyeceği gibi erkeklerin de bazı huylarını değiştirmek mümkün değil. Herşey bizim istediğimiz gibi yürüyecekse, sabır denen haslet ne için vardır?

Hani sara hastası bir kadın Peygamber’imize gelip, “Ya Rasulallah, Allah’a dua et de benim hastalığıma şifa versin” der. Efendimiz’de “istersen dua edeyim şifa bul, istersen sabret cenneti kazan” diye cevap verir. Tıpkı bunun gibi, sorunlu bir kocadan ayrılmak gibi bir hak verilmiştir kadına. Fakat tahammül eder, Allah rızası için sabrederse ecrini elbette Allah fazlasıyla verecektir.

İslamı iyi bilen, yumuşak huylu, hak hukuk gözeten bir erkek zaten bu saydıklarımızı mümkün olduğunca yapmaz. Başta koca olarak kabul ettiğiniz kişiyi yontmaya çalıştıkça siz yıpranırsınız. Ya her şeyi göze alıp boşanacaksınız, ya da sabredecek, güzellikle sorunları çözmeye çalışacaksınız.

Son iki nesildir kızlar gelin giderken “kocanın bir tabağını iki etme” diyor anneler. Koca hakkı nedir, kocaya itaat nedir öğretilmiyor. Asi, dik başlı, ukala kızlar yetişiyor. Artık kızlar ilk günden kedinin bacağını ayırıyor. Susmak, alttan almak, idare etmek aptallık sayılıyor…

İslam kadına fazlasıyla değer ve bir çok haklar vermiş ama sınırlarını da belirlemiş. Haklarını bilmeli kadın ama HADDİNİ DE BİLMELİ!

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzap, 36)

Susmak ve sabretmek için tek başına şu ayet bile yeter. Yoksa sizin hâlâ “ama”larla dolu cümleleriniz mi var?

Cahide Sultan
Cahidejibek.com

Ruhsal Daralma ve Bir Pratik Çözüm Önerisi


11164641_850321535003663_7797221181255241261_o

Bir kişinin psikolojik sorunu olup olmadığını anlamak için, o kişinin çocukla ilişkisine bakmak yeterlidir. Duygu dünyasında sorun yaşayan kişiler, çocukla vakit geçiremezler. “Daralırlar…”

Kendilerini zorlayıp birkaç dakika vakit ayıracak olsalar, patlayacak gibi hissederler. Bırakamazlar çocuğa kendilerini.

Örneğin, oturup çocuğu ile ders çalışamaz böylesi kişiler. Bir süre sonra sinirlenir, bağırır, kızar. Ya kendine ya da çocuğa zarar verirler. Kimi zaman çocuğun kalem tutuşuna kafayı takarlar, kimi zaman yavaşlığına… Hiçbir şey bulamazlarsa “Sen yap ben geliyorum” diyerek terk ederler çocuğun bulunduğu ortamı.

Veya çocuk biraz oynamak istese, oyuna kendilerini veremezler, bir süre sonra “bunalırlar” hemen. Sanki zaman boşa geçiyormuş gibi hissederler. Yapılacak şeyler erteleniyormuş gibi bir hisse kapılırlar, çocuğun ruhsal atmosferinden dışarı atarlar kendilerini.

Ya da çocukla “insan-insana” güzel bir sohbet ortamı kurup sürdürmeyi beceremezler. Uzun uzun anlatılan şeyler daraltır böylesi kişileri. Çocuğun heyecanını duyamazlar içlerinde, bir an önce anlatılanlar bitsin diye, “istemsiz kas gerginlikleri” belirir yüzlerinde. Gözler sağa sola kaymaya, bir oyalanma gereci aramaya başlar.

Hâlbuki kendi çocuğu ile sohbet etmeyi beceremeyen kişilerin çoğu, dışarıda başkaları ile sohbet etmekten oldukça keyif alırlar.

Bu bir çelişki gibi gelir ilk başta…

Hâlbuki çelişki değil, bir işarettir. Kişinin çocukluk yıllarında yaşadığı sorunların, yıllar sonra kendi çocuğu ile dışa vurumunun işaretidir.

Zira çocukluk yılları, “ruhun genişlediği, iç derinliğin” elde edildiği yıllardır. Ruhsal genişlik, özgür bir ortam ve koşulsuz sevgi ile ede edilir.

Bir kişi, kendi anne babasından böylesi bir ruhsal genişliği elde edemedi ise, yetişkinlik yıllarında bu “dar ruh” ile yaşamak zorunda kalacaktır.

Böylesi kişiler “sosyal ilişkilerde” başarılı olsalar da “duygusal ilişkilerde” bir tahammülsüzlük hâli ile dikkat çekerler. Eşlerine tahammülsüz, çocuklarına tahammülsüz, kendilerinden duygusal ihtiyaç beklentisi olanlara tahammülsüzdürler.

Tahammülsüzlük, “ruhsal darlığın” ürünüdür. Ruhsal darlık, çocuklukta elde edilecek bir “genişliğin” kazanılmamasından başka bir şey değildir.

Bu bir kısır döngüdür. Kendi anne babasından ruhsal genişliği elde edememiş kişiler, kendi çocuklarının ruhunu dar bırakır da farkında bile değildirler.

Çocuklardaki ruhsal daralmanın ilk işareti “acımasız kardeş kavgaları” ve ergenlik döneminde “anneye karşı tepkiselliktir.”

Birçok acımasız kardeş kavgası, ruhsal darlığın bir dışa vurumdur. Kardeşin kardeşi ruhen taşıyamaması, onun duygusal yakınlaşma isteğine karşılık verememesi, çatışmaların ana sebebidir.

Ya da ergenlik döneminde baş gösteren anne babaya karşı gelmeler, “of”lamalar, yumruk sıkıp odaya çekilmeler, sebepsiz ağlamalar; “yeter ya yeter!” diye bağırışların kökeninde, “ruhsal darlık” hâli vardır.

Peki, ne yapmalı? Bu sorunun bir uzman yardımı almadan en pratik çözümü; ruhen geniş bir kişinin yanında bulunarak kendi genişliğini onun genişliğinin tesiri ile oluşturmaktır. Ruhen dingin ve sakin kişiler, bir psikoterapist gibi insan ruhuna genişlik verirler. Kendi de ruhen dar, tahammülsüz, huzursuz, hızlı ve kaygılı kişiler ise ruhsal daraltmayı artırır.

Pedagog Adem Güneş
Aksiyon Dergisi

Çocuklarımızı Cezasız Disipline Etmenin 3 Püf Noktası


10352948_829136187122198_3886435047063042910_n

Çocuklarımızın yanlışlarından öğrenmelerini, bunlardan ders almalarını ve buna bağlı aynı hareketi tekrarlamamalarını hepimiz istiyoruz. Bunun için de hatalı davrandıklarında onları kimilerimiz odalarına cezaya yolluyor, kimilerimiz sevdiği oyuncağı veya izin verilen TV, sosyal medya gibi kavramları belli bir süreliğine yasaklıyor ve onların alıştığı sevdiği bir şeyden mahrum bırakarak deyim yerindeyse akıllanmalarını istiyoruz. İstenilen şey esasen küçük çocuğun bu süre içinde yaptığı ile cezayı ilişkilendirip bu hareketi ceza görmemek için yinelememesidir. Maalesef bu ceza sisteminin özellikle küçük çocuklarda hiçbir şekilde istenen hedefe yönelik çalışmadığı ve çocuğun aldığı cezaya rağmen aynı hareketi zaman zaman yinelediğini ortaya koymuştur.

Disiplin sözcüğü algımızda çoğu kez ceza kavramını da çağrıştırır, oysa disiplin sözcüğün latince kaynağı ‘disciplina’nın kelime anlamı öğretmek–öğrenmek’tir.

Aslında bu kelimenin kaynak anlamı bizi doğru bakış açısına götürecek sözcüklerdir. Küçük çocuklarımıza nasıl davranmalıyız ki onlara doğru davranışları sosyal anlamda uyumluluğu öğretebilelim?

Yaptıkları hatalara ceza verdiğimizde bu hataların bedelini bir nevi onlara ödettiğimiz için öğrenme işlemi ne yazık ki gerçekleşmemektedir. Açıkçası çocuklar çoğu kez de yaparım, bedelini de öderim gibi bir algı da geliştirebiliyorlar. Hatta çoğu küçük çocuk cezanın veya bağırmaların negatif de olsa ebeveyn ilgisini kendisine yönelteceğini bildiğinden hatalı davranışı yapmayı tercih edebilmektedirler. Örneklersek canı sıkılan bir ufaklık ütü yapan annesinin sırf ilgisini çekebilmek uğruna masadaki örtüyü çekiştirip masa üstündeki su dolu bardağı yere düşürebilir. Bunun sonucunda yiyeceği azar ise onun için gelip geçici çabuk ödenen bir bedel olmaktan öte olmayacaktır. Ceza çoğunlukla güç tartışmalarına yol açan ve küçük çocuklara negatif de olsa ilgi çekmenin yolunu açan bir yöntem olmaktan öteye geçmemektedir.

Dayak ise bizlerin günümüzde pedagojide hiç bir şart altında kabul etmediğimiz bir cezadır. Bu nedenle de dayak veya ceza niyetli şiddet uygulamak hakkında hiç konuşmamayı yeğliyoruz.

Peki, yukarıda bahsettiğimiz ceza verme metodu çalışmıyorsa küçük çocuklarımızı nasıl disipline etmeliyiz veya edebiliriz?

Küçük çocuklarınızı nasıl disipline edebileceğimiz konusuna baktığımızda 3 kilit alan karşımıza çıkmaktadır.

  1. Onlara yeterince olumlu ilgi göstermek
  2. Onları eğitmek için zaman ayırmak
  3. Sınırlar ve kurallar koyup onlara sadık kalmak

1. Küçük çocuklara ilgi hava su kadar gereklidir.

Küçük çocuklar ilgi ister; bu son derece yalın ve basit bir gerçektir. Eğer biz onlara her ne nedenden olursa olsun yeterince ilgi göstermiyor veya gösteremiyorsak küçük çocuklar bu ilgiyi çekmenin olumlu ya da olumsuz her türlü yolunu denemeye yönelirler, çünkü onlar için ilgisizlik kaldıramayacakları kadar önemli bir psikolojik yüktür. Yeterince ilgi görmeyen çocuk kendini asla güvende, seviliyor ve değer veriliyor göremez. Bunu hissettiğinde ise bu ilgiyi olumsuz da olsa kendine yöneltmek için etrafındakilerin dikkatini çekmek uğruna her tür istenmeyen davranışı da gerçekleştirmeye yönelir, çünkü onun algısında negatif de olsa ilgi ilgisizlikten her zaman daha iyidir.

Bu denli ilgi gösterin konusuna vurgu yaptığımız için asla 7 gün 24 saat ilgi göstermeniz gerekiyor çıkarımını da yapmamanız da yarar var. Kastedilen ilgi her gün düzenli olarak 10-15 dakikalık gerçek anlamda çocuğa odaklanarak çocuğu mutlu eden keyif veren bir etkinliği veya paylaşımı muhakkak sağlıyor olmanızdır. Burada dikkat edilecek nokta çocuğa ilgi gösterme biçiminiz olmalıdır. Örneğin sen boyama kitabını boya ben de yemeğimi yapayım biçimli bir olgu bir paylaşım veya ilgi göstermiş olmak değildir. Doğru ilgi çocukla bire bir etkileşim içinde geçirilecek zamandır.

Çocuğunuzla gün içinde 10-15 dakikalık bu paylaşım süreçleri, çalan cep telefonu, gelen mesaj ve benzeri ile sıkça bölünebiliyorsa bilin ki çocuğunuz bu süreçlerden yeterince tatmin olamayacak ve bunları içinde olumsuz bir duygu olarak biriktirebilecektir. Günümüzde hepimizin zamana karşı yarıştığı bir gerçek ama unutmamalıyız ki bu önerilen günde bir iki kezlik ilgi paylaşım süreleri diyebileceğimiz zaman aralıkları geleceğe yönelik en büyük yatırımlarınızda biri olacaktır, çünkü küçüklüğünde yeterince değerli olduğu hissettirilen, kendini güvende ve sevilen hisseden çocukların gelecekte daha olumlu bir kişiliğe sahip olacaklarıdır.

2. Öğretmeye yönelik örneklemeler yapmak

Çocuğunuzu disipline etmek için disiplin sözcüğünün latince kelime anlamının öğretmek-öğrenmek aklınızda olduğunu tutmanız gerekiyor. Çocuğunuzu disipline etmenin en doğal yolu ona nasıl ve ne şekilde doğru davranışlarda bulunabileceğiniz göstermenizle olabilir. Örneğin siz örnekleme yolu ile ona rol modeli olabilirsiniz. Çocuğunuza oyuncak sepetini oynadıktan sonra toparlamasını öğretmek için siz de kullandığınız özel eşyalarınızı toparlarken “İşim bittiği için ben de özel eşyalarımı toparlıyorum. Sen de tıpkı benim gibi oyuncaklarınla oynadıktan sonra onları toparlarsın değil mi canım?” diyebilirsiniz. Ya da tam tersi siz bebek olup ona anne veya baba rolünü vererek onun yaptığı davranışları ona yansıtarak doğru yapmasına yöneltebilirsiniz. Basit anlatımla küçük çocuklar hayatı yaşayarak deneyimleyerek öğrenirler ve bu konularda sizin doğru rol modeli olmanız çok önemli bir unsur olmaktadır.

3. Kurallar koyup kurallarınıza sadık kalın

Küçük çocuklar sınırlarını çizebildikleri ve günlük hayatlarında belli bir yapı ve sınırları olduğunu bildikleri düzen içinde çok daha rahat serpilip büyürler. Bu onların yaşantılarında güven anlamını taşır. Kurallar deyince günlük hayatınızı zorlaştıran ve daraltan anlamda günlük onlarca kuralın içinde boğulmanızı kastetmiyoruz. Aileniz için önemli olan temel kuralları saptamanızı ve bu kurallara aile fertlerinin tümünün uymasını sağlamanızdan söz ediyoruz. Aynı şekilde kurala uymayan bir aile ferdinin o kuralın sonuçlarına katlanacağını da bilmesi gerekiyor. Örneklersek sofrada yenmeyen bir yemeğin ardından bir saat sonra acıktım diyerek gelen babaya veya çocuğa farklı davrandığınızda, bu kural bir aile kuralı olmaktan çıkmakta ve küçük çocuğunuz için bu kendisine yönelik bir zorlama olarak algılanmaktadır.

Asla unutmayın küçük çocuklarınızı disipline etmek onlara doğru davranmayı nasıl öğreteceğinizle ilgilidir, nasıl ceza vereceğinizle değil.

Kaynak: https://sevgilibebek.com/makaleler/ebeveyn-aile/cocuklarimizi-cezasiz-disipline-etmenin-3-puf-noktasi

Anne mi baba mı?


11998899_10208283566066749_5767281734121414636_n

Sekiz yaşında bir çocukla tanıştım. Pembe yanakları ve bal rengi gözleri aklımdan çıkmıyor. Saçkıran olmuş bu çocuk. Sebebi mi? Anne babası ayrılma noktasına gelince, bedeni bu olayı kaldıramayıp saçlarına vurmuş…

Boşanmış ve geçimsiz eşlerin çocuklarını adeta bir maşa gibi kullanmaları, kendi savaşlarının içine çekip silah gibi birbirlerine doğrultmaları canımı yakıyor, midemi bulandırıyor. Anne babalar kendi gurur ve nefretlerinin peşine düşerken, çocuklar belki de bir daha kapanmayacak yaralarla, derin acılarla hayatın zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalıyorlar…

Her gün canlı örneklerini görüyoruz : Anne baba ayrılmış, çocuk babasında kalmaya giderken, anne soruyor : “O boyu devrilesice baban benim hakkımda birşey söyledi mi ? Yine o karıyla birlikte miydi?” Sonra baba bir yandan tembihliyor masum yavrucağa : “Anan olacak kadın sorarsa de ki, babam böyle böyle yapıyor tamam mı?” Kendi egolarını tatmin etmek için ve sözüm ona sarsılmaz “onurlarını” kurtarabilmek için ufacık çocuktan medet umuyorlar. “En çok ben seviyorum çocuğumu, en çok ben ilgileniyorum” diye birbirlerine düşerken, evlatlarının aslında ikisinin de sevgisine ihtiyacı olduğunu unutuyorlar. Söylemesi acı ama bu anne babaların çocuklarını gerçekten sevip sevmediklerinden dahi emin değilim…

Hayatın bizlere ne gibi sürprizler gizlediğini bilemeyiz elbette. Evlilikler, ayrılıklar, … İnsanın alın yazısında herşey olabilir. Kim suçlu, kim suçsuz sorgulamıyorum, yargılamıyorum, merak dahi etmiyorum. Fakat tüm bu kargaşaların, hayat mücadelelerinin içerisinde suçsuz olan bir taraf varsa, o da hiç şüphesiz çocuklardır… Bu nedenle en az onlar hak ediyor acıyı, kederi.

Değerli anne babalar, evlatlarınızın huzurunu ve ruh sağlığını gerçekten düşünüyorsanız, size nacizane bir kardeş tavsiyesi : Allah rızası için onları tartışmalarınızdan ve şahsi meselelerinizden uzak tutun. Bir insan, kendi içinde farklı rollere bürünebilir : Eş olur, kardeş olur, ebeveyn olur, evlat olur. Ve her rol birbirinden bağımsızdır. Bir rolde başarılı olup bir diğerinde başarısız olabilir. Dolayısıyla eşiniz size karşı yeteri kadar iyi bir eş olamayabilir, ama bu onun kötü bir anne veya kötü bir baba olacağı anlamına gelmez.

Her çocuğun sağlıklı bir yaşam sürdürmesi için zihninde iki tane modele ihtiyacı vardır : Sevgi ve merhamet aşılayacak bir anne modeli ve Güven verecek bir baba modeli. Bu iki duygu, yeme içme, nefes alma gibi temel bir ihtiyaçtır. Tam da bu yüzden, evladımızın hayalindeki ideal anne baba modelini öldürmek ona yapılabilecek en büyük zulümdür.

Dünyanın en sorumsuz babası dahi olsa, dünyanın en kötü annesi dahi olsa, çocuklarınızın anne babalarını sevmeye devam etmeleri için teşvik edin. Çocuklarınıza annelerini veya babalarını kötülemek yerine, bilakis : “Biz annenle/babanla anlaşamıyoruz ama o seni çok seviyor, sana çok değer veriyor” demeyi ihmal etmeyin…

Hakiki bir evlat sevgisi, kendi gururunu ayaklar altına almayı, kinini yutmayı gerektirir. Çünki çocuklarımız, kendi hayal alemlerinde yaşattıkları anne babalarıyla büyüyecekler ve onlar da bir gün anne baba olacak… Gerçekte olmasa bile, bırakalım da bari zihinlerindeki anne babaları temiz kalsın…

Vesselam
Psikolog Cemile Tetik

Cezasız çocuk eğitimi olur mu?


5906-asli123-mor-cicek-1701-950px

Cezanın kişilik gelişimine katkı sağladığına dair ‘hiçbir’ bilimsel bulgu olmamasına rağmen, birçok eğitimcinin cezasız eğitim olmayacağına dair inançları tamdır. Öylesine tamdır ki, böylesi eğitimciler (örneğin) ödevini yapmayan çocuğa tenefüse çıkmama cezası verdiklerinde o çocuğun eğitimine katkı sağladığını düşünürler. Halbuki, eğitimde ceza uygulaması öğrenmeyi kolaylaştırmaz, bilakis çocuğun eğitimden soğumasına neden olur. Zira ceza bir aşağılama davranışıdır.

Aşağılanmış kişinin zihinsel faaliyeti normal değil, tepkiseldir. Ödev nedeni ile aşağılanan bir öğrenci, ‘eğitim’ ile ‘aşağılanmayı’ birbiri ile ilişkilendirdiğinde, öğrenmeye karşı bir direnç oluşturur. Halbuki, ‘edinci bir öğrenme’ (kalıcı öğrenme) aşağılama ile değil, çocuğun kendini güven içinde hissetmesi ile gerçekleşir. Kendi çocukluk yılları aşağılanmalarla geçmiş bir eğitimci genellikle, çocuğu cezalandırırken bunu ‘onun iyiliği için’ yaptığını iddia eder. Halbuki hiçbir aşağılama davranışı çocuğun iyiliği için olmaz.

Ceza ve şiddet aynı şeydir

Günümüzde birçok eğitimci ‘şiddete’ karşı olduğunu iddia etse de eğitimde ‘cezanın’ olması gerektiğini savunur. Bu bir bilişsel çarpıtmadır. Zira, pedagojide ceza ile şiddet birbirinin ikiz kardeşleridir. Hangi davranış ceza ve hangi davranış şiddettir birbirinden ayırt edilemez. Örneğin, ödevini yapmamış bir öğrenciyi, öğretmeni tahtaya kaldırsa ve arkadaşlarının karşısında tek ayak üstünde durmasını istese, öğretmene bu davranışının ne olduğunu sorsak, muhtemelen ‘ödevini yapmamış bu öğrenciyi cezalandırdığını’ söyleyecektir. Halbuki, bir çocuğu arkadaşlarının içinde aşağılamak, küçük düşürmek ceza değil, duygusal şiddettir.

Belki bizim ülkemiz için lüks bir pedagoji bilgisi olacak ama yine de söyleyeyim, sınav sonrasında bütün sınıfın önünde öğrencilerin aldığı notları tek tek ve isim isim okumak, düşük not alan çocukların aşağılanmasıdır. Maalesef, ülkemiz, çocuğa yönelik şiddetin tanımını, ‘tıp literatüründen’ aldığı için, şiddet; vurmak, dövmek veya darp etmek zannediliyor. Çocuk tıbbi olarak ispat edilinceye kadar zarara uğramamışsa şiddete uğramamış sayılıyor. Halbuki şiddet, tıbbın ilgi sahasından daha çok, pedagojinin ilgi sahasındadır. Çocuk sadece dayak yediğinde değil, ‘tepemi attırma benim şimdi’ diye azar işittiğinde de şiddet mağdurudur, yazısı güzel değil diye defterine çarpı atıldığında da…

Çocuğa ‘bedel ödettirme’ de bir cezadır

Ülkemizde çocuk ruh sağlığını önemseyen bazı uzmanlar, şiddeti bu hassasiyet içinde değerlendirdikleri halde, yine de cezasız eğitimi tam anlamlandıramadıklarının da üzülerek şahidi oluyorum… Örneğin, çocuğa bakışını takdir ettiğim sevgili meslektaşım Özgür Bolat, bir yandan eğitimde cezanın olmamasını savunurken, diğer yandan çocuğun yanlış davranışlarında ‘bedel ödetmek gerekir’ tezini öne sürmektedir…

Adem Güneş