Öze Dönmek


Öze dönmek, şahsın kendi karakter, kendi kültür ve kendi ruh köküne dönmesi demektir. Bu da ancak, fert ve toplumun kendi düşünce ve iradesiyle var olması, kendi ayakları üzerinde yürümesi, kendi elleriyle işlemesi, kendi temel kültür malzemesiyle beslenip gelişmesi, millî şahsiyetini hırpalayacak taklitlerden sakınması; örf-âdet ve millî hususiyetler gibi asırlardan beri kaynaya kaynaya benliğimizle bütünleşmiş şeylerin, fevkalâde hassasiyetle korunup kollanmasıyla mümkün olabilecektir.

Öze dönme, ırkî bir tavır, kan bağıyla hareket etme ya da dış dünyaya karşı bütün bütün fermuarını çekip kendi modeli içinde sıkışıp kalma mânâsında anlaşılmamalıdır. O, ne zamanın dişleri arasında aşınıp giden ve maddî-mânevî hiçbir değer ifade etmeyen şeylere gönül kaptırmışlık, ne de temelde bize ait olmadığı hâlde sonradan içimize sokulmuş yabancı değerlere, bâtıl inançlara, ruhî ve zihnî tekâmülümüzü engelleyen eskimiş şeylere bağlılıktır. Öze dönme, dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada görme ve asırların birikimi kültür menşuruyla, ayıklanacakları çıkarıp atma, geride kalanlara da sımsıkı sahip çıkma demektir.

Bu mânâda öze dönüş, milletçe varlık ve bekâmızın önemli bir şartı olduğu gibi, yabancı değerlerin hücumundan kurtulma ve zaman zaman millî ruh şahikalarını bir duman gibi saran yabancı düşünce ve asimilasyonlardan da zarar görmemenin tek yoludur. Öze dönme hamlesinde muvaffak olan toplumlar, aynı zamanda, yitirdikleri tabiatlarını da kazanmaya, kendileri gibi düşünmeye, kendileri gibi konuşup kendileri gibi soluklamaya muvaffak olurlar.

Ne acıdır ki, yıllar yılı bu ülkede, kendinden kaçan bir kısım müstağripler, hep başkalarının nefeslerini solukladı, hep sun’î teneffüsle yaşadı; bir kere olsun kendileri olarak tabiî teneffüste bulunamadı ve tabiîlikteki derin zevki duyamadılar. Dolayısıyla da, halkla kendileri arasında ortak idealler köprüsü kurulamadı; bu ideallere varış yolları belirlenemedi; yığınların donmuş, hareketsiz ruhlarına onları canlandıracak iman, şuur ve heyecan aşılanamadı. Böylece aydın (!) bir tarafta, halk yığınları diğer tarafta, herkes kendi anlayış ve düşüncesi veya kendi hezeyan ve isyanlarıyla çürüyüp gitti. Bunun neticesi olarak da, kalb, ruh, his ve düşünce dünyamızda kendimizi koruyup kollayamadığımız gibi, kendilerini taklit çizgisinde bulunduğumuz milletlerden de hiç mi hiç yararlanamadık.

Evet, belki, benliğimizin sınırlarını belirleyebilmek, özümüze ait hususiyetleri eksiksiz ortaya koyabilmek için, belli bir ölçüde, başkalarını bilmeye de ihtiyaç vardı; ama keşke bunu paradokslara girmeden ve özümüzü hırpalatmadan yapabilseydik.

Kaybettiğimiz din, dil, tarih şuurunun, bir ölçüde hasımlarımızın dinî düşünce, felsefe ve tarihlerini bilmekle alâkalı olduğunu kabul ediyoruz; ama, rica ederim; bilip değerlendirmenin, şuursuzca taklitlerle ne münasebeti var..?

Bizde öteden beri alafranga bir zümre, herhangi bir kritiğe tâbi tutmadan her şeyiyle batıyı taklit ederken, diğer tarafta ayrı bir grup, hep onu suçlamayı deneyip durmuştur. Aslında her iki zümre de peşin hükümlülük içindeydi ve hata ediyordu. Batı, ne öyle taklit edilmeli, ne de böyle yerin dibine batırılmalıydı. O alınacak yanlarıyla alınmalı, atılacak taraflarıyla da atılmalıydı. Gel gör ki; batı, ne taklit edilebildi, ne de eracifine karşı sınırlar çizilip kapıların kapalı tutulması gerektiği noktada hassasiyet gösterilebildi.

Bugüne kadar kayıtsız şartsız batıya hayranlık duyanlar olsun, onu hakikî mânâsıyla taklit edebilselerdi, kim bilir belki de belli bir seviyede batılı olabilirlerdi..! Ama, ne onlar, ne biz, ne de bağlı bulunduğumuz şu garipler dünyası basitlerden basit bu meseleyi hiçbir zaman kavrayamadık; bundan dolayı da hasımlarımız tarafından tekrar tekrar nakavt edildik.

Hiç olmazsa şu anda olsun, milletin kendine dönmesini hazırlama mevkiinde bulunanlar, onun, havadan, sudan daha çok ihtiyaç duyduğu dinini, dilini destekleyip tarih şuuruyla gönlünü âbâd edebilselerdi!

Kendi usûl ve prensiplerine göre öğretilip hayata mâl edilmeyen ilim, aydınlatıcı ve yol gösterici olamayacağı gibi aynı tâli’sizliğe uğramış din ve dinî kültür de kendinden bekleneni asla veremeyecektir. Dinin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi için, düşünce ile arasındaki mânilerin ortadan kaldırılmasına ve pratiğe giden yollardaki tıkanıklıkların açılmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı takdirde, zihin ruhla bütünleşemeyecek, kalb ve kafa arasında diyalog kurulamayacak, dolayısıyla da din fonksiyonunu tam olarak eda edemeyecek, bir kısım zavallılar da bunu dinin yetersizliğine verecektir.

Dil de, tarihî tekâmülü içindeki ağırlığıyla ele alınıp güçlendirilmeli ve dünya dilleri arasında iştiyakla yazılıp okunan bir lisan hâline getirilmelidir. Dil, insanın şahsiyetini temsil eden önemli unsurlardan biridir. Ondaki kusur ve eksiklik, kültür hayatını felce uğratır ve bir ölçüde toplumu da bedevîleştirir.

Bir milletin dili, o milletin kültürüne bekçilik yapacak kadar gelişmiş ve güçlü değilse, o milletin başka kültürlerin işgaline uğraması ve zamanla da bütün özünü yitirmesi kaçınılmaz olur. Meselâ insanımıza ilim-irfan dağıtma mevkiinde bulunanların büyük bir kısmı İngilizceye âşina olduklarından, dağarcıklarında, o dilde yazılmış eserlerden süzülüp gelen düşünceler fazlaca bulunacaktır. Bu da onları, İngiliz ve Amerikalılar gibi duyuş, düşünüş ve anlayışa sevk edecek; dolayısıyla da, halkla münevver arasında aşılması imkânsız uçurumlar meydana gelecek ve zavallı yığınlar (eski-yeni) derken şaşırıp ortada kalacaklardır.

Tarih şuuru, geçmişle geleceği bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kurup koruyamayan milletlerin, öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarını kestirmek oldukça zordur.

Bugüne kadar tarih şuurunu koruyamayan hiçbir milletin payidar olduğunu duymadığımız gibi, başkalarına ait levsiyatı tekrar tekrar besteleyip duran müstağriplerin payidar olacaklarına da ihtimal veremiyoruz.

Onun içindir ki topyekün millet, bir kıta sahanlığı prensibiyle millî ruh sahillerini ve semalarını; kimseye ihlâl ettirmeme düşüncesiyle millî mefkûre atmosferini; içimize sızma istidâdında olan her türlü yabancı anlayışa parola sorma idrak ve basiretiyle de, millî kültür haremini koruyup kollamalı ve şartlar ne olursa olsun, göz ve gönüllerimiz mutlaka kendi ülkemiz üzerinde bulunmalı; bütün bunlarla beraber, bugünün nesilleri, hem “dün” hem de “yarın” olmasını bilmeli ve bu anlayışla geleceği, mazi kanaviçesine göre bir dantela zarafet ve inceliği içinde işlemelidir ki, bugüne kadar milletçe maruz kaldığımız içtimaî erozyonlara bir daha düşülmesin; kaybedilen şeyleri telafiye çalışırken, yeni kayıplara sebebiyet verilecek fasit dairelere girilmesin ve var olma kavgasının verildiği aynı noktada, çeşitli dejenerasyonlarla ölüme davetiye çıkarılmış olmasın…!

Yeni Ümit dergisi

İslam’da insana verilen değer


Yüce Allah insanı en güzel şekilde yaratmış, yeryüzünün halifesi ilan etmiş ve her ümmete, “Allah’a kulluk edin, aldırıcılardan kaçının” diyen peygamberler göndermiştir. Ancak, kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, onda ayrılığa düşmüşlerdir. Nitekim geçmiş milletlerden pek çoğu; ya peygamberlerinin sözüne kulak vermeyip dinlerini inkâr etmiş veya zamanla kitaplarını ve dolayısıyla dinlerini tahrif etmişlerdir. Bunun üzerine son din olarak İslâm, son kitap olarak Kur’ân, son peygamber olarak da Peygamberimiz (sav) gönderilmiştir. Bu gerçek, bir âyette şöyle ifade edilmiştir: “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur.”

İşte gelişi ile dünyanın çehresini değiştiren ve susamış gönüllere kıyamete kadar rahmet sunacak olan İslâm; gelir gelmez insanın elinden tutmuş, inananlara sunmuş olduğu tevhid nizamı ile, yalnız Allah’a kul olma ve sadece O’ndan yardım isteme esasını getirmiştir. Böylece insan, kime kulluk edeceğini öğrenmiş ve kâinattaki yerini ve değerini anlamıştır.

Esasen İslâm’ın insana verdiği değeri, gereği gibi kavrayabilmek için o günkü toplum yaşayışını iyi bilmek gerekmektedir. İslâm’ın nurlu güneşi, Hira ufuklarında parlamaya başladığı sırada, her yönüyle derin bir çöküntü içinde bulunan câhiliye toplumu bütün değerlerini yitirmişti. Ahlâkı ve yaşayışı ile örnek alınacak kimseler hemen hemen yok gibiydi. Diğer dünya milletlerinin durumu da Araplarınkinden daha iyi değildi. Hz. Peygamber’in (sav) doğduğu asırda dünya, karışıklıklar, felaketler içinde kaynıyordu. Avrupa’da Vizigotlar, İspanyol ve Fransızlarla devamlı savaş halindeydiler. İngilizler, Saksonlarla mücadele ediyor; İngiltere vahşet ve cehâlet içinde yüzüyordu. Roma eski heybetini kaybetmiş, “her tarafı parçalanarak başı kalan bir heykel” halini almıştı. İskandinavlar ve Danimarkalılar, İtalya ve civarındaki ülkelerle boğuşuyordu. Asya’da da huzur yoktu: Tibet, Hindistan, Çin çetin savaşlar içindeydi. Hâsılı her tarafı düşmanlık hisleri kaplamıştı. İnsanlar hayırdan çok şerre güveniyorlardı. Başkanlar içinde hangisi savaşa en çok taraftar ise, halkın güvenini o kazanıyor ve ganimet umuduyla peşine takılanların haddi hesabı olmuyordu.

Her hâliyle kokuşmuş dünyaya İslâm yeni bir nefes gibi geldi. Canlı, diri, yapıcı müesseseler getirdi. “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” hadisinin ifade ettiği üzere, yıllardır husûsî bir terbiye ile yetiştirdiği Resulünün diliyle Allah, bu yeni görüşleri cihana ilân etti. Köhnemiş bütün değerleri yerle bir eden bu yeni inkılapçının hedefi, insanları, insanca yaşayacakları bir düzene kavuşturmak, “ahlâkî güzellikleri tamamlamak ve kemâle erdirmekti.” Rabbinden öğrendiği din ve ahlâk esaslarını müslümanlara, bizzat yaşayarak öğretti. İyiliği, doğruluğu, insanlığı, iffeti, hayayı unutmuş olan insanlar, bunları ondan öğrendiler. Daha dün vahşetler içinde yaşayanlar, İslâm’ın diriltici soluğuyla şahsiyetlerine ve yitirdikleri değerlere kavuştular. İşte bu şartlar altında ve böyle bir ortamda bütün insanlığa gönderilen İslâm, ferde üç yönden değer vermiştir:

A- Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabiî bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Yüce Allah şöyle demiştir: “And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk.”

İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddî-manevî hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Yaratıcısının bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslâm, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlar Adem’in çocuklarıdır, Adem’i de Allah topraktan yaratmıştır” buyurularak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslâm, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

İslâm, hiçbir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün din mensuplarına, hatta düşmanlarına bile bu insânî değeri bahşetmiş ve onları hayatlarında da, ölümlerinde de korumuş; savaşı önce onlar başlatmadıkça, bizzat müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve ahidlerini bozmadıkça onlarla savaşmaya izin vermemiştir. Onları harp meydanlarında da korumuş; soygun, hakaret, ölüme terk ve helâk tehlikesine karşı güvenliklerini teminat altına almıştır. Ayrıca onların ölülerini de korumuş, cesetlerinin her türlü işkence ve tahribata maruz bırakılmasını, parçalanıp dağıtılmalarını haram kılmıştır.

İslâm, insanlar arasındaki ilişkilerin insanî esaslar dahilinde kurulabileceğini bildiği için, herkesi bu insanî değere kavuşturmuştur. İslâm’ın insana verdiği bu değer sayesinde insanlık, zâlimlerin, cebbarların taşkınlığına; zulüm ve işkencelerine karşı korunmuştur. Bu esası koymakla da daima zayıftan ve haklıdan yana olduğunu göstermiştir.

İslâm’ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur’ân-ı Kerîm’de, hadislerde ve İslâm tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber’in hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber Ashâbtan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, ‘ayağa kalkmanız gerekmezdi‘ demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber: “Müslüman değilse insan da mı değil?” cevabını vermişti.

Peygamberimiz (sav) bu davranışıyla, her fırsatta Filistin’deki müslümanlara işkence edip onların kolunu bacağını kırmaktan; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden onları öldürmekten çekinmeyen yahudilerin; her fırsatta demokrasiden, insan haklarından bahsedilen yirmibirinci asra yaklaştığımız şu günlerde bile hâlâ siyah-beyaz ayırımı yapan, zencilerle aynı otobüste seyahat etmeyen, aynı lokantada yemek yemeyen ve onların çocuklarının okuduğu okullara çocuklarını göndermek istemeyen, bütün bunlara rağmen insanımıza ve özellikle de gençlerimize örnek alınması gereken medenî bir millet gibi lanse edilen Amerika’nın; Alaska’da buzlar arasında kalan Balina’nın kurtarılması için her türlü çabayı sarfeden, nesli tükenmeye yüz tutan Kelaynaklara ve deniz kaplumbağalarına karşı ilgi duyan, fakat dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Bosna Hersek’te ve Azerbaycan’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de ve diğer İslâm ülkelerinde, haksızlığa ve işkenceye uğrayan, her gün oluk oluk kanları akıtılan müslümanlara karşı duyarsız davranan Avrupa’nın tutumunu mukayese etmek gerekir.

İslâm’a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak ise bambaşka bir şeydir. “Her hak sahibine hakkını vermek” ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki İslâm Peygamberi: “Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir” demiştir. Böylece İslâm, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

B- İslâm nazarında fert, inancı sebebiyle de değer kazanır. Bu gerçek, Kur’ân’da şöyle açıklanmıştır: “… Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir…” “…Şeref Allah’ın, Peygamberi’nin ve inananlarındır…” ”İnanan bir köle, puta tapan (hoşunuza gitmiş olsa da, hür) bir erkekten daha iyidir.

Bu noktada İslâm’a göre inanan insan, inanmayanlardan üstündür. Allah katındaki üstünlük ise, “O’na karşı gelmekten sakınmak” anlamına gelen ‘Takva‘ esasına bağlanmış ve şöyle denilmiştir: “Ey inananlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…” Hz. Peygamber de aynı gerçeğe şu şekilde işaret etmiştir: “Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Yine dikkat edin, Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab’a; keza beyazın siyaha, siyahın da beyaza ‘Takva’ dışında hiçbir üstünlüğü yoktur

Görüldüğü gibi İslâm, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim Bilâl-ı Habeşî ile Ebu Zer el-Gifârî arasında çıkan bir tartışmada Ebu Zer, Bilâl’e “siyah kadının oğlu” diye hitap etmiş ve Bilâl buna çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber, Ebu Zer’e: “Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum” demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: “Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam” diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Yine bir gün Hz. Peygamber, Kureyş’in ileri gelenleri ile konuşurken, Ashâbdan Abdullah İbn Ümmi Mektûm söze karışarak; “Ya Rasûlallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret” demişti. Bu sözü bir iki defa da tekrar etmişti. O sırada Hz. Peygamber, Velid veya Ümeyye b. Halef’i ikna etmeye çalışıyordu. Bu kişiler, kendilerinin yanında fakir kimselerin bulunup söze karışmasından hoşlanmazlardı. Bundan dolayı Allah Rasûlü’nün, Abdullah İbn Ümmi Mektûm’un gelip sözünü kesmesine canı sıkılmıştı. Fazla sorması üzerine de yüzünü, gayr-i memnun bir şekilde çevirmiş, ötekiyle meşgul olmuştu. Velid yahud Ümeyye b. Halef de kalkıp gitmişti. Hz. Peygamber’in, böyle yüzünü o tarafa çevirmesi, gerçekte O’nun âlemlere rahmet olan rûhuna ağır gelmişti. Yüce Allah bu olay üzerine Abese sûresini indirmiş ve Rasûlü’nü şöyle uyarmıştı: “Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak; yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne! Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun…” Bu hâdise de gösteriyor ki inanan bir âmâ, inanmayan bir müşrikten Allah katında daha değerlidir. Velev ki bu kimse ileri gelen biri bile olsa.

İnanmış olmak, insana sadece bir üstünlük veya ayrıcalık kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ona, dünya ve âhirete taalluk eden birtakım yararlar da sağlar. Bunun en güzel örneğini yine Hz. Peygamber’in hayatında ve sözlerinde görmek mümkündür. Şöyle ki: Mikdâd b. Esved (bu Mikdâd b. Amr el-Kindî’dir) bir gün Hz. Peygamber’e şöyle bir soru sormuştu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şayet kâfirlerden bir adamla karşılaşsam, onunla vuruşup da kollarımdan birini kılıcıyla koparsa, sonra da benden korkusundan bir ağaca sığınsa ve müslüman oldum dese, bu sözü söyledikten sonra onu öldürebilir miyim?“, Rasulullah (sav) “onu öldürme” cevabını verdi. Bunun üzerine Mikdâd dedi ki: “Ya Rasûlallah! Bu adam kollarımdan birini kesti. Üstelik bu sözü, kolumu kestikten sonra söyledi?” Hz. Peygamber ona tekrar: “Onu öldürme, eğer onu öldürürsen o, senin onu öldürmeden önceki yerine geçer; sen de onun, bu sözü söylemeden önceki durumuna düşersin” cevabını verdi. Üsâme b. Zeyd de konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: “Rasulullah (sav) bizi Huraka’ya gönderdi. Oradaki kavme sabah baskını yaptık ve onları hezimete uğrattık. Ben ve Ensar’dan bir arkadaşım, onlardan bir adama yetiştik. Tam üzerine çullandığımız sırada adam ‘La ilahe illallah’ dedi. Bunun üzerine Ensârî arkadaşım ona dokunmadı. Ben ise onu mızrağımla yaraladım ve neticede ölümüne sebep oldum. Döndüğümüzde Nebî (sav) durumdan haberdar oldu ve bana, ‘Ey Üsâme, demek “Lâ ilahe illallah” dedikten sonra onu öldürdün öyle mi?’ dedi. Ben de, ‘korktuğu için bu sözü söyledi’ dedim. Rasulullah (sav) bu soruyu o kadar tekrarladı ki, sonunda içimden, keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım diye geçirdim.” Bazı hadislerde de, “kalbini yarıp baktın mı kî onun korku sebebiyle müslüman olduğunu söylüyorsun?” ifadesi geçer.

Bu iki örnek, inancın insana sağlamış olduğu dünyevî faydayı göstermektedir. Şu örnekler ise, inancın âhirete taalluk eden yararlarını gösterir. Abdullah b. Mes’ûd, konuyla ilgi olarak şöyle demiştir:

Rasulullah (sav), ‘Allah’a şirk koşarak ölen kimse cehenneme girer’ dedi. Ben de: ‘Allah’a şirk koşmaksızın ölen kişi de cennete girer’, dedim.” Ebu Zer de, Rasulullah’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Rabbimin katından biri geldi ve bana; ümmetimden Allah’a şirk koşmaksızın ölen kimsenin cennete gireceği müjdesini verdi.” Ben, ‘zina ve hırsızlık yapmış olsa da mı?‘ diye sordum. “Her ne kadar zina ve hırsızlık yapmış olsa da” cevabını verdi.

İmandan sonra küfre dönmenin ise Allah katında büyük bir vebal ve sorumluluğu gerektirdiği âyetlerde şöyle açıklanmıştır: “Onlar ki, inandıktan sonra inkâr ettiler, sonra inkârları arttı, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir ve İşte onlar sapıkların tâ kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir…

C- İslâm kişiye ameli ve yaşayışı ile de ayrı bir değer verir. İnancının gereğini yapanla yapmayanı eşit saymaz. Bu gerçek, âyetlerde şöyle dile getirilmiştir: “İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır.” “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyar ise, ancak misliyle cezalandırılır, onlara haksızlık yapılmaz.” “Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz ‘tâne’ olmak üzere yedi başak veren ‘dâne’nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.” Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, bir iyilik yapana kat kat sevap verdiği halde, kötülükleri yalnız misliyle cezalandırmak suretiyle insana ne derece değer verdiğini göstermiştir.

İslâm nazarında dış görünüşün ve dünya malının da fazla bir kıymeti yoktur. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”

İslâm’a göre inanç ve inancın gereğini yapmak demek olan amel arasında da sıkı bir ilişki vardır. Çünkü bu ikisi birbirinin tamamlayıcısı durumunda olan ve biri olmadan diğerinin tek başına yeterli olmayacağı iki önemli unsurdur. İslâm’da imansız amelin bir değeri olmayacağı gibi, amelsiz iman da kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da bunu göstermektedir.

Netice itibariyle söylemek gerekirse İslâm’a göre her şey insanın, özellikle de inanan ve inancının gereğini yaşayan insanın lehinedir. Bunun en güzel ifadesini Hz. Peygamber’in şu sözlerinde buluyoruz: “Müminin durumu doğrusu hayret vericidir; çünkü yaptığı her iş onun hayrına olmaktadır. Bu özellik de yalnız mümine mahsustur. Mü’min bîr şeye sevinirse şükreder; bu onun için hayır olur. Felâkete uğrarsa sabreder; bu da onun için hayır olur.”

Prof. Dr. Ahmet Güç
U. Ü. İlahiyat Fak. Öğretim Görevlisi
Yeni Ümit dergisi

Dipnotlar
1) Tin, 95/4.
2) Bakara, 2/30.
3) Nahl,16/36.
4) Bakara, 2/213.
5) Fetih, 48/28.
6) Fatiha, 1/5.
7) Milâdi 6. asırda dünya milletlerinin durumu hakkında Jul Labom’un değerlendirmesi için bkz. Abdülaziz Caviş, Anglikan Kilisesi’ne Cevap (çev. M. Âkif, sadeleştiren S. Ateş, Ankara, 1985), s. 139-140.
8) Bkz. Aclûni, Keşfu’l-Hafâ, 1, 70.
9) Mâlik b. Enes, Muvatta’, Hüsnü’l-Hulk, 1.
10) Bkz. Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, İstanbul, 1980, s. 93-94.
11) İsrâ, 17/70.
12) Bkz. Draz, M. Abdullah, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer (çev. Nureddin Demir), İstanbul, 1983, s. 45.
13) Ebû Davud, Edeb, 111; Tirmizî, Menâkıb, 73.
14) Draz, a.g.e., s. 46-47.
15) Buhârî, Cenâiz, 50.
16) Buhârî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64.
17) Tirmizî, Diyât, 22.
18) Mücâdele, 58/11.
19) Münâfıkûn, 63/8.
20) Bakara, 2/221.
21) Hucurât, 49/13.
22) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
23) Bkz. Buhârî, Îman, 22.
24) Abese, 80/1-10. Abese sûresinin sebeb-i nüzûlünde nakledilen bu senaryonun böyle gerçekleşmediği, bunun Kütüb-ü Sitte’de yer almadığı hk. bak. (Sonsuz Nur-2, 209-215 (Zaman). (Y. Ü.) M. Fethullah Gülen.
25) Buhârî, Megâzî, 12.
26) Buhârî, Megâzî, 45.
27) Bkz. Müslim, îman, 158; Ebû Davud, Cihâd, 95; İbn Mâce, Fiten, 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 439, V, 207.
28) Buhârî, Cenâiz, 1.
29) Buhârî, a. yer.
30) Âl-i İmrân, 3/90-91.
31) En’âm, 6/132.
32) En’âm, 6/160.
33) Bakara, 2/261.
34) Müslim, Birr, 34.
35) Bkz. Bakara, 2/62; Mâide, 5/59; Nahl, 16/ 97; Kehf, 18/88; Meryem, 19/60; Tâhâ, 20/75, 82; Furkan, 25/70-71; Kasas, 28/ 67, 70.
36) Müslim, Zühd, 64.

Çocuk Karakterinin Ailede Şekillenmesi


çocuk karakterinin ailede sekillenmesi

Milletler için her zaman en önemli mesele hiç şüphesiz eğitimdir. Ve bu eğitimin gayesi de çağı anlayan, geçmişle gelecek arasında iyi bir köprü olabilen nesli yetiştirmek olmalıdır. Çünkü bir toplumun uzun süreli yaşaması o toplumdaki ailelerin çocuklarına verdikleri değerlere ve ahlâkî karaktere bağlıdır. Ahlâkî karakter bakımından aile içi eğitimin değeri çok büyüktür. Çocukta ahlâkî gelişmeyi ailesi, arkadaşları, oyunları, dinî eğitimi ve benzeri faktörler yönlendirir. Bu çevre, çocuğun ilk ahlakî modelinin temelini meydana getirir. Ailenin yaşadığı ve benimsediği ahlâkî ilkeler çok kere çocuk tarafından da benimsenir. Temeli sevgiye, güvene, şefkate dayanma zorunluluğu olan aile yuvası çocuk için ilk tecrübî laboratuar niteliğindedir.

İyi Bir Eğitim Karakteri

Dengesi bozulmamış bir aile yuvası çocuk eğitimi için en elverişli bir ortamdır. Çocuk ilk tasavvurlarını, alışkanlıklarını, ideallerini, ruhi hayatının ana imajlarını bu ocakta alır. Ayrıca çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişkilerde büyük önemi olan ilk sosyal deneyimler ailede gerçekleşir. Çocukta “ben”i oluşturan vaziyet alışlar ailedeki kişiler arası ilişkilerle kurulur. Aile içinde kurulan bu yapılar dinamik yapılar olup daha sonraki ilişkilere yön verirler. Bowlby (1953) karakterin temellerinin atıldığı ilk beş yıl içinde iyi bir aile terbiyesi alamamanın çocukta suçlu karakter yapısının gelişmesinde en büyük faktör olacağını ileri sürer. Bu hayatî laboratuarda çocuk sürekli büyüme, olgunlaşma, değişme içindedir. Bu süreç içinde o ebeveyninden farklı bir kişilik geliştirmektedir. Kişiliği oluşum devresinde olan çocuğu iyi anlamak mecburiyeti vardır.

1900-1914 yıllarını kapsayan çocuktan hareket fikri ile Batı pedagojisinde yeni bir akım başlamıştır. Bu akımla beraber çocuğun bir küçük yetişkin olmadığı, ruhî yapısı bakımından olduğu gibi fizikî gelişim kademesi yönünden de yetişkin insandan farklı kendine has bir varlık olduğu, hayatın çok özel bir biçimini teşkil ettiği, her çocuğun bir ferd olup, ferd olarak kendisine saygı duyulması, ona uygun muamele edilmesi gerektiği, çocuğun mükemmel bir yaratık olduğu, ama ona mükemmelleşmiş gözüyle bakmanın yanlış olduğu imajlarını taşıyordu. Bu akımın en önemli niteliği çocuğun ferdî özelliklerinin tanınması, gelişimini kendi seyrinde bırakması ve onu gelişmeye terk etmesidir.1 Bu akımın temsilcilerinden Ellen Key (1849-1926) “Çocuk Asrı” kitabında “çocuğun kendi ferdî yapısına uygun bir biçimde geliştirilmesini” ifade ederken, Montessori de (1870-1952) ” Eğitimci; çocuğun ihtiyaçları nelerdir? Bunu nasıl yerine getirmek lazımdır bilmeli” demektedir.2

Coğrafî deterministler coğrafî şartlarla çocuk suçları arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu savunurlar. Montesquieu “Kanunların Ruhu” kitabında ekvatora yaklaştıkça suçluluğun artacağını iddia eder. Hedonistin temsilcilerinden Jeremy Bentham’a göre davranışlar zevk ve ıztırap prensibine göre ayarlanır. Belli bir davranışın vereceği zevk, aynı hareketin doğuracağı ıztırapla denge halindedir. Kurallara karşı gelmenin vereceği zevk, onun getireceği ıztıraptan fazla olduğu takdirde bu davranışa yönelinir. H.H. Goddard’a göre de zihin seviyesi düşük olanlar toplumun saadetini bozar. J.J. Dousseau ise “hayatımdaki bütün hatalarım ana terbiyesi ve şefkati görmeyişimden ileri gelmiştir” demektedir. Görülüyor ki insanoğlunun şekillenmesinde, olgunlaşmasında topluma faydalı hâle gelişinde birçok iddia ile haklı veya haksız birçok faktör vardır. Bu faktörler ister kültürel, ister ekonomik, isterse psikolojik veya fizyolojik olsun kanaatime göre hepsinin nirengi noktasını J.J. Douseau’nun iddia ettiği gibi aile içi duygusal ve sosyal etkileşim teşkil etmektedir. Başka bir ifadeyle ana terbiyesi, ana şefkati, baba fedakârlığı ve yol göstericiliğinin iyi olup-olmayışı teşkil etmektedir.

En Önemlisi Ahlâk

Ebeveynin; doğduğu zamandan itibaren çocuğun terbiyesine son derece itina göstermesi, olgunlaşmasını, gelişmesini ve ahlakî yaşayışını kontrolünde bulundurması lazımdır. Çünkü yarının sağlam ve dürüst hâkimleri, sahipleri aile saadeti, aile terbiyesinden geçen bugünün çocuklarıdır. Milletlerin huzuruna göz dikenlerin yıkmak kasdı ile, hedef aldıkları toplumun temeli olan sağlam ailelerdir. Ailede millî, ahlakî değerlerin ince elenip sık dokunarak işlenmesi, bunların çocuğa mal edilmesi iç ve dıştan gelen yıkıcı faktörlere karşı bir zırhtır. Ahlakî değerlerin verilmesinin yanında, çocukta mevcut, fakat gizli olan öğrenme kabiliyeti, bilgi alanı, ruhî ve fizyolojik gelişiminin gereksinimleri temalarına da değinmek istiyorum.

İlk Vazife Anneye

Anne ve babanın çocuklarına karşı sonsuz denilebilecek kadar çok fedakârlıklarda bulunmasının temelinde şefkat ve merhamet duyguları yatmaktadır. Ebeveyn bunu ne kadar ve nasıl kullanmalı? Çocuk-ebeveyn düalizminin ilkeleri nasıl olmalı? Karakteri mükemmel onurlu ve tutarlı bir şahsiyet imajı çocuğa nasıl verilmeli? Yarınlarına güvenle bakan hamleci bir ruha sahip, kimliğini idrâk eden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırıp tahlilini yapabilen muhakeme gücüne sahip nesli nasıl yetiştirmeli? Sevgiyi, şefkati ruhunda hissedip olumsuzluklara tavır alabilen dinamiği nasıl yoğrulmalı? Daima “ben” duygusundan uzak, “biz” duygusunu ruhunda yaşatan, millet için var olan kahramana gerekli olan idealler nasıl verilmeli? Verilmediği takdirde bütün gayretleri boşa çıkaran ve çocuk için esas sermaye olan ahlâk ve fazileti hangi ölçülere göre vermeli? Bu soruların cevaplarını ilk okullarda, orta okullarda, liselerde ve hatta üniversite eğitim-öğretim yuvalarında aramakla sınırlı kalmayıp menşeini aile yuvasına indirmek kanaatimce zarurîdir.

İlk terbiyeyi zorunlu olarak üstlenen anne-babanın çocuğa karşı tutumları tutarlı ve bilinçli olursa, topluma karşı ödevlerini de yerine getirmiş olurlar. Genelde her ailenin temel prensibi çocuğun eğitimi ve onun geleceğe hazırlanması olmalıdır. Çünkü o, zamanın ötesindeki hayat içindir. Onu geleceğe hazırlamak önemlidir. Onu zamanımızla sınırlamak geleceğine ipotek koymaktır. Bu konuda Hz. Ali’nin (r.a.) “Evlatlarınız sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmıştır. Dünya işlerinde onları yetişecekleri zamanın ihtiyacına göre hazırlamalısınız” sözü önemli bir pedagojik tesbittir. Çocuğun gelişmekte olan kişiliği manevî ve millî değerlerle yoğrulmalı, ben değil, daima biz duygusu gibi yüksek değerler telkin edilmeli. Bunu yapacak olan da birinci derecede annedir. Annelere düşen ilk vazife sadece çocuğu dünyaya getirmek değil, önce onu mensup olduğu topluma, millete, sonra da tüm insanlığa faydalı bir eleman haline getirmektir. Yarınlarda dünyaya hâkim olacak nesil için bu şarttır. Bunun için “beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sözü dilden dile dolaşmaktadır.

Çocukta beliren ilk alışkanlık yeme-içme kabiliyetidir. Bu kabiliyeti olumlu yönde geliştirme yine, birinci derecede anneye aittir. Bunun birinci adımı da gelişiminin gerektirdiği ihtiyaçlarını karşılama ve faydalı olanı seçmedir. Bunu seçip kullandırmada düzenli fakat katı olmayan, disipline edici alışkanlıkları kazandırmak önemlidir. Meselâ, yemeği acıkmadan yedirtmemek, yemekten önce el yıkatmak, sağ elle yedirtmek, aç gözlüymüş gibi yemeğe iştahla baktırmamak, kendisi ile birlikte yemek yiyenlerin lokmalarına bakmamak, yemeği normal bir yavaşlıkta yemek, çok yiyip obur olmamak, lokmaları iyi çiğnemek, yerken üstüne-başına bulaştırmamaya özen göstermek gibi önemli prensipleri kazandırmak gereklidir. Yeme-içmenin çok önemli başka bir boyutu da çocuğa yedirilip-içirilen gıdaların helâl olmasıdır. Öncelikle çocuğa helâl süt emzirmelidir. Çünkü haram süt ve haram yiyecekler çocuğun tabiatı üzerinde menfî tesir ederek onu hırçın, talana, yıkıcı, kanaatsız yapar. Asrımızda gençliğin anarşist ruhlu, yıkıcı olmalarının mayasında kanaatimce analarının çocuklarını iyi terbiye etmemesinin ve yiyeceklerde haram-helâl ölçüsüne dikkat etmemeleri yatmaktadır. Bu konuda Napolyon’un şu sözünü nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum. “Bana iyi ve dürüst analar veriniz, size iyi vatandaşlar vereyim.”

İhtiyaçları karşılamada, yeme-içmede dikkat edilmesi gereken başka bir prensip de naz konusudur. Gerek bu konuda gerekse başka konularda çocuğun nazlı hale getirilmesi, gelecekte telafisi mümkün olmayan zararları netice verebilir. Çünkü acı gerçeklerle örülü olan hayatta çocuğun çevresi ebeveyni gibi onun nazını çekmez. Bu da onda hayata veya sosyal çevresine karşı küskünlük duygusunun oluşmasında rol oynayan bir âmil olur. Çocuk karamsar olur. Çocuğun ihtiyaçlarının tesbitinde ebeveynin seçimi yanında çocuğa da seçim hakkını kullandırtma çok önemlidir. Çocuğun da seçimde bulunması seçme muhakemesini geliştirir. Yalnız burada şu çok önemlidir: İhtiyaç olanın seçilmesi. Yoksa her istediğinin yerine getirilmesi değil. Çünkü çocuğun isteklerinde ölçü yoktur. İstekleri hiç bitmez. Bazı ebeveynler şefkat gereği çocuklarının her isteğini yerine getirirler. Hatta şefkat göstermede de aşırı giderler. Bu tutum yanlıştır. Şefkatin en büyük temsilcileri olan analar evladından şefkatini esirgesin demiyorum. Bu konuda söylenen “Küçüklerimize şefkatli olmayan, büyüklerimizi saymayan bizden değildir” Hadîs-i Şerifini bütün benliğimle kabul ediyorum. Burada vurgulamak istediğim önemli nokta çocuğa şefkati dengeli verememe ve aşırı hissettirmedir ki, kanaatimce bu yanlıştır. İhtiyaçlarının te’min edilmesinde, veya şefkat izhârında dengeli olunmalı, çocuğun suiistimaline fırsat tanımamalıdır. Aksi halde çocukta isteme oburluğu meydana gelir. Çocuğun ihtiyaçlarını veya isteklerini yerine getirmede önemli bir kaide de ona karşı verilen sözde durmaktır. Söz verip yerine getirmeme gibi tutumlar çocuğun ebeveynine olan güvenini sarsar. Kişiliğine güvensizlik işlenmiş olur. Onun için yerine getirilebilir taahhütlerde bulunmak lâzımdır. Bu konuda prensipli davranışlar önemlidir. Çocuk prensipli davranışlar sonucunda meydana gelen kaideleri sevmese de realite budur. Yanlış arzu ve davranışlarda bulunduğu zaman ona yol göstermek yerinde olur. Rehbersizlik ona çok zaman kaybettirir.

Karşılıklı Anlayış

Aile içi huzur atmosferi fertlerin karşılıklı anlayış ve feragatine bağlıdır. Zaten bu feragat ebeveynlerde daima zirvededir. Çocuk onları çok kere üzer ve bunun da farkındadır. Çocuk ebeveyninin onun için çok şeyler yaptığını bilmeli, kendisinden istenilenlerin ise çok olmadığını hissettirmelidir. Bu konuda dengeli davranılırsa çocuk da bazı fedakârlıklarda bulunur. Yerine göre karşılıklı feragat başlayınca aile içi huzur mükemmele doğru gider. Böyle bir ortamda çocuk ebeveyninden kusursuz olmalarını beklemez. Böylece çocuk hata olarak gördüğü ebeveyninin bazı davranışlarını normal karşılar. Onların olumlu tutum ve davranışlarını benimser. Ailesini başka ailelerden sevimli ve yuvasını da sıcak görür.

Çocuk genelde deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Anne ve babanın buna sabredip oyununda, arkadaşlığında, uğraşmalarında ona hürriyet tanımaları gerekir. Her yerde her zaman onu koruyup kollamak onun hürriyetini kısıtlar. Bu kısıtlama deneme-yanılma yoluyla öğrenmesine engel olur. O davranışlarının sonuçlarını kendisi gördüğü zaman yaptığı hatalardan daha çabuk uzaklaşır. Burada rehberlik önemlidir. Çocuğun öğrenmeye en açık olduğu zaman soru sorma anıdır. Bu anda onu iyi dinleyip, sorularına kısa ve anlamlı cevap vermek öğrenmesini kolaylaştırır. Öğrenmesini kolaylaştıran bir başka faktör de beş duyusunu işin içine katmaktır. Böylece öğrenilenin kalıcılığı da sağlanmış olur. Bir konuyu iyi öğretmedikçe başka konuya geçmek zararlıdır. Kulakta uğuldayan öğrenilmemiş sözler anlayışı bozar.

Çocuk okuldan geldiğinde veya evde bir şeyler öğrenirken yorulduğunda ihtiyacı olan ve yormayan dinlendirici oyunlar oynatılmalı. Oyunun faydalı bir yanı da ona zekâ jimnastiği yaptırmasıdır. Bu da zekâ gelişimine yardımcı olur. Anlama kabiliyetini artırır. Oyunun bence en önemli boyutu oyunda çocuğun ilgi alanının tesbit edilebilir oluşudur. Mimar Sinan’ın çocukluğunda bahçelerde su arkları ve minik binalar yapıp oynaması ve büyüdüğünde yaptığı eserlerle bütün dünyanın haklı takdirini kazanan meşhur bir mimar olması; Fatih Sultan Mehmed’in küçükken Edirne’de saray bahçesinde harp oyunlarıyla meşgul olması, büyüdüğünde de İstanbul’u fethetmesi örnekleri, çocukta oyunun ilgi alanının keşfinde ne denli faydalı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak çocuğun nelerle oynadığı gözlenmeli, onu öğretici oyunlara meylettirmeli, dinlendirici olanı seçtirmeli, çocuğun hayal gücünü kuvvetlendirecek oyunlar seçilmeli, çocuğun hantal ve atıl olmaması için hareketli oyunlar oynatılmalı. Oyunun bir diğer boyutu da oyundaki arkadaştır. Bilhassa oyun arkadaşlığı çocuğun vazgeçemeyeceği bir mefhumdur. Arkadaşsız büyüyen çocuklar kendilerini hep büyüklerle mukayese ederler. Neticede çocuk zararlı çıkar. Bu da şahsiyetinin gelişmesinde, atılganlığında menfî rol oynar. Burada ölçü şu olmalı: Çocuğa herhangi bir arkadaş değil, yararlı arkadaş buldurtmak. Buldurtmak tabirini kullanıyorum, çünkü çocuğun kendi işlerinde kendisinin karar vermesi ona haz verir. Hamleci bir karakter gelişimini başlatır.

İletişim Eğitimi

İnsanın dışındaki canlıların kendi aralarında konuşma, anlaşmaları mevcuttur. Ancak insan gibi konuşma, akıl yürütme işlemi sadece insana hastır. İnsanın bu özelliğini yerinde kullanması ayrı bir hassasiyete bağlıdır. Çocuk sözünü bilmesi, yerinde ve gerektiği kadar konuşması, ses tonunu işittirecek frekansta ayarlama alıştırmalarını ilk defa aile içinde öğrenir. Harun Reşid’den sonra halife olan oğlu El-Emin’in çocuğunun terbiyecisine bu konuda söylediği pedagojik muhtevalı şu güzel prensipleri zikretmeden geçemeyeceğim. “Çocuğuma sözün başlama ve bitiş yerini göster. Yersiz gülmesine ve bağırarak konuşmasma engel ol. Yaşlılara hürmet etmeyi bellet. Vaktini boşa geçirmekten sakındır. Bunları verirken de onu usandırma. Yoksa zihnini harap edersin. Aşırı müsamaha da gösterme. Sonra avarelik tatlı gelir. Yumuşak davranarak ikna yoluyla otoriteyi kur. Bundan nasiplenmezse biraz sertlikte fayda var.”3 Görülüyor ki çocuk terbiyesinde en güzel metod şefkat-korku veya hürriyet-disiplin arası dengeli bir yolun takip edilmesidir ki, bu yol Rabbani terbiye metodudur. Kâinattaki hayat kanunun özüdür.

İdeal Eğitim

Çocuğun iyiyi kötüden ayırmaya başlamasıyla (bu başlangıç çocukta ar, utanma duygusunun kendisini hissettirmesidir ki; İ. Gazâlî’ye göre çocuğa akıl bu devrede saçılır.) Millî kahramanların, ilim ve fazilet sahibi insanların hayatları ve menkıbeleri öğretilmeli, boş hikâyeler anlatılmamalıdır. Bu yaşlarda arkadaş grubu, oturup kalktığı çevresi çok önemlidir. Sürekli sövüp kötü sözler söyleyen çevreden onu uzak tutmalı, büyüklere saygılı olmayı öğretip, ister yalan ister doğru olsun çocuğu yeminden men’ etmelidir. Çocuğa yeminin kötü olduğu imajı verilmezse olur olmaz her vak’ada yemine sığınacaktır. Bu da iyi bir haslet değildir.

Bu dönemde çocuğa verilmesi gereken önemli bir özellik, alma duygusu yerine verme duygusunu kuvvetlendirmektir. Verirken şahsiyetinin kibirle yoğrulmaması için vermenin fazilet olduğu, insan vasfının özü olduğu işlenmeli sahip olunan servetle övünmenin kötü olduğu teması işlenmeli.

Anne-babanın hiç unutmamaları gereken bir konu da çocuğun çok iyi bir taklitçi olduğudur. Taklit yoluyla kazandığı davranışları hayat boyunca kolay kolay bırakamaz. Hayatında kötü imajlar bırakmamak için yanında daima ölçülü davranışlarda bulunmak gerekir. Faydalı olmayan işler yapıp çocuğu bundan men’etme telkini boşunadır. Böyle bir telkini duymaz bile. Burada öğüdün faydası yoktur, demek istemiyorum. Yapmadığımız, yapamadığımızı ondan istemenin yanlışlığını vurgulamak istiyorum. Bu konuda İbn’i Utbe’nin çocuğunun terbiyecisinden istedikleri çağdaş pedagojinin temel prensiplerinden biridir. “Evlatlarıma iyi yol göstermeden evvel kendi nefsini ıslah et. Çünkü onların kusuru senin taksirine bağlıdır. Çocuklara göre sizin yaptığınız şeyler iyi, yapamadıklarınız fenadır.”

Öğüdün en iyisi büyüklerin davranış ve tutumlarındaki tutarlılıktır. Çocuğun sevip benimsediği telkin ve nasihat şekli yumuşak ve kesin olanıdır. Bağırıp çağırarak yapılan nasihatler onda ters tepki yapar. Onun için öncelikle olumsuz sözler ve teklifler yerine yumuşak, olumlu aynı zamanda şahsiyetini rencide edici olmayanın seçilmesine dikkat edilmeli. İstenilenin emir şeklinde değil motive edici bir mahiyette olmasına özen gösterilmelidir.4 Bir başka husus da aile büyüklerinin birbirlerini rencide edici tavırlarıdır. Çocuk bundan çok rahatsızlık duyar. Karamsar bir ruh yapısına bürünür.

Çocuk mu Küçük İnsan mı?

Bazı anne ve babalar çocuktan yaşının üzerinde bir olgunluk beklerler. Ama bunun aksine çocuk daha ufak yaşların davranışlarını sergileyebilir. Ebeveynin bunu normal karşılayıp ona daima çocukmuş muamelesi yapmamaları gerekir. Yoksa her zaman çocuk kalmak ister. Bunun sonucunda takvim yaşına göre şahsiyeti az gelişmiş olur. Çocuğa güven, yerine göre önemlidir. Ona güven duyulursa onun da kendine güveni artar. Kendine güvenini artırmak için başarabileceği görevler vermek önemlidir. Ona iş yapma zevkini ve başarma sevincini tattırmalı. Aile içindeki adaletli bir işbölümü onda iş yapma arzusu ve iş ahlâkını geliştirir. Çocuğa iş yaptırmanın farklı bir boyutu da mantıklı düşünmesini sağlamaktır. İş verilirken lüzum görüldüğünde olayları ve sebepleri açıklayarak sebep-sonuç ilişkisini bulmada yardımcı olunması, çocuğun mantıklı düşünme kabiliyetini geliştirip sebeplere riayet etmesini sağlar. Dünyanın sebepler dünyası olduğu imajı kuvvetlenir. Düşünme ve araştırma vetiresini kazanır. Gücünün üzerinde verilip başaramadığı işten dolayı onda hayal kırıklığı imajının yerleşmemesi için gayreti mutlaka takdir edilmelidir.

Çocuk Suçluluğu

Çocuk suçlarına gelince, kanaatime göre temelinde terbiye eksikliği ile çocuğun mutsuz oluşu yatmaktadır. Bunun da temelinde ona bütün kuralların bir anda verilmeye çalışılması, seçme hakkına sahipken bu hakkın kullandırılmaması, değerinin ve hakkının küçümsenmesi, küçük yanlışlarının büyük birer suçmuş gibi başına kakılıp kötü ilan edilmesi, suçluluk baskısıyla köşeye sıkıştırılması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması, başkasının yanında azarlanması, cezanın aşırı olması gibi faktörler yatmaktadır. Halbuki bütün kuralları birden vermeye kalkışıp ona zaman tanınmaması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması hatadır. Hele hele suçluluk psikolojisine itip baskı yaparak köşeye sıkıştırmak, telafisi mümkün olmayan arızalar meydana getirir.

İ. Gazâlî’ye göre çocuğun ruhu ve kalbi saf bir cevherdir. Ona her ne verilirse alır. Her nereye çevrilirse oraya meyleder. Eğer fenalığa alıştırılıp kötü kişi olursa günahı ebeveynine ait olur. Zihnini, fikrini alçak şeylere kaptırmamak ve ona kötülük yapma zemini hazırlamamak çok önemlidir. Çocuğun yalana sığınmaması için yukarıda zikredilen pedagojik prensiplerin yanında ciddi bir aile telkinine ihtiyaç vardır. Burada Abdülkadir Geylânî Hazretlerine atfedilen ibret verici şu hâdiseyi nakletme zaruretini görüyorum. Annesi, kocasından kalan altınları oğlunun elbisesinin içine dikerek oğlunu “Oğlum git ilim öğren. Her ne olursa olsun sakın yalan söyleme” diyerek, Bağdat’a gitmekte olan bir kervana katar. Kervan eşkıyalar tarafından soyulur. Abdülkadir, küçük olduğu için aramazlar. Bütün kervan arandıktan sonra eşkıya başı sorar. “Kimsede para kaldı mı?” Abdülkadir “bende var” deyip altınları verir. Eşkıya başı “bu altınların sende olduğunu bilmiyorduk. Niçin çıkarıp verdin?” Abdülkadir terbiyecisi olan annesinin nasihatini nakleder. Gözleri kararan eşkıyabaşı “küçük bir çocuk annesinin sözünü böyle dinlerse ben nasıl Yaratıcımın ikazını tutmam” diyerek kötülükten vazgeçer.5 Bu hadise bize ana terbiyesinin fazileti hakkında çok önemli bir kanaat verir. Anne diliyle yeri ve zamanı gelince çocuğa dinî kavramların verilmesi çok önemlidir. Çocuğun yedi yaşından sonra zihinsel gelişmesi dinin soyut kavramlarını anlamaya müsaittir. Bu dönemde dinin soyut kavramları verilmeli.

Kötü Söz mü… Kat’iyyen..

Çocuklar yaramazlık yaptıklarında veya suç işlediklerinde bazı ebeveynlerin “Allah seni kahretsin” şeklinde veya bazı hayvan isimleriyle itapta bulunmaları yanlıştır. Bu gibi sözler çocuğu huysuzluk ve kötülük atmosferine iter. Çocuk birinci defa kötü bir hareket yapar ve bunu gizlemeye çalışırsa, yapılacak en iyi hareket yaptığını görmemezlikten gelmektir. Suçunu hemen yüzüne vurmak onu yüzsüzlüğe itebilir. Aynı suçu çok kere işleyebilir. Aynı suçu bir daha işlerse o zaman gizlice o işin fena olduğu anlayacağı ve ikna olacağı şekilde kendisine anlatılmalıdır.

Çocukta iyi hareket görülürse hoşuna gidecek mükâfatlar verilmeli. Başkasının yanında övülmeli. Başkasının yanında onurunu kırmak azarlamak şahsiyetini zedeler. Çocuğa ceza verilecekse önceden çocuğu güzelce dinleyip anlamak çok önemlidir. Verilecek cezanın suçunu aşmamasına dikkat edilmelidir. Çocuklarına haksızlık yaptıklarını idrâk eden ebeveynler onlara tatmin edici açıklamalarda bulunmalıdırlar. Bu davranış çocuğun gözünde ebeveyni daha iyi görmede yararlı olur. Anne babanın kendilerini çocuğa yanılmaz göstermeleri, yanıldıkları zaman çocuğun üzüntüsü ve sarsılması şiddetli olur. Onun için büyüklerin de yanılabileceği normal, yanılgıda ısrar etmeleri anormal olduğu imajını çocuğa işlemek şarttır. Doğru ile yanlışın arasındaki ayırımın açık bir biçimde gösterildiği, cezalandırmayla mükâfatın âdil bir biçimde uygulandığı ailelerde çocuk kendini kontrol etmeyi başarır.

Âsi ve İnat İse…

Çevrecilere göre hiçbir çocuk doğuştan inatçı ve âsi değildir. Asilik ve inatçılık çocuk için çevre olan sosyo-kültürden gelir. Burada inatçılığın menşe’ini araştırmıyorum. Bu haslet çocukta varsa ıslâhı konusunda düşüncelerimi dile getireceğim. Bazen çocuk bir davranışında inatçı olur. Anne-babanın onun bu inatçılığında önemli rolü vardır. Onu kırmak isterler. Bu davranış yanlıştır. Bu, çocuktaki inadı daha da kuvvetlendirir. Daha fazla baskı yapıldığında çocuğun benliği zedelenir. Çocukta kibir ve gurur gibi iyi olmayan hasletler de bazen görülebilir. Anne ve babanın bunu müspete, başka bir deyişle asalete kanalize etmeleri gerekir.

Çocuğu ailesinin makamı ve serveti konusunda iyi eğitmek gerekir. Bunların öğünülecek şeyler olmadığı, aile-millet için faydalı bir şekilde kullanılması gerektiği, fakirliğin de yüz kızartıcı olmadığı imajları verilmelidir. Çocuk terbiyesinde çok önemli bir husus da onları gerek insanlara, gerekse mahrukata karşı daima şefkat, merhamete ve cömertliğe alıştırmaktır. Birçok şeyde olduğu gibi, bu konuda da çocuk ebeveynini taklit eder. Bunun için anne ve baba herkese iyi muamelede bulunmalı güleç ve tatlı dilli olmalıdır, muhtaçlara yardımda bulunmalı, bunları yaparken de çocuklarını bu işlere alıştırmak için kullanmalı.

Son olarak dile getirmek istediğim konu da anne ve babanın çocuk üzerindeki otoritesidir. Bazı annelerin babayı sert gösterip çocuğu bazı işlerden men’etmek için “baban gelirse söylerim ha!…” uygulamaları yanlıştır. Bu tutum anneyi pasif duruma düşürür. Bu konuda şunu söylemek istiyorum. Babanın otoritesinin kullanımı babaya, anneninki ise anneye ait olmalıdır.

Dipnotlar
1) Dr. Hüseyin AKYÜZ. Pedagojik Ders Notları. (Basılmamış) Atatürk Ün. Fen-Edb. Fak. Erzurum
2) Pof. Dr. Y. Hikmet CELKAN, Pedagojinin Metodları. T. D. V. Yay. 1995-Ankara.
3) AKYÜZ. A. g. e.
4) Dr. Hüseyin AĞCA, Ailede Eğitim, T.D. Vakfı Yay. s. 29. 1993-Ankara.
5) İnci BEŞOĞUL. Çocuk Bakımı ve Terbiyesi, Tuğra Neşriyat, 1993-İstanbul/AYDIN. Selim. Eğitime Farklı Bir Bakış, T.Ö.V. Yayınlan. 1993-İZMİR

Mikail Söylemez
Yeni Ümit dergisi