Ani sorunlarla gelen stres belirtileri


Deprem ve sel gibi doğal afetler, trafik kazaları, yangınlar, son günlerde ülkemizde bol bol görmeye alıştığımız(!) silahlı çatışmalar, saldırılar, işkenceler, tecavüz…vb. gibi olaylar hepimizin hayatında aklına bile getirmek istemediği durumlar değil mi…? Pek çok kişi bu ve benzeri durumlarla karşı karşıya kalınca dehşete kapılır. Korku, çaresizlik duyguları yaşar. Yaşaması normaldir. Yaşamaması biraz anormaldir belki de…

…son yıllarda sizlerin de sık sık duymaya başladığınız “Ruhsal Travma” deyimi, yaşanılan acı bir olay ve bu olaya verilen duygusal tepkileri içerir. Öyle bir olay yaşarsınız ki etkisi yıllarca sürer… zihninizden onu bir türlü uzak tutamazsınız… en olmadık yerlerde pat diye aklınıza gelip oturur… sizi rahatsız eder… “git” deyince de gitmez ki…!

Travma yaşayan insanlar, yaşadıkları olayları istemedikleri halde ve nedensiz yere sık sık hatırlayabilirler. Bu tür anılar, düşünceler, hayaller, kişide ciddi sıkıntılara neden olabilir. Yaşananlar rüyalara girer… kabuslar… uyku düzeninde bozulmalar… durduk yere sesler duymalar… etrafta görüntüler görmeler…

Yukarıda anlatılanlara ilave olarak titreme nöbetleri, çarpıntı, nefes darlığı, terleme gibi fiziksel zorluklar da devreye girebilir. Örneğin ciddi bir trafik kazasından sonra, her baktığı arabada o enkazı görmek… eşi tarafından aldatılmışsa, her baktığı kadında eşiyle birlikte kendisini kandıran bir kadın görmek… annesini kaybetmişse, onu hatırlatan her olayda eli ayağı dökülmek…vs. Birçok kişi, travmayı hatırlayınca kendisini kötü hisseder. Ve yaşadığı kötü olayı başkalarıyla konuşmaktan bile çekinir. Veya kendilerine o anıyı hatırlatacak ortamlardan uzak tutmaya çalışırlar. Trafik kazası geçirmişse, arabaya binmek istemez… karanlıkta kalmak istemez… yalnız kalmak istemez… eşini kaybetmişse, evindeki eşyaları değiştirmek ister… veya ona ait hiçbir şeyin yerini değiştirtmez… Yani kendisini o olaydan uzak tutacak her türlü yöntem uygulanır.

…kendilerini amaçsız hissetmeye başlar… hayatı kısalmış gibi hisseder… ölüm tarihini kestirmeye başladığını düşünür… eski eğlenceleri, hobileri ona keyif vermemeye başlar… en sevinilecek yerde sevinemez… adeta taşlaşır… uyku düzeni bozulur… uykuya dalmak zorlaşır… uykuyu sürdürmek sorun haline gelir… kolay öfkelenmeye başlar… dikkatini toplamakta zorlanır… unutkan olmaya başlar… hep kötü şeyler olacakmış gibi düşünmeye başlar… ani küçük seslere çok abartı tepkiler verir… kalbi sık sık hızlı hızlı atar…

Travmalardan sonra yaşanan bu ve benzeri durumlar bir süre için normaldir sevgili okurlar… Önemli olan belirli bir süre sonunda yaşanan bu belirtilerin normale dönmesidir. 2-3 ay içinde yavaşlayan bir seyirle hayatınızdan uzaklaşmasını bekleriz. Hadi bir istisna yapalım ve ciddi bir yas veya sevilen kişinin ölümü durumunda toparlanma süresinin 6-7 ay olduğunu düşünelim. Ama her halükarda bu sürenin sonunda artık hayatın yavaş yavaş kendi genel seyrine dönmesi gerekir.

Atlatmak için ne yapmalısınız?

Öncelikle kötü bir olayın arkasından yaşanan belirtilerin son derece “normal insan tepkileri” olduğunu unutmamanız gerekir. Çünkü siz insansızın ve insana dair şeyler yaşıyorsunuz. Daha fazlasını değil. Psikolojik açıdan soruna işaret eden durum, bu belirtilerin bir türlü hayatınızdan çıkıp gitmemesinde saklıdır. …Yani iki insan düşünün… ikisi de travma yaşamış olsun… ikisi de belirli bir süre için yukarıda sıraladığım stres belirtilerini gösterir. Ama sağlıklı olan bir süre sonra toparlanıp hayatına devam ederken; psikolojik olarak sağlığını yitiren kişi bir türlü normal hayatına dönemez. Hep aynı semptomları yaşayıp durur. Bu belirtileri kendinden uzak tutmak için ciddi bir çabanın içine bile girmez. Sihirli bir elin kendisini değiştireceğini zanneder. Bekler durur… o sihirli el de bir türlü gelmez zaten…

Sonuçta? İş biraz size düşüyor sevgili okurlar… yaşanan sıkıntının ardından, öncelikle yaşadıklarınızdan utanmamayı öğrenmelisiniz. Sizin başınıza değil de benim başıma gelseydi, inanın ki aynı şeyleri ben de yaşardım…

Sonra? Yaşadığınız travmadan sonra sizde ortaya çıkan sorunları hiç çekinmeden, utanmadan, sıkılmadan, zayıflık ve eksiklik duygusuna kapılmadan, yakın çevrenizdeki güvendiğiniz insanlarla paylaşmalısınız. Travmatik olayı ne kadar çok konuşursanız, o kadar rahat edersiniz. Üstelik herkesin benzer olaylara, benzer tepkiler verebileceğini de aklınızdan çıkarmadan.

Ancak! Konuşup anlatmanın boyutunu da abartmayın lütfen…! İlk anlatmalar rahatlatır… deşarj eder… zaman içinde sıkmaya başlar sizi… ve tam da unutup rahatlayacakken sürekli aynı şeyleri anlatıp durmak, anıları durup durup tazelemek olacaktır. O nedenle rahatlayana ve boşalana kadar anlatın… artık anlatmaktan rahatsız olduğunuzu hissetmeye başladığınızda da anlatmayı bırakın.

Demek ki! Sizi çok olumsuz etkileyecek travmatik etki yapacak bir olayla karşılaştığınızda, olayın durumuna göre kendinize birkaç şans vermelisiniz… Travma sonrası stres belirtilerinin yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu bilmelisiniz… toparlanmak için gerekli olan sürede dostlarınızla ve ailenizle sohbet ederek ve sevdiğiniz faaliyetlerin sayısını artırmaya çalışarak, kendinizi travmatik olayın etkilerinden uzak tutmaya çalışmalısınız…

Ve… Aradan 6-7 ay geçtiği halde hala “eski tas, eski tarak” misali, bir karış ilerleme yaşayamadığınızı ve yaşam kalitenizin epeyce bozulduğunu hissediyorsanız, mutlaka bir psikiyatrist ve psikologdan yardım almalısınız. Çünkü travma sonrasında oluşan stres belirtilerinin, günümüzde ilaç ve psikoterapi ile tedavi edildiğini unutmamanız gerekir.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Öfke çok işe yarar !


Cidden öyle… doğru okudunuz, öfke çok işe yarar !

Öfke; etrafınızdaki insanları, sizi çok fena zorladıkları konusunda uyarır öncelikle. Kızdığınızda, öfkelendiğinizde, hatta öfkeden kıpkırmızı olup, burnunuzdan dumanlar fışkıracakmış gibi bir görüntü sergilediğinizde, karşınızdaki kim olursa olsun geri adım atmaya başlar. Üzerinize fazla geldiğini, epeyce bir zorlandığınızı hisseder.

Daha sonra; başka bir durumda, bunun tam karşıtını da yaşarsınız. Şöyle ki; karşınızdaki insanın öfkesinden hızlı bir ders çıkarır, en kısa yoldan onu yatıştırmanın gerekliliği duygusuna kapılırsınız! Karşınızdaki insanın üzerine gitmekten vazgeçersiniz anında. Hayır kişi öfkelenmese, bu keyifli(!) üzerine gidiş belki daha dakikalarca sürecek ama! Aksi halde olacakları hepimiz ortalama tahmin ediyoruz zaten değil mi? Yumruk inmiş yüzler… kavga sonrası asılmış suratlar… tartışmanın getirdiği rahatsızlıktan dolayı çekilen sıkıntılar… ve daha kimbilir neler neler…

Öfke itici bir güçtür aynı zamanda. Yaptıramadığınız, yerine getirilmesi konusunda sıkıntılar çektiğiniz pek çok mevzuyu, öfkenizle hızlandırabiliyorsunuz! Çocuğunuza odasını toplamasını söylüyorsunuz, yapmıyor. Öfkeyle bağırdığınızda, iki dakika içinde ortalık tertemiz. Hal böyle olunca da insanlar öfkeyi, diledikleri işleri yaptıracakları bir mekanizma olarak kolaylıkla kullanıyor.

Öfke çok işe yarar sevgili okurlar! Birçoğunuzun öfke sayesinde motive olduğunuzu biliyor muydunuz? Evet, öfke motive edici bir süreçtir aynı zamanda. Herhangi bir duruma olan öfkeniz, o konuda çok daha fazla efor sarfetmenize ve kendinizden yola çıkarak, yapamadıklarınız konusunda hızla yol almanıza vesile olur. Kaçımız “Sen nerden bileceksin!” gibi tahrik edici bir sözün arkasından, beceriksizlikle suçlandığımız konunun üzerine inatla gidip başarılı olmamışızdır?

Halk arasında bildiğimiz meşhur öyküyü hatırlayalım ister misiniz? Yaşlı adam yıllarca, işe yaramayacağını bildiği oğluna “senden adam olmaz” diyordu. Bu oğul, yıllar sonra falanca şehrin valiliğine geldiğinde; ilk yaptığı iş, adamlarını gönderip, babasını huzuruna(!) çıkarmak olmuştu. Ve babasına göğsünü gere gere: “Bak baba! Senden adam olmaz diyordun. Ben koskoca vali oldum!” dediğinde, bilge babası hepimizin beynine kazınan o meşhur cümleyi söylemişti: “Oğul…! Ben sana ‘senden vali olmaz’ dememiştim. ‘Senden adam olmaz’ demiştim!”

…işte öfke motivasyonunun önemini, ama aynı zamanda risklerini de hatırlatan tatlı bir masal. “Senden adam olmaz” sözüyle öfkelenen ve koskocaman vali olan bir kimse; aynı zamanda öfkesinin kendisini kışkırttığını göremeyerek, geldiği başarılı konumdaki “insani olanı yitirişinin” farkında bile değil.

Öyküden çıkan ve öfkeden çıkan sonuç: öfkemizin bizi motive ettiğinin farkında olacağız. Ama aynı öfkeye yenik düşerek, başarılarımızı tırmalayıcı bir pozisyona geçirmeyeceğiz.

Böylece “Neden milletçe bu kadar öfkeli olduk?” sorusunun cevabına giriş yapmış oldum. Milletçe öfkeli olduk, çünkü kendimizi kelimelerimizle, cümlelerimizle ifade etmeyi unuttuk. Kendimizi dinletmeyi unuturken, karşımızdakini dinlemeyi de unuttuk. Otomatik hatalı düşünceler ve olumsuz bakış açıları, tahammül sınırlarımızı daralttı. Derken öfkeli insanlar olup çıktık.

Aslına bakarsanız “öfke” belirli sınırlarda işimize yarayan, insani bir duygu. Ama öfkenin taşkın hale gelmesi ve kontrol edilmemesi olumsuz sonuçlara vesile oluyor.

Bu durumda bir sonraki yazıda bu konuya devam ederek, sizlere öfke kontrolü konusunda bilgi vermek fena olmaz gibi geliyor bana.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Anksiyete


Bugün sizlere son dönemin en fazla karşılaşılan rahatsızlıklarından birisi hakkında bilgi vermek istedim.

Çok moda olmaya başladı… sıkıntı…bunaltı…daralma…bayılacakmış gibi olma…

Anksiyete, hemen hemen her insan tarafından yaşanılan bir duygudur. İşin ilginç olan yanı anksiyetenin asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Bir yere kadar sağlıklı olan bu durum, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeye başlıyor.

Bunaltı yada diğer adıyla anksiyetenin en tipik yanı, herhangi bir olaya, içerdiği tehlikeden daha abartılı tepkiler vermekle tanımlanır. Örneğin girilecek bir sınavın, hayatın sonu gibi algılanması; hafif bir kalp çarpıntısının, kalp krizi sinyali zannedilmesi…vs. gibi…

Günlük hayatta en fazla karşılaştığımız anksiyete yakınmalarını hemen sıralayayım isterseniz:

Çarpıntı…kalp hızında artma…tansiyon yükselmesi veya düşmesi…yüz kızarması…nefes darlığı…boğulacak gibi olma…titreme…aşırı yorgunluk hissi…çabuk yorulma…karın ağrısı…ateş basması…karın ağrısı…ağız kuruluğu…sık sık idrara çıkma…terleme…

Bunlara ilaveten en tipik yakınmalar, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusu şeklindedir. Bunların hepsi yada önemli bir bölümü bir araya gelince endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik duyguları hayatın yaşanmasını zorlaştırmaya başlıyor.

Kendi içinde sınıflara ayrılıyor bunaltı rahatsızlığı. Kişinin getirdiği korku ve endişe tipine göre adlandırılıyor ve tedavisi de ona göre yön değiştiriyor. (Önümüzdeki günlerde her birisini tek tek anlatarak, günlük yaşamda uygulayabileceğiniz pratik bilgilerle birlikte aktarmaya devam edeceğim zaten…)

Dışardan bakıldığında küçümsenen, söylenmekten ve dile getirmekten bile utanılan bir yanı var anksiyetelerin. Ne garip ki insanlar farklı rahatsızlıkları olduğunda göğüslerini gere gere hastalıklarının adını söylerken, iş ruhsal rahatsızlıklara gelince utanılıyor. Utanılıp saklanmaya çalışılınca da işler daha da zorlaşıyor.

Bir çok durumda da kişi rahatsızlığını dile getirdiği halde, çevresindeki insanları inandıramıyor.

“Yok canımmm… maşAllah turp gibisin… sen kendini düşüne düşüne hasta ediyorsun… neyin var senin… bak bana, senden daha kötü durumdayım ama takmıyorum…”

Bizim anladığımız yardım stili böyle bir şey olunca, anksiyete bozukluğu olanlar ne yapsın?? Kendi içlerinde zorluklarıyla yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışıyorlar maalesef…

Oysa hayat güzelliklerle dolu… Fırsatlarla da…

Hepimiz en güzel ve kaliteli biçimiyle hayatı yaşama hakkına sahibiz.

Uzmanlara başvurarak alacağımız küçük bir yardımla hayatımız çok daha kaliteli, çok daha yaşamaya değer bir hale gelecekse neden bu imkanı değerlendirmeyelim ki…

Öyleyse bu yazıyı okuyup da, yukarıda bahsedilenlerin en az yarısını kendisinde gözlemleyen herkesi uzmanlara başvurmaya davet edelim…

Keyifli bir hayata ilk adımı atmak için…

Mehtap Kayaoğlu

Mükemmeliyetçilik Hastalığı


“…nasıl yani! Mükemmeliyetçilik bir hastalık mı?” diye şaşıranları duyar gibiyim. Evet… mükemmeliyetçilik bir hastalık. Hatta bence çağın vebası.

“…daha iyisini yapmalıyım”

“…daha düzgün olmalı”

“…bu kadar basit bir işi bitiremezsem insanlar hakkımda ne düşünür?”

“…bana hiç yakışmıyor böyle kolay meseleleri halledememek…” vs gibi masum düşüncelerle başlayan; daha sonrasında da başarılarını, aslında kendi kişisel başarı ve performanslarından değil de, içinde bulundukları durum ve şartların sağladığını düşünmeye başlayan insanların hastalığı…

Mükemmeliyetçilik hastalığı olan insanlar günlük hayatın içinden masum beklentilerle yola çıkarlar. Ama bir türlü tatmin olmadıkları için de hep daha iyisini, hep daha iyisini beklemeye başlarlar. Kendilerini sürekli eleştirdikleri, beğenmedikleri için kişisel başarı ve yeteneklerinin, başarılı olmalarına vesile olduğunu bir türlü göremezler. Yukarıda da belirttiğim gibi kişisel başarılarını, onlar için şans eseri gelmiş bir süreç gibi algılamaya başlarlar.

…peki bu durumun ardından ne geliyor dersiniz? “Başarı benim becerim değilse…? Bana sunulmuş herhangi bir fırsatla ilgiliyse…?”

Ne olacak şimdi…? “Eyvah… Her an, sahip olduğum her şeyimi kaybedebilirim.” Şeklindeki duygusal kaygılar varolmaya başlar. Ve en ufak hatalarında gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağını, aslında ne kadar da beceriksiz insanlar olduklarının herkes tarafından anlaşılacağını düşünürler. Böylece de stresli hayat başlamış olur. Yani mükemmel olmak için uğraşılan basınçlı hayat.

Aslına bakarsanız bir miktar mükemmeliyetçilik hepimizde vardır. İyi huylu, can sıkıcı olmayan mükemmeliyetçiliklerde yetersizlik duygusu altında ezilmeden, başarısızlık takıntısı olmadan, başarıdan zevk almanın bir yolu bulunur. Hatta hafif düzeyde olması, yaptığımız işlerde bizleri motive etmesi açısından sağlıklıdır da. Ancak saplantılı olanlar, kendilerine gerçekçi olmayan hedefler koyarlar. Öyle büyük hedefler belirlerler ki, amaçlarına bir türlü ulaşamazlar. Amaca ulaşamayınca kendilerini yenilmiş, başarısız, değersiz hissederler. Ne kadar çok uğraşırlarsa o kadar başarılı olacaklarına inanmaya başladıkları için de iş ve meslek hayatının “işkolik”leri olarak anılmaya başlarlar. Daha fazla iş, daha fazla hırs, daha fazla koşuşturmaca… giderek kendilerine olan güvenlerini yitirmeye başlarlar. Performans kaygısı, özgüven eksikliğiyle buluşmaya başladıkça sosyal fobik özellikler taşımaya başlarlar. Kaybettikleri güven duygusu etraftan anlaşılmasın diye daha da fazla iş yüklenmeye ve iş yüklerini iyice artırmaya başlarlar.

Sadece iş hayatında mı? elbette değil… ev hanımları da benzer özellikler taşıyarak hayatlarını içinden çıkılmaz hale getirirler.

Peki nedir bu mükemmeliyetçilik?

Ülkemizde insanlar genellikle mükemmeliyetçilik denilince “en iyiyi yapma çabası” şeklinde bir açıklama yapıyor. Yapılabilecekler arasında iyi bir performans göstererek en iyiyi yapmaya çalışma halinin adı mükemmeliyetçilik değildir sevgili okurlar…!

En iyiyi başarmak için çaba gösterenler başarılı olmak ya da hedeflerine ulaşmak için gösterdikleri bu çabadan zevk alırlar. Mükemmeliyetçi kişiler ise hiçbir zaman ve koşulda hata yapılmaması gerektiğine inandıklarından, kendilerinden ve yaptıklarından sürekli kuşku duyup, kaygı içinde yaşarlar.

Dilerseniz mükemmeliyetçi insanların sahip oldukları bazı ortak özellikleri sıralayayım sizler için.

Hayatlarında en fazla –meli, -malı ifadeleri vardır. “Bugün bu işi bitirmeliyim.” derler ama… bitirmek zorunda olduğu işin, en iyimser bakışla, herhangi bir insan tarafından bile en az bir hafta süreceğinin farkında bile değildirler. Bu tip kişilerin hayatında yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler vardır. Yaşam ve koşullar karşısında esnek olamazlar.

Sürekli olarak denetleme ve onay alma eğilimi içindedirler. Hem denetlerler hem de kendi yaptıkları en ufak işlerde bile birilerinin onaylamasını beklerler.

Her şey mükemmel olacak ya… her şeyi düzeltir ve tekrarlarlar… evde iş yapıyorsa yaptığı işi denetler durur; iş yerinde evrak hazırladıysa defalarca kontrol ederler.

Aşırı planlama yaparlar. Evet herkesin hayatı belirli bir plan dahilinde yürümelidir ama olmaz… onların planlamaları daha katıdır. Bu böyle olacak dedilerse öyle olacaktır. Ucu açık düzenlemelere asla dayanamazlar. Kalpleri sıkışır. Yaptıkları işler, başlangıçtaki planlı sıraya uymuyorsa yine rahatsız olurlar.

Karar vermede güçlük çekerler. Hangi kararın daha doğru, daha olumlu sonuç vereceğini düşünmekten dolayı bir türlü karar veremezler.

Ertelemeler en fazla onların hayatında vardır. Hatta hatırlarsanız daha önceki yazılarda belirtmiştim. her şeyi ertelemeyi alışkanlık edinmenin ardında mükemmeliyetçi yapı yatar diye. Çünkü her şeyin en mükemmelini yapmak için uğraşırlar. Yapamayacaklarsa kolaylıkla ertelerler.

Ertelemelere, gözde büyüme ve dayanamayıp yapılacaklardan kaçınma davranışı eklenir.

Her şeyin en mükemmelini isteyen insanlar, farkında olmadan etraflarındaki insanları da değiştirmeye çalışırlar. Kendilerine göre hatasız ve düzenli olan durumlara uyumlu kişiler görmekten hoşlanırlar. Onların istediği gibi davranış göstermeyen kişileri küçümserler. Beğenmezler.

Kendileri için ulaşılması olanaksız ve gerçek dışı standartlar belirlerler. Bu kişiler klasik bir tavır olarak kendilerine yönelik son derece yüksek beklentiler dayatırlar ve hata kabul etmezler. İnsan olduğunu unutmuş gibi davrandığı anları olur. Hata herkes içindir ama kendisi için değildir. Hata yapanlar aptaldır. Hata insana mahsus değil, aptallara mahsustur onlara göre.

Kendilerine karşı acımasız bir eleştirmendirler. Sürekli kendilerini eleştirirler. Oturmalarını, kalkmalarını… giyim kuşamlarını… tavırlarını… insanlarla kurdukları diyalogları… yaptıkları işleri… ve işin ilginç olan bir türlü bir şeyi beceremezler gibi davranırlar. O kadar başarılı insan var ki bu durumda. Kültürlü, yetenekli, başarılı… neredeyse bir çoğu kendilerindeki bu özelliklerin farkında bile olmadıkları gibi, sıfır noktasındaymış gibi kendilerine kızıp dururlar.

Kendileri için geliştirdikleri bu eleştiriler, bir süre sonra yakın çevrelerindeki insanları da vurur. Gerçek dışı ve yüksek standartlara başkalarının uymasını bekleme eğilimi geliştirirler. Bu kişiler başkalarına iş veremezler, yaptıklarını beğenmez, sürekli hata bulurlar. Genellikle öfke ve doyumlu ilişki kuramama sorunları vardır.

Tüm bunlara ilaveten en ilginç olanı ise bana göre başkalarının, kendilerinden ulaşılması olanaksız beklentileri olduğuna inanmaları. Düşünün…! Kendileri herkesten mükemmel olmayı bekliyorlar. Ve kendi kendilerinden de mükemmel olmayı beklerler. Diğer insanların kendilerinden böyle bir beklentisi olmasa bile, aslında herkesin onlardan, mükemmel bir insan olmasını beklediklerini zannederler. Ancak yüksek standartları olursa saygı göreceklerine inanırlar. Genellikle öfkeli olurlar. Kendileri için belirledikleri standartlara ulaşamadıklarında depresyon ve başkaları tarafından yargılanma korkusu duyduklarında da sosyal kaygı sorunları yaşarlar.

Bu kişiler benliklerini ve özsaygılarını başarılarının üzerine kurmuşlardır. Bu nedenle en küçük bir başarısızlık onlar için çok yıkıcı olabilir.

Bu kişiler hata yapmayı başarısızlıkla bir tutarlar, hata yapmaktan aşırı derecede kaçındıkları için öğrenme ve kendini geliştirme fırsatlarını da kaçırırlar. Hata yaptıkları zaman başkaları tarafından kabul edilmeyeceklerine inanırlar. Mükemmel olmaya çalışmak kendilerini olumsuz eleştirilerden ve yargılardan koruma çabasından başka bir şey de değil aslında.

Düşününce çok rahatsız edici bir durum sevgili okurlar. insanın hayatını daha iyi yapmak için başlattığı; ama zaman içinde kişinin hareket alanını kısıtlayan bir durum. Ve ciddi ciddi de çağımızın vebası gibi bir hastalık olmaya başladı.

Bundan kurtulmanın bir yolu var mı? elbette var… ama her zamanki gibi yazı alanı küçük… bir sonraki yazıda mükemmeliyetçilik hastalığının sebepleri ve kurtulmak için neler yapabilirsiniz gibi bilgiler aktaracağım.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Sık sık ölümü istemek ve depresyon


Günümüzde insanın ruhsal sorunları, tıpkı diğer bedensel sorunlarında olduğu gibi, bilimsel bir temele oturmuş durumda. Buna rağmen birçok kişi, geçirdiği bir ruhsal rahatsızlığın tedavi edilebilir bir durum olduğunu bilmiyor. Üstesinden gelebileceği bir zorluk olarak düşünüyor. Hatta yaşadıklarının bir hastalık ve rahatsızlık olduğunu aklına bile getirmiyor.

Ne zaman ki yakınmalar, sıkıntılar, olayların üstüne üstüne gelmesi gibi şikayetlerde artma oluyor…? İşte o zaman “Acaba bana neler oluyor böyle?” diye düşünmeye başlıyor.

…düşünmeye başlıyor da… birçok kereler bundan kurtulmak için bir uzmandan yardım alması gerektiğini bilmiyor.

Günümüzde hala insanlar bir psikologdan veya bir psikiyatristten yardım almanın “Delilik alameti” olduğunu düşünebiliyor…!

Oysa ruhsal sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi, kalp-damar hastalıkları gibi normal bir hastalıktır. Hastalığın bir tanımı, nedeni, gidişi ve tedavisi de vardır elbette…

Depresyon kendisine özgü belirtileri olan, ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır sevgili okurlar…

…aslına bakarsanız hepimiz yaşamımızın belirli dönemlerinde kendimizi kötü hissederiz. (hatta Bush’un yaşadığı bir dünyada tam anlamıyla iyi olmak bile mümkün değil ama… neyse…) Keder, hüzün, mutsuzluk duyguları ruhumuzu kaplar.

Bu duyguları ufak tefek gel-gitler şeklinde yaşamak kaçınılmaz bence. Söylediğim gibi hepimize olur… gelir… bir süre sonra gider…

Bazı kişilerde bu tür duygular gelir… gitmez…

Gitmeyince duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olur…

Duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olunca, kişi yoğunluğunu ve duygusallığını aşırı boyutlarda yaşamaya başlar…

Aşırı boyutlarda yaşamaya başlayınca çevresiyle, ailesiyle, işiyle, arkadaşlarıyla arası bozulmaya başlar…

Tüm ilişkiler bozulmaya başlayınca… tahmin edersiniz… yaşamaktan zevk almamaya başlar… sık sık ölümü aklına getirir…

Günün birinde hepimiz öleceğiz zaten… ve hatta yaşanması zorlaşan ve hatta yaşamamızın mucize olmaya başladığı dünyada, niçin sık sık ölümü istemeye başlayalım ki…?

Eğer…

…kendimizi hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren bir üzüntü, keder, mutsuzluk, çaresizlik, sıkıntı, zavallı, neşesiz, sinirli, çökkün, boşluktaymış duygusu…vb. gibi duyguların içinde hissediyorsak…

…eskiden zevk aldığımız işlerin çoğundan zevk alamıyorsak… veya zevk aldığımız işlerimize karşı ilgimiz aşırı şekilde azalmışsa…

…iştahımızda azalma veya artmalar varsa… istemediğimiz halde kilo alıyorsak veya kilo veriyorsak…

…hemen her gün uykusuzluk çekiyorsak… uykuya dalamıyorsak… daldıktan sonra hemen uyanıyorsak… gece sık sık uyanıyorsak… her uyanmadan sonra tekrar uykuya dalmamız çok zaman alıyorsa… çok uyuduğumuz halde sürekli uykumuzu alamadığımı hissediyorsak…

…etrafımızdaki herkesin fark edeceği şekilde konuşmalarımızda ve düşüncelerimizde yavaşlamalar devreye girmişse…

…karar vermede güçlük çekiyorsak… sürekli bir kararsızlık hali yaşıyorsak…

…aşırı yorgun, bitkin, enerji kaybına uğramış hissediyorsak…

…vücudumuzda nedensiz ağrılar artmışsa… nefes darlığı… yorgunluk… baş dönmesi… mide ve bağırsakta gazlanma artmışsa…

…kendimizi beğenmemeye başlamışsak… hiçbir işe yaramadığımızı, kimsenin bizi artık sevmediğini sık sık düşünmeye başlamışsak…

…kendimizi herhangi bir konuya veremiyorsak… zihnimiz sürekli karışıksa… en kolay şeyleri bile unutmaya başlamışsak…

…sürekli kendimizi suçlamaya başlamışsak… işe yaramaz hissediyorsak…

…tabii ki sık sık ölümü aklımıza getiririz… “Ölsem de kurtulsam…!” demekten başka şansımız kalmaz çünkü…

Depresyon tam da böyle bir şeydir sevgili okurlar…

Depressif kişi, kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa yeryüzündeki insanların belki de beşte biri kendisiyle aynı duyguları paylaşıyordur da haberi bile yoktur. Ama o yine de yalnız hissetmeye devam eder.

Depresyon insanı öldürmeyen ama süründüren bir hastalıktır. Hayatı burnunuzdan getirir. Yaşam kalitenizi düşürür. Oysa alınacak yardım ve tedaviyle insanlar eski sağlıklı hayatlarına kolaylıkla dönüyorlar.

Depressif kişi, hayatı hep kendi baktığı yerden gördüğü ve yaşamını değiştirmek için çabalamadığı için aynı yerde sayıklar. Ufak tefek hayal etme ve niyet etme çabalarını, “uğraştım… olmuyor işte…” diye yorumlar. Halbuki uğraşmaz aslında… ahh bir uğraşsa…?

Depresyon ne soğuk algınlığıdır ne de utanılacak bir durum. Bu nedenle işin uzmanları tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

Tedavide sadece ilaç kullanmak yeterli olmaz. Depresyondaki kişilerin terapötik destek almaları gerekir. Çünkü en kestirme tanımıyla depresyon (terapötik bir tanımlamayla), kişinin hayat karşısında kendisini yenik hissetmesi durumudur.

Hayat karşısında yenik hissetme durumu… yani depresyon…

…yani bilinçdışınızdaki “arzu” ve “yasak” arasındaki çatışma…

Bilinçdışınızdaki çatışmaların, bilinç düzeyinize çıkarılması ve arzu ile yasak arasındaki bağın oluşturulması ile tedavi tamamlanmış olur. Uzmanlar bilinçaltı süreçlerinizde bastırılan arzuyu bulmaya çalışır… ve tedavi böylece sürer gider.

Depresyonda olan kişiler için iyi bir tedavi, tam anlamıyla bir iyileşme oluyor genellikle. Ama bir de depressif yapıyı bünyesine sindirmiş ve bu yapıyı kişiliğinin bir parçası gibi yaşayan insanlar var. Bunlar sürekli depresyonda gibi “mızmızlanır”lar. Ne şikayetleri biter… ne de iyileşirler…

Önerdiğimiz hiçbir şeyi yapmazlar… mümkün olsa onların yerine biz uzmanların depresyondan çıkmasını isterler J tabii böyle bir şey mümkün olmayacağı için de depresyonlarıyla yaşamaya devam etmek zorundadırlar.

İşin iyi olan yanı, bu kişilerin aslında gerçekten bir depresyon hastası olmamalarıdır. Yani depresyonda değiller… ama kendilerini depresyonda zanneden kişilerdir… bu nedenle hayatlarını yeterince keyifli yaşayamazlar. Kendi burunlarından getirdikleri gibi etraflarındaki insanların da burunlarından getirirler. Ama tam bir depresyon olmadığı için en ana tehlike olan “intihar” girişiminde de bulunmazlar.

Kısaca özetlemek gerekirse, depresyonda bile olsanız, elinizden geldiğince hayatınızın iyi ve güzel taraflarını görmeye gayret edin. Depresyondayken gördükleriniz, sadece içinde bulunduğunuz ruh haliniz nedeniyle, görmek istedikleriniz olacaktır.

Görmek istedikleriniz hep kötü ve yolunda gitmeyenler olursa, hayatınızın da hep öyle olduğunu sanma yanılsamasını yaşarsınız. Ama iyi ve güzel olana odaklanırsanız, yaşamınızın iyi ve güzele doğru gittiğini fark edersiniz.

Elinizden geldiğince kendiniz için iyi şeyler isteyin. Ama lütfen unutmayın…! Depresyon ciddi bir tıbbi rahatsızlıktır ve mutlak surette psikolog ve psikiyatristlere başvurarak iyileşmenizi gerektirir. Zamanında uzman yardımından istifade etmezseniz, kendi canınıza kıyacak kadar ileri gidersiniz… veya en sevdiğiniz yakınlarınızın, kendi hayatını sonlandırma girişimini üzülerek izlemek zorunda kalırsınız…

Çevrenizde depresyonda olduğunu hissettiğiniz kişilere yapacağınız en önemli yardım, bu kişileri bir uzmana gitmeye razı etmek olmalıdır sevgili okurlar…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Panik Atak İçin Nefes Egzersizi


Panik atak için yazılan yazının ardından, bu durumdan kurtulmak için kendi başına neler yapabileceğini soran pek çok okuyucu oldu .

Bugün özellikle evde, iş yerinde veya herhangi bir ortamdayken aniden atakla karşılaşırsanız, kendinizi nasıl rahatlatabileceğiniz konusunda bilgi vereyim istedim.

Öncelikle yazımı ilk kez okuyanlar için, panik atak neydi hızlı bir hatırlatma yapayım. Panik atak, ani olarak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan ve rahatsız edici semptomlarla kendisini gösteren bir hastalıktır.

Peki neydi bu semptomlar…?

· Çarpıntı

· Göğüs ağrısı veya göğüste sıkıntı hissi

· Nefes darlığı, boğulacakmış gibi olma

· Aşırı terleme

· Titreme, sarsılma, silkelenme duygusu

· Bulantı, karın ağrısı

· Ani üşüme, ani ürperme, ateş basması

· Başta/beyinde uyuşma, karıncalanma

· Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş veya bayılacakmış gibi olma duygusu

· Gerçekdışılık duyguları… yani yaşadıkları gerçek mi değil mi gibi çelişkiler yaşama

· Benliğe yabancılaşma

· Ölüm korkusu, kalp krizi geçiriyormuş duygusu

· Kontrolünü kaybedeceği ya da delireceği korkusu

Ortalama düzeyde var olduğu düşünülen bu dürtülerin tamamı görülebilir… Görülmeyebilir de… Dışardan bakıldığında “Aman canım… o kadar da abartılacak bir şey değilmiş!” dedirtebiliyor ama siz gelin de bunları çekene sorun…

Anlatılmaz yaşanır bir durumdur… genellikle bayanlarda rastlıyoruz. Günlük hayatın sıkıntı ve zorlukları içinde bayanların bu tür rahatsızlıklar yaşaması da normaldir sanırım. Rahatsızlığın başlama yaşı her ne kadar değişken olsa da ergenlik döneminde başladığı veya otuzlu yaşlarda bile ilk başlangıç yaşandığı bilinen bir gerçek.

Tipik bir panik atak dakikalarla sınırlıdır sevgili okuyucular. Çoğunlukla 5-10 dakika, nadiren de 20-30 dakika, çok ender olarak da bir saat sürebilir. Adı üzerine ataktır ve gelir… sizi üzer, korkutur, boğar, rahatsız eder… ve hiçbir şey yokmuş gibi çekip gider.


Panik atağı sırasında en yoğun yaşanan duygu “nefes darlığı ve boğulacakmış gibi olma” hissi sevgili okurlar. En fazla yakınılan mesele bu. Boğulacakmış gibi olan kişiler, aşırı soluk alıp vermeye başlarlar. Bu durum, panik atağın bireyler tarafından daha yoğun düzeyde yaşanmasına yol açar. Oysa soluk alıp verme, yani solunum sistemi, istemli olarak kontrol edilebilecek bir işlevdir ve bunun yapılabilmesi halinde panik atağını kontrol altına almak mümkündür.

Peki aşırı soluk alıp vermeyi nasıl kontrol altına alacaksınız…?

Gün içinde farklı zamanlarda, her insan dakikada ortalama 10-12 kez soluk alıp vermektedir. Eğer kişi, bundan daha fazla sayıda nefes alıp veriyorsa, bu sayı mutlaka azaltılmalıdır.

Demek oluyor ki, panik atağın ilk belirtilerini fark ettiğinizde nefes alıp vermemizi yavaşlatırsanız, ciddi bir ataktan uzaklaşmayı da başarmış olursunuz.

İsterseniz sırasıyla ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim:

1. Öncelikle rahatlıkla oturup uzanabileceğiniz bir duruma geçin.

2. Burnunuzdan derin bir nefes alıp, onu içinizde 10’a kadar sayarak tutun.

3. 10’a geldiğiniz zaman nefesi ağzınızdan verip, kendinize “rahatla, gevşe, kendini iyi hisset” şeklinde komutlar verin.

4. Bu periyodun ardından 3 saniyede nefes alıp, ardından 3 saniyede nefes verin. Ve nefes alıp vermeyi bu tempoyla sürdürün. Böylece her 1 dakikada ortalama 10 kez nefes alıp vermiş olacaksınız. Normal şartlarda alıp vermeniz gereken sayı zaten buydu. Atak sırasında nefes alışverişiniz arttığı için de kalbiniz hızlı hızlı atıyordu. Sayıyı doğal olana indirdiğinizde, atağı durdurmak için ciddi bir iş yapmış olacaksınız. Bu arada her alışınızda “iyi ve güzel olan her şeyi içinize çektiğinizi”, her nefes verişinizde de “sıkıntı ve zorlukları dışarı attığınızı” düşünmeyi ihmal etmeyin.

5. Her 1 dakika sonunda, 10 saniye boyunca nefesinizi tutup, ağzınızdan geri verin. Daha sonra 3 saniyelik döngülere devam edin.

6. Panik atağınız hafifleyinceye ya da ortadan kalkıncaya kadar bu alıştırmaya devam edin.

Ortalama 4-5 dakika sürecek bu minik “Nefes yavaşlatma tekniği” ile, panik atağını kendinizden uzaklaştırma şansınız olacak.


Bireysel destek çalışmalarında danışanlarımıza öğrettiğimiz bu tekniği sizlerle de paylaşmış oldum. Bununla birlikte daha pek çok uygulama var.

Eninde sonunda yapmanız gereken şey, atak gelmeye başladığında, artan kalp ritminizi normale çevirmekten geçiyor. Ritmi normale çevirip, delirmeyeceğinizi, çıldırmayacağınızı, aklınızı kaybetmeyeceğinizi, kontrolün elinizden çıkmayacağını, bunun kısa sürecek bir korku nöbeti olduğunu, birkaç dakika sonra tamamen ortadan kalkacağını düşünmeyi ihmal etmeyin.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

“Panik Atak” mı Oldunuz?


Sosyal fobi ile ilgili yazı yazınca, hemen ardından, onun benzeri zorluklar yaşatan; ama farklı bir grup rahatsızlık olan “Panik Atak”la ilgili sorular fazlaca geldi. daha önce de bu konuda yazmıştım, genel istek üzerine tekrar yazayım dedim.

Hiçbir neden yok… aniden başlayan bir çarpıntı… terleme… göğüste sıkışma… nefes darlığı… baş dönmesi… dengesizlik… fenalaşma… baygınlık geçirme… nefes alamama duygusu… bulantı… karın ağrısı…titreme/sarsılma… ürperme…başta karıncalanma… beyinde uyuşma duygusu…ani ateş basması… nedensiz üşüme… ve en sonunda kendinize teşhis koyuyorsunuz; “Eyvahhh… kalp krizi geçiriyorum…!” “Bana felç indi…!”

…tüm bunların arkasından ciddi bir ölüm korkusu…

Bazen de başınızda bir tuhaflık hissedersiniz… sersemlik hissi…. Kendisini ve çevresini bir değişik hissetme… kontrolünü kaybedeceğini zannetme… hatta çıldırma korkusu… ve ilaveten kendisine veya çevresindekilere zarar vereceği endişesi…

Bu gibi durumlarda kişiler genelde acil servislere kaldırılırlar. Orada bir çok muayene, film çekimi, elektrokardiyografi, tomografi ve diğer tüm incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Kaygılanırsınız. Doktorunuza ne olduğunuzu sorduğunuzda aldığınız cevap nettir: “Bir şey yok… stresten olmuş… sinirsel…”

Ve eve gönderilirsiniz. Sadece sakinleştirici bir iğne yapılarak.

Aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı veya korku nöbetlerine “Panik Atak” diyoruz. Geçmişte yeterince bilinen bir hastalık değildi ama son yıllarda ilköğretim düzeyindeki çocukların bile tanıdığı bir isim oldu. Nereye baksak, başımızı nereye çevirsek buna benzer ataklar yaşayan birileriyle mutlaka karşılaşıyoruz. Neredeyse her ailede bir tane panik ataklı kişi yaşıyor.

Panik ataklarının en tipik özelliği, tekrarlayıcı olmasıdır. Kişi sık sık bu atakları yaşamaya başladıkça, hastanelerin acil servislerine de sık sık taşınmaya başlamış olur. Kaçınılmaz son yani…

Her seferinde yeni muayeneler… her seferinde yeni filmler… doktorların bir şey olmadığına dair söylediği hiçbir cümle tatmin etmez… gözden kaçan bir şeyler mutlaka vardır diye incelemelere devam ettirilir.

Bazen de yanlış tanı konularak hasta antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ilacına kadar bir sürü yanlış ilaç kullanır. Ve bir türlü iyileşmez doğal olarak… bu durumda da sürekli morali bozulur…

Ataklar devam ettikçe hasta, ataklar arasındaki dönemlerde de gergin ve huzursuz olmaya başlar. Endişeli, sıkıntılı bir hal alır. Ha geldi ha gelecek diye bekler durur… ama keyifli bir bekleme değil tabii ki tahmin edeceğiniz gibi… korku dolu bir bekleme…

…bir de ne zaman nerde geleceği belli olmadığı için daha da çok kaygılanır. Ya yolda gelirse…? Ya markette gelirse…? Ya iş yerinde gelirse…? Ya otobüste gelirse…? Ya komşuya gidince dedikoducu insanların arasında gelip de utanılacak bir durum yaşatırsa…? Ya sınav anında gelip, en önemli finalde geçer not aldırmazsa…? Ya yolun ortasında kalp krizi geçirip, tanımadığı insanların arasında ölüp giderse…?

Zamanla yalnız kalma korkusu da ilave olmaya başlar. Çünkü evde kimse yokken atak gelirse, düşüp bayılırsam, beni kimse hastaneye yetiştiremezse, ölürsem, ölümü bulurlarsa…vs. gibi bağlantılı düşünceler gelişir. Ya da ölmese bile, başkalarının yanında komik duruma düşme kaygısı.

Bir süre sonra bir bakarsınız ki artık kendinizi tanımamaya başlamışsınız. Siz sanki artık eski siz değilsiniz. Eskiden sevecen, neşeli, girişken olan siz gitmişsiniz… yerine korkak, asabi, her şeyden etkilenen, her şeyden kaygılanan, kendine olan güvenini tamamen yitirmiş bir siz gelmişsiniz…

…artık hayatınız tamamen bir “önlem cenneti”ne döner… Yoksa “önlem cehennemi” mi deseydim?

Evet evet… cehennem…! Ataklara neden olabileceğini düşündüğünüz her şeyden vazgeçersiniz. Faaliyetlerden, yiyecek/ içeceklerden… hatta bir çok kişinin evden çıkmadan önce yatıştırıcı ilaç veya alkol aldıklarını görüyoruz. Kendilerini yatıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar kendilerince…

Öyle çok önlem var ki… isterseniz bazılarını sıralayabilirim;

…atak sırasında kendini kaybedip çocuklarına zarar vereceğini düşünen bayanlar, mutfaktaki tüm bıçakları kilit altında bulundurup, ulaşılması güç hale getiriyor,

…çocuklarıyla evde yalnız kalmak istemiyor,

…yine sokaklarda bayılmaktan korkan bayanlar, bayılınca ziynetleri çalınmasın diye, altın türü hiçbir takı eşyasını eline koluna takmıyor,

…çantalarında tüm yakınlarının ulaşılabilecek en kolay yere, telefon numaraları ve adreslerini yazıyor… hatta doktorunun kartvizitini bile yanında taşıyor,

…uç noktalarda acil servisi olan hastanelerin yakınına evini taşıyor…

…iş yerinde bayılma korkusu geçiren beyler, işlerinde istifa edip evde oturuyor.

…gittiği her yere evliyse eşini, evli değilse aileden birini taşıyor,

…üniversite öğrencileri okulu bırakıyor veya sınav günleri anneleriyle birlikte okula gidiyor,

…otobüse binip fenalaşmamak için saatlerce yol yürüyor…vs…vs.

Panik ataklar ve panik bozukluklar, psikiyatrist ve psikologlarca en iyi tanınan rahatsızlıktır. Toplumumuzda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Birçok kişi bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da hâlihazırda geçiriyordur.

Her yaşta görülebilen bu rahatsızlık özellikle 18–35 yaşları arasında başlıyor. Kadınlarda daha sık rastlanıyor.

Genelde hastalar bu durumun nedenini merak ediyor. Niye böyle oldu? Niye şöyle oldu? Niye ben öyle nefes alamadım? Niye bana böyle şeyler oluyor?

Tahmin edilen iki sebebi var. Birincisi, beynimizdeki nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının düzensiz çalışması. Ki bu durum ilaçlarla çözümleniyor.

İkincisi, günlük hayatta yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucu olarak ortaya çıkan, son derece doğal olan “doğal ve zararsız” bir çarpıntı, terleme, baş dönmesi… gibi durumları “ciddi bir hastalık veya kalp krizi” şeklinde yanlış yorumlanması… tabi bu yanlış yorumlamaya neden olan da bilinçaltı süreçlerimiz… ben dediğimiz, kendim dediğimiz egomuzla olan zorluklarımız… bu durumu da psikoterapi çözümlüyor.

Demek ki panik ataklar ve panik bozukluklar tedavi edilebilen rahatsızlıklardır.

İyi bir psikoterapist bulduğunuzda, hiç ilaç kullanmadan sadece terapötik destekle aşabiliyorsunuz. Ortalama 6–7 ay süren ve belirli aralıklarla, düzenli olarak gideceğiniz psikoterapi seanslarıyla, kolaylıkla yatıştırılan bir hastalık.

Genel anlamda panik atağı anlattım. Bir sonraki yazıda devamını anlatacağım. Devamında ne var? Panik atak hakkında bilinmesi gerekenler ve evde kendi imkanlarınızla neler yapabilirsiniz bu ataklardan kurtulmak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu