Avrupa’da Yaşayan Türkler ve Depresyon


Son yirmi günümün 11 gününü İsviçre ve son üç gününü de Almanya’da geçirince ve oradaki vatandaşlarımız kendilerine hitap eden yazılar yazmam konusunda ısrar edince, ben de bu yazıyı kendilerine hediye edeyim dedim sevgili okurlar…

Yurtdışında yaşayan ve depresyonda olan… yaşamdan zevk almayan… kendisini muntazaman kötü hisseden… geçmişte yaptığı birçok faaliyeti yapamayan… sık sık ağlama nöbeti geçiren… yediğinden içtiğinden hiçbir şey anlamayan… kafası sürekli karışan… nerden alıp nereye dolduracağını bilmeyen… aza koyup dolduramayan, doluya koyduğunda taşıran insanlara…

…geçmişini sürekli sorgulayanlara,

…elinde olmadan ağlayanlara,

…kendisini her konuda suçlayanlara da gitsin…

“Derdim var, dinleyenim yok!” diyenlere, “Beni zaten kimse anlamıyor ki…!” diye iç geçirenlere de…

“Hayat”, “yaşama tebessüm etmekle başlıyor” sevgili okurlar…

Öyle çok insan var ki uzaklarda… dertli… üzüntülü… sıkıntılı… dokunsanız, hatta gözünüzün ucuyla hafifçe dönüp baksanız hemen ağlayacakmış gibi yaşayan…

…içinde bulunduğu hayatın, tüm zorluklarına rağmen “elbette sürprizlerle dolu olduğunu unutan”…

…en kötü günlerin bile, belki de gelecekteki nice güzel ve keyifli günlere gebe olduğunu bilmeyen…

…dışardan gelecek bir yardımın kendisini kurtaracağını zanneden… ve bu yardımın bir türlü gelmediği hayatlar…!

Yardımın gelmediği hayatlar…!

Aslına bakarsanız sevgili okurlar, yardım dışardan gelmez…! Yardım, insanın kendi kendisine verdiği bir hediyedir bence. Dışardan bekleyince gelmeyen, geciken… ama kendi iç dünyanızda ürettiğinizde de sizi asla yalnız bırakmayan bir süreçtir. Kendimizi iyi hissetmek için, iyileşme malzemelerimizin tümünü, kendi dışımızda, kendi bünyemizin dışında, kendi yapabilirlerimizin haricinde bir yerlere asarsak olmaz. Öyle ki sanki bir askı oluşturuyoruz beynimizde. Bu askıyı kendi bedenimizin dışında, hatta çok uzaklarda bir yere monte ediyoruz. Daha sonra bizi mutlu edeceğine inandığımız tüm değerleri, beklentileri, duyguları, güzellikleri, istekleri, hevesleri, yapabileceklerimizi…vs. ve daha aklınıza gelebilecek her şeyi bu askıya asıyoruz.

Sonra ne oluyor…?

Bir şey olmuyor…! Cidden bir şey olmuyor… çünkü askıyı o kadar kendimizden uzak bir yere koymuşuz ki uzanıp alamıyoruz. Üzerine astığımız ve bizi biz yapacak olan, bizi sıkıntılarımızdan kurtaracak olan, bize kendimizi mutlu hissettirecek olan güzelliklerin tamamına ulaşamıyoruz. Her şey askıda her şey…

…mutluluk orda… huzur orda… güven orda… iyilik orda… iyi ve güzel olan ne varsa hepsi orda… askıda…

…elinizi uzatsanız alabilecekmişsiniz gibi. Ve uzatıyorsunuz elinizi ama alamıyorsunuz ki…!

Oysa sevgili okurlar… insanı mutlu edecek olan, kendisine getirecek olan, hayata bağlayacak olan, kendisine güveni yeniden inşa edecek olan, yüzünü güldürecek olan, halihazırda yaşadığı zorlukların üzerinden gelmesini sağlayacak olan “malzeme”nin tamamı, kişinin “kendi içinde”dir… “iç nesneleri”dir.

Adım atabilse…? koşacak…

Ağzını açabilse…? konuşacak…

Yüzünde gülücük oluşturabilse…? Kahkahalar atacak…

Tüm bunlar ne demek? (Aklınıza gelen depressif düşünceler ve bunlarla mücadele etmenizi sağlayacak iç cevaplar için örnekler yazayım hemen)

Demek ki, iş yapmak için, birinin gelip bizi harekete geçirmesini beklemeyeceğiz. Çocukları okula gönderdikten sonra, gözümüz yatağa kayıyorsa, ilk iş odayı terk edeceğiz. Mümkünse yürüyüşe bile çıkabilirsiniz. Yeter ki aylardır sizi çağıran ve iş güç yapmaktan alıkoyan yatağınıza gidip yatmayın. Çünkü yatarsanız günün neredeyse tamamı, son kaç aydır olduğu gibi, orada geçecek. Yatağa yatmamak için ne gerekiyorsa yapın. Yatağa sizi çeken o kandırıkçı duyguyla mücadele edin. Gerekirse kayınvalidenize, eltinize, ablanıza, annenize veya sevdiğiniz bir arkadaşınıza kahvaltıya gidin. Ama yeter ki aylardır alışkanlık haline getirdiğiniz yatma işini yapmayın. Mücadele edin. İnat edin ve yatmayın.

Diyelim ki insanların sizi sevmediği duygusuna kapılıyorsunuz sık sık. Hemen tersini düşünmeye başlayın. Hiçte bile… herkes sizi seviyor. Üstelik niye sevmesinler ki? Bulmuşlar sizin gibi tatlı ve iyi birisini. Sizi sevmeyip de beni sevecek değiller ya. Niye sevmesinler? Elbette severler… hem diyelim ki sevmiyorlar… Ne olmuş yani? Herkes sizi sevmek zorunda değil ki…! İsteyen sever istemeyen sevmez. Ama seviyorlardır seviyorlardır… merak etmeyin. Sevseler de sevmeseler de siz, sizi sevdiklerini inatla düşünün.

Zaten hiçbir işe yaramıyorum ki…! Olur mu öyle şey… daha da neler… aylardır yıllardır o kadar evi kim çekip çevirdi. Kolay mı anne olmak, çocuklarla ilgilenmek… baba olmak, eve rızık getirmek… ya da öğrenci olmak… ve o kadar dersin altından kalkmak… öyle çok işlere yarıyorsunuz ki. Bir liste yapsanız, yazdığınız maddelerin uzunluğuna siz bile hayret edersiniz. Çok işe yarıyorsunuz çok. Üstelik dünyada gerçekten bir işe yaramama anınız gelseydi, Allah (cc) sizi çeker alırdı hiç merak etmeyin. Üstelik de sizin gitmek isteyip istemediğinizi sormadan. Demek ki hayatta olduğunuz müddetçe, nefes alıp verdiğiniz süre içinde, mutlaka birçok işe yarıyorsunuzdur. Sadece göremiyorsunuzdur o kadar…!

Beni kimse anlamıyor…! Anlamalarını neden bekliyorsunuz peki. Anlatmayı denesenize. Anlamıyorlarsa bir kez daha anlatın. Yine anlamıyorsa bir kez daha. Yine anlamıyorsa bir kez daha… günün birinde anlayacaklardır. Üstelik anlattığınız her şey, karşı tarafın anlama potansiyeliyle sınırlanıyor. O halde anlayabilecekleri bir biçimde anlatmanın bir yolunu bulabilirsiniz. Hem hiç denediniz mi anlatmayı? Yıllardır yaptığım psikolojik destek çalışmalarından biliyorum ki, pek çok kişi anlatmadan peşin hükümlü davranıyor. “Nasılsa anlamazlar” diye baştan geri adım atıyor.

Planladığım hiçbir işi yapamıyorum…! Ee tabi ki yapamazsınız. O kadar zor planı bana verseniz ben de yapamam. En kolay plan, uygulanabilirliği yüksek olan plandır. Aylardır evde iş yapmıyorsanız, eliniz kolunuz kalkmıyorsa, ertesi gün için, “evin tamamını misler gibi yapacağım” diye plan yapılır mı hiç… en kolayından başlamanız gerekli. “Oofff günlerdir elim kolum kalkmıyor, içimden hiç temizlik yapmak gelmiyor” diye düşünen bir bayan için, en tehlikeli plan, “Yarın evi baştan sona dipli köşeli bir güzel temizleyeyim” şeklindeki düşüncedir. Oysa ki; “Yarın yatağımı toplayayım… belki çocuklar için de bir çorba yaparım.” Şeklindeki bir plan daha uygulanabilir niteliktedir. Ertesi gün yatağınızı toplayıp bir de çorba yaparsanız harika olur. Böylece küçük de olsa, istekleriniz doğrultusunda adım atmanın verdiği rahatlığı ve keyfi yaşamış olursunuz. Ve “istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum” kompleksinden kurtulmanız kolaylaşır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün sevgili okurlar.

Yazının anafikrini hatırlatmam gerekirse, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız yoğun biçimde depressif duygular yaşıyor. Ve doktora gidip ilaç içmenin dışında hiçbir atraksiyonda bulunmuyorlar. Terapötik destek alamıyorlar çünkü oralardaki uzmanlar din, dil farkından dolayı bizim vatandaşlarımıza yeterince yardımcı olamıyor. Dışardan gelecek sihirli bir değnekle her şeyin bir anda düzeleceğini zanneden vatandaşlarımız sıkıntı yaşamaya başlıyor.

Sihir insanların içinde… kendi iç nesnelerinde… aklına gelen olumsuzlukları, yine kendi iç dünyasından gelen cevaplarla çözümleyebileceğini bilen insanlar için, yaşam güllük gülistanlık bir formda ilerliyor. Bu gerçeği keşfedemeyen kişiler zor hayatlar yaşıyor.

Kolaylaştırmak veya zorlaştırmak bizim biraz da düşünme sistemimizde. İnsanlara alternatif üretme yeteneklerini geliştirecek yardımlar yapıldığında iyileştiklerini görüyorum ben. O nedenle de belki işe yarar düşüncesiyle de yazıyı kaleme almış oldum. Umarım işe yarar.

Okuduktan ve uygulamaya gayret ettikten sonra yine de depresif duygularıyla baş edemeyen insanları “bireysel destek” almaları konusunda uyararak yazımı da bitireyim… depresyon ilaç+psikoterapi ile neredeyse yüzde 95 oranında tedavi edilir. Oralarda uzman bulamıyorsanız, internet üzerinden veya telefonla dahi yardım alabilirsiniz. Yaşadıklarınız kaderiniz değil, tedavi sürecinizdeki eksikliklerin yansımalarıdır lütfen unutmayın… lüzumsuz zorluklar yaşamayın…

Ömür bu…! Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Neden geride, sevdiklerimizle birlikte yaşanmış, mutlu ve huzurlu günler bırakmayalım…?

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Kibar olmak mı önemli… yoksa haklı olmak mı…?


İnsanların birbirine tahammüllerinin bitmeye başladığı bir hayata adım atıyoruz yavaş yavaş. Hatta belki de hızla. Değişen ne, farklılaşan ne diye baktığımızda görüyoruz ki, insanların “ihtiyaçları”nın boyutu değişmeye başladı.

İnsan davranışlarının temelinde “ihtiyaçlar”ı yatar sevgili okurlar.

“İhtiyaç”lar, insanları “davranış”a yönlendirir.

Hangi ihtiyacımız değişti ki, bizler kibar olmaktan vazgeçip, haklı olduğumuzu ispatlamak için birbirimizi incitmeye başlar olduk…!

İçinde bulunduğumuz hayat değişti. Yaşam şartları değişti. Sosyalleşme sürecimizdeki ilkeler, doğrular ve idealler değişti. Öyle çok şey değişti ki, sonunda en “insan olan yanlarımız” avuçlarımızın içinden kayıp gitmeye başladı… ve bizler hiçbir şey yapmadan izlemek zorundakaldık.

Önceden eve gelen misafir çocuk, evladımızın elinden oyuncağını aldığında evde kıyamet kopmazdı. Yavrularımız travma yaşamazlardı. Şimdi çocuklar bir oyuncak için travma yaşayabiliyorlar. Oysa hatırlıyorum bizim evde benzer bir manzara olduğunda annem tüm sevgi dolu sıcaklığıyla bize hızla sarılır, sesindeki yumuşacık tonla: “Aaa… siz ev sahibisiniz… onlar zaten birazdan gidecekler… siz daha sonra oynarsınız… şimdi kardeş oynasın oldu mu benim kibar yavrularım…” derdi.

…işte o anlar, kibar olmanın, haklı olmaktan daha önemli olduğunu öğrendiğimiz zamanlardı. Şimdi sanırım çocuklarımıza kibar olmanın, haklı olmaktan daha önemli olduğunu anlatmayı unutur olduk.

“Seninse çekip alacaksın…!

Kimsede hakkını bırakmayacaksın…!

Ağlıyorsa ağlasın… sana ne… ben çok para verdim… annesi de
ona alsın…” vs. şeklindeki yaklaşımlar artmaya başladı.

Geçmiş yaşantılarımıza baktığımızda davranışlarımızın temelinde yatan ihtiyaçlarımızı sorguladığımızda “insan” odaklı malzemelerle karşılaşıyoruz sevgili okurlar. İnsan değerliydi… insan önemliydi… ve bizim nazik/kibar olmamız önemliydi.

Düşünüyorum da birbirine had bildirme tartışmaları çok az yapılırdı. Çünkü terbiyesizlik yapanın, aslında yaptığı bu “gayri terbiye”
içerikli davranışının farkında olduğu zaten bilinirdi. Birisi sizin gözünüzün içine baka baka saygısızlık veya buna benzer bir olumsuz tavır sergilemişse hepimiz bilirdik ki, bu tür kişilerle girişilen tartışmalarda başımıza gelecek tek şey, o insanın bize daha fazla zarar vermesini sağlamaktır. Ve Anadolu tabiriyle, çamurun etrafını dolaşmayı tercih ederdik. Çünkü ya haklı olduğumuzu ispat etmek için onun malzemesiyle çalışacağız yani çamura batacağız… ya da çamura batmanın bizden uzak olmasını düşünerek “Ne yapayım… o da öyle düşünüyor…” diyerek ordan uzaklaşacağız.

Hem hepimiz biliyorduk ki, bir insanın oturmuş yapısını, patolojisini, geçmiş ihtiyaçlarını/bilinçaltı baskılarını, gelecek kurgularını… yani “O”nu… yani “kendisi”ni… yani “ben” dediği, “kendim” diye tarif ettiği “ego”sunu, ayaküstü yapacağımız birkaç dakikalık tartışmayla düzeltemeyeceğimizi.

Haklı olduğumuzu ispat etmek, haklılığımızı karşımızdaki kişiye göstereceğim diye, kibar olmaktan ve nazik davranmaktan sıyrılmak cidden çok yanlış sevgili okurlar.

Çünkü insan doğasının, insan yapısının, insan psikolojisinin ilginç yanları var. Allah(cc) bizleri o kadar muhteşem yaratmış ki… Bizler sadece Allah(cc)’ın yarattığı şekliyle “insan” olan yanlarımızı muhafaza etsek veya insanın yaratılışındaki temel ilkeleri biliyor olsak kimseyle tartışmamıza veya kavga etmemize gerek bile kalmaz.

…neden biliyor musunuz…? Çünkü inkar ettiğimiz ve içimize sakladığımız şeyler, başkaları bilmese de “gerçek” olarak durmaya devam ediyor. Yaptığımız terbiyesizliği dilediğimiz kadar inkar edelim… duruma göre gerekli olan bir tavır olduğunu söyleyip duralım… ama içimize bu şekilde gönderdiğimiz olaylar, bilinçaltımızın ve vicdanımızın birlikte harmanlaması sonucu, “aslında bize hiç de yakışmayan hatalar” olarak kodlanıyor. Yani kişi inkar etse de etmese de yanlış yaptığını biliyor… 

….

İçinde bulunduğumuz hayat, yaşadığımız ülkedeki sosyo-ekonomik-kültürel şartlar belki bizlere iyi niyetli olmayı unutturmaya başladı. İyi niyetimizi unutunca, kibar olmayı da beceremez olduk. Sanki herkesin gizli kötü bir niyeti varmış gibi, sanki herkes bize kötülük yapacakmış gibi düşünmeye başladık. Psikiyatrik anlamda “Psikotik” özellikler içeren davranışlar, ne kadar korkunç/üzücü ki, hayatımızın her alanına girmeye başladı.

Derim ki sevgili okurlar… lütfen iyi niyetli olmaya gayret edelim. İnsanlara gülümseyip tebessüm etmeyi unutmayalım. Evet hepimiz
haklıyız belki. Türkiye’de yaşamak zor. Maddi zorluklar bizi değiştirdi. Ama bireysel mutluluğumuzu ve bireysel huzurumuzu, ekonomik anlamdaki değişimlere endekslersek, uzun süre daha öfkeli olmaya devam ederiz gibi görünüyor.

Öfke ve nefretin insanı çok hızlı yaşlandırdığını söylemişti bir gün nöroloji uzmanı hocam. Ve şu ilginç bilgiyi aktarmıştı yıllar önce:

Öfkeli/kızgın olduğumuzda yüzümüzdeki 32 kas harekete geçermiş. Gülümseyip tebessüm ettiğimizde ise sadece 8 kas…

Yani aslına bakarsanız sinirli olduğumuzda kendimizi hem daha fazla yormuş oluyor hem de kasları aşırı çalıştırdığımız için erken yaşlanıyormuşuz.

Anlaşılacağı gibi gülmek, sinirlenmekten daha kolay

Bunları neden yazdım… geçen gün dondurma sırası beklerken, önümde duran genç bir bayan, dondurmanın üzerine konulmayan çikolata sosu için yapmadığını bırakmadı.

Yapmaya çalıştığı tek şey, satıcıya ne kadar da haklı olduğunu ispat etmekti. Aslında haksızdı da… ama sırf haklılığını ispat etmek için o kadar çirkin ve nazik olmayan tavırlar sergiledi ki…

…insan düşünmeden edemiyor doğrusu… bir çikolata sosu için bu duruma düşmeye değer mi…?

…kibar olmak mı önemli…? Yoksa haklı olmak mı…?

…hangi “değişen ihtiyaçlar” bizleri bu hale getirdi…?

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Sosyal Fobiden Kurtulmak İsteyenler…!


sosyal fobinin ne kadar sinir bozucubir rahatsızlık olduğunu söylememe gerek yok…

Bilmeyenlere Allah yaşatmasın…!

…bilenler zaten neler çektiklerinin farkındalar

Benim deyimimle “öldürmeyip süründüren” cinsten bir psikolojik rahatsızlık…

Cidden ilginç bir durum… sosyal fobi yaşamı tehdit etmez… ucunda ölüm riski yoktur… fiziksel açıdan altta yatan herhangi bir organik soruna rastlanmamaktadır. Tüm bunlar bir araya gelince yaşam için önemli boyutlarda risk yok…

…ama gelin görün ki yaşam kalitesini tamamen yok eden… hadi yok etmediğini farzedersek bile hayatın keyfini çıkarmaktan uzaklaştıran (yani rahat rahat sohbet edemeyen, alışveriş yapamayan, insanlarla karşılaşınca eli ayağı dolaşan, en yakınındaki insanların dışında kimseyle iki kelime dahi konuşamayan, hakkını savunamayan, birisine kızdığında bile bu kızgınlığı söyleyemeyen, utanma ve rahat konuşamama sıkıntısından dolayı sık sık haksızlığa uğrayan, uğradığı haksızlığı hazmedemeyip kendi kendini yiyen ama kendini yemekten öte hiçbir şey yapamayan…vs. gibi) …hadi yaşamın keyfinden de geçtik, “insanlarla konuşurken yüzüm kızarmasın, başka bir şey istemiyorum!” dedirten bir duygu durum bozukluğudur.

Tamamen yetiştirilme süreçlerinden kaynaklanan eğitim hatalarına (anne/babanın çocuğu yetiştirirken sürekli azarlaması, eleştirmesi, yaptığı hiçbir davranışı beğenmemesi, tenkit etmesi, tehdit etmesi, sürekli ne kadar beceriksiz bir çocuk olduğunu vurgulayıp durması, çok az onaylaması, çok az sevmesi, çok az ‘sen benim her şeyimsin’ demesi… vs. gibi) veya geçmişte yaşanmış, kişiyi son derece zor durumda bırakarak çok utanmasına neden olmuş travmatik bir olayın “öğrenilerek bilinç altına yerleştirilmesi”ne dayanır.

Sosyal fobi birebir yardım almanızı gerektiren bir rahatsızlıktır sevgili okurlar… öneriyle… tavsiyeyle… şunu şöyle yap, bunu böyle yap diyerek geçmez…!

…geçmez… çünkü altta yatan sebebin ne olduğunu bulmadan, kişideki performans kaygısının önüne geçilmeden bu rahatsızlık önlenemez…

Nedir performans kaygısı…?

Kişinin kendisini sonuca odaklaması… yapacağı ve yapmak istediği her faaliyet ve durumda “Bu işin sonunda ne olacak?” diye düşünmekten, işi yaparken elini ayağını dolaştırması… sonuca kilitlenerek anksiyete geliştirmesi ve çalışma alanını daraltması anlamına gelir.

Niye böyle olur…?

Sürekli eleştirildiyse… her yaptığına bir kusur bulunduysa… yapmaya çalıştığı her güzel işte, “iyi olmuş da niye bunun şurası böyle yarım kalmış… bak hem yaparken şunları da mahvetmişsin…!”? gibi cümleler duyarak büyüdüyse…! Ve koca bir hayat ortalama hep aynı mantıkta ilerlemişse…! Başka ne yapabilir ki kişi…? Elbette yaptığı/yapacağı işin ilerleme sürecine bakmaz… bakamaz… sonuçta ne olacak diye düşünüp durur… sonucu düşünürken, sonuçta eline geçecek ürünü düşündükçe de kendisindeki “kaygı potansiyelini”? sürekli tetikler… böylece kaygı oluşur… yani performans kaygısı… böylece ne “Nasıl yapacağını”? düşünmekten “ne yaptığını”? unutur…!

…işte bireysel destek alınması gereken yer tam da burasıdır… kişinin performans kaygısının önüne geçilmeye çalışılır. Sonuca değil, sürece odaklanması sağlanır. Yaşamı boyunca yaşadığı olumsuz sonuçlar konuşulur… olumsuz sonuçların varettiği olası güzel süreçlerin varlığı kişiye gösterilmeye çalışılır.

…diyelim ki bir tiyatro grubusunuz… 2 ay sonra gösterime girmesi gereken güzel bir oyununuz var… eğer grup oyuncuları olarak sadece final gecesine kilitlenirseniz, sanırım hazırlık aşamasında oldukça zorlanırsınız… özellikle de ilk gösteri anında… çünkü 2 ay boyunca tüm çalışmalar sadece ilk geceye odaklanırsa, ilk gece için performans kaygısının tohumları da atılmış olunur. Ama çalışmanın başından beri birlikteliğe, beraberliğe, kaliteli bir iş için elele vermeye, güzel dostlukların kurulmasına vesile olunduğuna, çalışmalar sırasında çok cici tecrübeler kazanıldığına, her uğraşının eninde sonunda insana katacağı pek çok güzellikler olduğuna…vs…vs… vurgu yapılırsa…? Gösteri gecesi sahneye çıkan oyuncular zaten günlerdir nice doyurucu işe imza attığının farkına vararak rolünü oynayacaktır. “…Ay elim yanlış yerde mi…! yok yürürken yanlışlıkla ayağım kaydı…!”? gibi durumlara takılmaz.

…kayar… ayak bu…! ne zaman nerde kayacağı belli mi…? J ha sokak ha sahne… ayağımın kayması, iki aydır kazandığım güzel dostlukları mı kıracak…? Haa… bileğimi kırmadıktan sonra varsın kaysın… bilek de kırılabilir…! O zaman da gider bir ortopedi uzmanına alçıya aldırırız…!

…iki günlük dünya… imtihan dünyası (bence)…! Bu “Yalan dünya” değil sevgili okurlar… “İmtihan dünyası”… bizler insanız… hepimizin başına her şey gelebilir… yeter ki biz bunlarla baş edebilecek yeterlilikte olalım…

Yeterli donanım için uzmanlara gitmeniz gerekiyorsa gitmelisiniz… bu önerilerle kendisini aşmak isteyen, kendisine katkıda bulunmak isteyen okuyucularımız olacaktır. Herkes kendisi için elinden gelen çabayı göstermeli…

“Çabaladım ama olmuyor… yapamıyorum…!” diyenler için Pozitif Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde “Sosyal Fobi Psikolojik Destek” çalışmaları başlattık.

Daha önce sessiz sedasız cici çalışmalar yapıyorduk. Ama pek çok okuyucumuz sitemli mesajlar atmaya başladı “Neden bu çalışmaları bizlere de duyurmuyorsunuz?” diye. O nedenle buradan sizlere de duyurmuş olalım.

Sosyal fobi, sosyal ilişkilere yönelik bir anksiyete oluşturduğu için, grup terapileriyle çok daha kolay çözümleniyor. Bireysel danışmanlıkla yardımcı olduğumuzda 6-7 ayı bulan iyileşme süreci, grup terapileriyle çok daha kısa sürede çözüme ulaşıyor. O nedenle sosyal fobi ile grup çalışmaları yapmayı tercih ediyoruz.

Bu çalışmaya kimler katılabilir?

…Her yaş grubundan bayan/erkek herkes katılabilir…

…her öğrenim durumundan (ev hanımı, işçi, doktor, simitçi, fırıncı, şoför, mühendis, öğretmen…vs.) ve her sosyal yaşam grubundan herkes katılabilir…

“…konuşurken yüzüm kızarıyor… insanlarla konuşamıyorum… birilerinin yanına gidince heyecandan kalbim fırlayacak gibi oluyor… hakkımı savunamıyorum, sonra eve gelince kendimi yeyip bitiriyorum… konuşmam gerektiğinde insanların gözlerine bakamıyorum… heyecanlanınca elim, ayağım, avuçlarımın içi terliyor… herhangi bir işe girip çalışamıyorum… lokantaya gidince yemek yiyemiyorum, herkes bana bakıyormuş gibi geliyor… birileri bakarken yazı yazamıyorum, ellerim titriyor, yazacağım şeyi unutuyorum… misafir kabul edemiyorum, günler öncesinden stres basıyor… ikram yaparken elim ayağım titriyor… çay tepsisi tutamıyorum… patrondan izin bile isteyemiyorum… yolda yürürken herkes bana bakıyormuş gibi geliyor utanıyorum… yollarda rahat rahat yürüyen insanlara imreniyorum, niye ben de onlar gibi rahat değilim diye kendimden nefret ediyorum… misafirliğe gidemiyorum, yapılan ikramlardan yiyemiyorum… alışveriş yapamıyorum… herhangi bir mağazaya girip, istediğim ürünün fiyatını soramıyorum… kalabalıkta söz alıp konuşamıyorum… toplu yerlerde konuşma sırası bana geldiğinde heyecandan kalbim duracak gibi oluyor… konuşmam gerektiğinde sesim kısılıyor, kimse ne dediğimi duymuyor, iyice utanıyorum… sınıfta sunum yapamıyorum, böylece hazırladığım iyi bir ödevi sırf sunamadığım için geçer not alamıyorum… karşı cinsle konuşamıyorum… sürekli kendimi eleştiriyorum… kendimi beğenmiyorum… kendimi başkalarıyla kıyaslıyorum…vs.gibi” en tipik sosyal fobi yakınmalarına sahip olan ve sosyal ilişki gerektiren durumlarda yaşanan sıkıntılardan dolayı şikayeti olan herkes katılabilir…

Çalışma ne kadar sürecek…?

Çalışma haftada bir gün olmak üzere, 8 hafta devam edecek. Yani bu ne demek…? 2 ay sizlerle birlikte olacağız demek… haftanın belirli bir günü, belirli bir saatinde, 8 hafta boyunca düzenli olarak toplanacağız.

Gruplarda kaç kişi olacak…?

Sosyal fobi grupları en az 6, en fazla 9 kişiden oluşacak…

Grup terapileri her açıdan son derece ekonomiktir sevgili okurlar… hem zaman hem de maddi anlamda…

Sizinle aynı sıkıntıyı çeken, sizi en iyi anlayabilecek insanlarla geçireceğiniz 8 hafta, yaşadığınız sosyal fobi sorununu çözmeye yetecek diye düşünüyoruz.

Unutulmaması gereken en önemli mesele şu sevgili okurlar…!

Sosyal fobi kader değil… birileriyle konuşurken yüzünüz kızarmak zorunda değil… utanmak zorunda değilsiniz… insanlardan kaçmak ve kendinizi yalnızlığa mahkum etmek zorunda hiç değilsiniz…

Bireysel destek çalışmalarıyla ve grup terapileriyle bu durumun üstesinden gelmek mümkün… isteyenler grup terapisinden istifade eder… grup terapisi değil de birebir yardım almak istiyorum diyenler için bireysel destek yapılır… yeter ki siz bu durumdan kurtulmak için harekete geçin… ve bulunduğunuz yerde bir uzman yardımına başvurun…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

(mehtapkayaoglu@gmail.com)

Herkes “Baba” Olamaz Ki…!


Herkes baba olamaz ki…!

…her erkek bir iş sahibi olabilir..! Az-çok demeden, evini geçindirebilecek kadar para kazanabilir.

Arkadaşları olabilir… kendisine güvenen… kendisinin de onlara güvendiği…

Akrabaları olabilir… hiç incitmediği… hiç ihmal etmediği…

Sözü sohbeti keyifli olabilir. Meslek hayatında da başarılı…

Kim varsa etrafında, kırmamak için, onlara “hayır” dememek için koşuşturabilir…

Akşama kadar birçok kişinin sıkıntısıyla uğraşabilir. İki lokma ekmek götürebilmek için evine, kendisini çok yorabilir…

Sosyal ortamlarda, sosyal aktivitelerde bol bol faaliyet yapabilir…

Sevdiği takımın hiçbir maçını kaçırmayabilir… alınan yenilgiler için günlerce kafa yorabilir…

Evlatlarının geleceği için türlü yatırımlar yapabilir…

Onlara her şeyin en iyisini, en kalitesini almak için kendisini paralayabilir…

Özel okullara yollayabilir… özel hocalar tutabilir…

Çocuklarına nasihat etmek için “Aferin… akıllı ol… benim gibi sıkıntı çekme… çalış, adam ol… ezdirme kendini” diyebilir…

…vs…vs…

Her erkek bunların tümünü yapabilir…

…ama her erkek “Baba” olamaz ki…!

Çünkü tüm bu saydıklarım erkekleri “BABA” yapmaz ki…!

Küçük bir erkek çocuğundan gelmiş geçen gün bir soru… Diyor ki mailinde “Mehtap Ablacım… ben sizi hergün izliyorum… siz küçükken sizin babanız da benim babam gibi eve az mı geliyordu…?”

Düşündüm… babamı düşündüm… kendimi düşündüm… bu minik kalbin parmaklarından dökülen satırları düşündüm.

Ne olabilirdi dokuz yaşında bir erkek çocuğuna bunu söyleten? Babasına hasret, ama bir o kadar da babasıyla bir olmak istemesini, yaşamın kaygan zemininde harekete geçiren…

Baba olmak nasıl bir şey biliyor musunuz sevgili okurlar…?

Baba olmak, dibi azgın sularla dolu bir göl üzerinde, soğuk havaların da etkisiyle buz tutmuş bir kaygan zeminde, düşüp başını çarpmayacak kadar başarılı bir koşucu… buzu kırmamayı başaracak kadar hassas hareketlerle yürümeyi bilen bir dengeleyici… ve tüm bu koşuşturmaların arasında da elindeki kendisine emanet edilmiş minik kalplere, babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşatabilecek ve onları hayata güvenle hazırlayabilecek kadar donanımlı olabilmeyi başarmaktır.

Öyle bir hayat ki… sizi azgın sularda boğulmadan yaşamanın bir yolunu bulmaya zorluyor… tüm bu zorlantıların arasında da olan çocuklarımıza oluyor.

Çocuklar için baba, bilinçaltı süreçleri açısından ve terapötik bir dille söylemem gerekirse “KAHRAMAN”dır. Bilinçaltının gizli kahramanları babalarımızdır.

Baba yanımızdaysa, korkmayız…

Baba yanımızdaysa güvendeyiz…

Peki ya baba yanımızda değilse…?

Babanın olmadığı yerlerde anneler devreye giriyor sevgili beyler…!

Canım yabancı değil ya… o da annesi… benim yerime ilgilensin…” diyerek kendinizi kurtaramazsınız. Çünkü annenin karşıladığı duygusal beslemeyle, babanın karşıladığı duygusal beslemeler son derece farklı.

Baba, “özgüven, güç, kuvvet, yaşam karşısında güçlü olma” duygularını beslerken; anneler “merhamet, vicdan” duygularının oluşmasına neden oluyor.

Baba ilişkisi yeterince gelişmemiş çocuklarda özgüven sorunuyla karşılaşırken; annesiyle yeterince duygusal ilişki geliştirememiş çocuklarda da merhamet duygularıyla ilgili zorlantılar olduğunu görürüz.

Babanın duygusal ilişki kurmadığı, konuşmadığı, sohbet etmediği, evladıyla yakın ve sıcak iletişim kurmadığı durumlarda, babayla yeterince muhatap olamayan çocuklarda, anneden gelen duygular ağır basmaya başlar.

Size garip gelebilir ama hiç dikkat ettiniz mi? önceden sokakta kavga eden çocuklar, birbirlerini tehdit ederken: “Seni babama söylüyceemmmm…” derlerdi.

Son dönemlerde bu sözün yerini ne aldı…? Evet bildiniz…

Seni anneme söylüyycemmm…”

Özellikle erkek çocuklar için “anneye söyleme” durumu bence tehlikeli.

Neden…?

Birincisi; babanın, yaşamın bir parçası olmamasına işaret eder.

İkincisi; erkek çocuğun, baba figürüyle yeterince muhatap olmamasından dolayı, yani özdeşim kuracağı, benzemeye çalışacağı bir yakın baba ilişkisi olmamasından dolayı, anneyi “benzeme nesnesi” olarak kullanmaya başlaması anlamına gelir.

…ne demek bu “anneyi benzeme nesnesi olarak görmeye başlaması” durumu?

Annelere benzeyen erkek çocukların çoğalması demek…! Bu tehlikeli sevgili babalar.

Dikkat ediyor musunuz? Son on yıldır duygusal, her şeye ağlayan, olaylar karşısında aşırı duygusal tepkiler veren delikanlıların sayısında çoğalma oldu. Üniversite öğrencisi genç erkekler, kendilerini “ben çok duygusalım” diye tanımlamaya başladı. Halbuki bu özellik, aynı yaştaki kız çocuklarına özgü bir tavırdır. Herhangi bir zorluk olduğunda genel beklenti kızların üzülüp ağlaması; erkeklerin de ağlayan insanları teselli etmesidir. Ya da olaya daha sağduyulu, daha akılcı bir çerçeveden bakmasıdır.

Ne oldu da işler bu noktaya dayandı?

Çok basit… babalar, “baba” olamadılar…

Babalar, erkek evlatlarına ve kız evlatlarına yeterince yakın davranmadılar.

Babalar, para kazanmanın, onların fiziksel ihtiyaçlarını doyurmanın asli görevleri olduğu duygusunu üzerlerinden atamadılar.

Babalar, çocuklarının, kendileri için kazanacakları paradan daha çok, baba ilişkisine, babanın sarılıp öpmesine, babayla oturup uzun sohbetler yapılmasına ihtiyaç duyduklarını bir türlü göremediler.

Ve… ve… yaşam koşulları ağırlaştıkça… evlerdeki paraya endeksli ihtiyaçlar arttıkça… babaların daha fazla çalışıp daha fazla para kazanmaları gerekti… ve bu madde, bu materyal, bu fiziksel ihtiyaca dayalı malzeme, onların “varlıklarının” yerini almaya başladı…

Oysa… oysa çocukların paraya değil babaya ihtiyaçları var. Mutsuz ve yeterince oturmamış bir sığ ilişkide, çocuğunuza en pahalısından bilgisayar alırsınız… yine de mutlu edemezsiniz…

…ama duygu yüklü, koruyan, gözeten, kuşatan, destekleyen, dengeleyen, sıcacık bir baba-evlat ilişkisinde, sizinle oynayacağı on dakika saklambaç, oturup sohbet edeceği saatler, dünyanın en güzel hediyesidir de haberiniz bile yoktur…!

Sevgili babalar… siz para kazanmak için evden uzaklaştıkça… herhangi bir takımın maçına ayırdığınız zaman kadar bile evlatlarınıza zaman ayırmadıkça ne oluyor biliyor musunuz?

Özetle söyleyeyim

Duygusal ilişki kurup, besleme yapmadığınız kızlarınız, olmadık adamlarla evlenmeye kalkıyorlar. Çünkü kendilerine en yakın olan erkekle yeterince duygusal bir doyum gerçekleşmediği için, saçının telini bile vermeyeceğiniz tür adamlarla ilişki yaşamaya kalkıyorlar.

Oğullarınıza gelince… oğullarınız… oğullarınız erkek gibi davranmayı öğrenemiyorlar. Sürekli kadınlarla muhatap olmaktan, kadınların gittikleri çay poğaça toplantılarına katılmaktan, kadınların sohbetlerini dinlemekten, kadınların tepkilerini izlemekten, kadınlar gibi düşünüp, kadınlar gibi davranmaya başlıyorlar.

Unutmayın ne olur… erkek davranışlarıyla kadın davranışları birbirinden farklıdır. Ani bir durum ve olaya, kadının verdiği tepkiyle erkeğin verdiği tepki kesinlikle birbirinden farklıdır.

Sonuçta kız/erkek fark etmez, her ikisi de özgüven sahibi olmayı, çabalamayı, hayata sağlıklı gözlerle bakmayı, duyguların basıncından uzak akılcı düşünmeyi babadan öğrenirler…

Onlara “öğretebilecek baba”ları varsa tabii…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Ertelediklerimiz… ve Biz…


Aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okurlar? Ertelediklerimizi yazınca ve sizler de son derece nazik katkılarda bulununca, bu sabah kendi yazımı tekrar gözden geçirdim. Yorumlarınızı okudum.

Yazıdan anlaşılanlarda ciddi bir eksiklik var…! yeni fark ettim…

Erteleme denilince dikkatinizi çekti mi bilmem, hepimiz dünyaya yönelik maddi ihtiyaçlarımızı doyuracak cinsten ertelemelerden bahsediyoruz. “Bugünün işini yarına bırakma!” şeklindeki ertelemeler.

…hep iş…güç… gelecek yatırımı… dersler… mesleki gelişim için gerekli olanlar…vs. adı ne olursa olsun, son kertede bunların tamamı maddi ihtiyaçlarımıza endeksli.

…peki manevi ihtiyaçlarımız? Onlara yaptığımız ertelemelerin ne kadar farkındayız?

…kaçımız en yakın olduğuna inandığımız arkadaşımızın hatırını sorduk işlerimizden fırsat bulup da?

…kaçımız işten erken çıkıp, eve gidip evlatlarıyla top oynadı baba-çocuk coşkusu içinde?

…kaçımız türlü zahmetlerle pişirdiği güzel yemekler için annemizi onura ettik? “Ellerine sağlık anneciğim… Çok
lezzetli olmuş” dedik?

…kaçımız uzun zamandır görmediğimiz akrabalarımızı ziyaret ettik?

…kaçımız sadece kendimiz için, kendimizin ihtiyacı olan dinlenmeyi hediye ettik kendimize? Kaçımız tüm bunları ertelemedik…?

Öyle çok ertelediğimiz dostluklarımız var ki. “Arayamadım… tüh yaa… akşam oldu… neyse yarın ararım Ahmet’i”…

“Söyleyemedim ya… neyse… hanım yabancı değil. Akşam eve gidince söylerim akşamki yemeğin çok lezzetli olduğunu…”

“Ayyy… unuttum… neyse ya… öbür hafta pazara ziyaret ederiz kanser hastası akrabamızı…”

“Amannn…. Zaten gecenin kaçı oldu… iş güç geç oldu… eve erken gelince giderim bir ara gezmeye…”…vs.

İnsanın sepetleri olmalı oysa… birbirinden farklı sepetleri… ve tüm yumurtaları aynı sepete de koymamalı. Çünkü bir gün elinizden sepetiniz düşecek olsa, içinde ne var ne yoksa hepsi kırılacak. Hâlbuki kırılanların yanında, bazı şeylerin kırılmaması için korunması gerekir. Hepimizin hayatında işlerin böyle yürümesi olabilecek en sağlıklı yaşam şekli.

Ne demek mi istiyorum…?

Diyelim ki sadece iş hayatımızdan ibaret bir yaşamımız var. Gece gündüz iş… sabah akşam çalışma hayatı… derken aniden bir aksilik olsa ve iş hayatımızda bir sıkıntı devreye girse, sepet elimizden düşüyor. Ve içindeki tüm yumurtalar kırılıyor. Arkadaşlık, çoluk/çocuk, yeteneklerimiz, farklı başarılarımız,… her şey ama her şey bir anda yerle bir oluyor beynimizde. İflas ettik diye, bizi biz yapan, bizi bütüncül bir varlık olarak hayatta tutan her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. “Ben işe yaramaz adamın birisiyim… kimse beni adam yerine koymayacak artık… kimse beni sevmeyecek… tutunacak hiçbir dalım kalmadı…” gibi peşpeşe ve insanı depresyona kadar götürebilecek türden düşünceler oluşmaya başlıyor. Böylece kişi, iflas karşısında, başka bir çıkışı olmadığı için, kendi hayatını sonlandıracak kadar ileri gidebiliyor.

…ya da bir ev hanımı. Evlenmiş. Kendisini kocasına ve çocuklarına adamış. Ama hiç arkadaşı yok. Çevresi yok. Konuşup sohbet edebileceği, kendini ruhsal olarak önemli ve değerli hissedebileceği türden faaliyetleri yok. Sadece evde iş güç ve çoluk çocuk… derken olur ya aniden eşi vefat eder veya evlatlarının başına bir iş gelebilir. Kendisini temsil edebileceği farklı yumurta sepetleri olmadığı için, yumurtaların tamamı kırılır. Hayat anlamsız ve önemsiz olmaya başlayabilir kolaylıkla. Çünkü kendisini yatıştıracak, tutunacak başka hiçbir malzemesi yoktur.

Önemli olan kendimize yapacağımız iyilikleri de ertelememek sevgili okurlar. Evet işimizi gücümüzü ertelemeyelim; ama dostluklarımızı da ertelemeyelim.

Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi söylemeyi ertelemeyelim. Arkadaşlarımızla sohbet etmemiz, onlarla yudumlayacağımız bir bardak çay bizim için dünyaya bedel ama biz farkında değiliz. Onlarla sohbet etmeyi ertelemeyelim. Geceleri işten eve giden, evde bir iki dizi film izledikten sonra yatıp uyuyan tipler olup çıkmayalım.

Bir şeyler yolunda gitmediğinde, kapısını çalabileceğimiz ve bize yardım edeceğinden hiç şüphemizin olmadığı insanları eksik etmeyelim hayatımızdan.

Sepetlerimiz olsun türlü türlü… birinin adı dostluk, birinin adı kardeşlik, birinin adı arkadaşlık olsun. Bazı sepetlerimizde kişisel yeteneklerimiz olsun. Hatta her becerimiz için bir sepetimiz olsun. Bir sepetimiz ailemiz, bir sepetimiz evlatlarımız, bir sepetimiz eşimiz için olsun. Sahilde, çarşıda, başımızı dinleyebileceğimiz yerlerde rahat etmemizi sağlayan yumurtalarımız olsun.

İnsanın olduğu yerde problemin olmaması imkansız sevgili okurlar. insan nerede, sorun orada. Önemli olan sorun yaşamamak değil, sorunlarımızla nasıl baş edebileceğimizle ilgili çözümleyici özelliklerimizi geliştirmemizdir. Bu açıdan bakıldığında, duygusal yatırımlarımızı tek boyutlu alanlara yaparsak kolay yıpranırız. Ama bize ait olan çeşitli özelliklerimizi ve yeteneklerimizi, farklı yerlere yerleştirirsek, yaralanmalarımız da az olur. İflas ettik diye intihar etmeye kalkışmayız örneğin. Eşimiz bizi boşuyor diye dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmeyiz. Sınavı kazanamadık diye, hiçbir işe yaramayan lüzumsuz varlık muamelesi yapmayız kendimize. Her durum ve konumda yapabileceğimiz pek çok işin olduğunu biliriz.

Tam da bu nedenle bizi biz yapan tüm özelliklerimizi tek bir sepete yerleştirmemeyi ihmal etmeyelim. Çeşitli sepetlerimiz olsun. Her bir sepete, sanki öbür sepetler hiç yokmuş gibi sahip çıkalım. Yani işlerimizi ihmal etmeyerek yaşarken, dinlenme ve kendimize iyi davranma sepetimizi de korumayı ertelemeyelim.

Geleceğimiz için maddi yatırımlar yaparken, gelecek tasarımımızı oturturken beynimize, duygusal ihtiyaçlarımızı da göz ardı etmeyelim. Kendimize verebileceğimiz en güzel hediyeleri ertelemeyerek işe başlayalım. Gizli bölmelere ayıralım ruhsal dünyamızı. Ve her birini bir sepete yerleştirelim. Yerleştirmeyelim ki sepet düşerse, içinde kırılanlar bizi yok etmesin. O sepet kırılırsa, öbür sepeti takarız kolumuza… ayağımız takılır düşersek hayat yolunda, bizi duygusal anlamda besleyebilecek uygun sepeti alırız omzumuza… ve devam ederiz yolumuza.

Her hayat için, her ideoloji için, her beyin için “insanın kendisine verebileceği en güzel hediye” kavramı değişir. Kimimiz için uzun bir tatildir hediye, kimimiz için güzel bir derin uyku… bir başkası içinse doyasıya sevgi, doyasıya dostluk…

…kendi adıma söylemem gerekirse, insanın kendisine verebileceği en güzel hediye “huzur dolu bir aile”.

…İyi anlaşan, iyi konuşan, iyi dinleyen insanlardan oluşmuş güzel bir aile.

…Ve bu ailenin hayatına klavuzluk eden ilahi bir yaşam programı. Yani kur’an…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Rencide edici sözler söylemeye başladı…


Aile terapilerinde dikkatimi çekmeye başladı. Çiftler, birbirine karşı daha az ilgi duymaya, daha az sevgi beslemeye, daha az tahammül göstermeye, daha az saygılı olmaya; bunların yanında birbirine karşı daha fazla öfke duymaya, daha fazla incitici tavır sergilemeye, daha fazla sert eleştiriler yapmaya, daha fazla rencide edici sözler söylemeye başladı.

Geçen gün yanımda bir çift varken aklıma geldi. Onlara söylediğim şeyleri sizler için de kaleme dökeyim dedim. Umarım işinize yarar sevgili okurlar.

Herkes bilgisayarının başında bu yazıyı okuduğuna göre, bilgisayar dilinde bir giriş yapmak kalıcı olur sanırım: Bence “Kopyala/Yapıştır” algılaması gelişti insanların zihninde. Herkes birbirinin evliliğine bakarak, kendi ailesi için aynı şeyleri istemeye başladı! Orda yaşananları kopyala, bizim eve yapıştır.

Bu yanlış! Şöyle ki; komşusunun kocası akşamları eve erken geliyor, çocuklarına ders çalıştırıyorsa; Nermin Hanım eşiyle tartışmaya başlıyor. “Milletin kocası erkenden eve gelip çocuklarına ders çalıştırıyor! Sen niye yapmıyorsun?” diye. Eşinin içinde bulunduğu ve belki de gerçekten imkansızlıkların sorgulamasını yaptığının farkında olmaksızın. Çalışma saatleri ve mesai durumlarını bildiği halde.

Ya da etraftaki bayanlara bakarak, kendi eşinden soğumaya başlıyor. Evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bir bayanın bedeniyle; kendisine dört tane evlat armağan eden eşinin yıpranmış vücudunu kolaylıkla kıyaslayabiliyor. Ve tehdit bile edebiliyor hiç rahatsızlık hissetmeden: “Bu kiloları vermezsen seni boşarım. Karnındaki yağları gözüm görmesin sakın” şeklinde.

Veya en çok moda olan durum… aynı zamanda benim en fazla itiraz etmeye başladığım nokta: “Biz geçmişte görücü usulü evlenmiştik. O zamanın şartlarında kabul etmiştim eşimi. Şimdi istemiyorum onu. Hata etmişim. Gönlüm geçti. (bayanlar için genel şikayet şekli) o zamanlar evden kurtulmak için evlenmiştim/ (erkekler için genel söylem) o dönemlerde harama el uzatmamak için üstün körü yapılmış bir seçimdi” gibi.

Görücü usulü veya anlaşarak fark etmez. Evlilik evliliktir. Evliliğin hangi yolla daha sağlıklı gelişeceğine dair fikir yürütmek de yanlıştır bence. Çünkü nice evlilik var yıkılıyor… evlenme yolları görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde… nice evlilik var gayet güzel ilerliyor… evlenme yolları yine görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde.

Önemli olan bir evliliğin nasıl başladığı değil; hangi ihtiyaçtan yola çıktığı ve ilişki kurulduktan sonraki dönemde “süreç”in nasıl işlediğidir. Görücü usulüyse, eşimize kötü mü davranacağız ya da anlaşarak evlendik diye kişinin yaptığı kasıtlı ve incitici hatalara göz mü yumacağız? Doğru olan, insanların kendi dönemlerinde, kendi yaşam şartlarında, kendi iç ihtiyaçlarına karşılık gelecek düzgün ilişkiyi kurabilmesidir. Bu kurgunun yolu ister “vesile” ile olur, ister “ani karşılaşmalar” ve belki “beklenmedik gelişmeler” biçiminde.

“O zaman bilememişim, şimdi bakıyorum insanlara ne güzel kendi keyiflerine göre eş seçiyorlar” demek, “Ben kendi seçimlerimin, kendi iç ihtiyaçlarımın, kendi çözümlerimin farkında değilim. Kim ne yaparsa aynısını yaparım. Bugün bunu yaparım, yarın da bundan rahatsız olur başka bir şey yaparım” demektir. Bu da teknik olarak hatalı bir anlayıştır.

Çünkü… çünkü sevgili okurlar… bugünün şartlarıyla, bugünün bize yaşattığı yeni algılama biçimleriyle, bugünün getirdikleriyle geçmişi sorgulamak hatalıdır. Geçmişin kendi içinde, kendi şartları vardı. Evet… bir çoğumuz geçmişte, o günün şartlarını değerlendirerek pek çok kararlar vermek zorunda kaldık. Aldığımız kararların bazıları bizi mutlu etti bazıları bizi üzdü. Ama dönüp de karar aldığımız güne lanet okumak, aldığımız kararı kıyasıya eleştirmek iyi değil. O dönemde yapılabilecekler arasında en iyisini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bu düşünce şekli aynı zamanda bizi depresyona girmekten korur. Geçmişte insanlar bir masa bir sandalyeye gelin gidiyordu, günümüzde maşAllah bir iğneleri bile eksik olmadan evleniyorlar. Annelerimizin başlarını duvara mı vurması gerek bu durumda ucuza gittikleri için? Elbette hayır. Geçmişin yaşam şartları öyleydi, bugün farklı.

Komşunun kızı geçen hafta dayalı döşeli bir eve gelin gitti diye, insan kendi yirmi yıllık kocasından soğur mu? Soğumamalı elbet. Ama kişi soğuyorsa, aslında orada eşyadan daha önemli eksikler var demektir. Eşiyle arasında yeterince doyumlu bir ilişki oluşamamış demektir. Eşyanın arkasına gizlenmiş, duygusal açlıklar hat safhada demektir.

Şunu vurgulamadan geçemeyeceğim: Gerçek evliliklerin, gerçek ilişkilerin bu ve benzeri sorunları olmaz. Pişmanlıklar, kahretmeler yaşanmaz. Günlük tatlı ve çözülebilir zorluklar olur o kadar.

Bunun yanında iyi başlayan, güzel hayallerle kurulan evlilikler de vardır ki çeşitli gerekçelerle devam edemeyebilir. Burada söylemek istediğim, evliliği bitirme gerekçelerinizin sudan sebepler olmaması. Zamanın trendlerine uyarak, moda haline gelen sorunlarla ilişkilerinizi yıkmayın lütfen.

Onun kocası öyle yapıyor diye sizinkinin de aynısını yapması gerekmez. Birinin hanımı şöyle yapıyor diye, kendi eşinizden aynı şeyleri birebir bekleyemezsiniz. Herkes birbirinin aynısı davranacak olduktan sonra, Ahmet’le ya da Mehmet’le evlenmenin ne farkı olacaktı ki? Hepsi aynı fabrikadan çıkmış davranışlar sergileyecekse eşiniz Ayşe veya Fatma olmuş ne çıkar?

Oysa ki…! oysa ki her evlilik kendi sürecini doğurur sevgili okurlar. Her ilişki kendi “iç yaşam kuralları”nı “kendisi” belirler. Her evliliğin, her ilişkinin kendi iç ihtiyaçları zaman içinde belirir ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleriyle birlikte yeni bir yapılanma oluşur. Böylece bizim ailenin yaşadıklarıyla, sizin ailenin yaşadıkları birbirinden farklı olur. Basmakalıp davranış örüntüleri hayatımıza giremez bile.

Bir önceki yazıda da söylemiştim ya iyi ki müslümanız diye. Kur’an’a tabi olup ayetleri bol bol okuyanlar bilirler. Şeytan’ın ilk işi Hz.Adem İle Hz.Havva’nın arasına girip, birbirleriyle olan diyalog kopukluklarından istifade ederek ve sanki onlar için dostluk ediyormuş gibi davranarak, yasak ağaca yaklaşmalarını sağlamak olmuştur. Yani enteresandır, şeytanın ilk vukuatı, eşlerin arasına girmek olmuştur.

İkinci vukuat yine aileye yönelik. Cennetten kovulduktan ve kendisine süre verilenlerden olduktan sonra; kardeşlerin arasına nifak sokmak ve birisini diğerine karşı kışkırtarak “ilk kan”ın dökülmesine vesile olmak.

Bizler inanıyorsak bilmeliyiz ki şeytan boş durmuyor. Trenler değiştiyse şeytanın hileleri de değişti! Artık öbür kadınları erkeklere daha güzel gösteriyor, daha bakımlı, daha düzgün fizikli…! Öteki erkekleri daha iyi koca gösteriyor, daha ilgili, daha sevgili, daha romantik…! Ya da evlilikten soğutuyor ki işini kolay yapsın. Şeytan bile biliyor ki yalnız bir insanın depresyona girmesi, ailesiyle mutlu ve huzurlu yaşayan bir insana göre çok daha kolay. İnsanı yok etmek, toplumları mahvetmek için, öncelikle kişileri “yalnız bireyler” haline getirmek zorunda. Aile çökünce, toplumun çöküşü de daha kolay. O zaman bence herkes aklını başına alsın ve bu gidişata bir dur desin. Her erkek, öteki bayana gösterdiği şirinliği ve saygıyı evdeki kendi eşine gösterse, her bayan eşinden beklediği ilgi ve şefkati, kendisi öncelikle kocasına gösterse niye birbirlerinden kopsunlar ki?

Özetle diyorum ki “Kopyala/Yapıştır” evlilik olmaz! İki insan bir araya gelecek ve kendi ailesini ikisi birlikte oluşturacak. Kendi ailesinde, kendi ürettikleri güzellikleri yaşayacaklar.

Başkalarının yaşadıklarını kopyalamaya harcayacakları enerjiyi, birbirlerini keşfetmeye ve birbirlerini mutlu etmeye harcasalar ne sorun kalır ne pişmanlık zaten… (bir sonraki yazıda devam edeceğiz)

Sevgiyle -ve kendi ailenizle- kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Ayna karşısından ayrılmayan ergenler


Öyle çok soru geliyor ki: “Kızım/oğlum büyümeye başladığından beri ayna karşısından ayrılmıyor. Aynadan uzaklaştırmak için ne yapmalıyım?”

Cevap: “Sakın ha! Hiçbir şey yapmayın..!”

Çünkü… çünkü ergenlik döneminin yeterince anlaşılması için, öncelikle ergen ve ergenin bedeniyle ilişkisini anlatmam uygun olur.

“Kendine Yabancılaşmak” denilince aklınıza ne geliyor?

Tahmin ediyorum ki, birçoğunuz çok evrensel, felsefe sınırlarını zorlayan düşüncelerle beyin jimnastiği yapmaya başladı bile…

Oysa kendine yabancılaşma diye bilinen o çok denklemli soruya cevap aramak için, son derece gelişmiş beyinlere, sayfalarca okunmuş kitaplara, devrilmiş kütüphanelere ihtiyacımız yok!

Böyle şeylere ihtiyacımız yok çünkü kendine yabancılaşma dediğimiz süreci, bunların hiçbirisine sahip değilken çok yakından tanımaya başlıyoruz bile…

Ergenlik dönemimizde…

Ergeni ergen yapan, vücudundaki yabancılaşmadır bana göre. Vücudunuza ne kadar yabancılaşıyorsanız, o kadar ergen olmaya başlamışsınız demektir. Çünkü bebekliğimizden beri getirdiğimiz, bedenimizin şeklini bildiğimiz yanlarımız, elimizde olmayan(!) nedenlerle, yavaşça ve kendiliğinden bizden uzaklaşır.

Kaçımız hiç korkmadığımızı, hiç endişelenmediğimizi söyleyebilir?

Vücudunuzda anlam veremediğiniz değişiklikler yaşanırken, bunlara kayıtsız kalmak, “Bana neler oluyor böyle??” diye endişe dolu günler yaşamamak kaçımıza nasip oldu kim bilir?

(Kaldı ki değişiklikler karşısında kayıtsız kalmak bile bir sorun… Kişinin kendisiyle neden ilgilenmediği, kendisini neden değişiklikler karşısında yatıştırmaya çalışmadığı da ayrı bir yazı konusu olacak kadar teferruatlı bir konu.)

Kendisini bildi bileli belirli vücut ölçülerinde olan, aynaya her baktığında aynı bedenle muhatap olan çocuk; ergenlik döneminin yaklaşmaya başlamasıyla farklı bir bedenle muhatap olmaya başlar.

Şimdiye kadar tanıdık bir bünyede taşıdığı benliği/ruhu, ansızın hiç tanımadığı, kendisine yabancı olan bir bünye ile taşınmaya başlayacaktır. Bu durumun, ön buluğ çağında olan adölesan için ne kadar korkutucu bir süreç olduğunu tahmin bile edemezsiniz…

Aslında burada bir şey anlatmaya çalışıyorum…

Sadece bedensel değişimi, yabancılaşan bünyesi karşısında endişeleri olan bir genç, nasıl olur da ergenlik dönemine girdiğinde daha hırçın olmaz…? daha kuşkucu…? daha endişeci…? daha güvensiz…? daha dengesiz…? daha coşkulu…? daha gergin…? daha…? daha…? daha…?

Çocuğumuz belirli bir yaşa gelmeden önce, olası korkularını önceden kestirip, bu korkuların oluşmaması için yeterince destekleyen anne/babalar, dayı/teyzeler, dede/anneanneler, amca/halalar, dede/babaanneler olmayı başarırsak, o zaman çocuklarımıza gerektiği gibi yardım etmişiz demektir.

Yabancılaşmak, belirsizlikle ilgilidir. Ne olacağı/ne olduğu belirsiz durumları temsil eder.

Onları bilgilendirirken, gelişim süreçlerinde karşılarına neler çıkacağını anlatırken, sadece bilgi verdiğimizi zannederek hareket edersek yanılırız.

Onlara sadece bedensel gelişimleriyle ilgili yardım etmiş olmuyoruz. Daha öte bir yardım yapıyoruz.

Diyoruz ki onlara: “Korkma… Beden senin bedenin… sadece zaman içinde bir miktar değişikliğe uğrayacak… senden uzaklaşmayacak… seni daha iyi tamamlayacak… senin gelişen kişiliğine, olgunlaşmaya başlayan ruhuna ayak uydurmak için elinden geleni yapacak… sen yine onunla sensin… değişiklikler seni senden koparmayacak… genişleyen ruhunu, olgunlaşan kişiliğini daha iyi kalkındıracak… seni yeni güzelliklere taşıyacak… her değişiklik senin kendini daha iyi hissetmene vesile olacak… koyulaşan kılların, irileşen göğüslerin, sertleşen sakalların senin bir parçan olmaya devam edecek… senin büyüttüğün, senin olgunlaştırdığın, senin canlandırdığın, senin sorumluluklarını aldığın birer özelliğin olacak…

Her şey bir yana sen sen olmaya devam edeceksin… benim bir tanecik tatlı canım kızım/yakışıklı canım oğlum kalacaksın… seni hiç vazgeçmeden sevmeye devam edeceğim…”

…ve onlar aynada kendilerini izlemeye, yeni hallerine alışmaya devam edecekler. İlerde sağlıklı olmak, kendilerine yabancılaşmamak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu