Ertelediklerimiz… ve Biz…


Aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okurlar? Ertelediklerimizi yazınca ve sizler de son derece nazik katkılarda bulununca, bu sabah kendi yazımı tekrar gözden geçirdim. Yorumlarınızı okudum.

Yazıdan anlaşılanlarda ciddi bir eksiklik var…! yeni fark ettim…

Erteleme denilince dikkatinizi çekti mi bilmem, hepimiz dünyaya yönelik maddi ihtiyaçlarımızı doyuracak cinsten ertelemelerden bahsediyoruz. “Bugünün işini yarına bırakma!” şeklindeki ertelemeler.

…hep iş…güç… gelecek yatırımı… dersler… mesleki gelişim için gerekli olanlar…vs. adı ne olursa olsun, son kertede bunların tamamı maddi ihtiyaçlarımıza endeksli.

…peki manevi ihtiyaçlarımız? Onlara yaptığımız ertelemelerin ne kadar farkındayız?

…kaçımız en yakın olduğuna inandığımız arkadaşımızın hatırını sorduk işlerimizden fırsat bulup da?

…kaçımız işten erken çıkıp, eve gidip evlatlarıyla top oynadı baba-çocuk coşkusu içinde?

…kaçımız türlü zahmetlerle pişirdiği güzel yemekler için annemizi onura ettik? “Ellerine sağlık anneciğim… Çok
lezzetli olmuş” dedik?

…kaçımız uzun zamandır görmediğimiz akrabalarımızı ziyaret ettik?

…kaçımız sadece kendimiz için, kendimizin ihtiyacı olan dinlenmeyi hediye ettik kendimize? Kaçımız tüm bunları ertelemedik…?

Öyle çok ertelediğimiz dostluklarımız var ki. “Arayamadım… tüh yaa… akşam oldu… neyse yarın ararım Ahmet’i”…

“Söyleyemedim ya… neyse… hanım yabancı değil. Akşam eve gidince söylerim akşamki yemeğin çok lezzetli olduğunu…”

“Ayyy… unuttum… neyse ya… öbür hafta pazara ziyaret ederiz kanser hastası akrabamızı…”

“Amannn…. Zaten gecenin kaçı oldu… iş güç geç oldu… eve erken gelince giderim bir ara gezmeye…”…vs.

İnsanın sepetleri olmalı oysa… birbirinden farklı sepetleri… ve tüm yumurtaları aynı sepete de koymamalı. Çünkü bir gün elinizden sepetiniz düşecek olsa, içinde ne var ne yoksa hepsi kırılacak. Hâlbuki kırılanların yanında, bazı şeylerin kırılmaması için korunması gerekir. Hepimizin hayatında işlerin böyle yürümesi olabilecek en sağlıklı yaşam şekli.

Ne demek mi istiyorum…?

Diyelim ki sadece iş hayatımızdan ibaret bir yaşamımız var. Gece gündüz iş… sabah akşam çalışma hayatı… derken aniden bir aksilik olsa ve iş hayatımızda bir sıkıntı devreye girse, sepet elimizden düşüyor. Ve içindeki tüm yumurtalar kırılıyor. Arkadaşlık, çoluk/çocuk, yeteneklerimiz, farklı başarılarımız,… her şey ama her şey bir anda yerle bir oluyor beynimizde. İflas ettik diye, bizi biz yapan, bizi bütüncül bir varlık olarak hayatta tutan her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. “Ben işe yaramaz adamın birisiyim… kimse beni adam yerine koymayacak artık… kimse beni sevmeyecek… tutunacak hiçbir dalım kalmadı…” gibi peşpeşe ve insanı depresyona kadar götürebilecek türden düşünceler oluşmaya başlıyor. Böylece kişi, iflas karşısında, başka bir çıkışı olmadığı için, kendi hayatını sonlandıracak kadar ileri gidebiliyor.

…ya da bir ev hanımı. Evlenmiş. Kendisini kocasına ve çocuklarına adamış. Ama hiç arkadaşı yok. Çevresi yok. Konuşup sohbet edebileceği, kendini ruhsal olarak önemli ve değerli hissedebileceği türden faaliyetleri yok. Sadece evde iş güç ve çoluk çocuk… derken olur ya aniden eşi vefat eder veya evlatlarının başına bir iş gelebilir. Kendisini temsil edebileceği farklı yumurta sepetleri olmadığı için, yumurtaların tamamı kırılır. Hayat anlamsız ve önemsiz olmaya başlayabilir kolaylıkla. Çünkü kendisini yatıştıracak, tutunacak başka hiçbir malzemesi yoktur.

Önemli olan kendimize yapacağımız iyilikleri de ertelememek sevgili okurlar. Evet işimizi gücümüzü ertelemeyelim; ama dostluklarımızı da ertelemeyelim.

Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi söylemeyi ertelemeyelim. Arkadaşlarımızla sohbet etmemiz, onlarla yudumlayacağımız bir bardak çay bizim için dünyaya bedel ama biz farkında değiliz. Onlarla sohbet etmeyi ertelemeyelim. Geceleri işten eve giden, evde bir iki dizi film izledikten sonra yatıp uyuyan tipler olup çıkmayalım.

Bir şeyler yolunda gitmediğinde, kapısını çalabileceğimiz ve bize yardım edeceğinden hiç şüphemizin olmadığı insanları eksik etmeyelim hayatımızdan.

Sepetlerimiz olsun türlü türlü… birinin adı dostluk, birinin adı kardeşlik, birinin adı arkadaşlık olsun. Bazı sepetlerimizde kişisel yeteneklerimiz olsun. Hatta her becerimiz için bir sepetimiz olsun. Bir sepetimiz ailemiz, bir sepetimiz evlatlarımız, bir sepetimiz eşimiz için olsun. Sahilde, çarşıda, başımızı dinleyebileceğimiz yerlerde rahat etmemizi sağlayan yumurtalarımız olsun.

İnsanın olduğu yerde problemin olmaması imkansız sevgili okurlar. insan nerede, sorun orada. Önemli olan sorun yaşamamak değil, sorunlarımızla nasıl baş edebileceğimizle ilgili çözümleyici özelliklerimizi geliştirmemizdir. Bu açıdan bakıldığında, duygusal yatırımlarımızı tek boyutlu alanlara yaparsak kolay yıpranırız. Ama bize ait olan çeşitli özelliklerimizi ve yeteneklerimizi, farklı yerlere yerleştirirsek, yaralanmalarımız da az olur. İflas ettik diye intihar etmeye kalkışmayız örneğin. Eşimiz bizi boşuyor diye dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmeyiz. Sınavı kazanamadık diye, hiçbir işe yaramayan lüzumsuz varlık muamelesi yapmayız kendimize. Her durum ve konumda yapabileceğimiz pek çok işin olduğunu biliriz.

Tam da bu nedenle bizi biz yapan tüm özelliklerimizi tek bir sepete yerleştirmemeyi ihmal etmeyelim. Çeşitli sepetlerimiz olsun. Her bir sepete, sanki öbür sepetler hiç yokmuş gibi sahip çıkalım. Yani işlerimizi ihmal etmeyerek yaşarken, dinlenme ve kendimize iyi davranma sepetimizi de korumayı ertelemeyelim.

Geleceğimiz için maddi yatırımlar yaparken, gelecek tasarımımızı oturturken beynimize, duygusal ihtiyaçlarımızı da göz ardı etmeyelim. Kendimize verebileceğimiz en güzel hediyeleri ertelemeyerek işe başlayalım. Gizli bölmelere ayıralım ruhsal dünyamızı. Ve her birini bir sepete yerleştirelim. Yerleştirmeyelim ki sepet düşerse, içinde kırılanlar bizi yok etmesin. O sepet kırılırsa, öbür sepeti takarız kolumuza… ayağımız takılır düşersek hayat yolunda, bizi duygusal anlamda besleyebilecek uygun sepeti alırız omzumuza… ve devam ederiz yolumuza.

Her hayat için, her ideoloji için, her beyin için “insanın kendisine verebileceği en güzel hediye” kavramı değişir. Kimimiz için uzun bir tatildir hediye, kimimiz için güzel bir derin uyku… bir başkası içinse doyasıya sevgi, doyasıya dostluk…

…kendi adıma söylemem gerekirse, insanın kendisine verebileceği en güzel hediye “huzur dolu bir aile”.

…İyi anlaşan, iyi konuşan, iyi dinleyen insanlardan oluşmuş güzel bir aile.

…Ve bu ailenin hayatına klavuzluk eden ilahi bir yaşam programı. Yani kur’an…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Rencide edici sözler söylemeye başladı…


Aile terapilerinde dikkatimi çekmeye başladı. Çiftler, birbirine karşı daha az ilgi duymaya, daha az sevgi beslemeye, daha az tahammül göstermeye, daha az saygılı olmaya; bunların yanında birbirine karşı daha fazla öfke duymaya, daha fazla incitici tavır sergilemeye, daha fazla sert eleştiriler yapmaya, daha fazla rencide edici sözler söylemeye başladı.

Geçen gün yanımda bir çift varken aklıma geldi. Onlara söylediğim şeyleri sizler için de kaleme dökeyim dedim. Umarım işinize yarar sevgili okurlar.

Herkes bilgisayarının başında bu yazıyı okuduğuna göre, bilgisayar dilinde bir giriş yapmak kalıcı olur sanırım: Bence “Kopyala/Yapıştır” algılaması gelişti insanların zihninde. Herkes birbirinin evliliğine bakarak, kendi ailesi için aynı şeyleri istemeye başladı! Orda yaşananları kopyala, bizim eve yapıştır.

Bu yanlış! Şöyle ki; komşusunun kocası akşamları eve erken geliyor, çocuklarına ders çalıştırıyorsa; Nermin Hanım eşiyle tartışmaya başlıyor. “Milletin kocası erkenden eve gelip çocuklarına ders çalıştırıyor! Sen niye yapmıyorsun?” diye. Eşinin içinde bulunduğu ve belki de gerçekten imkansızlıkların sorgulamasını yaptığının farkında olmaksızın. Çalışma saatleri ve mesai durumlarını bildiği halde.

Ya da etraftaki bayanlara bakarak, kendi eşinden soğumaya başlıyor. Evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bir bayanın bedeniyle; kendisine dört tane evlat armağan eden eşinin yıpranmış vücudunu kolaylıkla kıyaslayabiliyor. Ve tehdit bile edebiliyor hiç rahatsızlık hissetmeden: “Bu kiloları vermezsen seni boşarım. Karnındaki yağları gözüm görmesin sakın” şeklinde.

Veya en çok moda olan durum… aynı zamanda benim en fazla itiraz etmeye başladığım nokta: “Biz geçmişte görücü usulü evlenmiştik. O zamanın şartlarında kabul etmiştim eşimi. Şimdi istemiyorum onu. Hata etmişim. Gönlüm geçti. (bayanlar için genel şikayet şekli) o zamanlar evden kurtulmak için evlenmiştim/ (erkekler için genel söylem) o dönemlerde harama el uzatmamak için üstün körü yapılmış bir seçimdi” gibi.

Görücü usulü veya anlaşarak fark etmez. Evlilik evliliktir. Evliliğin hangi yolla daha sağlıklı gelişeceğine dair fikir yürütmek de yanlıştır bence. Çünkü nice evlilik var yıkılıyor… evlenme yolları görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde… nice evlilik var gayet güzel ilerliyor… evlenme yolları yine görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde.

Önemli olan bir evliliğin nasıl başladığı değil; hangi ihtiyaçtan yola çıktığı ve ilişki kurulduktan sonraki dönemde “süreç”in nasıl işlediğidir. Görücü usulüyse, eşimize kötü mü davranacağız ya da anlaşarak evlendik diye kişinin yaptığı kasıtlı ve incitici hatalara göz mü yumacağız? Doğru olan, insanların kendi dönemlerinde, kendi yaşam şartlarında, kendi iç ihtiyaçlarına karşılık gelecek düzgün ilişkiyi kurabilmesidir. Bu kurgunun yolu ister “vesile” ile olur, ister “ani karşılaşmalar” ve belki “beklenmedik gelişmeler” biçiminde.

“O zaman bilememişim, şimdi bakıyorum insanlara ne güzel kendi keyiflerine göre eş seçiyorlar” demek, “Ben kendi seçimlerimin, kendi iç ihtiyaçlarımın, kendi çözümlerimin farkında değilim. Kim ne yaparsa aynısını yaparım. Bugün bunu yaparım, yarın da bundan rahatsız olur başka bir şey yaparım” demektir. Bu da teknik olarak hatalı bir anlayıştır.

Çünkü… çünkü sevgili okurlar… bugünün şartlarıyla, bugünün bize yaşattığı yeni algılama biçimleriyle, bugünün getirdikleriyle geçmişi sorgulamak hatalıdır. Geçmişin kendi içinde, kendi şartları vardı. Evet… bir çoğumuz geçmişte, o günün şartlarını değerlendirerek pek çok kararlar vermek zorunda kaldık. Aldığımız kararların bazıları bizi mutlu etti bazıları bizi üzdü. Ama dönüp de karar aldığımız güne lanet okumak, aldığımız kararı kıyasıya eleştirmek iyi değil. O dönemde yapılabilecekler arasında en iyisini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bu düşünce şekli aynı zamanda bizi depresyona girmekten korur. Geçmişte insanlar bir masa bir sandalyeye gelin gidiyordu, günümüzde maşAllah bir iğneleri bile eksik olmadan evleniyorlar. Annelerimizin başlarını duvara mı vurması gerek bu durumda ucuza gittikleri için? Elbette hayır. Geçmişin yaşam şartları öyleydi, bugün farklı.

Komşunun kızı geçen hafta dayalı döşeli bir eve gelin gitti diye, insan kendi yirmi yıllık kocasından soğur mu? Soğumamalı elbet. Ama kişi soğuyorsa, aslında orada eşyadan daha önemli eksikler var demektir. Eşiyle arasında yeterince doyumlu bir ilişki oluşamamış demektir. Eşyanın arkasına gizlenmiş, duygusal açlıklar hat safhada demektir.

Şunu vurgulamadan geçemeyeceğim: Gerçek evliliklerin, gerçek ilişkilerin bu ve benzeri sorunları olmaz. Pişmanlıklar, kahretmeler yaşanmaz. Günlük tatlı ve çözülebilir zorluklar olur o kadar.

Bunun yanında iyi başlayan, güzel hayallerle kurulan evlilikler de vardır ki çeşitli gerekçelerle devam edemeyebilir. Burada söylemek istediğim, evliliği bitirme gerekçelerinizin sudan sebepler olmaması. Zamanın trendlerine uyarak, moda haline gelen sorunlarla ilişkilerinizi yıkmayın lütfen.

Onun kocası öyle yapıyor diye sizinkinin de aynısını yapması gerekmez. Birinin hanımı şöyle yapıyor diye, kendi eşinizden aynı şeyleri birebir bekleyemezsiniz. Herkes birbirinin aynısı davranacak olduktan sonra, Ahmet’le ya da Mehmet’le evlenmenin ne farkı olacaktı ki? Hepsi aynı fabrikadan çıkmış davranışlar sergileyecekse eşiniz Ayşe veya Fatma olmuş ne çıkar?

Oysa ki…! oysa ki her evlilik kendi sürecini doğurur sevgili okurlar. Her ilişki kendi “iç yaşam kuralları”nı “kendisi” belirler. Her evliliğin, her ilişkinin kendi iç ihtiyaçları zaman içinde belirir ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleriyle birlikte yeni bir yapılanma oluşur. Böylece bizim ailenin yaşadıklarıyla, sizin ailenin yaşadıkları birbirinden farklı olur. Basmakalıp davranış örüntüleri hayatımıza giremez bile.

Bir önceki yazıda da söylemiştim ya iyi ki müslümanız diye. Kur’an’a tabi olup ayetleri bol bol okuyanlar bilirler. Şeytan’ın ilk işi Hz.Adem İle Hz.Havva’nın arasına girip, birbirleriyle olan diyalog kopukluklarından istifade ederek ve sanki onlar için dostluk ediyormuş gibi davranarak, yasak ağaca yaklaşmalarını sağlamak olmuştur. Yani enteresandır, şeytanın ilk vukuatı, eşlerin arasına girmek olmuştur.

İkinci vukuat yine aileye yönelik. Cennetten kovulduktan ve kendisine süre verilenlerden olduktan sonra; kardeşlerin arasına nifak sokmak ve birisini diğerine karşı kışkırtarak “ilk kan”ın dökülmesine vesile olmak.

Bizler inanıyorsak bilmeliyiz ki şeytan boş durmuyor. Trenler değiştiyse şeytanın hileleri de değişti! Artık öbür kadınları erkeklere daha güzel gösteriyor, daha bakımlı, daha düzgün fizikli…! Öteki erkekleri daha iyi koca gösteriyor, daha ilgili, daha sevgili, daha romantik…! Ya da evlilikten soğutuyor ki işini kolay yapsın. Şeytan bile biliyor ki yalnız bir insanın depresyona girmesi, ailesiyle mutlu ve huzurlu yaşayan bir insana göre çok daha kolay. İnsanı yok etmek, toplumları mahvetmek için, öncelikle kişileri “yalnız bireyler” haline getirmek zorunda. Aile çökünce, toplumun çöküşü de daha kolay. O zaman bence herkes aklını başına alsın ve bu gidişata bir dur desin. Her erkek, öteki bayana gösterdiği şirinliği ve saygıyı evdeki kendi eşine gösterse, her bayan eşinden beklediği ilgi ve şefkati, kendisi öncelikle kocasına gösterse niye birbirlerinden kopsunlar ki?

Özetle diyorum ki “Kopyala/Yapıştır” evlilik olmaz! İki insan bir araya gelecek ve kendi ailesini ikisi birlikte oluşturacak. Kendi ailesinde, kendi ürettikleri güzellikleri yaşayacaklar.

Başkalarının yaşadıklarını kopyalamaya harcayacakları enerjiyi, birbirlerini keşfetmeye ve birbirlerini mutlu etmeye harcasalar ne sorun kalır ne pişmanlık zaten… (bir sonraki yazıda devam edeceğiz)

Sevgiyle -ve kendi ailenizle- kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Ayna karşısından ayrılmayan ergenler


Öyle çok soru geliyor ki: “Kızım/oğlum büyümeye başladığından beri ayna karşısından ayrılmıyor. Aynadan uzaklaştırmak için ne yapmalıyım?”

Cevap: “Sakın ha! Hiçbir şey yapmayın..!”

Çünkü… çünkü ergenlik döneminin yeterince anlaşılması için, öncelikle ergen ve ergenin bedeniyle ilişkisini anlatmam uygun olur.

“Kendine Yabancılaşmak” denilince aklınıza ne geliyor?

Tahmin ediyorum ki, birçoğunuz çok evrensel, felsefe sınırlarını zorlayan düşüncelerle beyin jimnastiği yapmaya başladı bile…

Oysa kendine yabancılaşma diye bilinen o çok denklemli soruya cevap aramak için, son derece gelişmiş beyinlere, sayfalarca okunmuş kitaplara, devrilmiş kütüphanelere ihtiyacımız yok!

Böyle şeylere ihtiyacımız yok çünkü kendine yabancılaşma dediğimiz süreci, bunların hiçbirisine sahip değilken çok yakından tanımaya başlıyoruz bile…

Ergenlik dönemimizde…

Ergeni ergen yapan, vücudundaki yabancılaşmadır bana göre. Vücudunuza ne kadar yabancılaşıyorsanız, o kadar ergen olmaya başlamışsınız demektir. Çünkü bebekliğimizden beri getirdiğimiz, bedenimizin şeklini bildiğimiz yanlarımız, elimizde olmayan(!) nedenlerle, yavaşça ve kendiliğinden bizden uzaklaşır.

Kaçımız hiç korkmadığımızı, hiç endişelenmediğimizi söyleyebilir?

Vücudunuzda anlam veremediğiniz değişiklikler yaşanırken, bunlara kayıtsız kalmak, “Bana neler oluyor böyle??” diye endişe dolu günler yaşamamak kaçımıza nasip oldu kim bilir?

(Kaldı ki değişiklikler karşısında kayıtsız kalmak bile bir sorun… Kişinin kendisiyle neden ilgilenmediği, kendisini neden değişiklikler karşısında yatıştırmaya çalışmadığı da ayrı bir yazı konusu olacak kadar teferruatlı bir konu.)

Kendisini bildi bileli belirli vücut ölçülerinde olan, aynaya her baktığında aynı bedenle muhatap olan çocuk; ergenlik döneminin yaklaşmaya başlamasıyla farklı bir bedenle muhatap olmaya başlar.

Şimdiye kadar tanıdık bir bünyede taşıdığı benliği/ruhu, ansızın hiç tanımadığı, kendisine yabancı olan bir bünye ile taşınmaya başlayacaktır. Bu durumun, ön buluğ çağında olan adölesan için ne kadar korkutucu bir süreç olduğunu tahmin bile edemezsiniz…

Aslında burada bir şey anlatmaya çalışıyorum…

Sadece bedensel değişimi, yabancılaşan bünyesi karşısında endişeleri olan bir genç, nasıl olur da ergenlik dönemine girdiğinde daha hırçın olmaz…? daha kuşkucu…? daha endişeci…? daha güvensiz…? daha dengesiz…? daha coşkulu…? daha gergin…? daha…? daha…? daha…?

Çocuğumuz belirli bir yaşa gelmeden önce, olası korkularını önceden kestirip, bu korkuların oluşmaması için yeterince destekleyen anne/babalar, dayı/teyzeler, dede/anneanneler, amca/halalar, dede/babaanneler olmayı başarırsak, o zaman çocuklarımıza gerektiği gibi yardım etmişiz demektir.

Yabancılaşmak, belirsizlikle ilgilidir. Ne olacağı/ne olduğu belirsiz durumları temsil eder.

Onları bilgilendirirken, gelişim süreçlerinde karşılarına neler çıkacağını anlatırken, sadece bilgi verdiğimizi zannederek hareket edersek yanılırız.

Onlara sadece bedensel gelişimleriyle ilgili yardım etmiş olmuyoruz. Daha öte bir yardım yapıyoruz.

Diyoruz ki onlara: “Korkma… Beden senin bedenin… sadece zaman içinde bir miktar değişikliğe uğrayacak… senden uzaklaşmayacak… seni daha iyi tamamlayacak… senin gelişen kişiliğine, olgunlaşmaya başlayan ruhuna ayak uydurmak için elinden geleni yapacak… sen yine onunla sensin… değişiklikler seni senden koparmayacak… genişleyen ruhunu, olgunlaşan kişiliğini daha iyi kalkındıracak… seni yeni güzelliklere taşıyacak… her değişiklik senin kendini daha iyi hissetmene vesile olacak… koyulaşan kılların, irileşen göğüslerin, sertleşen sakalların senin bir parçan olmaya devam edecek… senin büyüttüğün, senin olgunlaştırdığın, senin canlandırdığın, senin sorumluluklarını aldığın birer özelliğin olacak…

Her şey bir yana sen sen olmaya devam edeceksin… benim bir tanecik tatlı canım kızım/yakışıklı canım oğlum kalacaksın… seni hiç vazgeçmeden sevmeye devam edeceğim…”

…ve onlar aynada kendilerini izlemeye, yeni hallerine alışmaya devam edecekler. İlerde sağlıklı olmak, kendilerine yabancılaşmamak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuğunuz Cinsel Tacize Uğrarsa…


Basın yayında sık sık görmeye alıştığımız(!); ama ruhsal olarak her okuduğumuzda kendimizi kötü hissettiğimiz ve yapılanlara kendimizi kesinlikle alıştırmayacağımız haberlerin başında geliyor çocuğa yapılan taciz/tecavüz olayları.

Neredeyse her on evden üçüne girmeye başladı. Ya akrabaları ya da dışarıdaki insanlar –aslında bu kişilere “insan” dememeliyim ama- tarafından cinsel istismara maruz kalan masum çocuklar.

…sizlerden mailler geliyor… “…benim çocuğuma da böyle bir şey olursa ne yaparım?” veya “…aynı şey benim evladımın da başına geldi… ne yapabilirim…?”

Her şeyden önce çok önemli bir bilgiyi vermem gerekiyor. Küçük yaşta istismara uğrayan ve cinsel taciz/tecavüz yaşayan çocukların, aileleri tarafından yeterince korunup, sevilmediklerini biliyor muydunuz? Sizler evlatlarınıza yeterince yakın davranmadığınızda, onları iteleyip kakaladığınızda, azarlayıp bağırdığınızda, “Ben zaten kendimden geçmişim… Seninle mi uğraşacağım be çocuk…!” modunda ortalıkta dolaştığınızda aslında tacizcilerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Çünkü hiçbir sapık, çok iyi korunan, ailesiyle çok yakın ilişkisi olan, anne/babasının tabiri yerindeyse atmaca gibi koruduğu bir çocuğa yaklaşamaz.

…nasıl yaklaşsın ki…? Aptal mı…? başına gelenleri gidip anne/babasına anlatacak, ailesiyle olanları paylaşacak ve travma yaşamadan yapılanları atlatmaya çalışacak bir çocuğa hangi sapık yaklaşır Allah aşkına…? Sapık bu insanlar! Ama asla aptal değiller…!

Tacizciler, etraflarındaki çocuklar arasında seçim yaparken, sevgiye, yakın ilgiye aç olan grubu tercih ediyor. Annesinin/babasının yeterince dinlemediği, kendi halinde büyütülmüş çocuklar, bu terbiyesiz kişilerce özellikle seçiliyor. Niye dersiniz…? Çok basit… çünkü anne/babası zaten ilgilenmiyor… onunla konuşmuyor… azarlıyor… bağırıp/çağırıyor… çocuğuna özgüven duygusunu aşılayamıyor… kendi başının çaresine bakma, yaşadığı saçmalıkları normal hayattan ayırt edebilme yetenekleri geliştirilmiyor…

Sapık ne yapıyor…? çocuğa önce ilgi gösteriyor, kendisine çekiyor… sonra istediği gibi davranıyor… yaptıklarına devam edebilmek için, tehdit edip, maduru kolaylıkla korkutabiliyor. Ailesiyle kaliteli ilişkisi olmayan çocuk, doğal olarak kendisine yapılanları ailesine söyleyemiyor… çekiniyor… korkuyor… ve tacizcinin ekmeğine yağ sürülüyor.

Etrafta gördüğünüz, haber bültenlerinde rastladığınızda kötü olduğunuz bu ve benzeri durumları yaşamamak için siz anne babaların bilmesi gereken bazı önemli bilgiler var sevgili okurlar… dilerseniz sizler için kısa bir sıralama yapayım.

Öncelikle çocuklarınıza söylemeniz gereken en önemli bilgi şu: Onların cinsel organlarına, herhangi bir rahatsızlık ve yaralanma durumunda sadece anne/babaları ve doktorlar bakabilir. Bunun dışında kimseye cinsel organlarını göstermemeleri ve görmek isteyenler olursa şiddetle karşı çıkmalarını tembihleyin. Sevgili anneler… lütfen çocuklarınıza şu cümleyi mutlaka iletin… “Benin tatlı kızım/oğlum… cinsel organına durduk yerde bakıp/dokunmak isteyen birisi olursa kesinlikle izin verme. Kimsenin durduk yerde senin organına bakmaya hakkı yok. Eğer yaralanırsan veya hastalanırsan, organında senin canını yakacak bir durum olursa, seni iyileştirmek için ben, baban veya seni götüreceğimiz doktor amca/teyze bakabilir. Hatta doktorlar seni muayene ederlerken bile yanında ben olurum merak etme. Seni kesinlikle yalnız bırakmam. Elinden tutarım benim biricik evladım. Sen benim her şeyimsin… seni korumak ve birilerinin sana zarar vermesini önlemek için ne gerekiyorsa yaparım. Ve bu bölgelerimiz bizim için özeldir. Her canı isteyen onlara dokunamaz, bakamaz… kimsenin böyle bir hakkı yok anladın mı benim tatlı kızım/oğlum…”
Kendilerini cinsel açıdan kötüye kullanmak isteyen birileri olursa, onlara “Hayır” demeleri gerektiğini anlatın. Bunun için ortalama şu türlü ifadeler işinize yarayabilir: “Benim tatlı kızım/oğlum… ben seni çoookkkk seviyorum. Ve seni korumak için ne gerekiyorsa yaparım. Eğer birileri senin istemediğin bir şeyleri yapmaya kalkarsa, kesinlikle izin verme. Onlara itiraz et… hayır de… oradan hızla uzaklaş … sakın onlara yaklaşma. Ve mutlaka hemen bana söyle…”
Kendilerine rahatsız edici davranışlar yapıldığında, itiraz etme hakları olduğunu söyleyin. “Benim canım kızım/oğlum… eğer birileri sana bizim normal dokunuşumuz ve normal öpüşlerimizin dışında, seni rahatsız edecek ve garip gelecek biçimlerde dokunup/öperse hemen itiraz et. Ben bir anne olarak sana sarılıyorum, öpüyorum, okşuyorum… benim yaptığım gibi olmayan, sana garip gelen, bacak aralarına veya göğüslerine, kalçalarına dokunarak seni öpmeye çalışan, öperken garip sesler çıkaran insanlar olursa hemen itiraz et… bu kişiler kesinlikle yaklaşmaman gereken insanlar… hemen oradan uzaklaş ve mutlaka bana söyle… ben onlara ne yapacağımı çok iyi biliyorum… sana asla aynı şeyi yapamayacak… çünkü onu yaptığına pişman edeceğim…”
Yukarıda söylediğiniz türden davranışları yapan kişilerle, olur ya tekrar karşılaşırlarsa, hemen ortamı terk etmeleri gerektiğini mutlaka söyleyin. Diyelim ki bakkalın çırağı, komşunun oğlu, halasının oğlu, teyzesinin kocası veya herhangi biri olabilir. O kişilerle karşılaştıklarında, hemen oradan uzaklaşmaları gerektiğini söyleyin. “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer bize söylememiş olsan bile, sana garip davranışlar yaptığı için sevmediğin kişiler olursa, lütfen önce bize söyle… olur ya çekinip söylemediysen ve o adamla yine karşılaştıysan… ve yine sana bakmaya başlayıp sana yanaşmaya çalışıyorsa, hemen itiraz et… kesinlikle kendine yaklaştırma… dokundurma… gerekirse yüksek sesle bağırıp onu kaygılandır… ama en önemlisi bize söylemelisin… biz onu yaptıklarına pişman ederiz… kimse bizim biricik evladımıza bunu yapamaz… onu mahvederiz…”
Cinsel taciz yaşayan çocuklar için en riskli durum, kendilerini suçlu hissetmeleridir. Taciz ve tecavüze uğrayan çocuklar, kendilerini suçlarlar. Bu nedenle çocuklarınıza, yapılanların onun suçu olmadığını mutlaka söylemelisiniz. Aksi halde, başlarına geleni size söylemeye çekinirler ve tekrarlayan tacizlerle baş başa kalırlar… “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer başına bu tür bir durum gelirse sakın kendini kötü hissetme. Seninle hiçbir ilgisi yok… o adam hasta ruhlu… küçük çocuklara nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Mutlaka cezasını çekecek. Senin yerinde başka bir çocuk olsaydı ona da yapardı. Hasta bir adam yüzünden kendini kötü hissetmemelisin. Biz seni çok seviyoruz. Sen bizim bir tanecik tatlı kızımızsın/oğlumuzsun. Güçlüsün. Biz hasta ruhlu dengesiz insanlardan kurtulmanın yolunu birlikte buluruz ve keyifli hayatımıza hep birlikte devam ederiz. Önemli olan bir arada olmamız ve mutlu olmamız… ve bu hastaların hayatımızı mahvetmesine izin vermeyeceğiz…”
Cinsel organlarına dokunan/okşayan kişilerle ilgili sırların saklanmayacağını söylemelisiniz. “Benim minik kızım/oğlum… seni çok seviyorum. Sen çok tatlı ve akıllı bir çocuksun. Sır saklamasını biliyorsun. Ama eğer birisi senin cinsel organına dokunursa, açıp bakmaya çalışırsa veya vücudunu saçma bir şekilde okşamaya kalkarsa, sakın bunun bir sır olduğunu sanıp saklama. Çünkü o kişi hasta ve sana zarar verebilir. Hemen bize söyle. Biz o kişiyi yaptığına pişman ederiz, ne gerekiyorsa yaparız…”

Sevgili anne/babalar… tüm bu bilgileri evlatlarınıza iletirken çokkk dikkat etmeniz gereken bir durum var. Çocuklarınıza ne söylediğiniz kadar, onlara doğru bilgiyi nasıl ilettiğiniz de önemli. Gözlerinizi kocaman kocaman açarak ve korku dolu bir ifadeyle, dehşete kapılmış bir suratla anlatmaya kalkarsanız, çocuklarınıza erken travmalar yaşatabilirsiniz.

Tam da bu nedenle, yukarıdaki bilgileri aktarırken, biraz esprili, komik, tiyatral bir dil kullanmalısınız… (keşke karşılıklı olsaydık da sizlere birebir gösterseydim J) yani hem ciddi bir bilgi verdiğinizi göstereceksiniz hem de tiyatral hareketlerle ve mimiklerle, durumun travmaya dönmemesini sağlayacaksınız. Aslında çok kolay. İnanın ki zor değil… oturtun karşınıza çocuklarınızı. Ve onlara deyin ki:

“…biliyor musun tatlı kızım/oğlum… sana şimdi bir şeyler anlatacağım. Aslında biraz garip şeyler söyleyeceğim. İstersen gel şöyle karşıma otur… ben de sana anlatmaya başlayayım… bu aralar hasta insanlar ortaya çıktı. Etrafta buldukları çocuklara değişik davranışlar yapıyorlar. Çocukları yanlarına çağırıp veya bir köşeye sıkıştırıp, cinsel organlarına falan bakmaya çalışıyorlar.”

Bu arada çocuklarınız gözlerini açıp size bakmaya başlar… Buz Devri 2’de vardı komik bir sahne. Fareler, ablalarına sarkıntılık yapan çizgi film kahramanına söylüyorlardı… “…pis sapık…!” diye. Çocukların anlayabileceği bir durum biraz. Ordan bile örnek verebilirsiniz.

“…hani buz devrinde var dı ya ‘sapık’ diyordu fareler… işte onun gibi… ama bunlar gerçekten sapık… onlara yaklaşmamanız gerekiyor. Size onlarla ilgili bir şeyler anlatayım. Siz de duyduklarınızı kafanızın bir yerinde tutun. Olur ya karşınıza çıkarsa, şimdi anlattıklarımı aklınıza getirirsiniz… ve (gülerek komik bir ifadeyle ve mimiklerle de süsleyerek) BİZ DE HEPPP BİRLİKTE BU SAPIKLARDAN KURTULMUŞ OLURUZZZZ…”

Demek istiyorum ki sevgili anne/babalar… doğru bilgiyi, travma oluşturmayacak bir şirinlikte evlatlarınıza ulaştırmalısınız… bunları yaptığınızda büyük ihtimalle çocuklarınız kendilerini koruyacaklardır. Veya başlarına gelse bile kendilerini suçlamayacakları için olayın olumsuz etkilerini atlatmaları biraz daha kolay olacaktır.

Söylediğim gibi… sapıklar aptal değil… kime yaklaşacaklarını biliyorlar. Kandırmaya ve asılmaya çalıştığı çocuğun, kendisini kurtaracak nitelikte olduğunu ve istismar edemeyeceğini anlayınca bozuntuya vermeden bırakır. Terbiyesizliğine devam edemez.

Ve söylemeden yapamayacağım… bu gibi kişilerin en ağır cezaları almaları gerektiğine inanıyorum. Bana kalsa hepsine ne yapacağımı çok iyi biliyorum ama… söyleyemiyorum…!!

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuğunuzun Okul Başarısı İçin Neler Yapabilirsiniz


Okul başarısı konusunda öyle çok soru geliyor ki. Anne/babalar, çocuklarının okulda başarılı olması için neler yapmaları gerektiğini soruyor uzun zamandır.

Bugün dilerseniz sizlere okul başarısı için bazı ipuçları vereyim.

* Öncelikle okul başarısı ile yaşam başarısı arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını vurgulamam gerekir sanırım. Zannedildiğinin aksine, okulda başarılı olan öğrenciler, hayat karşısında da sonuna kadar başarılı olacaklar diye bir kaide yok. Bunun yanında, okulda başarılı olamadığı halde, tüm ömrünü mutlu/huzurlu/başarılı geçiren nice insan var. O nedenle belki de anne ve babaların, evlatlarına bu düşünce sistemi içinde yaklaşmaları faydalı olur. Böylece çocuklarımıza, okul başarısı konusunda farkında olarak ya da olmayarak baskı yapmak gibi bir hatanın içine düşmekten kendimizi alıkoyabiliriz.

* Okulda başarılı olmanın sanki olmazsa olmaz bir koşulu var sevgili okurlar… sorumluluk sahibi bir çocuğunuzun olması. Sorumluluk duygusu gelişmemiş öğrencilerin, okul hayatında başarılı olmaları pek mümkün değil. Bu nedenle, çocuklarınızı okul yaşları gelmeden önce görev ve sorumluluklarının farkında olmasını sağlayarak büyütmeniz gerekiyor. Aksi halde, okul ve derslerle ilgili yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanıyorlar ve ardından kaçınılmaz bir başarı düşüklüğü geliyor.

* Aile içi iletişim, anne/baba ilişkisinin niteliği, sıkıntı, stres gibi durumlar, çocukları ruhsal yönden etkilediği ve onların başarıları önünde önemli bir engel olduğu için, mümkün olduğunca huzurlu bir aile ortamı hazırlamanız gerekiyor. Anne, babaya bağırırken; baba anneden nefret ediyormuş gibi davranırken; “senin annen bana bunu dedi” “yok seninkiler beni mahvetti” gibi her evde görülebilecek cinsten sorunlar hat safhalarda yaşanıyorken, evlatlarınızın okulda başarılı olmasını bekleyemezsiniz. Bu nedenle, önce huzur… ardından başarı…

* Ülkemizde annelerin en sevdiği(!) ceza biçimi aklıma geldi bir anda..! Diyelim ki evde çocuklar kavga ediyor. Anne, mutfaktan koşturarak gelmiş… ellerinden bulaşık suları damlıyor. Önce azarlayıp bağıran anne, ardından ekliyor…”Allah sizi kahretmesin… kavgayı bırakın… hemen dersinizin başına… kavga edeceğinize, oturun da adam gibi dersinizi çalışın…!”

Hadi bu örneğin ardından hep birlikte kendimize bir soru soralım:

…ders ne? Yaramazlık yapan çocukların cezalandırıldıkları yer…

Demir Maskeli Adam filminde de, kral, kendisine benzeyen erkek kardeşini cezalandırmak için, başına demirden bir maske geçirip, uzak bir zindana hapsetmişti zaten değil mi…?

Ne farkı var? ha masa başına git ders çalış… ha başına demirden bir maske geçir… o da ceza… bu da ceza…!

Böyle bir pozisyonda ders çalışmaya gönderilen, ayakaltından döküntüsü kalksın mantığı içinde masa başına hapsedilen çocuklardan ders başarısı beklemek ne kadar doğru sizce?

* Okul başarısı için öncelikle okuldan keyifli bir dille bahsetmek gerek sevgili anne/babalar. “Ayyy inanmıyorum… okula gideceksin sen büyüyünce… off ne kadar güzel… harika bir yer orası… bir sürü arkadaşın olacak, öğretmenlerin sana süper güzel bilgiler verecek, resimler yaptıracak, okuma-yazma öğretecek… sonra sen bana güzel hikayeler okursun değil mi benim tatlı kızım/oğlum…” gibi ifadelerle, okul öncesi dönemlerden itibaren, okuldan dünyanın en keyifli ve eğlenceli yeriymiş gibi bahsetmekte önemli bir fayda var. Böylece çocuk, daha okula başlamadan, oranın çok eğlenceli bir yer olduğu fikrine alışırken; sadece oyun yeri değil, aynı zamanda çeşitli bilgilerin öğrenildiği bir kurum olduğu duygusunu da içine sindirmeye başlıyor.

* Okula giden çocuklarınızı ne olursa olsun kesinlikle diğer arkadaşlarıyla kıyaslamamaya dikkat edin diyeceğim ama… acaba kim dinler? Kıyas, rekabet duygusunu körükleme, ötekilerle yarıştırma gibi klasikleşmiş hallerimiz, evlatlarımızı mahvediyor. Ben söyleyeyim de… belki dinleyen birileri olabilir değil mi…?

* Çocuklardaki işitsel, görsel, algısal sorunlar, okul başarılarının düşmesine neden oluyor. Bu nedenle, çocuklarınızın yaşlarına orantılı olarak algılarının gelişip gelişmediğini, herhangi bir sağlık sorununun olup olmadığını mutlaka kontrol ettirin bence. Çünkü başarılı değil diye merkezimize getirilen birçok çocuğun, aslında anlama/algılama yollarında sorunlar olduğunu, dikkat eksikliği, özel öğrenme güçlüğü gibi rahatsızlıklardan dolayı başarısız olduklarını tespit ediyoruz. Gerekli yardımın yapılmasıyla birlikte işler yoluna giriyor.

* Okulda başarılı olacağı konusunda desteklemek, güzel sözler söylemek, başarılı notlar aldığında onura etmek son derece önemli. Ödül veren aileler aklıma geldi hemen. İyi notlar ve okul başarısı karşısında vereceğiniz ödüle çok dikkat etmeniz gerekli sevgili anne/babalar. Kesinlikle maddi değeri yüksek, pahalı ödüller vaat etmeyin. Çünkü bu kez de çıkarcı ve fırsatçı kişilik geliştiriyorlar. Öyle ya da böyle, okul derslerine çalışmak onların sorumluluk alanlarında olan bir durum. Görevlerini yerine getirdikleri ve olumlu sonuçlarla karşılaştıkları için onlara keyifli teşekkür davranışları yapmamız yeterli. “Aman da aman benim tatlı kızım çok güzel ders çalıştı. Annesi de kızının tatlı yanaklarından öpsün…” veya “Eee bu kadar güzel ders çalışan bir yakışıklı, gelip annesinin yanağından öpmeye de hak kazandı bence…” gibi kendi aranızdaki duygusal ilişkiyi besleyecek türden ödüller vermelisiniz. Sizin beden bütününüz ve ilişki niteliğinizdeki artış ödül olmalı. Yoksa “Bu yazılıdan iyi not al –veya sınıfını geç- sana bilgisayar alacağım…” yanlış bir ödül biçimi.

* Çocuğunuzun kapasitesi dışında beklentiler geliştirmeyin.

* Dengeli ve düzenli beslenmesini sağlayın. Uyku düzenine dikkat edin.

* Günlük ve düzenli olarak ders çalışma alışkanlığı geliştirmesi için yardımcı olun. Saate dayalı planlar kesinlikle yapmayın. Çünkü çocukların en nefret ettiği çalışma şekli bu. Saate dayalı çalışma. Onun yerine ortalama zaman tayini şeklindeki uygulamalar daha çok işe yarıyor. Yani “Okuldan gelince saat 14.00 den 15.30 a kadar ders çalışılacak” gibi keskin ifadeler yerine “Öğlen yemeğinden sonra derslerini yaparsın, akşam yemeğinden önce de yarınki derslerine şöyle bir göz atabilirsin” gibi yuvarlık ifadeli zaman tayini daha az rahatsız eder.

* Ders çalışmayan çocuklarınıza ne kadar kızıyorsanız, lütfen aşırı ders yapan çocuklarınıza da müdahale edin. Çünkü lüzumundan fazla ders çalışma da okul başarısını engelliyor. Çalışıp çalışıp bir türlü başarılı olamayan genç, kendisine olan tüm güvenini yitirmeye başlıyor. Hiçbir işe yaramama duygularını geliştiriyor.

Aslında okul başarısı, doğrudan aile içi uyum ve iletişime, huzura endeksli sevgili okurlar. Bu konuda yazılacak çok şey var. Ama gelen sorular doğrultusunda verilen cevabı bu kadarla sınırlamış olayım. Bunların dışında aklınıza takılan ve sormak istedikleriniz için ayrıca yazılar yazarım.

Unutmayın… okul başarısı=aile içi huzur/mutluluk…

Başarısızlık varsa; ya çocuğunuzun başarılı olmasının önünde ciddi engel oluşturacak kadar psikolojik zorlukları vardır… ya da anlama algılama süreçlerinde sıkıntıları… ikisi de yoksa…? Çocuğunuza verimli ders çalışmayı öğretememişsinizdir…

…her üç halin de düzeltilmesi mümkün… psikologlar sizin için çalışıyor…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

…aslında “Gürültü” Yaşamdır..


Aile gürültüdür diye başlayınca yazmaya, neden gürültünün yaşam olduğu konusunun da ele alınması gerekiyor belki de…

Mailime gelen sorulardan birisi, niçin böyle bir yazı yazdığı merak ettiğini belirtiyordu…

Neden yazmayayım ki…?

Öyle çok sebebi var bu yazının, anlatamam… ama anlatmayı deneyebilirim ancak…

‘Gür’den, yüksek ses çıkarmaktan türediğini belirttiğim “gürültü” kelimesi, tabiatı gereği, ‘şiddet’i de çağrıştırmaktadır.

Anne-babaların gözünde, ev içi çağrışmalar özellikle şiddeti çağrıştırır. İki kardeş kendi arasında bağrıştığında, gürültü yaptığında, ilişkilerindeki temel zeminin kavga olduğu hissini verir.

Bu hissi veren aslında, çocukların yaptıklarından çok, ebeveynin kendi çağrıştırdıklarıdır. Çünkü yüzyıllardır, ailede iyi anlaşmanın ölçütü sessizlik olarak tanımlanmıştır.

Sessizlik, huzur olarak tanıtılmıştır. Gürültünün olmadığı, seslerin yükselmediği, patırtı/çıtırtının olmadığı ilişkiler onura edilmiştir.

Hal böyle olunca da, üzerinde en fazla şikâyet aldığımız konu, gürültü olmaya başlamıştır…

Doğrusu yıllar önce, en tehlikeli durumun “sessizlik” olduğunu öğrendiğimde, garipsemiştim…

Nasıl olur…?

Daha da neler…?

Sessizlik niçin tehlikeli olsun ki…?

Ne güzel işte… gürültüden uzak…!

Evet… gürültüden uzak ama… neye yakın??

Ayrılığa… yalnızlığa… ve ölüme yakın…

Psikolojik dinamikler açısından düşünüldüğünde, sessizlik ayrılığı, yalnızlığı ve ölümü çağrıştırır sevgili okurlar…!

Onun için değil midir ki, her ölerek evden ayrılanın ardından hüzün yaşanır. Onun evde oluşturduğu gürültünün, canlılığın ardından; giderken yerine bıraktığı sessizlik, kalanlar için zor yaşam alanları oluşturur…?

Tam da bu nedenle değil midir, coşkuyla yaşanması gereken “düğün/evlilik törenlerinin” ardından kalanlar hüzünlenir…? Gidenin sesi, nefesi, neşesi, öfkesi, stresi, bağrışmaları aranır durur evin boş odalarında…

Zannedildiğinin aksine, gürültünün iyi yanları var. Anne/babalar bu yazıyı okuduklarında, kendilerini biraz daha iyi hissedecekler bence. Çünkü sessizliğin çağrıştırdığı yalnızlığın, ayrılığın ve ölümün yerine, gürültünün çağrıştırdığı yaşamla devam etmek hayata, birçok insana iyi gelmektedir.

“Eeee… iyi de çocukların gürültü yapmalarına izin mi verelim…?” diyen sesleri duyar gibi oluyorum…

Hayır…!

Tabii ki izin verin ya da vermeyin demiyorum… ama lütfen gürültünün alternatifini sessizlik haline getirmeyin…

Çocuklar niçin gürültü yaparlar…?

Niçin birbirleriyle kavga edip dururlar…?

Niçin en ufak bir zorlukta ağlarlar…?

Niçin anne/babasına ağlayarak her işi yaptırmaya çalışırlar…?

Çok basit… (ve basit mükemmeldir…)

Ailelerinden aldıkları öğreti bu şekilde davranmaları gerektiriyordur da ondan…

Siz şimdi çocuğun istediği bir şeyi yapmayın… ardından çocuk ağlayıp kıyameti koparıp ‘gürültü (!) ’ yaptığında, isteklerini hemen yerine getirin…

Bu durumda çocuğun en doğal isteklerini bile talep ederken, ağlamadan hiçbir şeye ulaşamayacağını öğretmiş olmuyor muyuz ona?

Yaşamı çağrıştıran gürültüyü, “Terbiyesizliği” çağrıştıran bir mekanizma haline getirmesine vesile oluyoruz resmen…

Sonra o en tehlikeli olanı, üstelik çözüm üretme adına, çocuğumuzun önüne koyuyoruz… “Gürültü yapma!” diyoruz onlara.

Çocuk gürültü yapmamayı, konuşmama… kimseyle sohbet etmeme… odasına gidip sessizce oturma… bilgisayar başında oyun oynama… aileden kimseyle bir şeyini paylaşmama… kardeşleriyle bile ayrı odalarda vakit geçirme… vb. biçimlerde algılıyor.

…ve başlıyor gürültü yapmamaya…

Oysa aileler, çocuklarının herhangi bir yanlışlığında, odalarına gidip yalnız başına oturma cezası vererek, çocuk için ölümü çağrıştıracağına; “Hadi gel… bu meseleyi aramızda konuşarak halledelim… Ne dersin…?” diyerek, yaşamı ve paylaşımı çağrıştıran çözümler üretse…

Gürültü yaşamdır sevgili okurlar… gürültü tehdit edici değildir…

Esas tehdit edici olan tavırlarıdır çocuklarımızın ve bizim…

Asılan suratlar… çatılan kaşlar… konuşmayan dudaklar… saatlerce bir arkadaşıyla aynı ekrana bakarak, hiç iletişim kurmadan, göz göze bakmadan oynanılan oyunlardır…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Aile “Gürültü”dür…!


Curcuna… koşuşturmaca… kovalamaca… kavga… bağrışma…

Akşama kadar başı şişer (!) birçok annenin…

Kimin kimi sevdiği belli değildir evde…

Kimin kime kızdığı…

Kimin kimi çimdiklediği… Hep “o” başlatmıştır tartışmayı…

“Bunu kim böyle yaptı?” diye bağırarak işe başlayınca anne, doğal olarak da suçluyu (!) asla tayin edemez… Çünkü hep “O başlattı anne… Ben hiçbir şey yapmadım…” cevabını alır çocuklarından.

Ayyy ne gürültü…!

Gürültü mü…?

Şimdi biz bütün bu olanları sadece “gürültü” olarak mı değerlendireceğiz?

Eğer başlangıçta anlatılanların “gürültü” olduğunu düşünüyorsanız lütfen bu yazıyı çok ama çok dikkatli okuyun…

Yukarıdakine benzer sayısız cümle duyuyorum ailelerden. Bıkmış, usanmış, çocuklarının gürültüsünden ne yapacağını şaşırmış birçok aile…

Bu ve benzeri şikâyetleri olan ailelerle bir araya gelince; çok sevdiğim ve fikirlerini kendime yakın hissettiğim sevgili Talat Parman’ın “Aile Gürültüdür” başlıklı yazısı aklıma geliyor hep…

Aile gürültüdür…!

Doğal seslere çağrışım yapan “gür” kökünden türetilen gürültü, çıkış tanımından da anlaşılacağı üzere insandan gelen, doğal seslere işaret ettiği gibi, şiddeti de çağrıştırmaktadır.

Gürültü doğallıksa, doğal seslere işaret ettiği anlaşılmışsa -ki tam olarak böyle anlaşılmalıdır- gürültünün, ailesel anlaşım anlarının olmazsa olmaz koşullarından birisi olduğunun da anlaşılması gerekir.

Ailesel anlaşım anları ne demek?

Ailenin, ailenin tüm bireylerinin birlikte yaşadığı, paylaştığı özel anlardır.

Böyle anlar günde, hatta haftada kaç kez geçiyor ki elimize? Demek ki bu anlar, gerçekten özel anlar olmayı başarıyor bir anlamda…

Evlerde ortak alanlar vardır. Olmalıdır da. Salon gibi, mutfak gibi ortak alanlar…

Bu alanların, özel “an”larla süslendiği en önemli zamanlar, ailece birlikte yemek yediğimiz anlardır. Aile içindeki eşitsizliğin altının daha az çizildiği, kuşaklar ve cinsler arası farkın daha az belirgin olduğu anlar, masa başında yemek yediğimiz zamanlardır.

Bu nedenle birlikte yemek yemek, aile için etkileşim ve aile içi paylaşım açısından son derece önemlidir.

Yemeğin hazırlanıp sunulması kadar, tüketilmesi de törensel özellikler taşır. Yemeğin tüketiminin paylaşımı, insanın biyolojik ihtiyacını gidermesinin çok ötesinde bir anlam taşır. Sofra başında, ailenin kültürü çocuklara yansır.

Günümüz ailesin için, bir masa çevresinde toplanmak ve birlikte yemek, ailenin tüm bireylerinin kuşak ve cinsiyet farkı gözetmeksizin birlikte/eşit olmaları demektir. İletişim, birlikte olma, dayanışma, paylaşma anıdır bu…

Ancak bu anlar, ailede gerginliklerin ortaya çıkmasına, karşılıklı hesapların görülmesine ve ailenin özellikle kriz dönemlerine de tanıklık eder. Yemekler, bu zorlu konuşmaların yaşandığı anlar bile olabilirler…

Öyleyse hemen önemli bir saptama yapmak gerekir.

Gürültü, yalnızca ailenin oluşumunda ve temellerinin atılımında yoktur. Ailenin yaşamını sürdürmesinde de vardır.

Gürültü kimi kez rahatsızlık verir, hatta korkutucu bile olabilir. Ama aynı zamanda yaşam ve canlılık da demektir.

…çünkü asıl rahatsız edeci ve korkutucu olan sessizlik değil midir??

Beynime kaydettiğim bu düşünceleri, kendi ifadelerimle sizlerle paylaşmak istedim.

Ama isterseniz son bölümünü Talat Parman’ın cümleleriyle noktalayalım:

“Riminili dahi sinemacı Frederico Fellini, çoklarına göre en iyi filmi olan ve ‘Anımsıyorum’ anlamına gelen Amarcord da, 30’lu yılların tipik bir İtalyan ailesinin yaşamını, küçük bir çocuğun, Tita’nın gözünden aktarır.

Amarcard, kimilerinin becerikli bozguncu olarak tanımladığı Frederico Fellini’nin bu hüzünlü filmi, tüm erkelerin kalbini çalan kasabanın güzeli Gradisca’nın, bir jandarma subayıyla evlenip, uzak bir yöreye gitmesinin kutlandığı düğün yemeğiyle biter.

Herkes, neşe ve hüznün karmakarışık olduğu ve kaçınılmaz olarak gürültülü bir coşku içinde fotoğrafçıya poz verirken, filmin ilk sahnesinde de olduğu gibi, küçük pamuk kümelerini andıran şeytanarabaları uçmaktadır gökte. Tapınağa sessizce konan şeytanarabaları bir yılın bittiğini muştulamaktadır. Yalnızca bir yılın mı? Hayır… aynı zamanda Titta’nın çocukluğunun, yani bir dönemin de bittiğini!

Peki, biten çocukluğumuzdan bize hangi gürültüler kaldı?

Erişkin yaşamımızın sessizlik anlarında, evimizin, ailemizin bugün belki de artık çoğu hayatta olmayan kahramanlarının gürültülerini duyar gibi oluruz.

Kendi kurduğumuz evlerde, ailelerde, geçmişin silinmeye yüz tutmuş gürültülerini, hiçbir zaman aynısı olmayacağını bilerek yenilemeye çalışırız…

Çünkü biz biliriz ki… GÜRÜLTÜ YAŞAMDIR…!”

Sevgiyle… Ama en gürültülü sevgilerle kalın…
Mehtap Kayaoğlu