Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!


hevalarini din edinenler

Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görülen stres artık onların da en büyük dertlerinden. Eskiden “stres kim biz kim” diyen insanlara ne oldu da bu hale geldirler dersiniz? İşte cevabı:

Hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur!

Heva; “İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları” anlamına gelmektedir.

Stres faktörleri, stresle baş etme yöntemleri adı altında yıllardır çalışmalar yapıyoruz. Gayet güzel işe yarayan keyifli çalışmalar. İsteğe göre kimi zaman bireysel kimi zaman gruplar halinde uyguluyoruz eğitim seminerlerimizi.

Dikkatimi çekmeye başladı. Eskiden “Ben müslümanım” diyen kişilerde daha az görüyordum, günümüzde inanan insanlarda fazlasıyla rastlanır oldu.

Peki ama sakatlık nerede? Eskiden stres kim biz kimdik. Ne oldu da böyle olduk?

Aslında gayet açık… yaşam alışkanlıklarımız değişti. Bir ömür boyu hiç ölmeyecekmiş gibi dünyalık biriktirmeye gayret ediyoruz. Harcamalarımız arttı. Yaşam konforumuz yükseldi. Bir hırka bir lokma anlayışımız, üç gardrop, yatak odasının yanında giysi odası formatına büründü. Yeryüzündeki açlık çeken insanlar için daha az üzülmeye başladık. Yakınımızdaki ihtiyaç sahibi kişileri neredeyse göremez hale geldik.

Koca bir ömür meta elde etmek için uğraşıp duruyoruz; ama ne kadar ilginç ki ölüm bizi yakaladığında, bütün ömrümüzü uğrunda harcayarak kazandığımız maddi birikimlerimizin zerresini bile mezara götüremiyoruz.

Neden böyle olduk?

Çok net bir cevabı var: Kaygılarımızı “din” edindik.

“Din”=”yaşam programı”dır. Hangi programı yüklenirsek, farkında olmadan o program bizim dinimiz olmuş olur. Tüm hayatımızı bu program belirler. İşlerimizi güçlerimizi, eve gidip gelme saatlerimizi, uyku vakitlerimizi ve gelecek beklentilerimizi hep o program dahilinde yaşamaya başlarız.

“Dinim=İslam” diyebilmemiz için Kur’an-ı Kerim’i yaşam programı olarak hayatımıza geçirmemiz, hele de cenneti umuyorsak, Allah’ın izniyle yürüyen birer Kur’an olmamız gerekmez mi? Ama ben -kendimi de işin içine katayım da kızıp kırılanlar olmasın- kendim dahil etrafta yürüyen Kur’anlar göremiyorum. İslam olduğunu iddia eden insanlar görüyorum ama yaşam programı olarak Kur’an’ı kuşanmış insanlar göremiyorum. Dizi filmleri kuşanmış, çocukların okul/dershanelerini kuşanmış, iş yerlerinde sabahlamayı kuşanmış, sözüm ona önemli toplantılarda koşuşturmayı bahane ederek evini evladını ihmal etmeyi kuşanmış, çocuklarına birer daire bırakmak için koca ömrünü sefalet içinde yaşamayı kuşanmış insanlar görüyorum! Ama yaşayan Kur’an’lar göremiyorum. Gözlerim bozuk gerçi… gözlük takmayı sevmiyorum… sorun bende de olabilir…

Peki stres bunun neresinde? Hemen söyleyeyim…

Din bir yaşam programıysa ve bizler günlük heva/heveslerimizi din haline getirirsek kaygılarımız artmaya başlıyor. Kimimizin dini alacağı evi oluyor, kimimizin çocuğunun geleceği yüksek mertebe(!), kimimizin kazanacağı ihale, kimimizin gösteriş, kimimizin zenginlik, kimimizin başka bir sürü şey. Örnekleri ne kadar çok artırırsak artıralım dönüp dolaşıp aynı kaynağa indirgenebiliyor: Kaygılarımızı din edindiğimiz gerçeği!

Çok ilginçtir ama biz Müslümanlarda bir gelecek kaygısıdır almış başını gidiyor. Oysa rızkımızın Allah katında teminat altında olduğunu bilsek, şartlar ne olursa olsun rızkımızın devam edeceğini bilsek, rızkımız kesilirse eğer zaten ölüm bizi yakalayacaktır gerçeğini içimize sindirebilsek, gelecek kaygılarımızı din edinmekten vazgeçebiliriz.

Başlangıçta hep masumdur kaygılar çünkü. Safça duygularla girer hayatımıza. Hastanede bebeğimizi kucağımıza aldığımız ilk gün onun için her şeyin en iyisini, en güzelini dilemeye başlarız. Bu dilekler zamanla hangi iyi mesleği, hangi iyi kazancı hangi emniyetli geleceği olacağını düşünmeye kadar gider. Hatta mümkünse evleneceği kişiye bile biz karar vermek isteriz. Bu düşünceler öylesine kemirmeye başlar ki beynimizi, ilkokul birinci sınıfa gittiğinde sınıfta üç öğrenci okumaya geçse, bizimki dünyanın en aptal çocuğuymuş da hala okuyamamış gibi bir paniğe kapılırız.

Tedbir almak ayrıdır sevgili okurlar! Yolunda gitmeyen her şey için tedbir alırız… almalıyız da… benim anlatmaya çalıştığım tedbiri tedbir olmaktan çıkarıp, işi kaygı bozukluğuna götüren aşırı endişeler. Ve bu endişelere yoğunlaşmaktan kaynaklanan “yaşam amacımızdan sapma” gerçeği. (Kaldı ki tedbir amaçlı çok pratik stresle baş etme yöntemlerimiz var. Öğreniyorsunuz ve hemen rahat ediyorsunuz. Uyguladığınızda kendinizi inanılmaz rahat hissediyorsunuz. O konuda ben seve seve yardım ederim hepinize.)

Doktor olsa ne olur! Adam olsun!

Çok para kazansa ne olur! Kendini geçindirecek kadar kazansın ama mutlu olsun!

Niye? Ee sonuçta bizler Allah’a kul olmak için geldik. Birilerine bir şeyler ispat etmek için, hava atmak, servet biriktirmek için değil.

Başlıkta hevalarını din edinenler stresten nasıl kurtulur demiştim ya! Hepinizi kandırdım! Heveslerinin ardına düşenler, hevalarının arkasında koşanlar stresten kurtulamaz ki. Ben bile kurtaramam. Çünkü bu durum bir yanıyla kişinin kendilik değerlerinin yapısal bir sorunudur. Neye iman ettiğini bilmiyordur önce. Neye sığındığını da! Dua edip yalvardığı ve gücüne inanarak yakardığı Allah”ını yeterince tanımıyordur. Tanısak kaygı/tasa/endişe yaşamayız ki. Hevaların boyutu ne kadar büyük olursa olsun, ahiret hayatında zerre işe yaramayacaksa öyle bir hevanın üzerini çizebilmeli insan.

Biz Müslümanlar için gerçek başarı Allah’ı razı edebilmek ve arıduru bir Kur’an anlayışıyla mümin olarak ölüp, hesap gününde yüzü aydınlık olarak uyananlardan olabilmek. Gerisi boş…

Mehtap Kayaoğlu

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz?


Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize çocuğunuza yönelebiliyor musunuz

Anne babalarla karşılaştığımızda çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz. Yaşamın en önemli konusu olan çocuğun ihmal edildiğinde ise anne babanın paçasına nasıl dolaştığını ve çocuk ruhen yetişemediği taktirde, o çocukla bir belalı yaşam içerisine nasıl girdiğini görüyoruz. Çocuk evlendiğinde de işler yolunda gitmediğinde size problemlerle geri döndüğü zaman, “ah keşke zamanı geri getirebilseydim şunları yapmazdım” diye dertlenen bir çok kişiyle karşılaşıyoruz.

Çocukla vaktinde ilgilenilirse eğitimi tamamlanmış olarak terbiye olur. Çocukla aynı ortamda olunduğunda etkileşim içerisine girilmesi ihmal edilmişse, çocuk kendi içinde olgunlaşmamış olan sorunlarını ve ruhunu barındırırken anne babalar bu çocuk niye böyle yapıyor diye şaşkına giriyorlar.

Bu durum çocuklarda daha çok 9-10 yaşlarında belli oluyor. Çocuk beceriksiz, yeteneksiz, dersine çalışmıyor, internet bağımlılığı kazanmış. Ailesiyle düzgün konuşmuyor, kardeşleriyle evin içerisinde çatışmacı bir yaşam sürdüğü ve anne-babaların baskı ve zorlamayla bir kalıba sokmaya çalıştığı yaş dönemidir.

Ondan önceki dönem çocuk için çok masumdur. Kendisine ne verilirse her an almaya hazır olunan bir dönemdir. Bu dönemde anne-baba evin içerisinde uyur gezer gibi varolduysa, dakikalarını televizyon karşısında ya da konu komşuyu ağırlayacağım diye çocuklarını ihmal ederek vakit geçirdiyse; işte bu gibi durumların sonunda bir gün anne çocuğuna “Oğlum dersini yapsana.” dese de… Çocuk dersini yapmaz esner, dalar gider. Kitap okuyamaz. Dikkati dağınık. Çünkü doyumsanmış bir ilişkiyi ve ruhsal olgunlaşmayı vaktiyle zamanında gerçekleştirememiş. Aslında “senin çocuğuna kızdığın hal, kendi halin.” Bir çocuğun içinde güçlü bir temel atabilmesi için annesinden duygusal destek alması lazım. Anne kendi vicdanında duygusal desteği duyması lazım.

Hani birçok anne-baba “Çocuğumuzda hiperaktivite varmış doktor ilaç verdi” diyor ya. İşte annenin dokunma ilacı çocuğun içerisinde nükleer enerji santrali gibi bir etkileşim oluşturur ki, vereceğiniz en güçlü ilaçlar onun yanında yetersiz kalır.

Ama yeter ki annenin çocuğuna dokunacak, tebessüm edecek, kendi içinde derinleşebilecek vakti olsun. Allah insanlara günde 24 saat vakit veriyor. Ama insanlar uyurgezer gibi kendilerine, çocuğuna on dakikasını ayıramıyor. Kendime, çocuğuma vakit ayıramıyorsam ben nasıl vakit geçiriyorum diyor musunuz? Ailenize 24 saatin 1 saatini verebiliyor musunuz?

Bir düşünün; oturup sükunet içerisinde camdan dışarıyı seyrederken, yaptığınız bir fincan kahveyi keyiflice içerek kendinize ayırdığınız 15 dakika vaktiniz var mı?

Elinizden telefonu bırakıp, her şeyden sıyrılmış olarak, bomboş bir zihinle, sadece eşinize 1 saat vakit ayırabiliyor musunuz? Bomboş bir zihnin içerisinden çıkan enerji dolu gözlerle ve tebessümle eşinize bakabiliyor musunuz?

Televizyona konsantre olduğunuz kadar eşinize ve çocuğunuza yönelebiliyor musunuz? Yoksa eşiniz konuşurken gözler bir telefonda, bir tavanda, sağda, solda oflar bir vaziyette misiniz? Zorluk çekiyorsanız ailenize yönelemiyorsanız, o halde ailede bir bağ ve bütünlük oluşamaz.

Bir beyefendi eşine bir hanımefendi olarak davranmıyorsa o ilacı anne çocuğuna veremez. Çocuğuna dokunduğu zaman içerisini titreten, tebessüm eden anneyi bulamazsınız. Agresif, sıkıntılı, kaygılı bir anneyle zamanı sürdürmek zorunda kalırsınız.

Pedagog Dr. Adem Güneş