Huşûu Kazanmanın Yolları


Namaz mutlak bir ibadettir. Kişi namaz kıldığından dolayı bir kazanç beklentisi olamaz. Kimse namazına karşılık dünyevi faydalar bekleyemez. Onun için namaz kılındığında bir spor yapmış olur ve sağlığına kavuşulur, durumu iyileşir, birtakım hastalıklardan kurtulunur gibi yorum ve yaklaşımlara yaslanmanın da bir manası yoktur. Bir insan namaz kılmaya başladığında veya namaz için camiye, cemaate gittiğinde mal, servet, sağlık, nam, sosyal statü vb. gibi bir şey kazanmayı düşünmez. Namaza gidenin niyetinde bunlar gibi peşin-dünyevi kazançlar olursa ihlâs ve takvası zedelenir; samimiyet ve içtenliği gölgelenir.

Namaza gelen adam günahını itiraf etmeye, yaptığından pişman olduğunu bildirmeye, kemal-i edeple, en güzel biçimde ilahi huzura çıkmaya, onun önünde eğilmeye, ona boyun bükmeye, bağlılık sözünü teyit etmeye, ahdini tazelemeye gelir. Bundan başka bir hesap kitap peşinde olmaz. Namazda hesap kitap peşinde olmak müslümanın ahlakını bozar; samimi bağlılık ve gönülden itaatini zedeler.

Namazda hasep nesep olmaz. Zengin fakir, büyük küçük, amir memur, güçlü güçsüz fark etmez. Herkes aynı hizadadır; aynı safta yer alır, hepsinin başı, alnı secdededir; toprak üzerindedir. Hepsinin kalbi Yüce Allah’ın avucundadır. Yöneldikleri birdir. Niyetleri birdir. Kıbleleri birdir. Orada rütbeler, güçler, yetkiler, ağırlıklar sıfırlanır. Herkes daha anlamlı, daha dolu bir dua, niyaz, zikir, kıraat, tesbihat peşindedir. Yarış manevi alandadır, herkes maneviyat peşindedir (83/Mutaffifin 26). Dünyalıklar, menfaatler, maslahatlar ve hesaplar hep geride bırakılmıştır; akıl ve gönülden çıkarılmıştır. Herkes rabbinin huzurundadır. Ona yakın olma, ona yaklaşma gayreti içinde olma eğilimindedir (96/Alak 19). Huzura yakışmayan düşünceden, söz ve hareketten beri olma gayreti içindedir.

Namazda huşûun sebepleri üzerinde dururken konuyu iki kategoride ele almak mümkündür. Bunlardan biri huşûu elde etmek ve onu güçlendirip tahkim etmek için gereken şeyler. İkincisi de huşûa zarar veren ve onu zayıflatan şeyler.

Psikolojik ve Pratik Hazırlık Yapılması

Her ezan bir çağrıdır; tüm zamanlara ve cemaatlere. Ezan duyulduğunda Müslümanın kalbinde kıyamet günü ve onun çağrısı canlanır. Hemen bir heyecan her tarafını sarar. Sadece münafıklar ezandan hoşlanmaz ve namazdan sonra yapılması gerekenler onlara bir ölüm gibi gelir: “Kalkacaksın, abdest alacaksın, camiye cemaate gideceksin…” Münafıklar için bunlar çok zor şeyler: “Namaza kalktıklarında tembel halde kalkarlar” (4/Nisa 142).

Müminler ise bunun tam tersi sıfatlarla donanmıştır. Sevinçle, şevk ve iştiyakla, canlı bir halde namaza kalkarlar. Onu gelmeden önce beklediği gibi, geldikten sonra da mutlu olurlar. Ezan, bir manada “dünyaya, madde âlemine, menfaat, maslahat ve dünya güzelliğine, ziynetlerine o kadar dalmayınız. Onları er geç terk edeceksiniz. Şimdi gelecek hayatınıza yer verme zamanıdır. Şimdi elinizdekileri terk edin; gelin rabbinizin huzuruna dizilin. Ruh ve zihninizi istikbale çevirin. Onu gözlerinizin önüne getirin. Gelecek hayata ne hazırladığınıza bir bakın. Eksikleri, kusurları gözden geçirin. Kendinizi yenileyin ki, Allah’ın huzuruna çıkarken hüsran içinde, hızlan havasında kalmayasınız” der gibidir.

Ezan okunur okunmaz mü’min hemen abdestini alır, namaza hazırlık yapar. Abdest almak mümine abdest azalarıyla işlediği günah ve hataların temizlenmesi umudunu doğurur. Abdest ile işlediği günahların affına vesile olacak bir eylemde bulunduğu hissini yaşatır. Her bir azasını yıkadıkça onları manen de yıkadığını, tövbe-i Nasûh ile tövbe ettiğini zihninde canlandırır ve günahlarının bu esnada dökülmesini umar. Tertemiz bir gönülle bir güzel namaz kılmayı arzu eder. Sonucun müjdelendiği gibi olmasını diler. (Müslim, 3/Taharet)

Ağzını yıkarken şimdiye kadar ağzımla yalan, dedikodu, laf gezdirme, iftira atma, alay veya hakaret etme türünden her ne söylediysem hepsinden nasûh tövbesiyle tövbe ettim (66/Tahrim 8). Bundan böyle Yüce Allah’ın haram kıldığı, yasak ettiği herhangi bir söz veya ifade kullanmayacağım. Sadece onun rızasına uygun sözler söyleyeceğim. Onun teşvik edip emrettiği emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker, davet, tebliğ ve nasihat yapacağım. Kulaklarımı, gözlerimi ve gönlümü haramdan sakınacağım (17/İsra 36). Doğru, hayır, iyi, adil olan sözü söyleyeceğim. Bu kıstasların dışına çıkmayacağım, diye içinden geçirir.

Yüzünü yıkarken özellikle göz ve kulağın eylemlerine yoğunlaşır. Gözleriyle şimdiye kadar ne tür kötü bir işaret, ima, sert bakış yapmışsa, kimin ırzına, namusuna göz dikmiş veya kem gözle bakmışsa hepsinden dönüşü yok (nasûh) tövbe ile tövbe ettiğini zihninden geçirir. Kulakların, gözlerin ve kalplerin hiçbir fayda vermeyeceği günde hüsrana uğrayanlardan etme diye dua eder (46/Ahkaf 26). Kalbi kırık bir halde pişmanlık içinde olduğunu bildirir ve bir daha bu kötü fiillere dönmeyeceğine söz verir.

Kolunu yıkarken elleri ve kollarıyla şimdiye kadar ne tür günah, haksızlık ve zulüm yaptığını düşünür. Onların hepsinden pişmanlık duyduğunu, hata ettiğini manen dile getirir ve bir daha yapmayacağına dair rabbine söz verir. Dillerin, ellerin ve ayakların yaptıklarım üzerinde tanıklık edecekleri günde yüzünün ak olmasını diler (24/Nur 24). Bundan böyle bu ellerimi ve kollarımı senin rızana uygun iş ve amellerle kullanacağım diye vaat eder.

Ayaklarını yıkarken de onlara ve onların vasıtasıyla işlediği tüm günahları gözlerinin önüne getirir. Onları yaptığına pişman olur ve onlardan kesin tövbe eder. Bir daha bu tür günahları işlemeyeceğine azm eder, karar verir. Ağızların mühürlendiği, ellerin konuşturulduğu ve ayakların kazandıklarımıza tanıklık ettiği günde bize kolaylık, rahmetinle muamele et diye dua eder. (36/Yasin 65). Şimdiden sonra onları Yaratana hizmet yolunda kullanacağına, İslâm, ibadet, kulluk, davet, tebliğ ve cihad için hizmete vereceğine söz verir.

Başını mesh ederken de aklı, fikri, hayali ve düşüncesi ile işlediği her tür haramdan, günah ve isyandan tövbe eder. Pişmanlık duyduğunu bütün bir varlığıyla hisseder. Bir daha dönmemek için azmeder. Bundan böyle iyilik, doğruluk, adalet, hak ve hakikat için kafa yormaya, bunun için çalışmaya karar verir. Suçlu-günahkâr kulların başlarına kızgın suların döküldüğü günde (22/Hac 19) bana mağfiretinle muamele eyle diye niyazda bulunur. Günahlarının dökülmesini diler.

Kulaklarını mesh ederken de kulağı için böyle düşünceleri zihninden geçirir. Azim ve kararlılığını, pişmanlık ve tövbesini onlar için tekrar eder.

Böylece abdest ile tepeden tırnağa maddi ve manevi açıdan, zahiri ve batini yönden temizlendiğini umut eder, Resûlullah’ın bu konuda verdiği müjdeye mazhar olanlar olma umudunu gövertir:

Resûlullah buyurur ki: “Yüce Allah ne ile günahları bağışlar, dereceleri yükseltir biliyor musunuz? Zor zamanlarda abdeste özen göstermek, camiye gitmek için çok adım atmak ve namazdan sonra namazı beklemek, işte ‘ribat’ budur.” (Müslim, 3/Taharet 14)

Peygamberin beyanına göre, Müslüman abdest aldıkça günahları dökülür. Yüzünü yıkadığında yüzünün, ellerini yıkadığında ellerinin, ayaklarını yıkadığında ayaklarının günahları dökülür. Abdestin sonunda günahlardan tertemiz olur. (Müslim, 3/Taharet 13)

Kıyamet gününde abdest alıp bu abdestin hakkını veren Müslümanlar abdest yerlerinin beyazlaşıp parlamasından tanınacaklardır. Resûlullah onları Havuz’un başında bekleyecektir. (Müslim, 3/Taharet 12)

Bu duygu ve inançla mümin tertemiz bir gönül, zihin, ruh ve beden ile ilahi huzura çıkar. Arı duru bir atmosferde namaza yönelir. Onun için her ezan ile birlikte harekete geçmek gerekir. Birlikte yapılan işler daha kolay gelir ve istekle yapılır. Namazın zamanı biraz geniş ve esnek tutulduysa da, bunu ferdi bir eylem gibi almak doğru değildir; cemaate katılmak için hazır olmak önemlidir.

Huşûu kazanmak için namaza erkenden hazırlık yapmak, camiye cemaate vakit varken gitmek, nafile namaz kılmak, biraz Kur’ân okumak ve onun üzerinde düşünmek hayli fayda verecektir.

Namaza ancak son dakikada gelmek, hiçbir psikolojik ve maddi hazırlığı yokken hemen gelip farzlara yetişmeye çalışmak, ruhsal hazırlık açısından yetersiz sayılmıştır. Uygun bir zamanda gelmek, rahat bir şekilde abdestini alıp sünnetlerini kılmak, dua ve niyazda bulunmak, biraz Kur’an okumak ibadetin hazzına varmak, huşû ve hudûa ermek için daha iyi bir hazırlıktır. Peygamber özellikle böyle geniş bir zamanda namaz kılmayı teşvik etmiştir. (Hakim, Müsdedrek, II, 432) Bu da namazın ruhu olan huşûu elde etmek için gereken zemini hazırlamayı amaçlamaktadır.

Namaz Hakkında Sağlıklı Bilgi Edinilmesi

Namazın kendine mahsus fazları ve şartları vardır. Her namazın rükunleri, vacip ve sünnetleri bulunmaktadır. Öte yandan namaza zarar veren, onun fesada gitmesine ve batıl olmasına yol açan tutum ve hareketler de mevcuttur.

Resûlullah: “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, öylece namaz kılın” (Buhari, Müslim) buyurur. Demek ki, namazın belirlenmiş bir kılınış biçimi vardır. Kendi istediğimiz gibi değil, Resûlün kıldığı gibi kılmak mecburiyetimiz vardır. Bilgi olmadan bu hususi kılınış gerçekleştirilemez.

Kılınan namazın peygamber namazına benzeyip benzemediğini kontrol etmek gerekir. Eksiklik veya fazlalık nerede varsa onları mutedil çizgiye getirmek için namaz konusunu sahih temellerine dayanarak işleyen en azından bir veya birkaç kitap okumak lazımdır. Bir ömür boyu hiçbir kitaba bakmadan, hiçbir tahsis yoluna gitmeden namaz kılmak doğru değildir. Bu konudaki uyarıları ciddiye almamak hiç uygun olmaz. Namazını önemsemeyen onun ruhu olan huşû ve hudûunu kaçınılmaz olarak kaybeder. Çare ona gereken ihtimam ve ciddiyeti göstermektir.

Yüce Allah’ı Tanımak ve Hesap Verme Endişesi

Müslüman öncelikle Rabbini isimleri ve sıfatlarıyla iyi tanımak, Onun huzuruna çıkarken ve önünde durmaktan korkmalıdır. Hayatının tamamını bu çizgide ve bu duygu ve düşüncelerle yaşamalıdır.

Huşûu kazanmanın yollarında biri de Yüce Allah’ın sağlıklı marifetidir. Bu marifet derinleştikçe ona duyulacak tazim ve saygı da gelişecektir. İnsan Yüce Allah’ı daha iyi tanıdıkça haşyet, takva ve ihlâs gibi imani eylemleri güçlenir ve ondan daha fazla korkar. Bu da ona daha fazla teslim ve hürmet etmesine sebep olur.

Kişi Yüce Allah’ı tam manasıyla doğru tanıdığında ve bu tanıma gereği onu içinde hissettiğinde bir inkisar, hudû, tevazu ve huşû havasına girer. Bütün varlığıyla Yüce Allah’a yönelir, onun huzurunda iki büklüm olur ve azametini, celalini, cemalini, kudret ve ihsanını daha derinden hisseder. Zaten ibadetten amaç da budur.

Namazda huşûa yol açabilecek tutumlardan biri de namaza hazırlanırken ve kalkarken bunun son namaz olabileceğini düşünmektir. Namazla vedalaşır gibi, bir daha namaz kılamayacakmış gibi bir havada ikame edilen namazda huşûu yakalamak daha kolay olacaktır. Bir adama “bu son namazındır” dendiğinde nasıl bir namaz kılacaksa hep öyle namaz kılınması önerilir.

Namazda huşûun çok yakından alakalı olduğu şey, Müslümanın günlük hayatta izlediği hayat tarzıdır. Hayat kesintisizdir. Yaşanan hayat bir bütündür. Namazında huşû ve hudû peşinde olan, iç huzuru ve gönül rahatlığıyla bir namaz kılmak isteyen günlük hayatını gözden geçirmelidir. Nasıl bir hayat yaşadığını önemsemeden huşûu arzu etmek doğru olmayacaktır. Öncelikle gözden geçirilmesi gereken şey insanın normal hayatında, ilişkilerinde, temel eylemlerinde, alışveriş, yakınlık, ilgi ve arzularında hangi istikamete gitmekte olduğu gerçeğidir. Bunlardaki sakatlık, kusur ve arızaları düzeltme yoluna gitmeden, kendini adam akıllı tanımadan, yaptıkları, ettikleriyle nereye doğru gitmekte olduğunu görmeden huşûu elde etmeye uğraşmak sorunu çözmez.

Öncelikle düzeltilmesi gereken veya elde edilmesi lazım gelen Yüce Allah hakkındaki inançlar, düşünce ve duygulardır. İnsan, kâinat, hayat ve eşya hakkında sağlıklı bir tevhidi, İslami inanç ve düşünceye ulaşmadan namazda huşûu elde etmek mümkün değildir ve manası da yoktur. Öncelikle Yüce Allah’ın azameti, kibriya, celal ve cemalini görüp idrak etmek gerekir. Sahih bir inanç sistemi, güzel bir ahlak, adil bir davranış nosyonu olmadan namazın manevi boyutuna ermek mümkün olmaz.

Yüce Allah’ın helal kıldıklarına kanaat etmeden, haramlarından el etek çekip uzak durmadan “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun” demek kişiyi hedefine vardırmaz. Etrafında yaşan insanlara: çoluk çocuğa, aile efradına, akrabaya, yakınlara, komşulara, ortaklara, emrinde çalışanlara, gücünün yettiğine şefkat ve merhametle davranmadan, çevresinde katı kalpli biri olarak ünlenmişken “Rahman ve Rahim Olan” diye okumak fayda vermeyecektir.

Yüce Allah’ın huzuruna geleceğini, onun huzurunda olduğunu, her şeyden hesaba çekileceğini gözlerinin önünde tutmadan, bu büyük haber karşısında kendine, söz, hareket ve ibadetlerine çekidüzen vermeyen “Din – kıyamet gününün sahibi olan” dese de kalbi yumuşamaz, ruhu etkilenmez, bedenini huşû ve hudû havası sarmaz.

Disiplin altına alınmamış arzu, istek, şehvet ve emel kendisini dört bir yandan, tüm hücrelerine varıncaya kadar kuşatmışken “Yalnız Sana kulluk ederiz” demenin kayda değer bir manası olmayacaktır.

Öte yandan bu cümlenin diğer kısmını söylerken lisan-ı hal ile tam tersi bir dünyadan bahsederek “ve yalnız Senden yardım dileriz” demek ne kadar manidar olabilir. Zor ile karşılaştıkça, dar günde, gücünü aşan sorunlar, dertler, belalar ile karşılaştıkça hep güçlü sandığı, büyük gördüğü, çare kapısı olarak kabul ettiği kullara sığınıp onlardan yardım istedikten sonra böyle niyaz etmenin ne manası olabilir ki?

Hayatının büyük bir kısmını oyun ve eğlence ile geçirip faizle, içkiyle, haksız kazançla, elin namusuna göz dikmekle, şehvet ve lezzet peşinde koşmakla, fesat ve ifsat, dedikodu, düzenbazlık, dalkavukluk gibi olumsuz ahlaki davranışlarla zaman geçiren bir insan namaza dursa, namazında okuduğu Fatiha’da “Bizi doğru yola ilet” diye niyazda bulunsa bir yararı olur mu? Bunun namazı namaz, huşûu huşû olur mu? Bu elbette gerçekleşmesi zor gibi görünen bir umuttur.

İnancı bilinçsiz, ahlakı temelsiz, davranışları uyumsuz, sözleri tutarsız bir Müslüman namaza durur da; “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” derse bu onun cimrilik, kıskançlık, bencillik, hainlik, yalancılık, düzenbazlık, ikiyüzlülük, fesatçılık gibi kötü ahlaki davranışlarını düzeltir mi?

Bozuk düşünce, yorum, yaklaşım içinde kötülük, haksızlık, zulüm, fesat ve psikolojik baskı planları yapan birinin “Gazaba uğramışların ve sapıklığa düşenlerin (yoluna değil)” diye dua etmesi ona fayda verir mi?

İyice anlaşılması gereken gerçek kısaca şudur: Huşû bir bütün olarak aranmalıdır. Kişi bir bütün olarak huşûa yönelmeye, tam olarak ona dönmeye gayret edip huşûu sağlayan yolları denemeli, onun kaybına yol açan nedenleri ortadan kaldırmalıdır. Hayatı bir bütün olarak gören ve onu her yerde, her zaman Yüce Allah’ın kulu olarak yaşayan Müslüman namaz kıldığında, rabbinin makamına çıktığında, gönül huzuruna erebilir, huşû ve hudû içinde gönlüne göre bir namaz kılabilir. Aksi takdirde huşûu kaybetmesi mukadder hale gelir.

Namazda Adam Akıllı Kur’ân Okunması

Namazı kısa sûre veya ayetlerle kılmaya alışkanlık huşûun kaybına yol açar. Namazın ilk rekâtlarında uzun ayet ve sureleri alışkanlık haline getirmek okurken acele etmemek, üzerinde durarak, düşünerek okumak huşûun açılmasına ve gelişmesine sebep olacaktır. Zaten Kur’ân okumanın kuralı da tertil, Yüce Allah’ı zikretmenin adabı tebettüldür (73/Müzemmil 4, 8) Buna bağlı olarak namazda okunan her duayı özenle okumak, manasını bilmek ve üzerinde düşünmek gerekir. Namazdaki her tekbir, tesbih, tahmid, dua, tehiyyat ve salâvat üzerinde durmak huşûa ciddi bir katkı sağlayacaktır.

İmam Gazali, İhyâu Ulûmi’Din adlı eserinde, Kur’an okumanın üç derecesi olduğunu tespit etmiştir.

Birincisi, kendisinin Yüce Allah’a bu Kurân’ı onun huzurunda okuduğunda düşünmesi, okurken Yüce Allah’ın kendisine bakmakta olduğunu ve kendine kulak verdiğini düşünmesidir. Bu şekilde Kur’an okuyan Yüce Allah’tan dilekte bulunacak, O’ndan isteyecek, O’na yalvaracak, niyazda bulunacak ve kendini O’na verecektir.

İkincisi, kalbi, düşüncesi ve hayaliyle Yüce Allah’ın kendisini gördüğünü, kendisine hitap ettiğini, lütuf ve ihsanlarını bildirdiğini, gizli bir şekilde kendisine nimet ve ihsan bahşettiğini, kulağına fısıldadığını düşünmektir. Bu da hayâ, tâzim, kulak verme ve söyleneni anlama makamıdır.

Üçüncüsü, sözde söyleyeni, kelimelerde sıfatları görmeye çalışmaktır. Bu durumda kişi kendine bakmaz, kıraatine de bakmaz. Erişmiş olduğu nimetleri de düşünemez, kendisine nimet verildiğini de. Bütün dikkatini yalnızca konuşana yönlendirir ve onun üzerinde yoğunlaşır. Bütün düşüncesini ona teksif eder. Bu okuma, konuşanı seyrediyormuş ve ondan başkasını görmüyormuş gibi bir havada okumaktır. Bu mukarreb mü’minlerin derecesidir (83/Mutaffifin 21). Bundan önceki ise ashab-ı yeminin derecesidir (56/Vakıa 8). Bu üç derecinin dışına çıkanlar ise gafillerin dereceleridir. (Gazali, İhya, II, 58)

Eğer kişi okuduğu duaların, zikir ve tesbihlerin manasını bilmiyorsa huşûu bulması nerdeyse imkansızlaşır. Anlaşılamayan bir sözü okumak kişiyi huşûa götüremez. Çare Kur’ân ile devinmektir. Onunla haşir neşir olmaktır. Baştan sona okunan bir Kur’ân eğer manasına hiç bakılmamış ve onu anlamak için bir gayret sarf edilmemişse yazık olur.

Kurân’ın mealini, açıklama ve yorumlarını okumaya, düzenli biçimde öğrenmeye gayret etmek gerekir. Günlük olarak her Müslüman gücüne göre belli bir zamanı Kur’ân okumaya, öğrenmeye, anlamaya ve düşünmeye ayırmalıdır.

Namazın Harp Meydanı Olarak Düşünülmesi

Namazla ilgilendikçe şeytan öfkelenir. Nefis ve heva heves aleyhte faaliyete geçer. Şeytan namazın düşmanıdır. Özellikle namazın özü olan hudû ve huşûun baş düşmanıdır. Öncelikle kişiyi namazdan uzak tutmaya çalışır. Buna engel olamazsa, onun namazını ifsat etmeye, özü, ruhu çiğnenmiş bir namaza döndürmeye çalışır. Hayatın her deminde insanı saptırmak, gevşetmek, azdırmak emelinde olan şeytan özellikle hayır yönünden yüklü mükâfatı bulunan amellere yöneldiğinde onları engellemeye, bunu başaramazsa onun içini boşaltmaya çalışır. Kişi ne kadar derunî bir havaya girerse, onunla daha fazla uğraşarak akıl ve gönlünü vesveselerle doldurmaya çalışır.

Şeytan hayır adına ne varsa hepsini imha etmek ister. Namaza özel bir düşmanlığı bulunan şeytan 15–20 dakikalık namazda dünyanın işini, meşgalesini, dert ve problemlerini gözlerinin önüne getirir, uğraştırır, meşgul eder. Namazdan ne kadarını çalabilirse, ne kadarını ifsat edebilirse o kadarını çalmaya, ifsat etmeye gayret eder. Neticede kişi kıyam, kıraat, rükû, secde, tehiyyat, dua, tesbihat, niyaz türünden ne yaparsa yapsın hepsini özünden uzaklaştırır, onların cevherini bozar. Bunları yaparken namaz kılan kişiyi kahve, müsabaka, film, dizi, olay, sorun, tartışma, reklâm, ticaret, arkadaşlar, dostluk gibi ne varsa hepsini zihninde canlandırarak meşgul eder.

Şeytanı kovmanın yolu Yüce Allah’a sığınmak ve ona dayanmaktır. Şeytan ancak Yüce Allah yüceltilerek, ululanarak susturulabilir, etkisiz hale getirilebilir, kovulabilir. Yüce Allah’ın seçkin kulları, enbiyası, asfiya ve dostları şeytanın şerrinden masûndur. Onlara şeytan imkânına sahip değildir. (15/Hicr 40;34/Sebe 20; 38/Sad 83)

Namazda neredeyse her kıpırdamada “Allah daha büyüktür” denmesinin hikmetlerinden biri belki de budur. Her harekette şeytana ateş edilmekte, kurşun yağdırılmakta, füze gönderilmektedir. Hedef doğru seçilir, iyi nişan alınır, aralıksız ateş edilirse düşman mutlaka vurulacaktır. Vurulan düşman en azından bir süreliğine etkisiz hale gelecektir. Bu da özüne uygun bir namaz kılma fırsatı bulma, huşû ve hudûu yakalama imkanı manasına gelir. Yeter ki, kişi ne dediğinin farkında olsun, duyarlı biçimde hareket etsin; bilinçsiz, ilgisiz, özensiz söz ve dualarla bu aziz eylemini heba ve heder etmesin. Ayrıca vesvese veren şeytan ile amansız bir savaş içinde olduğunu unutmasın.

Sağlıklı bir bilgi, kesin bir iman ve umut, duanın, ibadet ve niyazın kabulü için uygun bir halet-i ruhiye içine girmeye yol açacaktır. Bu konuda Resulullah’ın beyanatı vardır. Buyurur ki: “Yüce Allah’a dua ederken kesin kabul olacağına inanarak dua edin. İyi bilin ki, Yüce Allah gafil ve ciddiyetsiz bir kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizi, Deavat 66 HN:3479)

Buna göre namaz ve duada kulun rabbine yönelmiş olması gerekir. Namaz ancak bu havada kılınır; dua ancak bu şartlarla yapılır. Yüce Allah’ı zikrettiğinde de durum aynıdır. Zikir esnasında kişi ne dediğini bilmek durumundadır. Kur’ân okurken de okuduğu surenin sözleri üzerinde düşünmesi ve onların manalarıyla meşgul olması beklenir. Yoksa bilinçsiz bir şekilde yapılan dua, zikir veya kıraat kişiye fayda vermez. Bu şekilde bir ibadete huşû katmak, hudû ile onu eda etmiş olmak da adeta imkansız hale gelir. Bu konuda selefin dikkati takdire şayandır.

Birçok başlıktan daha bahsedilebilir ve şüphesiz önemlidir de. Sonuç olarak, namazın hayatta yeri olmalıdır. Ahlak, davranış ve ilişkiler üzerinde etkisi olan namaz gerçek namazdır. Yüce Allah’ın namazı farz kılışının hikmetlerinden biri de bizi adalet, iyilik, doğruluk ve güzellik konusunda bilinçlendirmek ve bunların zıddı olan olumsuz tutum ve davranışlardan uzaklaştırmaktır (29/Ankebut 45). Namaz ile yalan, namaz ile haram yemek, namaz ile zulüm, namaz ile hainlik veya dedikodu uyuşmaz. Her biri diğerine münafidir. Namazda huşûa eren cemiyet içinde ahlak, davranış ve muameleler ile kendini fark ettirecektir. Hakiki manada namaz kılan adam kendini kötülük ve hayâsızlık, aşırılık ve taşkınlık gibi olumsuz iş ve hareketlerden uzaklaştıracaktır.

Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur” (15/Hicr 42).

Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun bende yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip – çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna” (15/Hicr 39–40,42)

Dr. Mehmet Yolcu

Reklamlar

Huşûu Kazanmanın Yolları” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s