Beleş Cennet Yolculuğu* ve Bizden Öncekiler


Beleş Cennet Yolculuğu ve Bizden Öncekiler

Allah (Subhanehu ve Teala) insanı yaratma gayesini idraklerimize sunarken “kulluk” der. Hatta bunu dolaylı ve dolaysız birçok kez ifade eder bize. Kulluğu da hayatın bütün yönleriyle kendisine has kılınması olarak açıklar. İnsanın tarihi de bu teklifi kabul edenler ve red edenlerin arasında süregelen bir mücadelenin tarihidir. Meşhur ifadesiyle bir hak-batıl mücadelesi tarihi, bir Habil-Kabil tarihidir. Hatta bu tarihi dünya hayatının öncesine Âdem (a.s.) ile eşinin cennette iblis ile aralarında geçen ve sonuçta Âdem ve eşinin cennetten dünyaya indirilmesiyle sonuçlanan ana kadar götürebiliriz. Meselemiz tarih değil ama bizim de tarafı olduğumuz bir mücadelenin aslında ne kadar eski ve köklü olduğunu belirtmek gerek!

Evet, bu mücadeleye tarafız, taraf olmak zorundayız. Bu zorunluluk akidemizden kaynaklanıyor. Lailaheillah’a iman edişimiz bizi bu mücadeleye taraf kılıyor. Hakk’ın tarafı olmaya… Tarafları biraz olsun açıklamak gerekirse; hakkın taraftarları hayatlarına kaynaklık etmesi için vahyi kabul ederken, batıl yanlıları hevalarını yani kendi istek, arzu ve kanaatlerini kaynak kabul ederler. Aralarındaki bariz fark budur. Bu farkla mü’min veya kâfir, zalim veya adil olunur, bu farkla cennetlik veya cehennemlik… Allah (Subhanehu ve Teala) kendi yanlılarından eğer batılla karşılaşırlarsa batılı red etmelerini, ona müsamaha etmemelerini, yeryüzündeki etkilerini sıfıra indirmelerini ister. “İster” ne kelime, emreder! Sırf bu gaye gerçekleşsin diye sayısız nebi, sayısız resul gönderilmiş, nebi ve resullerin olmadığı dönemlerde ise bu bayrağı taşıma görevi ümmetlerine verilmiştir.

İşte bu noktada Allah’ın bu emrini yerine getirmekle yükümlü olan ehl-i hakkın “bu mücadeleyi yapmaksızın Allah’ı razı etme düşüncesi” ve bu düşünceye “Rabblerinin cevabını” gündeme getirmek icab etmektedir. Zira hâlihazırda bu sözü veren 1,5 milyar küsur müslüman olmasına rağmen bu sayıdan çok azı hakkın taraftarlığı görevini yerine getirip batılı reddetmektedir. Çok az bir zahmet ve sıkıntı gördükleri halde “Allah’ın yardımını” ummakta, bu yardım geciktiği(!) için de umutsuzluğa kapılıp safları terk etmekteler. Bununla da yetinmeyip bu görevi yerine getirmeseler de Allah’ı razı edebileceklerini iddia etmekteler. Öyle midir? Gerçekten de böyle bir “cennet yolculuğu” mümkün müdür? Cevabı her şeye en güzel ölçüyü ve çareyi sunan Rabbimiz veriyor:

Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: “Allah’ın yardımı ne zaman!” dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” Bakara-214

Bu ayeti okuyup da ürpermemek mümkün değil! Ne zor bir vazife kulluk, ne zor bir hal imtihan! Bu ayet bütün algılarımızı değiştirdi. Zira bizler daha rahat bir hayat tarzı benimsemiştik kendimize. Etliye sütlüye karışmayan, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncı, nemelazımcı bir hayat tarzı… Ama Rabbimiz tuttu ve silkeledi bizi! “Kolay değil” dedi, “bedelsiz, beleş cennet yolculuğu”nun rızasına ulaştırmayacağını mübin bir şekilde önümüze serdi. “Hakkın mirasçıları olan sizler, sizden önce aynı safta duranlar neler çekti bilir misiniz? Onların etleri demir taraklarla tarandı, vücutları testerelerle ikiye bölündü de onlar yine de dinlerinden dönmediler.”(1)

Peki, Rabbimiz kendilerine “dostum” dediği mü’min kullarını cennetine almak için onların yok yere acı çekmesini mi istiyor? Hayır, hâşâ! Peki, ne o zaman? Neden O’nu razı etmek ve cennetine girmek için bize yoksulluk, sıkıntı, sarsıntı ve işkencelerden geçme şartını sunuyor? Bu soruyu cevaplamak için başa dönmemiz gerek! İblis’e, Kabil’e ve onlara karşı Âdem ve evladlarına yüklenen göreve…

(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” Hicr-38,40

Ey âdemoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?” Yasin-60

Sanırım bu ayetler konuyu açıklığa kavuşturdu. Eğer yeryüzünde batılın temsilcileri hâkimse bizim buna razı olmamız katiyen mümkün değil! Razı olmanın imkânsızlığıyla beraber, onları red etmek ve onlara karşı mücadele etmek de bir görev, bir emir. Tabi biz bunu yapacak olursak batıl da kendince savunma mekanizmaları işletecek ve bizi önlemeye çalışacaktır. Ama bizim gibi değil! Yani hakikatlerimize, hakikatle cevab veremeyeceklerdir. Zira onların hakikat namına bir nasibleri yoktur. Onların mekanizmaları zulüm, baskı ve zorbalıktan başka bir şey değildir. İşte Rabbimiz de böyle bir durumda bizim sabretmemizi, dik durmamızı, safları terketmememizi, taviz vermememizi istiyor. Bizden, ancak bunu yaparsak razı olacağını tersi bir durumda ise bu razılığın olmayacağını söylüyor. Yani bizden hakkı istiyor batılı değil, adaleti istiyor zulmü değil, hayrımızı istiyor şerrimizi değil! Ama kimi zaman hayrı ve şerri idrak edemezsek de hayrın O’nun istediğinde olduğuna inanmamızı istiyor.

Eğer bunun dışında bir hesabımız varsa da (em hesibtum en tedhululcennete) (2) hemen o hesabı bozmamızı çünkü bu hesabın hileli bir hesab olduğunu, evvelki anlaşmalarımızı yani iman ederkenki anlaşmamızı, “malımızı ve canımızı cennet karşılığında satarkenki anlaşmamızı”(3) hatırlamamızı istiyor. Eğer İslam’ın bu yönünü inkâr edenler varsa hemen açıp Kur’an-ı Kerim’den peygamber kıssalarını okusunlar. O zaman görecekler Allah’ın en değerli kulları olan peygamberlerin bu uğurda neler çektiklerini, neler gördüklerini. Kimisinin işkencelere, kimisini sürgünlere, kimisinin de cinayetlere maruz kaldığını…

Eğer dünyadaki zulmün ve çirkefin bitmesini istiyorsak, bu mücadeleye omuz vermek zorundayız, buna mecburuz! Yoksa hem dünyamızı hem de ahiretimizi kaybetme tehlikesiyle karışı karşıya kalacağız. Rabbim, hakkı hak bilip ona tabi olmayı, batılı da batıl bilip ondan sakınmamızı nasib etsin! O’na emanet…

Dipnotlar

* Bünyamin Doğruer – Öfkenin Şiiri.
(1) Hadis-i Şerif’ten mealen.
(2) Bakarar-214.
(3) Tevbe-111.

Cevher Kara

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s