Kendimle Kavgam


Kendimle Kavgam

Bazen kaybediyorum kendimi, belki de kazanıyorum orasını bilemem. Kafam atıyor, git diyorum kendi kendime New York’u, Paris’i, Londra’yı Berlin’i, Roma’yı, Madrid’i, Belgrad’ı, Erivan’ı, Moskova’yı, Pekin’i, Telaviv’i ateşe ver. Yırt bütün zulmet perdelerini. Ayaklan bu dünyanın zulüm efendilerine karşı tek başına. Dikil karşılarına ve tükür suratlarına. Haysiyetlerini deşifre et ayaklarının altında gezinen. Sonra her yanımda soru işaretleri dolanıyor. Acabalar kaplıyor zihnimi. Deli olma diyor sol tarafım. Akıllı ol. Kalbine uyma, mantıklı düşün, duygusal olma. Dedim ya, tam olarak ne zaman kazanıp ne zaman kaybettiğimi bilemiyorum.

Bazen utanıyorum, sadece ben olduğum için utanıyorum. Pervasız düşler gördüğüm için. Uyurken, yerken, içerken, mesire yerlerinde çocuklar gibi eğlenirken, televizyon izlerken, konuşurken, susarken hep utanıyorum. Soğuk kış gecelerinde evimde yanan sobamdan, üzerinde kaynayan çorbamdan, kilo vermek için yaptığım diyetten, çıktığım yürüyüşten. Hepsini düşündükçe yaşadığım utanç tüm yüzümü kaplıyor. Utancımı belli etmemek için olmadık tebessümler saçıyorum etrafa. Mutlu olduğumu sergiliyorum herkese. Ama değilim işte, mutlu değilim. İçimi kemiren bir şey var. Adını koyamadığım bir şey. Sanki bu his sinemden dışarı ateş olup püskürecek gibi.

Bazen diyorum, kuşan beline kılıcını Ali gibi. Hamza gibi dal batılın arasına parçalarcasına. Mus’ab gibi bedenin parçalarını savur cihat meydanına. Tarık bin Ziyad gibi yak bütün gemileri. Bırak dünyanın meşgaleleri herkesin olsun. Sen savrul er meydanına taşların ardına saklananları ara. Ama bırakmıyor korkular peşimi. Dünyalık kaygılarım uhrevi kaygılarıma galebe çalıyor. Kafam karışıyor sonra. Şeytani bir nefes yüzümü serinletiyor. Rahatlıyorum, dünyanın nimetleri gözüme bir hoş görünüyor, cezp ediyor beni. Her zaman ki gibi sol yanım akıllı ol diyor. Aklım kalbimin hep bir adım önünde gidiyor.

Bazen kızıyorum kendime. Alçak adamım ben diyorum bütün hiddetimle. Sarsıyorum benliğimi, kendine gel diyorum. Alçalma diyorum. Yükselmek için kuyu arıyorum. Sıratı hatırlıyorum silinmiş havsalama. Münker ile Nekir’e hazırlan diyorum ilmime. Ateşin kızgınlığından dem vuruyorum nefsime. Her nedense duruluyorum bir süre sonra. Unutuveriyorum düşümden taşan onca korkularımı. Endişelenmiyorum bile sıratın keskinliğinden. Aldırmıyorum uyarılara. Neyi bekliyorum bilmiyorum. Ay ikiye mi ayrılmalı acaba? Fırtınadan sonra dinginleşen deniz gibi sükûnete bürünüyor düşüncelerim. Rotasız gemi gibi savruluyorum dünyanın açıklarına doğru.

Düşünüyorum, dünyanın bana verdiği anlamı düşünüyorum. Var olma sebebimi, adamlık serencamımı, insanlık uhdemi düşünüyorum. Hayatı ve ölümü, evimi ve kabrimi, cenneti ve cehennemi, sıratı ve kızgın ateşi, Rıdvanı ve Zebaniyi düşünüyorum. Pişmanlık kapıları açılıyor böyle düşündükçe. Nedense kapıdan içeri dalmak aklıma gelmiyor. Eşikte eziliyorum günahlarımla. Tükeniyorum yasaklı meyvenin lezzetine inanarak. Birde utanmadan kütüğü kıskanıyorum. Gözyaşına susamış yanaklarıma acıyorum. Ama dünya şefkatli kollarında beni eritiyor. Yok oluyorum varlığımın anlamından uzaklaşarak. Sol yanım sürüklüyor beni, müphem limanlara.

Her şey yeniden başlamalı. Filmi başa sarmalıyım. Heybemi dolduracak hediyem yoksa bari tevbe doldurayım. Umulur ki, merhamet güneşi beni de aydınlatır.

Muhammet Esiroğlu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s