Afrikalı Adsız Çocuğa


Afrikalı Adsız Çocuğa

İçimde kanayan bir yara, Afrika.
Ve o yaranın en sızlayan yanı,
Sanat kaygısıyla çekilen aç çocuk fotoğrafları…

İri gözleri acı, umutsuzluk, sanki biraz da sitem yüklü.  Yaşanmamış yıllara rağmen yılgın bakışları.  Takat kalmamış kollarında, yüzündeki sinekleri dahi kovacak kadar.  Öylesine bırakmış,  öylesine terketmiş bedenini…  Beden dediysem, kemik ve ona örtü olan derisinden ibaret.  Ne kadar da uzaktır fotoğraftaki hal çocuk hallerinden.

Ah küçüğüm, nasıl da yabancıyız senin dünyana.  İşitiyoruz, görüyoruz, ama başka bir gezegende yaşıyormuşsun farzediyoruz.  Biraz üzülsek de unutuveriyoruz az sonra varlığını, uğratmıyoruz düşüncelerimize.  Unutmazsak nasıl uyuruz tatlı uykularımızı, nasıl gönül rahatlığı ile doyururuz karnımızı tıka basa?  Sahi sen bilmezsin buralarda insanlar doyuncaya dek yerler hatta sonrasında da.

Çocuklar gözbebekleridir insanlığın.  Özenle giydirilir, prenses odalarında uyutulur, pahalı oyuncaklarla avutulur.  Servet harcanarak okutulur.  Çünkü çocuklarımız, yarın umutlarımız.  Ve sen, sen de çocuk.  Ama ya umut?

Anneler çocuklarına bir lokma daha yedirebilmek için türlü şaklabanlıklar yapar.  Çocuklar binbir nazla yutarlar lokmaları, yenmezse arkalarından ağlayacağına inanarak.  O lokmanın ardından ağlayan binlerce kardeşlerinden hiç haberleri olmadan.  Gelsin sonra şekerlemeler, çikolatalar, dondurmalar, pastalar…  Sen hiç pasta yedin mi küçüğüm?  Kremalarını yüzüne bulaştırıp, keyifli kahkahalar attın mı?

Bizim buralarda insanlar çok çalışır.  Sanırım o yüzden seni düşünmeye pek fırsat bulamazlar.  Hiç vakitleri yoktur.  Çok harcamak için çok kazanmak gerekir.  Ödenecek faturaları, kredi kartları, satın alınacak arabalar, mobilyalar, giysiler, gidilecek tatiller, ler, lar…  Hiç bitmez ihtiyaçları.  İhtiyaç dediysem, bunu sanırım en iyi sen bilirsin.  Saz bir kulübe, bir döşek, bir tabak aş.  Ama bize yetmez.  Bize hiçbirşey yetmez.  Hep daha, daha, daha…  Bir bilsen imanlı bir ablanın bir çift ayakkabıya kaç para verdiğini, inanamazsın.  Sen yine de inanma küçüğüm.  İnanırsan, isyan eder ve bir daha insanlara güvenemezsin.  Senin hiç yeni ayakkabın oldu mu?  Yastığının altına koyupta, sevinçten uykusuz kaldın mı?  Yoksa yalnız açlık mıdır gözlerini kapatmana engel?

İnanamayacağın daha o kadar çok şey var ki bu dünyada.  Mesela binlerce lira harcanıp yenen yemeklerden sonra, binlerce lira verilip spor salonlarına gidilir zayıflamak için.  Moda denilen bir çark vardır ki peşine düşünce, düşünceler silinir.  Burada bir amcanın cep telefonu senin bir yıllık nafakana eşittir.  Ne kadar yabancı sana bu dünya değil mi?  Düşlerin bile uğrayamaz buralara.  Senin de düşlerin vardır elbet.  Bir uçurtmanın ardından gökyüzüne umarsızca süzülebilmek mesela.  Ne kadar isterdim dinleyebilmeyi, umutlarını, hayallerini.  O küçük yüreğindekileri duyabilmeyi.

En zengin elmas madenlerinin Afrika’da olduğunu öğrendiğimde ne kadar şaşırmıştım.  Bunca zenginlik içinde böylesi sefalet!  Birilerine ziynet olan o taşlar size ölüm, size zulüm olmuş.  Ne zaman tektaş sözü duysam içim sızlar.  O günden beri kadınların düşlerini süsleyen o taşlar yerine çakıl taşlarını tercih ederim.

İçimi en çok ne acıtır bilir misin?  Senin çaresiz bakışlarından da daha ziyade.  Ne zaman birilerine senden bahsetsem ya onlar zaten biliyordur, ya duygu sömürüsüyle suçlanırım, yada yardım edecek durumları yoktur.  Senin elini tutmamak için hep bir bahane vardır.  Evin ödemeleri, mobilyanın taksidi, arabanın masrafı…  Bunca ihtiyaç (!) arasında sana ulaşamıyoruz.  Oysa çocuklarımızdan esirgemediğimiz harçlık seni hayata bağlamaya kafidir..  Gözlerimizi kapatıyoruz, kulaklarımızı tıkıyoruz.  Görmeyince, duymayınca yok oluyorsun.  Kendimizi kandırıyoruz.  O güzel gözlerindeki çaresizliği okuyamayanlar, birgün mezar taşını okumayı vicdanlarına nasıl anlatırlar?

Merhamet etmeyene merhamet olunmaz, unutuyoruz.

Kuruttuğumuz merhamet pınarının bizi çoraklığa mahkum ettiğinin farkına varamıyoruz.

Sömürülmüş, ezilmiş, horgörülmüş kıtanın siyah incisi, senin vebalin boynumuzdadır bilirim.  Soframızdaki her lokmada senin de hakkın var bilirim.  Bilirim ama…  Nefsimiz ve ardındakinin esaretinden kurtulup, gönüllü mahkumiyetten vazgeçebilsek…  Ah üzerimizdeki yaldızları silip, sade hayata bir geçebilsek…

Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların Rableri katında ecirleri vardır.  Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır (Bakara 2/274).  İnansak ve inandığımız gibi yaşasak…  Bu fotoğraflar hayat bulurmuydu?

Affet bizi diyemem sana, ama bir dileğim var senden.  Varoluşumun belki de en güzel payesini bana lütfeder misin?  Senin can azığını Rabbim bana nasib etmiş, manevi annen olmak istiyorum, kabul eder misin?

Serpil Kendir

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s