Delirmemek için


Delirmemek için

Uzmanlık gerektirmeyecek, kuşbakışı bakmaya ihtiyacı olmayacak kadar açık bir gerçek üzerinde yaşıyoruz: Ümmet olarak da insan topluluğu olarak da dört bir yanımızdan kuşatılmış durumdayız. Gıda olarak bizim için üretilenlerden temizlik malzemesi olarak kullandıklarımıza kadar pek çok şey hayatımızla oynuyor. Meskenlerimiz bedenlerimizin kabul etmediği bir beton yapının tahakkümü altında yükseliyor. İnsanî ilişkilerimiz ekonominin kurallarına paralel yürüyor; aile ve çevre, erime, yok olma meylindedir. Teknoloji nimet olarak geldiği halde, getirdiği nimetle yarışacak sıkıntılar da getirdi. Teknoloji ölüm oranlarını artırdı. Gürültü ve kirlilik başımızda dolaşan bulut haline geldi. Tabilik, sadelik, berraklık müzelere konacak kadar kayboldu. Çiçeğin plastik olanı, tabii olanından daha yaygın hale geldi. Sadece üretimi daha ucuz ve temini kolay olduğu için plastik çiçekler sempati işareti olarak takdim edilebilir oldu. Beton, petrol ve yapay her şey hayatı kuşattı. Geceler gündüzleştirildi. Güneşin doğduğu saatler uyumaya daldığımız saatler oldu. İnsan ve tabiat üzerinde Allah’ın hilkati değiştirilmeye çalışılıyor. Delirtilmek için arenaya alındık. Çıldırmak an işi oldu.

İnsanî kimliğimiz üzerindeki bu zorlama hayatın siyasi boyutu zaten bilinen bir durumdur. Haçlı seferleri tarih kitaplarında kaldı zannederdik. Birde baktık ki haçlılar hiç gitmemiş; tanklarıyla, kalemleriyle, spikerleriyle üzerimize üzerimize geliyorlar. Topraklarımız ve biz onların hedef listesinden hiç çıkmamışız.

Bu asrın getirdiği fitne çeşitlerinden biri mü’min kimliğimize yapılan sinsi saldırılardır. Bu saldırılar önceleri dışarıdan tezgâhlanırdı. İstişrak merkezleri kurulur, Müslümanların akideleri sarsılmaya çalışılırdı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti üzerinde tereddütler oluşturmak için büyük yatırımlara giriştiler. Bizim şahsiyetlerimizi yıpratmaya çalıştılar. Sevdiğimiz insanları kadın düşkünü, muhteris, kardeş katili, despot olarak sundular bize.

En vahimi de Müslümanların arasından, kâfirlerin dilini kullanmakta sakınca görmeyen kalem ve dil erbabının ortaya çıkması oldu. Fitneyi geç kavradık. Bunun için de fitne çok yol kat etti.

Ümmetin göz bebeği ashabı kiramı köy muhtarını tenkit eder gibi tenkit ettiler. Kur’an’ın övgüsüne mazhar olmuş, bize din taşımış insanlar uluorta ayıplandı. Allah’ın sevdiği mü’minler oldukları halde, adları anılan yerde gözyaşı akan insanlar cinsel zevk peşinde, siyasi ihtiraslı kimseler olarak ortaya konmak istendi. Ashabın iyisi, kötüsü ayrımı yapıldı. Kur’an’ın yasaklandığı sistemlerin çocukları oldukları halde Kur’an’ı insanlığa ulaştıran o mübarek insanlarla oynanarak Kur’an’la oynanmaya zemin hazırlandı.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisi okunan bir yerde, Müslüman olduğunu iddia eden insanlar: ‘Bana göre…’ deme cüreti gösterdiler. Onlar böyle derken Müslümanlar: ‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadisi konuşulurken nasıl sana göre de konuşulabiliyor?’ diye soramadılar.

Ümmetin ilim büyükleri Ebu Hanifeler, Malikler, Şafiiler diplomasız, eski zamanın hocaları olarak meclis dışına taşınmak istendi. Gün geçmedi ki bir ayet hakkında, bir hadis hakkında şüphe uyandıracak bir yorum yapılmasın. Her gün bir fitne ile uyandırdılar bizi. Kadınlarımızın kıyafetinden, çocuklarımızın Kur’an’lı eğitim görmelerinden, sakalımızdan, zikrimizden utanır hale getirdiler bizi.

Müslüman olmayı sorun insan olmak şeklinde önümüze koydular. Diğer mü’min kardeşlerimizle aramıza barikatlar kurdular. Müslüman’a övünebileceği tek şey, aslından kopmak kaldı. Kim ne kadar modernleşme veya ona benzer bir isimle aslından koparsa o, o kadar takdir topladı.

“Müminden başka arkadaşın olmasın”

Delirmemek için

1- Allah’a sığınmasını bilmek gerekir. Bu sığınma dua ile başlar, sebepleri kullanmakla devam eder. Bir Müslüman olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kalbinin dinde sabit kalması için ne kadar dua ettiğini dikkate almamız gerekir. Şeytanın hamleleri kıyamete kadar devam edecektir. Müslüman bütün şartlarda mü’min olarak kalmaya gayret edecek, yılmayacaktır. İsra suresinin 74-75. ayetleri bize ibretli bir mesaj vermektedir: ‘Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen de bir parça onlara meyledecektin. O zaman sana hayatın azabını da, ölümün azabını da kat kat tattırırdık; sen ise bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.’

Bu ayetlerde ‘sen’ ifadesinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelik olduğu düşünülünce meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılmaktadır.

Al-i İmran suresinin 8. ayetinde ise önemli bir gerçek dua kalıbı ile kulağımıza dökülmektedir: ‘Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi tekrar sapıklığa meylettirme.’

Allah’ın vaadinin hak olduğuna, O’nun dilemesinin önünde bir engel bulunamayacağına, meydana gelen olaylarda O’nun bir hikmeti olduğuna ve kullarını imtihan ettiğine kimin ayağının kayacağını kimin de sabit kalacağını görmek istediğine tam iman etmiş olmalıyız. Din bir oyun değildir. İmtihandır. Bu imtihan savaş meydanlarında olabileceği gibi evlerimizde, okuduğumuz gazetenin iç sayfaları arasında da olabilir. Evimize ziyarete gelen bir dostumuzun dişleri arasında da olabilir. Hayata imtihan olarak bakabilenler, önlerine çıkan olayları o imtihanın bir paragrafı olarak görürler ve yılmazlar. Belki bir soruda, iki soruda yanılırlar ama bütünde kaybetmezler. İmanda ciddiyet budur.

2- Dini bilgimizin kaynaklarını koruma altında tutmamız gerekir. Kimden din öğrendiğimiz çok önemlidir. Namaz kılmayandan namaz öğrenmenin çarpıklığı, faizi mubah görenden takvayı algılamamızın çaprazlığı nasıl dikkatimizden kaçmıyorsa, İslam’ı bölünmüş olarak anlayan, Müslüman olmayanların düşüncelerinden etkilenenden din almamız da o şekilde çarpıktır. Muhammed bin Sirin rahmetullahı aleyhin sözü gerçekten sloganlaştırılacak nitelikte bir sözdür: ‘Şu ilim dindir; dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!’ Müslim, Mukaddime, 5 (26)

Müslüman’ın aklını eski ve yeni fitnelerden koruması kendi görevidir. ‘İman ettim.’ demekle kurtulamayacağını, belli fitnelerden muhakkak geçeceğini bilmelidir. Bu fitneleri, kâfirlerin zulmü olarak görüp kurtulamaz. Kur’an, sünnet esaslı bilgi Müslüman’ın bilgi temelidir. Kur’an ve sünnetten çıkarılmış bilgiler de Müslüman’ın kütüphanesinde yer alır. Müslüman bünyesini takviye için gıda seçimi ve titizliği gösterdiği gibi dinini ve şahsiyetini ayakta tutacağı bilgi için de seçici ve titiz olmalıdır. Yazarı ‘Müslümanlardan!’ olmayan kitaplar, din ve fikir kaynağı olarak nasıl kütüphanelere konabilir?

İlim adamı, fetva ehli, örnek, önder kelimelerinin içini dolduracak isimleri seçerken, imanımızı ve amelimizi ne kadar önemsediğimizi de göstermiş olmaktayız. Kur’an’a ilgimiz, onu rehberimiz olarak görüşümüz de böyle bir tercihte ortaya çıkacaktır.

3- İslam’ı sadece zahiri bölümleri ile anlayıp yaşamaya çalışmanın sonucu olarak zamanla bir boşluk hissiyatı oluşabilir. İç huzurun tesisi için hurafe ve uydurma olmayan iç âlem bilgilerine muttali olmak, bilinenlerle amel etmeye çalışmak gerekir. Selef âlimlerinin ‘rekaik’ dediği bu tür bilgiler, dünya hayatını putlaştırma, ahireti unutma hastalığına karşı koruyucu vazifesi yapacaktır. Bunun adını tarikat olarak da koyabiliriz. Önemli olan ad değil, içeriktir. Şahısların öne çıkmadığı, ayet ve hadislerin sınırında durabilen bir anlayış önemlidir. Nefis terbiyesi, ruh eğitimi olarak da isimlendirebileceğimiz bu uygulama, belli bir yaşın üstündekiler için de görülmemelidir. Bilhassa genç yaştakiler için daha da önemli olduğunu söyleyebiliriz. Tek kanatlı olmamanın yolu buradan geçer. İslam’ı, hayatın bütününü kuşatacak genişlikte görebilenlerin temel karakterlerinden biri bu anlayıştır.

4- Arkadaş ve dost çevresi oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Hadisi şerifte: ‘Mü’minden başka arkadaşın olmasın!’ buyrulmuştur. (Tirmizî, Zühd, 56 (2395); Ebu Davud, Edeb, 20 (4832)) İnsanların şirin tavırlarına, nakışlı sözlerine aldanmamız bizi tehlikeli noktalara kaydırabilir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu hadisi şerifi önemli bir uyarıdır: ‘Ümmetimin sonunda insanlar çıkacak ve size sizin de babalarınızın da duymadığı şeyleri söyleyeceklerdir. Aman onlardan uzak durun.’ (Müslim, Mukaddime, 4 (15)) Güzel sözler söyleyene değil Kur’an ve hadise göre söyleyene tabi olmak gerekir.

5- Eski ümmetlerin ve bizim ümmetimizin tarihinin iyi tahlil edilmesi yararlı olacaktır. Tarih, bugünkü ambalajıyla değilse de benzer binlerce fitneyle doludur. Yeni değiliz. İmtihanın ilkleri değiliz. Ayaklarımızı yere basmamız şarttır. Kendimizi ve çocuklarımızı delirmeye karşı koruyalım.

Bu yeni değildir

Peygamberler dönemi de dâhil olmak üzere din, bir cephede münkirlerle öbür cephede de içten fitne üretenlerle uğraştı. Medine’nin en zorlu olaylarında iç fitneyi temsil eden münafıkların adı vardır. Gerçek böyledir. Dini yıpratan iç sıkıntıların olmadığı bir dönem düşünmek hayalcilik olur. İslam’ın en aziz günlerinden olan Ömer bin Hattab radıyallahu anhın döneminde bile bu tür olaylar vuku bulmuştur. Ashabın varlığına rağmen Kur’an’ı beşeri mantığa uyarlama gayretleri olmuştur.

Müslümanların itikadi açıdan ilk berraklığı korumaları, cemaatlerinin dağılmaması, umutlarının güçlü kalması önemli bir meseledir. Bu da, ilk nüvenin bozulmamasına, felsefe ve insan aklının dine müdahale etmemesine bağlıdır. İnsanların Kur’an ve hadisleri kendi sözleri gibi algılamaya başlaması, haramların tartışılabilir hale gelmesi ciddi bir tehlike belirtisidir. Kişilerin kendi menfaatlerine dinin alet edilmesi, dine hizmet için bir mevki işgal edenler de dâhil olmak üzere günübirlik olaylar uğruna İslam’ın hassas ilkeleriyle oynanması önemsenmesi gereken bir tehlikedir. Dinini derdi edinmişler bu tür olayların yoğunlaşma zamanlarında delirecek gibi olurlar. Topraklarımızı işgal etmek isteyenlerle akidemizi sulandırmak isteyenler arasında bu zaviyeden bakıldığında bir fark bulmak mümkün değildir.

Şunu da zihnimize not etmemizde yarar olacaktır

Cihad sadece kâfirlerin saldırılarına karşı cevap vermek midir? Elbette hayır! İslam’ı ayakta tutmak için yapılacak bütün çalışmalar cihad kapsamındadır. Eğer bir dönem yoğunlaşan fitneler, İslam’ı içten içe eritmeye yönelikse o zaman ilmi faaliyetler, akideyi koruma mücadelesi, sağlam akide sahibi nesiller yetiştirmek birinci derecede cihad olur. Faizin haramlığı ilkesi üzerinde sulanma ortaya çıktığında, faize karşı sürdürülen ekonomik mücadeleyi en öndeki cephelerimizden olan Kudüs davasından aşağı göremeyiz. Cihad kâfirlere karşı yapıldığı gibi, gereken usulleriyle münafıklara karşı yapılmaktadır.

Bu tür fitnelerin ortak noktası, İslam’ı bir bütün olarak kavrama yerine onun belli bölümlerini öne çıkarma hastalığıdır. Ramazan’da orucu, hac mevsiminde haccı, afetlerde sadakayı, seçim dönemlerinde vatandaşlığı öne çıkarma anlayışları temelde bu mantığa dayanmaktadır. Hâlbuki Müslüman için din bir bütündür; mevsimlik ve yöresellik izafe edilebilecek bir bölümü yoktur. Hac bir mevsimdedir ama etkisi bir ömür boyudur. Ramazan bir ay olmakla beraber bir yılı kurtarmak içindir. Şeytan böyle zamanlarda, umutsuzluk ve çaresizlik üzerine yatırım yaparak yıldırma ve karşı taraf önünde çaresiz düşürme hamleleri yapar. Müslüman delirecek gibi olur. Yolların bittiğini vehmeder. Böyle bir vehme kapılmak, o saldırılardan daha ağır sonuçlara neden olur. Allah’ın dini, kâfirlerin saldırılarına karşı koruma altında olduğu kadar, onu içinden çökertebilecek hastalıklara ve nifak hareketine karşı da himayededir. Delirmenin gereği yoktur.

Nureddin Yıldız
Millî gazete

Reklamlar

Delirmemek için” üzerine bir yorum

  1. Reblogged this on MadMaXTЯ MuЯaD TЯ and commented:
    Allah’a sığınmasını bilmek gerekir. Bu sığınma dua ile başlar, sebepleri kullanmakla devam eder. Bir Müslüman olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kalbinin dinde sabit kalması için ne kadar dua ettiğini dikkate almamız gerekir. Şeytanın hamleleri kıyamete kadar devam edecektir. Müslüman bütün şartlarda mü’min olarak kalmaya gayret edecek, yılmayacaktır. İsra suresinin 74-75. ayetleri bize ibretli bir mesaj vermektedir: ‘Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen de bir parça onlara meyledecektin. O zaman sana hayatın azabını da, ölümün azabını da kat kat tattırırdık; sen ise bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.’

    Bu ayetlerde ‘sen’ ifadesinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelik olduğu düşünülünce meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılmaktadır.

    Al-i İmran suresinin 8. ayetinde ise önemli bir gerçek dua kalıbı ile kulağımıza dökülmektedir: ‘Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi tekrar sapıklığa meylettirme.’

    Allah’ın vaadinin hak olduğuna, O’nun dilemesinin önünde bir engel bulunamayacağına, meydana gelen olaylarda O’nun bir hikmeti olduğuna ve kullarını imtihan ettiğine kimin ayağının kayacağını kimin de sabit kalacağını görmek istediğine tam iman etmiş olmalıyız. Din bir oyun değildir. İmtihandır. Bu imtihan savaş meydanlarında olabileceği gibi evlerimizde, okuduğumuz gazetenin iç sayfaları arasında da olabilir. Evimize ziyarete gelen bir dostumuzun dişleri arasında da olabilir. Hayata imtihan olarak bakabilenler, önlerine çıkan olayları o imtihanın bir paragrafı olarak görürler ve yılmazlar. Belki bir soruda, iki soruda yanılırlar ama bütünde kaybetmezler. İmanda ciddiyet budur.

    2- Dini bilgimizin kaynaklarını koruma altında tutmamız gerekir. Kimden din öğrendiğimiz çok önemlidir. Namaz kılmayandan namaz öğrenmenin çarpıklığı, faizi mubah görenden takvayı algılamamızın çaprazlığı nasıl dikkatimizden kaçmıyorsa, İslam’ı bölünmüş olarak anlayan, Müslüman olmayanların düşüncelerinden etkilenenden din almamız da o şekilde çarpıktır. Muhammed bin Sirin rahmetullahı aleyhin sözü gerçekten sloganlaştırılacak nitelikte bir sözdür: ‘Şu ilim dindir; dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!’ Müslim, Mukaddime, 5 (26)

    Müslüman’ın aklını eski ve yeni fitnelerden koruması kendi görevidir. ‘İman ettim.’ demekle kurtulamayacağını, belli fitnelerden muhakkak geçeceğini bilmelidir. Bu fitneleri, kâfirlerin zulmü olarak görüp kurtulamaz. Kur’an, sünnet esaslı bilgi Müslüman’ın bilgi temelidir. Kur’an ve sünnetten çıkarılmış bilgiler de Müslüman’ın kütüphanesinde yer alır. Müslüman bünyesini takviye için gıda seçimi ve titizliği gösterdiği gibi dinini ve şahsiyetini ayakta tutacağı bilgi için de seçici ve titiz olmalıdır. Yazarı ‘Müslümanlardan!’ olmayan kitaplar, din ve fikir kaynağı olarak nasıl kütüphanelere konabilir?

    İlim adamı, fetva ehli, örnek, önder kelimelerinin içini dolduracak isimleri seçerken, imanımızı ve amelimizi ne kadar önemsediğimizi de göstermiş olmaktayız. Kur’an’a ilgimiz, onu rehberimiz olarak görüşümüz de böyle bir tercihte ortaya çıkacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s