Hicretsiz Hayatlar


Öyle oldu ki, Hicri 1432 yılını idrak etmemiş olsaydık, neredeyse hicret konusunu da artık hatırlamaz olacaktık. Anlaşılan o ki, güncelin gürültüsü içinde temel kavramlar ve konular kayıp gidiyor, akabinde insanımızda da sorumluluklarını sürdürmede bir bilinç bulanıklığı baş gösteriyor…

Bu vesile ile sormak lazım; gerçekten hicretin mantığı nedir? Modern zamanlarda hicreti nasıl anlamak gerekir?

Hicret, salt Rasulullah (s.a.v) dönemine ait tarihsel bir olay mıdır? Yoksa tüm çağlara, tüm coğrafyalara, tüm kuşaklara yönelik imani bir sorumluluk mudur? Dün Mekke-Medine hattında gerçekleşen hicret, bu gün bizim için ne anlam ifade ediyor?

Bu sebeple hicretin kapsadığı anlam, amaç ve aşamaları bu gün yeniden idrak ve ihya etmek durumundayız.

Her şeyden önce hicret imani bir eylemdir. Çünkü Kuran-ı Kerim’de imandan hemen sonra hicret, akabinde cihat zikredilir. İman-Hicret-Cihat İslami yaşamın temel dinamikleri olarak belirginlik kazanır.

Tevhidin sosyalleşmesi, takvanın toplumsallaşması, Hakkın küresel ölçekte gündemleşmesi hicret gerçeği ile doğrudan bağlantılıdır…

İslami kimliğin inşasında, İslami toplumun oluşumunda hicret belirleyici bir role sahiptir…

Ali Şeriati büyük medeniyetlerin arka planında gerçekleşen hicretlere dikkat çekiyor…

İslam medeniyetinin inşası, münevver Medine’nin doğuşu hicretle birlikte başlar…

Bu bakımdan hicret bir kaçış değil, bilinçli bir ayrılış ve arayıştır. Cahiliyeden düşünce ve eylem planında kopuşu içeren sağlam bir duruş, ulvi bir çıkış anlamına geliyor. Yani cahiliyenin karanlık koridorlarından İslam’ın aydınlık kulvarına açılımın ismidir, hicret…

Hicret, imkansızlıklar içinde sızlanmak ve şikayetlenmek yerine, yeni imkanlar üretmek için harekete geçmektir… Çaresizliği kader olarak algılamak yerine, kararlı adımlarla umuda uzanmak ve umut olmaktır…

Hicret geri dönüşü olmayan, başını alıp gitme veya kaçma olayı değildir. Tam aksine daha güçlü dönme ve hesap sorma eylemidir. Bu bakımdan hicretin geri dönüşümü fetihtir, felahtır ve ferahlıktır…

Hicret, zulmün tasallut ve tahakkümü altında “hiçleşmemek” için “varoluş” mücadelesini farklı zeminlerde sürdürme kararlılığıdır. Yani kölece bir teslimiyetin yerine onurlu ve özgür bir tercihe gitmektir. Yeniden varolmak için yerleşik olmaktan ve mevcuttan vazgeçmektir…

Bundan dolayı tüm zamanlarda hicret önemlidir…

Hicret ruhunu yeniden yakalamak bizi eşyaya, metaya, dünyaya bağımlı olmaktan kurtaracaktır… Silik, sinik, sönük, donuk, kısık, mistik bir yaşamın kıskacında erimek, eğilmek, güdülmek, yamulmak, savrulmak istemiyorsak hicretle yeni dünyalara yol bulmamız gerekiyor…

Dünyevileşmenin, donuklaşmanın, durağanlaşmanın en belirgin sebeplerinden biri de hicretsiz hayatlara rıza göstermektir…

Her türlü dünyevi bağımlılıktan, bağlantıdan, bağdan ve bayağılıktan nasıl kurtulabiliriz? İşte hicret müstakil ve müstakim bir yaşamın şifrelerini bize açıyor. Sapmaları aşmanın, kuşatmaları yarmanın fırsatı hicretle oluşuyor…

Zaman ve mekana teslimiyet değil, Allah’a arz-ı ubudiyet ve Rasulü’ne tabiyet öne çıkıyor… İslam dışı yapıların bünyesinde asimile olmamak, cahiliyeye eklemlenmemek, neticesi yozlaşma olacak bir uzlaşmaya düçar kalmamak için hicret önümüzü ve ufkumuzu açıyor…

Zaten muhacir, Allah’ın razı olacağı hedefe yönelik sürekli hareket halinde olan kişi demektir. Toplumsal dönüşümün öznesi, evrensel sorumlulukların öncüsü olmak isteyenlerin çok boyutlu hicreti özümsemeleri ve önemsemeleri gerekmektedir… Sadece mekansal hicreti değil, deruni bir hicreti de kuşanmak kaçınılmazdır… Öncelikle günahlardan arınmayı, kirlerden sakınmayı, kötülerden uzaklaşmayı mutlaka gerçekleştirmeliyiz. Çünkü vahyin ilk uyarısı buna yöneliktir:

Pislikten hicret et.” (Müddessir-5)

Halkın (senin aleyhine) söyleyebileceği herşeye sabırla katlan ve onlardan en uygun /en güzel bir şekilde uzaklaş (hicret et).” (Müzzemmil-10)

Evet, herkesle, herşeyle barışık olmak zorunda değiliz…

Beraetimizi ve velayetimizi netleştirmek durumundayız. Tarafımızı, safımızı ayrıştırmak zorundayız. Yoksa grileşen bir dünyada, bulanık bir çağda kimlikler seçilmez olur…

Evet, aidiyetini, mensubiyetini, mesuliyetini, hassasiyetini, hususiyetini kaybedenlerin doğal olarak hicret diye bir derdi de olmayacaktır. Bu görev, bu gündem omurgası olmayanların, onurunu yitirenlerin zaten işi değildir. İslam dışı bir yaşama bağışıklık kazananlar için ise bu konular “dinde aşırılık“tır…

Öncelikle bizim günahların cazibesinden, takvanın zirvesine hicret etmemiz gerekiyor…

Kötülüğü emredici nefis“ten, “selim kalb“e uzanmamız ve uzlaşmamız elzem…

Modern tüketim çılgınlığını, kapitalist yaşam tarzını, seküler alışkanlıkları, liberal kültürü ancak hicret ruhu ile aşabiliriz…

Öyle ki, Allah’ın geniş arzını kendimize daralttık… Hedefleri küçülttük… Sorumlulukları azalttık… Görevleri erteledik…

Evet, kendimizi sınırladık… Mülke, makama, mekana, metaya, mevcuda takılı kaldık… Sonra alıştık, alıştırıldık… Sanki halimizden memnunuz… Karışan yok, eden yok… Evli evine, köylü köyüne… Alabildiğine evcilleştik, ehilleştik, yerelleştik… Sonuçta rahmet arayışında olanların bir çoğu rahata yenik düştü…

Aslında bu dünyada hepimiz muhaciriz…

Kimi Ümmü Kays’ın muhaciri… Bunlar değerlerini bırakıp sefilleşenlerdir…

Kimi de, ümmet ve İslam kaygısı ile muhacir… Bunlar değerlerini taşıyıp sonsuzluğa yürüyenlerdir…

Acaba bizim hicretimiz kime yönelik ?

Hz. İbrahim’in çağrısı bize ışık tutuyor ve yol gösteriyor;

Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim.” (Ankebut – 26)

Ramazan Kayan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s