Cennetin Çocuğu (Bir Terapi Öyküsü)


Bütün cennet çocuklarına ve
Rabbin emrine itiraz etmemiş anne ve babalara…

1.

Bir günün son saatleri yaklaşıyordu. Son hastamı da görmüştüm. Yorgunluktan halsiz düşmüş kafamı koltuğa yaslayıp, o günkü seansları gözden geçiriyordum. Bunu çoğunlukla yapıyorum. Etkilendiğim vakalar vardı. Çaresizlik hissettiklerim. Ne söyleyeceğimi bilemediklerim. Gün içinde bu an bereketli bir andır. Bir çeşit meyve toplama anıdır o an. O gün yaşadıklarımı gözden geçirip, zihnimde ve duygularımda tortu bırakan durumları zihnimde derleyip toplama anıdır bu an.

Bir yandan da acele ediyordum. Evime gitmek istiyordum artık. İnsan sorunları dinlediğim ofisimden uzaklaşmak istiyordum. Biraz yürüyecek ve düşünecektim. Yola koyulacak ve evin yoluna doğru hızlanacaktım. Sonra çocuklarımı da özlemiştim. Serra ve Zeyneb’i düşünüyordum. Onlarla oyun oynamak ne güzel olurdu şimdi. Gözümün önüne gülen gözleri gelmişti. Cennetsi bakışları ne rahatlatıcıydı. Kapı açılacak ve onlar “baba” diye boynuma atılacaklar. Sabırsızlanıyordum. Sonra eşimin şefkatine de ihtiyacım vardı. Zor bir gündü. Zor hastalar, zor sorunlar içinde debelenip durmuştum. Bir an önce eve ulaşmalıydım.

Masamı toplamış, dosyaları yerine koymuştum. Çantama evrakları koydum, okuduğum kitabı özenle yerleştirdim. Geriye çantanın fermuarını çekme kalmıştı. Telefon çaldı. Ahizeyi aldım.

Titrek, cılız ve tedirgin bir ses “alo” dedi. Kararsız ve çekingen bir hali vardı. Özür diledi.

Zamanınızı aldığımı biliyorum. Lâkin bana biraz zaman ayırabilirseniz çok memnun olurum. Buna çok ihtiyacım var” dedi.

Zamanlama mükemmeldi. Bunu kasten yapmamıştı. Belki de sınanıyordum. Çantam hâlâ açık duruyordu ve kapandığında ben evin yolunu tutmuş olacaktım.

Buyurun, sizi dinliyorum, size nasıl yardımcı olabilirim?

Sesin titrekliği, yardıma ihtiyacı beni etkilemişti. Yaralanmış bir kalbin sesiydi bu. Acı çeken bir insanın ses tonuydu. Böyle sesleri çok iyi tanıyordum. Yıllarca mesleğin içinde olma, bana sesleri okuma tecrübesi kazandırmıştı. Ona “şu an evime gitmeye hazırlanıyorum, başka bir zaman sonra da görüşebiliriz” diyemedim.

Bütün dikkatimi telefondaki sese vermek zorundaydım. Çünkü onu göremiyordum. Yüzünü okuyamayacak, duygularını tam olarak anlayamayacak, ne yaşadığını hissedemeyecek ve dolayısı ile onun dünyasına giremeyecektim. Elimde o insanı anlamanın tek imkânı vardı. O da sesiydi.

Bakın size uzun uzadıya seanslara gelemem. Şu an inanın çok acı çekiyorum. Lütfen bana tek bir cümle söyleyin. Bir şeyler anlatın ve yüreğimdeki acıyı alın”.

İki tane sorun vardı. Birincisi benden bir yardım taleb eden kişi karşımda bile değildi. Onu göremiyordum. Onun yüzünü okuyamıyordum. Onun dünyasının derinliklerine giremiyordum. Onun yalnızca sesi vardı. Titrek, acı çeken bir ses. Sonra o kimdi? Yardım edeceğim kişiyi ayrıntıdan ayrıntıya geçirir, sıkı bir elekten geçirir, onu iyice tanır sonra söyleyecekerimi söylerdim. O ise benden telefonda yardım istiyordu.

İkinci sorun beni iyice bunaltmıştı. “Tek bir cümle” isteniyordu benden. Tek bir cümle ile onu rahatlatmam isteniyordu.

Bunlar en irkildiğim cümlelerden biridir. Birisinin “beni iyileştirin” isteği hep korkutagelmiştir. İşimin zor olduğunu farketmiştim. Koltuğa iyice yaslandım. Bu telefon görüşmesi epey vaktimi alacağa benziyordu. Önce benim iyileştirici gücümün olmadığını karşımdaki kişinin bilmesi gerekirdi. Bunu söylemekten vazgeçtim.

Benden yardımcı olmanızı istediğiniz konuyu bana anlatır mısınız?

9 yaşındaki çocuğu, 3 ay önce yeğeninin sürdüğü arabanın trafik kazası geçirmesi sonucu ölmüştü. Anne çok acı çekiyordu. Günlerdir ağlıyordu. Evlerinin tam karşısındaki ilkokula bakamıyordu. Okula giden çocuğu yaşıtı çocukları görünce yüreği sızlıyor, kendi çocuğunun toprağın altında olmasına dayanamıyordu. Hayatla adeta bir bağlantısı kalmamıştı. Çocuğu olmadan yaşamak neye yarardı ki. Çocuğu şimdi neredeydi? Ne yapıyordu? Toprağın altında üşümüyor muydu? Ruhu huzur içinde miydi? Yoksa azap mı çekiyordu? Annesini özlüyor muydu?

Kısacası sorun şuydu: yavrusu ölmüştü. Onunla ilgili planları ölmüştü. Onunla ilgili projeleri ölmüştü. Onunla ilgili hayalleri ölmüştü. Ondan olacak torunları ölmüştü. Onun okulu bitirmesi ölmüştü. Çocuğunda tadacağı başarılar ölmüştü. Geleceği ölmüştü. Geçmişi ölmüştü.

Unutur gidersin demişlerdi. Onu unutmak bir ihanetti. Yaşamı tam bir yas içinde geçiyordu. Bir insan çocuğunu nasıl unuturdu. Günlerdir yaşam bir zehir gibi içine akıyordu.

Sorular bunlardı ve benden bir cümle ile kendisinin rahatlatılmasını istiyordu. Ve benim acelem vardı. Ben çocuklarıma kavuşmak için toparlanmaya çalışıyor, aceleyle çantamı yerleştiriyor, karşımdaki insan, çocuğunu kaybetmekten acı çekiyordu ve cevaplarını bulamadığı soruları hayatını allak bullak ediyordu. Yaratıcı zor bir anda zor bir tercihle beni karşı karşıya getirmişti.

Hayatım ikiye bölünmüştü sanki. Bir yanda çocuklarım vardı. Serra ile Zeynep beni bekliyorlardı. Yarım saatlik bir yürümeden sonra onların yanında olabilirdim. Yarım saat sonra onlar “baba” diye kucağıma atlayabilirlerdi. Bölünmüş dünyanın diğer yarısında acılı bir kalp vardı. Titrek bir ses yavrusunu kaybettiğini söylüyordu. Ve ben tam evime ulaşmak isterken o yardım istiyordu.

Kalmalıydım. Serra ile Zeynep ve eşim haklarını helâl etmeliydiler. Onlara ait bir zamanı ben telefondaki sese harcayacaktım. Bu fedakârlığı yapacaklarına inanıyordum.

Bir cümle bulmalıydım. Tek bir cümle bu annenin tüm sorunlarını halletmeliydi. Mucizevî bir cümle. Bir tılsıma ihtiyacım vardı. Hayatın ve ölümün sırrını açacak ve çözecek tek bir cümle gerekliydi bana. Böyle bir cümle olmalıydı. Her şeyi anlatan ve özetleyen bir kaç kelime. Ne kadar da ihtiyacım vardı şimdi buna. Uzun uzadıya edebiyat yapmaya, nutuk çekmeye, uzun öğütlere ihtiyacı olmadığını söylemeye getiriyordu telefondaki anne.

Ben uzun uzadıya terapilere alışıktım. Haftalar, aylar süren seanslarla ancak insanların dünyasına girebiliyor ve ancak bir şeyler söyleyebiliyordum. İlk kez bir hasta benden tek seanslık bile değil tek bir cümlelik bir terapi rica ediyordu. Hem de telefonla! O dobra dobra konuşmuştu ve konuya direkt girmişti. Bu hali hoşuma gitmişti. O bir tek cümleyi bulabilsem hayatımın tek bir cümlelik ilk terapisini yapmaya hazırdım. Bu terapi seansı bedavaya gelse bile…

2.

Debelenip duruyordum. İncinmiş bir kalbe, karanlık içinde olduğunu söyleyen bir kalbe bir şeyler söylemeyi, teselli edebilmeyi ne kadar isterdim. Onun yüreğinin ferahlaması, acısının bir nebze de olsa soğuması ne büyük bir nimet olurdu.

O ne kadar acı çektiğini söylüyorsa ben de o kadar tıkanıyordum. Kendimden çok şey mi bekliyordum yoksa? Belki de bu kadar çırpınmama gerek yoktu. Onun istediği acısının anlaşılmasıydı sadece. Belki de acısını her insanla paylaşamıyor, insanlar acısını fazla ve gereksiz buluyor o da kendini her insana açamıyordu. Belki de acısını anladığımı söylemem yeterdi.

Telefon çaldı. Ben zaten telefonda konuşuyordum. Bu sefer ki cep telefonuydu. Ne güzel bir gündü. Ben daha birini halletmeden diğerinin sesi odanın içinde vızıldayan bir arının sesi gibi gezinip duruyordu. Bir an ekranın üzerine gözüm kaydı. “Ayşe” yazıyordu ekranda. Eşim arıyordu. Genel ilkem biriyle konuşurken bir başka insanla konuşmamaktır. Terapi seanslarına telefon almadığım gibi telefonla konuşurken rahatsız edilmekte istemezdim. İnatla cep telefonu çalmaya devam ediyordu. İçimde bir ses beni adeta dürttü ve şu telefona cevap ver dedi.

Özür dilerim sizi bir kaç dakika bekletebilirmiyim?

Aslında zaman kazanmak istiyordum. Karşıma bir fırsat çıkmıştı. Cep telefonunu açtım. Eşimden önce davrandım.

Sen de bir annesin. Sence bir anne çocuğunu kaybederse ne hisseder? Çok ama çok acı çekiyorsa neden acı çeker?

Sesimdeki gerginliği, huzursuzluğu anlamıştı. Olanca bir yumuşaklık sergilemeye çalışıyordu. Bu soru nerden çıktı şimdi diye sormadı bile. Bana soru sorulmasına tahammülüm yoktu. Sorumun cevabını istiyordum.

Öncelikle” dedi. “Sence bu bir kayıp mı? Anne çocuğunu kaybetti mi?

İyi bir noktaydı. Oldum olası şu kayıp kelimesinden hiç hoşlanmamıştım. Psikiyatri kitapları ise inatla “kayıp” kelimesini kullanırdı. “Kayıplara bağlı gelişen yas reaksiyonları” psikayatri ders kitaplarının baş konularındandı. Kayıp kelimesi ne kadar iğreti idi. İnsanların yüreğini yakıyor, ölüm hadiselerini bir işkenceye dönüştürüyor, ruha batan bir kıymık gibi ruhu huzursuz edip duruyordu.

Yusuf İslam bir tv programında 5 çocuğu olduğunu söylemiş ve isimlerini teker teker sıralamıştı. Dördüncü çocuğu vefat ettiği halde 5 çocuğum var diyebiliyordu. Bunu dikkate alabilirsin.”

Bir annenin çocuğunun ölümüne verdiği tepkiyi, çocuğu hayattayken ki çocuğuna olan tutumu belirler. Çocuğunu ölmeden önce sahiplendi ise, yaşadığı acı daha fazla olur.

Tamam” dedim. “Bunlar bana yeter. Zihnim epey açıldı. Ama dur kapatma. Bana yine de bir cümle gerekli. Tek bir cümle

Düşünme sırası eşimdeydi. “Geçen gün okumuştuk” dedi. “Mülk O’nundur

Kainatın Rabbi önce beni sevindirmişti. Doğru ya. Mülk O’nundu. Her şey O’nundu. Biz anne babalarımızın değildik. Çocuklarımız bizim değillerdi. Mülk O’nundu. Bizler onların kucaklarına bırakılan birer emanettik. Çocuklarımız kucaklarımıza bırakılan birer emanetti. Mülk O’nundur cümlesi zihnimde belirdiği yerden başlayarak yankılanıyor, oradan dağılıyor, gidiyor, uzuyor, tüm kâinata doğru salınıp duruyordu. Her şey O’nundur. Biz O’nunuz. Biz O’nun isek, hüküm de O’na aitti.

Kâinattaki nesneler birden bir düzen kazanmaya başladılar zihnimde. Sahipsiz bir şeyin olmaması nesneleri düzene koydu, kimsesizlikten kurtardı, kimsesizliğin getirdiği karmaşa yerini her şeyin dizgin altında olduğu gerçekliğiyle yer değiştirdi.

Önce benim kalbim rahatlamıştı. Bana tesir etmeyen bir şeyin hastama tesir etmeyeceğini bilirdim. Benim duygularımı teskin etmeyen bir gerçeklik, bir başka duyguyu nasıl teskin edebilirdi? İki tane cümle belirmişti zihnimde. Bir tercih yapmalı ve birini söylemeliydim. O yalnızca bir cümle istiyordu. Tek bir cümle.

Telefona döndüm.

Sizin kaç çocuğunuz var?” diye sordum.

Üç tane çocuğum var idi. Birini kaybettim, iki kaldı.”

Kaybettim. Annenin çektiği tüm acıyı açıklayabilecek güçte bir kelime idi bu. Can alıcı kelime bu idi. Kaybettim de acı vardı. Kaybettim de sahiplenmek vardı. Mülk edinmek vardı. İnsan sahip olduğuna inandığı şeyi kaybederdi. Kaybettim. Benliğin oyunu idi. Kaybettim demekle kaybediyorduk. Kaybettim dedikten sonra ruhun huzur bulması imkânsızdı.

Kayıp mı ettiniz?” dedim anlamazlığa vurarak. “Nasıl oldu bu?

9 yaşındaki çocuğum öldü dedim ya” dedi şaşkınlıkla.

Bir varlığın ölmesi ile kaybetmek aynı şey midir?

Bir varlığın ölmesi onu kaybetmek midir? Sorun buydu ve o oğlunun ölmesini bir kayıp olarak algılıyordu. Ona ruhlar âleminden bahsettim. Ruhunun yaşadığından ve bülûğ çağından önce ölen çocukların “cennetin çocuğu” (Kuran: 76:19 ve 56: 17) olduğundan. Ruhunun dünyanın meşakketleri, zorlukları, acıları, soğuğundan kurtulmasını anlattım. Çocuğunun bedeni toprak altındaydı. Bu doğruydu. Ama çocuğu toprak altında değildi. İnsan denilince beden mi anlaşılırdı?

Çocukluk fotoğraflarınıza hiç bakarmısınız?

Bakarım evet

Şu an ki sizle fotoğraftaki siz, siz misiniz?

Biz yalnızca bedenimiz değilizdir. Ruhumuz, aklımız, kalbimiz, şuurumuz, duygularımız ve tanımlayamadığımız bir çok şeyiz biz. Toprak altında olan ise yalnızca bedenimizdir. Yaşam boyu kimbilir kaç beden bırakıyoruz toprak altına. Onun dokuz yaşındaki çocuğu 9 kere aslında bedenini toprak altına zaten bırakmadı mı?

Söyleyebileceğim o tek cümle artık şuydu: “Sizin 3 çocuğunuz vardı. Bir çocuğunuz şimdi ruhlar âleminde yaşıyor. Sizin hâlâ 3 çocuğunuz var.

Etkilenmişmiydi? Ne düşünüyordu? Ne hissediyordu? Bu soruların cevabını bilmiyordum. Yüzü yoktu karşımda. Yüzünün aldığı şekilden içinde gelişen tepkiyi okuyabilir ve buna göre konuşmamı yönlendirebilirdim. Bu imkanımın olmasını ne kadar isterdim.

Benden okumak için bazı kitap önerileri aldıktan sonra teşekkür ederek telefonu kapattığında içimi birden bir pişmanlık kapladı. Telefon numarasını almamıştım. Belki bir kaç hafta sonra arar ve durumunu sorardım. Ama artık geçti.

Ofisten çıkıp yola koyulduğumda ona bir isim vermek geçti içimden. Kimi zaman yaptığım bir şeydi bu. Terapi hastamı özetleyecek bir cümle bulmaya çalışırdım. Ona ne isim vermeliydim? Çocuğuna “Cennetin çocuğu” demiştim. Yaratıcı da onun “cennet annesi” olmasını istiyor olabilirdi. Çocuğu kucağında sonsuz bir yaşamı orada geçirdiğini hayal ettim. Evet bu isim uygundu. “Cennet annesi”. Niye olmasındı. Mülk Yaratıcınındı ve öyle olunca hüküm de O’nundu. Umarım “Cennet annesi” bu hükme hiç itiraz etmezdi.

Onun hâlâ 3 çocuğu vardı. Ya benim kaç kardeşim vardı? Telefon görüşmesinden önce sorulsaydı 5 kardeşiz derdim. Ben gezegene yollanmadan önce, ikisi ikiz olmak üzere 4 kardeşim dünya hayatına yollanmış. Belli süre sonra, yaşamaları ruhlar âleminde devam etmesi yolunda Rableri hüküm vermiş. Bunları anlatırken anne ve babamın gözleri hep yaşla dolardı. O ana dek hayatımda onlar hiç yokmuş gibi yaşıyordum. Gerçekte ise ilişkimiz kopmamış olarak davranabilirdim. Onlar da cennetin çocuğu olmuşlardı. Ve Rabbimiz izin verirse onlarla cennette tanışacaktık. Onlarla irtibatım olabilirdi. İlk irtibatı kurmaya karar verdim. Kardeşlerim ve diğer tüm cennetin çocukları için fatiha okudum.

Eve vardığımda artık telefondaki annenin 3 çocuğu benim de sekiz kardeşim vardı.

3.

Kahve taneleri nasıl oluyor da
böyle hemen eriyebiliyor?

İlginç bir soru.

İnsanlar insanlara sorular sorar. İnsanlar sorularla diğer insanın kavramlar dünyasına girmek ister. O dünyada neler yaşanmaktadır? O dünya nasıldır? O dünya hayata ve kendine nasıl bakar? Bir terapist olarak ben de sorular sorarım. O insanın kavramlar dünyasına girerek ona ulaşmaya çalışırım. “Yaşınız kaç, mesleğiniz ne, evli misiniz, nerede oturursunuz, bana gelme sebebiniz?” Sorular bir başka insanın (“öteki”) dünyasına giden ilk yolu açarlar. “Anlattığınız olaya sizin bakış açınız nedir?” Soru sormak (sorgulamak değil) uygun yerde ve zamanda sihirli bir etki ile sizi diğer insana bağlar ve onu size açar.

Sorular kullandığım en önemli aracımdır. Sorularsız yapamam. Onlarsız insanları tanıyamam ve anlayamam. Hastalarım için de aynı şey geçerlidir. Onlar da bana sorular sorarak başka bir açıdan-benim açımdan kendilerini görmek isterler. Onlarla benim aramdaki diyalog ve ilişkide sorular önemli bir yer tutar.

O gün yine ofisteki odamın içinde sorular uçuşmuştu. “Ne yapmalıyım?”, “Nasıl yaparsam benim için daha iyi olur?”, “O an öfkelendiğinizde aklınızdan geçenleri bana anlatır mısınız?”, “Sizce arkadaşım bana ne demek istedi?”, “İyileşecek miyim?”, “Bu olaya başka bir bakış açısı bulabilir misiniz?”, “Ne zaman iyileşeceğim?”, “Karnımın ağrısı psikolojik mi yoksa organik bir nedeni var mı?”. Bu sorular üç aşağı beş yukarı bir terapistin aşina olduğu sorulardır.

Sorular insanın yaşamdaki ihtiyaç listesi gibidir. Sorular insanın merak sınırlarının genişliğini, gerçeklik arayışının derinliğin gösterir. Yaşamın kendisi de bir sorudur. Büyükçe bir soru. Altından kolay kolay kalkılamayan bir soru. Kendisi bir soru olan hayat sorusunun cevaplanması ile anlam ve önem kazanması en önemli ihtiyaçlardan biridir. Önemsiz görünen sorular vardır, önemli görünen sorular vardır. Aslında bütün sorular önemlidir.

Her an hepimize bütün sorular önemli görünmez. İhtiyaçların hayatımızdaki önem kazanmasına göre bir soru gelir hayatımızın tam ortasına “cuk” diye oturur. Kişi artık hayatında bu soru ile yatar bu soru ile kalkar. Hatta rüyaları bile bu soru ve cevabı ile şekillenir. Artık o soru cevaplanmadıkça o insanın ruhu acıdan kurtulmaz. Kişinin sorusu cevaplanmalı ve kişi artık bir sonuca varmalı veya duruma göre de bazen bir karar almalıdır.

Hayatının ortasına bir soru gelip “cuk” diye oturmuş ve oradan cevap verilmedikçe ayrılmayan soruları olan insanları başkaları dışarıdan anlayamayabilir. Başkalarına bu abartı, kafaya takma vs. gibi gelebilir. Gerçek ise öyle değildir. İnsan yaşamında gerçekliği arar ve merak eder.

Sıradan bir insana örneğin Nişantaşında vitrinlere bakan bir insana “şu an cennet var mı, yoksa cennet şimdi yok da sonradan mı yaratılacak?” gibi bir soru ona bir anlam ifade etmeyebilir. Hatta oldukça da tuhaf kaçabilir. Çünkü onun o anda cennetin şimdi varlığı ile igili bir ihtiyacı yoktur. Hayatı yaşarken çember içine aldığı ihtiyaçlar listesinde cennetin şu an var olup olamadığı yoktur. Onun zihni ‘ucuzluktan hangi malı nasıl kapabilirim?’ İle meşgul olmaktadır.

Öğleden sonra 13.00 randevusu ile biten görüşmeden sonra 14.00 randevusu için 10 dk. vardı. Kaynamış suyu kupaya boşalttım ve içine koyduğum kahve tanelerinin erimesini seyrediyordum. Ne düşündüğümü şimdi tam hatırlamıyorum. Belkide bir şey düşünmek istemiyordum. Belki de sadece kahve taneleri ile meşgul olmak istiyordum. Onların kokularını burnuma çektim. Tam tamına “kahve kokusu” neyse oydu işte. Zihnime zınk diye bir soru geldi. “Kahve taneleri nasıl oluyor da böyle hemen eriyebiliyor?” Sekreterin 14.00 randevusunu alan hastanın geldiğin söylemesi ile bu sorudan kurtulmuştum. Daha doğrusu o an onu unutmuştum.

Ofisteki odama giren bir çiftti. Karı koca kendi koltuklarına oturdular. Kendilerini tanıttıktan sonra erkek konuşmaya başladı.

Dokuz yaşındaki çocukları, 5 ay önce yeğenlerinin kullandığı bir araba kazasında ölmüştü. Her ikisinin de hayatları sarsılmıştı. Üzgündüler. Ağlıyorlardı.

İkisinin de gözleri yaşarmıştı. 9 yaşında bir çocuğun ölümü. Yeğenlerinin kullandığı araba. Yine böyle bir ölüm konusunu bir zaman önce dinlememiş miydim ben?

Hanım o ana dek bir iki cümle dışında konuşmamıştı. “Sizi iki ay önce telefonda aramıştım” dedi. İki ay önce telefon edip tek cümlelik terapi isteyen hanımdı bu.

Sizin kaç çocuğunuz vardı?” diye sordum.

Artık her ikimiz de gerçeği biliyoruz. Bizim üç çocuğumuz vardı. Bir tanesi cennete gitti. Hala üç çocuğumuz var.

Aslında onları denemek için sormamıştım. Kaç çocukları olduğunu merak etmiştim yalnızca.

Bizim temel sorunumuz çözüldü. Çocuğumuzu kaybetmedik. Rabbimiz onu bizden aldı. Yine Rabbimiz’in buluğ çağından önce ölen çocuklarını cennetine koyacağını da biliyoruz. Bu kalbimizi çok rahatlattı. Şimdi bir sorunumuz kaldı.

Annenin zihnini kemiren bir soru vardı. Bu soru hayatının merkezine yerleşmiş, “cuk” diye oturmuştu. Sorunun cevabı hayatını kaplamış ve olmassa olmaz bir noktaya varmıştı.

Annenin sorusu şuydu: “Cennet şimdiden var mı yoksa sonradan mı yaratılacak?” Bir çok insan için merak alanının dışında olan bu soru çocuğu vefat etmiş ve acı çeken bir annenin hayatının merkezi haline gelmişti. Eğer Cennet şimdi varsa çocuğu da sorgusuz direkt cennete alınacağından şimdi cennette yaşıyor olacaktı. Bunun böyle olması kalbini teskin ediyor, memnun oluyor, duygularını gülümsetiyordu. Kalbi cennetin sonradan yaratılmasını ve ancak o zaman çocuğunun cennete konulmasına razı olmuyordu.

Anne sorusunu sormuştu. Anne ve baba gözlerini bana dikmiş bakıyorlardı. Beklenmedik bir soruydu bu bana. İlk kez böyle bir soru soruyordu bir hastam.

Size iki şey söyleyebilirim” dedim.

Birincisi Hz. Adem Hz. Havva ile cennette yaşadığına ve oradan izin verilmeyen ağacın meyvesinden yiyip çıkarıldıklarına göre cennet şimdiden var. Cennet yaratılmış olarak duruyor. Yine miraçta Hz. Peygamberin cennet alemlerini gördüğü söylenir.

Ne ilginç bir soruydu. İnsanın gerçeklik talebi ve merak sınırlarının nerelere uzandığını gösteren bir soruydu. İyi bir soruydu. Gerçekliği olan bir soruydu. Kaliteli bir soruydu. Bu tam bir soruydu işte.

Kahve taneleri nasıl oluyor da böyle hemen eriyebiliyor?

Mustafa Ulusoy
Zafer dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s