Şeytanın ilk oyunu


Şeytanın ilk oyunu

Örümcek ağı gibi çevremizi kuşatan yabancı kültür istilasını en renkli görüntüleri ile izlediğimiz iki alandan birinin kadın dünyası üzerinde olduğunu tespit edebiliriz. İkinci istila alanı da akidemizdir. Neye nasıl inanacağımızı belirleme, Kur’an itikadımızı zayıflatmaz şeklinde uygulanan bu kuşatma, kimi zaman bir asır sonra sonuç verecek çalışmalar olarak yapılabilmiştir. Ezeli düşmanımız İblis’in insana karşı ilk hamlesi de, kadın ve erkek olarak sonuçlarını izlediğimiz ve cennetten çıkarılma ile sonuçlanmış süreçtir. Bugün ve kıyamete kadar o sürecin etkisi altında olmadığımız bir günden söz edemeyeceğimizi söyleyebiliriz.

Kitabımız Kur’an, herkesin anlayabileceği bir dille insanlığı ikaz etmiştir. Özellikle herkesin anlayacağı bir dil olduğunu tekit ederek, A’raf suresinin yirmi yedinci ayetini öne çıkarma durumundadır. A’raf suresinin bu âyeti ile Müslim’in Sahih’inde rivayet ettiği ‘giyinmiş çıplaklar’ hadisini beraber ele aldığımızda tesettürün neyi ifade ettiği iyi anlaşılacaklar. A’raf ayeti, giyinmenin yerini tekit ederken Müslim hadisi de orijinal olmadıkça giyinmiş olmanın tesettür olamayacağını tekit etmektedir. Şeytanın insana ilk oyunu, ilk darbesi olarak gerçekleşen tesettürsüzlük, onun günümüzde devam eden darbesi olarak pratikte kalmaktadır.

A’raf ayetine dikkat edelim:
“Ey Ademoğulları! Şeytan anne-babanızı, çirkin yerlerini kendilerine göstermek için giyisilerini soyarak Cennet’ten çıkardığı gibi, sizi de sapıtıp yoldan çıkarmasın. İblis ve ordusu, sizin onları göremeyeceğiniz şekilde sizi görürler.”

İblis’in babamız ve annemiz üzerindeki ilk eylemi, ikisini de çıplak bırakmak olmuştur. Bu çıplaklığın akıbeti de Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılması olarak gerçekleşmiştir. Âyet ise çok açık bir şekilde, insanın fıtrattan sapmasının ilk defa çıplaklaşma ile ortaya çıktığını göstermektedir. Mü’min insanlar da, bu ilk işe karşı uyanık bulunmaya ikaz edilmektedirler.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de, çıplaklık konusunda dikkatimizden kaçmasında sakınca görmeyebileceğimiz bir inceliği önümüze koymaktadır. Bu hadisi de dikkatle ele alalım:
‘Cehennemliklerden iki grubu henüz ben görmedim. Bunlardan biri, ellerinde inek kuyruğu gibi kırbaçlarla insanları dövenlerdir. Bir diğeri de, GİYİNMİŞ ÇIPLAK kadınlardır. Eğirtip kıvırtarak gezerler. Başları deve hörgücü gibi yapılmıştır. Bunlar, kokusu şu kadar mesafeden hissedilebilecek olan cennete giremeyecekler, kokusunu bile hissedemeyecekler.’ Müslim, Cenne,13/2128

Bu hadiste de gayet açık bir dille şunlara dikkat çekilmiştir:
Hadis GİYİNMİŞ ÇIPLAK şeklinde bir ifade kullanmaktadır. Böyle bir ifade, yaygın değildir. İnsan ya giyinmiş olur ya da çıplak olur. Hem giyinmiş hem de çıplak olmak mümkün değildir. Yarı giyinmiş olabilir, yırtık, eski giyinmiş de olabilir. Giyinmiş çıplaklığın ise ancak şu anlamda ele alınması mümkün olabilmektedir: ‘Görünürde var olan ama giyinmenin gereğini gerçekleştirmeyen bir kıyafet’ ile giyinmiş bayanlar bulunacaktır. Bu benzetmenin en açık anlaşılabilen anlamı budur.

Hadisi şerif, net bir şekilde kadınların giyinmesi konusunu cehennem ve cennet ile çok yakın bağlantılı bir konu olarak bize göstermektedir. Normalde giyinme yani tesettür, imana dair konulardan değildir. Amile dair konulardan biri olduğu hâlde hadiste, cennete girmek ve hatta cennetin kokusunu hissetmek gibi bir çeşit mübalağa seviyesi ile ifade edilmiştir.

A’raf suresinin âyeti ile bu hadisin yan yana konması, kadının tesettürünün günümüz için iman davasının ikinci sıraya konamayacak konularından birini simgelediğini göstermektedir. Tesettür, Müslim hadisindeki maksadı gerçekleşmedikten sonra kadının üzerindeki kıyafetin, kadının cennet umudunu eriten bir sorun durumuna gelmektedir.

Çıplaklık, fıtrata aykırıdır. Fıtrata uygun olan giyinmiş olmaktır. Diğer fıtrat olan şeylerde olduğu gibi tesettürde Allah’ın çizdiği çizgiden sapılmış olma ihtimali vardır. Namaza veya oruca bir bid’at girebileceği gibi, Allah’ın emirlerinden biri olan tesettüre de ondan olmayan girebilir. Mü’minin böyle bir durumdaki yöntemi, aslı bulun, asla göre olanı yapmak olacaktır.

Bu anlam üzerinden bakıldığında şunu söyleyebiliriz:
Müslümanların caddelerinde işgal askerlerinin dolaşması, imanımız açısından bakıldığında neyi yansıtıyorsa bu ümmete ait olmayan kıyafetlerle sokaklarımızda bu ümmetin kadınlarının dolaşıyor olması da aynı şeydir. Neticede iki sonuç da şeytanın planlayıp bizi planına esir ettiği projelerindendir. Tesettürün modanın ilgi alanına girmesini, Müslüman kadınlara daha güzel görünecekleri giyimlerin tasarlanmasını ise şeytanın projesinde ne kadar eski olduğu kadar ne kadar ısrarcı olduğunun tekidi olarak görebiliriz. Bu da, önümüzdeki tesettür konusunu bir cihat alanı olarak görmekteki haklılığı ispat eder.

Tesettür Cihat Düzeyine Yükselmiştir

Müslüman kadınların tesettürü, tesettürlerinin kendi aralarındaki bir konu olarak anlaşıldığı zamanda fıkıh konularından biri idi. Nasıldır, ne kadarı caizdir, ne kadarı mekruhtur denebilirdi. Nitekim öyle olmuştur da. Müslüman kadınlar, bedenlerini örtecek kıyafetleri fıkıhtan önce yöresel örflerinden almışlardır. Zaten örfleri de fıkıh ilkeleri ile ters düşmeyen bir düzeyde seyrediyordu, tartışılacak mesele yoktu. Mağrip ülkelerindeki Müslüman kadınların tesettür olan kıyafetleri ile Anadolu’daki Müslüman kadınların tesettür olan kıyafetleri arasında gözle görülebilir bir fark vardı ama her iki kıyafette fıkıh açısından olabilir nitelikte idi. Fıkıh ilkeleri açısından ‘şu kıyafet’ diye bir şart yoktur bilakis ‘şey kıyafet’ diye getirilmiş genel ilkeler şeklinde olan bir kıyafet vardır. Hatta Anadolu kadınının tesettür olarak kullandığı kıyafet bile yöreden yöreye değişkenlik gösterdiği olmuştur. Bunun da bir sakıncası yoktu.

Bugün gelinen noktada ise Müslüman kadının tesettürü, Müslüman kadına şekil vermek isteyenler tarafından yönlendirilmek istenmektedir. Bu yönlendirme, tesettürün asıl maksadı olan kadını mahremi olmayan erkeklerin gözünden korumaktan alıp kadını ‘güzel görünme’ uçurumuna taşımıştır. Müslüman kadın da güzel görünmelidir, tesettür itici olmamalıdır gibi iddialar kimi zamanlar İslam’ı kadının üzerinden hoş gösterme evhamına gerekçe bile yapılmıştır. Artık dün, Yahudi firması diyerek malını boykot ettiğimiz firmalar, bugün kadınlarımın tesettürde kullanacağı başörtüsünü imal edebilmektedirler. Tesettür, Avrupa menşeli moda merkezlerinin de ilgisini çeker olmuştur.

Yetişen genç kızlarımızın, durdurulamaz bir düzeyde hızla yayılan sosyal iletişim imkânlarının, farklı kültürden ve ailelerden kızların bir araya gelme ortamları sayesinde daha güzel görünme ama dinden de kopmama özentisi, başımıza ‘tesettüre bürünmüş bir felaket’ getirmiştir. Bunu en bariz şekilde, Müslümanların işlettiği özel okullarda izleyebiliriz. Ekonomik durumları iyi olan ailelerin çocuklarının bulunduğu o okullarda çocuklar birbirlerinin yeni elbiselerini, takılarını ve süslerini teşhir etmektedirler. Bunun sonucu da istenmeyen bir eğitim olarak tesettürlü etkilenmişlerin ortaya çıkması olmuştur.

Bu gelişmeyi, tesettürün dışarıdan ve içerinden baskı altında olması şeklinde yorumlayabiliriz. Maraş’ta başörtüsüne saldıran Fransızlara karşı ayağa kalkan neslin imtihanı geçmiştir. Artık bugün kimsenin, kimsenin başörtüsüne saldırmadığı ama başın neden örtüldüğünün bilinmediği bir zamana gelinmiştir.

Tesettürün geldiği durum için açık bir dille, ‘bu durum cihat durumudur’ dememizde bir sakınca yoktur. Cihat, Allah’ın hükümlerinin kâfire ve nefse karşı müdafaa edilmesi ise tesettür, bulunduğu durumda kâfirin tuzaklarına ve nefsimizin hırçınlıklarına karşı müdafaa edilecek bir konumda bulunmaktadır. Bunun adı da cihattır. Tam anlamıyla tesettür bir cihat meselesidir. Tesettürlü hanımlarımız da mücahidelerdirler. Tesettürü, Filistin’de olmasalar bile bir Kudüs davası olarak görebilirler. Kendileri de Allah’ın hükümlerinden birinin sancaklaştığı bir alanın savaşını yapmaktadırlar. Bu bir mübalağa değildir. Tesettürün geleceği açısından yapılacak küçük bir inceleme böyle bir sonuca ulaştıracaktır hepimizi.

Hayâ İlkesinden Bakılınca

Müslüman kadının tesettür etrafında kazandıkları ve kaybettikleri listesinde nelerin bulunduğu düşünüldüğünde genellikle konuya zina eksenli bir pencereden bakılmaktadır. Bu da ailelerin, tesettür üzerinde hassasiyet taşıması gereken velilerin, Allah katında mesuliyet taşıyanların ‘zinaya düşmedikçe’ rahat kalma sonucunu doğuruyor. Tesettürden taviz verildikçe karşımıza çıkan ilk sorunun ‘zina’ olmaması, rahat etme, endişeye gerek görmeme şeklinde tezahür etmektedir. Burada, asla unutulmaması gereken acı bir hakikat vardır: Zina en büyük suçlardan biri olarak kolay kolay ‘zina’ ile başlamaz. Bir işlenmiş zina, zeminini aslında zina olmayan işler üzerine kurmaktadır. Artık İblis, insanlara direk zina etmelerini telkin etmeyecek kadar pratiktir. Zemini ve şartları oluşturulmuş bir zina tuzağı daha pratiktir onun için. Konuyu bu açıdan ele almamız, bunca felaketten sonra şart olmuştur. Eğer kendimize kast etmişliğimiz yoksa hakikat budur; zina geliyorum der ama çat kapı gelmeyebilir.

Bir başka çizgi ise şudur:
Bizim iman esaslarımızı belirleyen Kur’an ayetleri ve hadisler arasında hayâ duygusunu imandan gösteren işaretler vardır. ‘Hayâ imandandır’ (Buharî, 24; Müslim,36) sözü atasözü değildir. Bilakis hayâsız imanın olmayacağını tenkit eden naslardan biridir bu söz. Mümin insan, erkek veya kadın hayâsız kalamaz; hayasızlığa rağmen iman iddiasında bulunmasının anlamı olmaz.

Tesettürsüzlüğün veya tahrif edilip kimliği yıpratılmış tesettürün ne kadar haya barındırabileceği merak konusudur. Elbette anne babasını bile zevkleri karşısında yok sayabilecek bir idrak sahibinin hangi hayâyı, hayâ olarak konuşabileceğini merak etmiyor değiliz. Günümüz neslinin ahlak ve hayâ dediği şeyini önceki nesillerin ahlak ve hayâ anlayışından tamamen farklı olduğunu görerek yazıyor ve konuşuyoruz. Dünkü hayâ ve ahlak bugünün hayâ edilecek şeyi olarak ortaya çıkmıştır ne yazı ki! Elimizde herkesin ortak kabulü olabilecek tek dayanak Kur’an ve Sünnet vardır. Bu iki kaynağın ayıbını ayıp, hayâsını da hayâ olarak görmeye mecburuz. Kişiye göre hayâ menüsü oluşturmayacağımıza göre tek gerçek budur. Başkalarının ahlak ve medeniyetlerini de bize göre var bile kabul edemeyiz zaten.

Dert Ortaktır

Meselenin bir “Kadınlara Mahsus Mesele” olarak görülmesi de yanlıştır. Müslüman kadının tesettürü meselesi bir kültür konusu olmadığına, Allah’ın emirlerinden bir emir olduğuna göre tesettür, kadının üzerinde ama erkeği de en az kadın kadar ilgilendiren ve erkeğin de mesuliyet alanına giren bir mesele olarak bilinmelidir. Bu bilinç bizi, kendi kızımız olmasa bile Müslüman bir kızın üzerinde sorun olarak yansıdığı sürece onu kendi sorunumuz, mesuliyetini taşıdığımız bir mesele olarak görmeye mecburuz.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hayâyı, ‘İslam’in karakteri’ (İbni Mace, 4181) olarak gösteriyor. Tesettürdeki yıpranma bizim doğurmadığımız bir bayan üzerinde bile ortaya çıkmış olsa neticede ümmet olarak yıpranan bizim kişiliğimiz olacağından uykularımızın bölünmesine neden olacak bir durum olacaktır bizim için.

Müslüman bir kızın erkek kıyafeti olarak bilinen pantolonla evi dışındaki bir yerde gezebilmesi caiz midir değil midirden önce, o kızımızın, erkek açısından erkekler arasında görülmesinde sakınca olmayacak organların şekillenmesinden hayâ edemeyişini incelemek gerekir. Evet, Kur’an ve hadislerde kadınların pantolon giymesine yönelik bir not yoktur ama hayâyı din olarak gösteren nasları ne yapacağız?

Bana göre hayasızlık değil!’ tarzında bir savunma ne kadar inandırıcıdır?

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s