Seninle Seni Konuşmak Yahut Başımızı Dik Tutabilmek İçin Safları Sıklaştırmak!


inanc-ve-huzur

I

Önerme 1: Hayat, huzurlu bir ölümü hak edebilmek için şehirden uzak kalmak demektir. Gayrısına hayat değil, yaşam denir. Yani “Hayy” olmayanların, manasız koşuşturmacası.

Çocukluğumu, yastığımın altında biriktirip büyüttüm bunca yıldır. Kavrulmuş buğday kokularının, saçlarına sımsıkı tutunduğumuz doru atların ve her akşam annemize bulgur pilavıyla ayrana inat ısmarlayıp pişirttiğimiz tereyağlı yumurtaların içine karıştığı, mazide fakat diri kalmış bir çocukluk. Unutmak, fıtratımızda vardır lakin vicdanımızda yoktur… Zihnimizin unuttuğunu hatırlatacak olan sızlayan vicdanımız değilse nedir? Honouk’u, Atdamının Dereyi, Ekrek’i, Kuyu’yu ve daha nice beldeyi unutacak olan hangi vicdandır? Düşünüyorum, içine düştüğüm şehir girdabının ortasında ne de çok büyütmüşüz hissetmeden yaşamayı… Ne vakittir, toprak kokusu almadan sürüp gidiyor hayatımız… Ne gariptir, yağmurun çiselediği asfalt, yumuşayıp, ayaklarımızın altından akıp giden yol olmuyor bir türlü… Kader kelimesine tutunuyoruz, kokusunu alamadığımız toprağı ve ayağımızın altında yumuşamayan asfaltı şikayet edebileceğimiz kimsemiz de yok… Ben yağmur yağınca, burnumu okşayıp, beynime dinginlik ve ruhuma huzur verecek ıslak toprak kokusu istiyorum oysa… Eskiyi özleyip, yeniden bir türlü taviz vermeyen köy sevdalısı kent entelijansiyasının bilmediği ve bilemeyeceği bir iştiyakle… Ben içine hile, desise ve yalanın karışmadığı, insanına teknoloji belasının bulaşmadığı, Marks’ın, Adam Smith’in ve daha nice gereksiz teorisyenin fikirlerinin gidemediği bir dağ köyünde ölüp gitmeyi ne de çok istiyormuşum meğer…

II

Önerme 2: Büyük şehrin insan değirmenlerinde öğütülmemiz, şehrin değil, şehri istila etmiş gökdelenlerinin ve kapitalist mengeneye rıza gösterenlerin suçudur.

Allah’a yakın durmayı, toprağa yakın durmakla ve toprağa yakın durmayı da, insanın alinasyona uğrayıp bozulmamış olan formu olan köy insanlarıyla bağlantılandırıyorum ben. Yine benzer şekilde, insanın kendi eliyle hazırladığı kıyametine yol alırken, yüksek binaların kıyamet alameti sayılmasını da insanın kıyametini kentlerde, yüksek binalarda kurduğu kapitalist atölyelerde hazırlamasıyla ilişkilendiriyorum. Nihayet yüksek binalar kapitalizmin ve kapitalist ahlak taşıyanların mabedleri değil midir? Bu mabedlerde köle ticareti banka adı verilen büyük köle pazarlarında yapılmakta değil midir? Yine kapitalizm değil midir, ilahi sanata savaş açarçasına dünyanın bütün doğal ve insani dengelerini altüst ederek kıyametini kendi elleriyle getirmek için uğraşan? Öyleyse esaslı bir lanet cümlesi okuyorum, semayı kirleten ve Babil Kulesini yaptıran zihniyetiyle Allah’a savaş açan gökdelenlerin hepsine… Bir deprem, Paris banliyölerinden, İstanbul’un varoşlarından ve Harlem’de Malcolm’un mirasını devralan siyah yiğitlerinden kopup gelen bir deprem… Kurdukları kara düzeni yıkıp geçmeye yetecek.

III

Önerme 3: Hala büyük kavgalar verip, dünyayı değiştirebilecek bir volkan taşıyoruz bağrımızda. Eğer, yüreğimizde yaşadığımız volkanik depremlerden yeni bir dünya devşiremezsek, gelecek nesiller bize lanet okuyacaktır.

Yeni bir ruh ve yeni bir nesil beklemiyorum, Frantz Fanon’dan ne öğrendiysek onu tatbik edebilmekten bahsediyorum. Zenci ruhunu hapsedildiği dehlizden kurtarmamız gerektiğini söylüyorum. Bilmem kaç milyar Müslümanın içinden, yeni bir Medine kurup dünyaya medeniyet verecek bir elin parmak sayısınca yiğidin ortaya çıkıp mirasını geri istemesi gerektiğini iddia ediyorum. Mirası çalan haydutlar gürültü çıkarmaya yeltenip, çaldığı malları kaçırmaya niyet ettiklerinde onları Bedir kuyularının başında bekleyip, hakkını almadan bir adım geri gitmeyecek bir avuç insan hangi devrimi yapamaz ki? Düşün bir kere, Beyazıt’ta omuz omuza verdiğimiz günleri düşün. Panzerine, tazikli suyuna ve bilmem ne yetkili polisine karşı geri adım atmayıp, yan yana oturup hakkımızı almak için vuruştuğumuz günleri. Hangi güç durabilirdi önümüzde, eğer içimizden vurulmasaydık hangi düşman yenebilirdi bizi? Şimdi yine aynı kavi duruşla çıkmalıyız ortaya, aynı ölçüde kararlı, aynı ölçüde ölüme hazır. Yine düşün bizim kaybedecek neyimiz kaldı elimizde ve yüreğimizde ve düşün eğer bugün ortaya çıkıp dünya vatandaşlarının hakkını istemezsek dünya köyünün derebeylerinden, yarın kaybedebileceği neyi kalacak dünyanın?

IV

Önerme 4: Bir insana kendisini anlatmak, yorgun düştüğü vakit yüreğinden tutup silkelemektir. Eğer bir insanı sevebiliyorsanız, eğer bir insanı tutup silkeleyebiliyorsanız bu, zaferi zaten kazandığınızı göstermektedir.

Biliyorum şehrin, kalbine en yakın bulduğun köşesine çekilip, şafak sayıyorsun sen de benim gibi. Biliyorum, Azrail eskisi kadar ürkütücü gelmiyor sana. Biliyorum, bir mezarın içine boylu boyunca uzanıp ta kıyamete kadar yatacak olmak eskisi gibi ürpertmiyor seni. Çünkü sen, her geçenin üzerine bir çizik attığı, her yükselenin omuzuna bastığı, her işi gönüllüce üstlenen, sahip olduğu her şeyi herkesle paylaşan esaslı bir adamdın. Fakat kullanıldığını anladığında, buruşturulup kenara atılmayı beklemeden, çekip gitmeyi bilecek kadar da onur sahibiydin. Bunun için diyorum işte, bu onuru kurtarabilmek için birşeyler yapmak zorundayız. Çok mu idealist ve romantik buluyorsun beni? Sahi içinde romantizm olmayan bir devrimi nasıl yapabiliriz ki? İçine idealizmin karıştırılmamış bir insana nasıl güvenebiliriz ki? Bana güven dostum, mezarımızda rahatça yatabilmek için, deri kaplama koltuklarını bir bir yakmalıyız derebeylerinin.

V

Önerme 5: Seni yüreğinden tutup silkeliyorum, öyleyse zaferi zaten kazanmışım demektir. Şiiri nesir gibi ve nesiri de şiir gibi kurgulayıp, herşeyi birbirine karıştırmayı başarabiliyorsam, bu dünyayı da birbirine karıştırabileceğimin en yetkin kanıtıdır.

Eski bir besteyi yeniden seslendiriyorum şimdi, iyi dinle beni, unuttuğun bir şiiri yeniden okuyorum ben, kulak kesil, adresine gönderildiği halde açmaktan korktuğun mektubun zarfını yırtıyorum şimdi.

Vuruşmalıyız, vuruşmalısınız.
Düşman da vuruşmalı.
Yenilmeli ya da zafer kazanmalısınız.
Fakat her iki halde de
Başınız dik kalmalı.
Çünkü eğilmiş her baş,
Esir edilmiş her savaşçı
Ve bastırılmış her isyan
Yaşamanın biraz daha anlamını yitirdiği
Bir dünya demektir…

Abdullah Tahir

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s