Bütün zamanların iç sorunu


ayçiçegi

Müslümanca bir hayatı yaşarken karşılaşılan sorunları, o sorunların geride bıraktığı maliyetler bakımından hesap ederek yola çıkmak zorundayız. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yirmi üç yıllık nübüvvet dönemi ve sonrasındaki Raşit Halifeler döneminde bıraktığı sonuçlar açısından nifak hareketinin ve münafıkların durumu bizler için çok özel bir yerde olacaktır.

Biz Bilallerin çektiği sıkıntıları, şehit edilen Sümeyyeleri, duygusallığımızın da etkisi ile daha canlı bir konu olarak görürüz. O tür olaylar bizi daha çabuk etkiler. Konuyu, o zamanda olup kalanlar ve bize kadar sonucu intikal edenler olarak iki başlık altında ele alırsak daha farklı bir değerlendirme yapabiliriz. Yesrib’e hicretten sonra ilk karşılaşılan sorunlardan biri, İslam’ın yükselme dönemine girildiğini hisseden, kalbi iman etmemişlerin ortaya çıkardığı fitneler olmuştur. Kalıba göre şekil, havaya göre renk alabilen ve böyle bir kimlikten arlanmayan kadro durumundaki münafıklar, hicretten itibaren ayrık otu gibi mü’min cemaat içinde boy göstermiştir.

İslam’ın devlet olma yoluna girdiği Medine günlerinden bugüne kadar, nifak gibi ağır bir düşman saldırısı görmemiştir denebilir. Ne Moğollar ne de Haçlı orduları, münafıkların camilerde, medreselerde, mü’minlerin bulunduğu ortamlarda verdiği zarar gibi bir zarar vermemişlerdir. Bu da pek tabiidir; kalenin içten çökertilmesi kesinlikle daha kolaydır. İçerideki düşmanın, dışarıdaki düşmandan daha ağır zayiata neden olması beklenen şeydir. Bir eve sızan hırsız için bunu söyleyebileceğimiz gibi, bir aile gibi olan ümmetin içine sızmış ikiyüzlü tavır için de söyleyebiliriz. Kur’an’ımızın, insan profiline işaret eden âyetlerinden, bu büyük hakikati anlamak çok kolaydır.

Bize, dünya ve ahiret önerileri getiren sevgili Peygamber aleyhisselam Efendimizin, meşhur bir hadisi bu hususta ne denli dikkatli olmamızın gerektiğini de öğretmektedir. Mü’minlerin, Allah’ın en büyük olduğu gerçeğini hissederek yaşayacakları bir hayat için belki de öncelikli olarak giderilmesi gereken sorunlardan biri olarak nifak ve münafık kavramları önümüzde durmaktadır. Hadisi şerife dikkat edelim: ‘Ümmetim için en çok korktuğum, her dil bilen münafıktır.’ (Ahmed, 143) Mavsılî, Ömer bin Hattab’dan bu hadisi: ‘Bu ümmeti, dil bilen münafık helak eder, diye konuşurduk.’ şeklinde rivayet etmektedir. (Ebu Ya’la, 334)

Buradaki dil bilmekle, Arapça dilini bilmekten çok, mü’minlerin ikna edilmesi için gerekli dil ve yöntemi bilen kişinin kastedildiğini söylemeye gerek yoktur.

Nifakı, Medine yıllarının tarih bilgisi olarak görenler, esasen Kur’an’ın ne anlattığını bile anlamayacak kadar yüzeysel kalmış bir bilgi sahibidirler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sağlığında da o çirkin yüzleri ile vardı münafıklar, ondan sonra da varlıklarını devam ettirdiler. Şu kadar ki, vahyin inmeye devam ettiği dönemde pek çok hileleri, onların teşebbüsünden önce ortaya çıkarıldığı için yeşerme fırsatı bulamadılar. O dönemdeki nifak elbette yeni tesis edilen devlet için tehlikeli idi ama daha sonraki nifak hareketler çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur. Ömer ve Osman radıyallahu anhümanın şehadetlerinde onların parmak izlerini görmemiz mümkündür.

Daha sonra Ali radıyallahu anh döneminde ise parmakları da parmak izleri de alenen izlenebilecek kadar büyük sonuçlara neden olmuşlardır. Kur’an’ımızın, onları ayrıntıları ile anlatan âyetlerine ve Kur’an’a bütün nesillerden daha fazla sarılan ashabın ciddiyetine rağmen sonuç alabilecekleri eylemlerde bulunmuşlar ve ağır hasarlara sebep olmuşlardır. Tarih, onların sebep olduğu facialarla doludur. Moğolların ve Haçlıların sebep oldukları ile oranlandığında, münafıkların sebep oldukları daha vahim sonuçlar şeklinde gerçekleşmiştir.

Bir önemli noktanın tespiti de gerekmektedir:

Biz, bu ümmetin sıkıntılarını yazıp konuşurken Moğolları ve Haçlıları en baş listede tutarız. El hak, olması gereken de odur ama tarihi iyi okuduğumuzda göreceğiz ki Moğollar da Haçlılar da, içerideki adamlarını yani mü’minlerin içinde esasen mü’min olmadıkları hâlde bulunanları kullanarak İslam topraklarında emellerine ulaşmışlardır. Bu da, nifakın ve münafığın oluşturduğu zararın boyutunu bir başka açıdan büyütmektedir.

Hicretin otuz ikinci senesinde vefat eden Abdullah bin Mesud radıyallahu anh, o yılların münafıklarını kastederek: ‘Bunlar daha tehlikelidir, Peygamber aleyhisselam zamanındakiler nifaklarını gizliyorlardı, bunlar ise gizleme ihtiyacı hissetmiyorlar.’ demiştir. (Evsat, 2712)

Küçük Nifak

Kur’an ve hadisler incelendiğinde nifakın çirkin ve çirkin olduğu kadar da ümmet açısından ağır bir risk olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle mü’minler nifaka karşı uyarılmışlardır. Nifak bir hastalık olarak, üzerine gidildiği gibi nifaka sürükleyen ya da nifaka zemin hazırlayan hastalıklara da işaret edilmiştir. Bu da şöyle bir taksim getirmiştir önümüze: Esasen mü’min olmamaktan kaynaklanan ikiyüzlülükten gelen münafıklık ki, bu küfürden daha ağır bir hastalık olarak gösterilmiştir. Böyle bir durumda olan ne mü’mindir ne de cennet görecektir. Kâfirden daha ağır bir durumda cehennemde kalacaktır.

Bir de, mü’min olduğu hâlde münafıkların yaptıklarını ya da münafıkta bulunabilecek hataları yapan insanlar vardır ki, bunlar için ‘kendilerinde nifak sıkıntısı bulananlar’ denmiştir. Bu da her mü’minin kendisini bu hastalıklardan koruması gerektiğini anlatmış olmaktadır. Kimde bu hastalıklardan ne kadar varsa o, her ne kadar iman dairesinden çıkmadı ise de bünyesinde tehlikeli bir ur bulundurmaktadır. Kim ne kadar bulunduruyorsa o kadar tehlikededir demektir. ‘Allahuekber’ mantıklı bir mü’min toplum, bu hastalıklarla mücadele etmedikçe, korunmuş bir ortamda yaşadığını ispat edemeyecektir. Bu hastalıklar şunlardır: Söz ve davranışta yalan, sözünden cayma, emanete hıyanet ve tartışmada sınır tanımama.

Kur’an’ın beyanı ile

Kur’an ayetleri izlendiğinde münafıkları yakalayabileceğimiz tavırları da görmemiz mümkündür. Direk veya dolaylı olarak yüz elliden fazla âyet, münafıkların içyapılarını anlatmaktadır. Onlara ait bu bilgileri, Medine sokaklarının tarihini yansıtan bilgiler olmanın ilerisine taşıdığımızda, dün iz bırakan ve bugün izini devam ettiren, yarın ise tedbir alınmazsa daha derin izler bırakacak bir fitneyi kavramış oluruz. Kur’an’ın nazarında, Peygamber aleyhisselamın lisanında ‘en ağır tehlike’nin bizim gözümüzde sıradanlaşması hatta toplum olarak yaşamanın gereklerinden biri gibi algılanması yanlış olur.

Bu başlık altındaki konuyu yazarken, mutat Kur’an hatimlerinden birinde, münafıklar ve nifakla alakalı ayetleri işaretledikten sonra önümde onlardan bahseden âyetlerden sadece bazılarını okuduğumuzda bile şu tablo çıktı önümüze.

Bakara suresi 8/20:

Yalancıdırlar; doğruyu söyler gibi yalan söylerler. Dilleri de tavırları da yalana alışıktır. Onlar için yalan, politika, menfaat, çıkar, gönül yapma gibi isimlerle resmileşir. Yalandan utanmazlar. Yalanı eğitim konusu yaparlar; nasıl daha iyi yalan konuşabileceklerini bilim adı altında insanlara sunarlar. Yalan, neticede onları her işlerinde bir hile kurmaya, hileli ve tuzak işleri severek yapmaya götürür.

Bozguncudurlar. Onların kişisel menfaatleri bile, yaşadıkları toplumun tamamının menfaatinden daha üstündün onlar için. Ortaya çıkardıkları sorunları da insanlık için, gelecek nesillerin yararı için çıkardıklarını, iyiliği ve kaliteyi temsil ettiklerini söylemekten geri kalmazlar.

Akıllarının herkesin aklından üstün olduğunu iddia ederler. Onlar bilir, onlar düşünür. Zekâ onlarda, akıl onlardadır.

Bakara 75/76:

Kur’an ve vahiy nimeti ile karşılaştıklarında, secdeye kapanacakları yerde, Kur’an meclisinde bir kimlik göstermeyi, oradan çıkınca da kendi adamlarının yanında asıl kimlikleri ile yaşamayı tercih ederler.

Bakara 142:

Her fırsatı, Müslümanların dinlerinden soğumaları, aralarında fitne çıkması için değerlendirirler. En küçük bir ihtimal onlar için büyük bir fırsat gibidir.

Bakara 204/206:

Dünyevî konularda pek mahirdirler, sözleri inandırıcı, tavırları çekicidir. Onların aslını bilmeyen onlara inanır. Yüreklerinde ise büyük bir kin ve düşmanlık vardır. Ellerine güç geçtiğinde o gücü, ifsat için kullanırlar. Nesli ve tarımı berbat ederler. Allah’tan korkmaları kendilerine hatırlatıldığında pek alıngan olurlar.

Âl-i İmran 118/120:

Mü’minlerin sıkıntıda olmaları onları mutlu eder. Yüzlerinden okunabilecek bu tavırlarının asıl kökleri yüreklerindedir. Mü’minler onlara güzel davransa da onlar için bir şey değişmez. İman edenlerle bir araya geldiklerinde iman ettiklerini açıklayabilirler ama onların yanından ayrılınca kinlerinden parmaklarını ısırırlar. Mü’minlerin başına bir dert geldiğinde mutlu olurlar.

Âl-i İmran 166/168:

Özür beyanında mahirdirler. Yüreklerinde olmayanı dilleri ile gayet iyi anlatırlar. Tembelliği teşvik ederler. Ürkütmeyi becerirler.

Nisa 60/62;72/73;108;137/145:

Münafık, İslam’a teslim olduğunu iddia ettiği hâlde Allah’ın hükmü olmayan hükümlere dayanmak ister. Onu idare eden sistemin, Kur’an ve hadis olmasına razı olmaz. Sıkıştıklarında imanlarını ispat için yemin ederler ama sonuç olarak beşerin üstünlüğünü öne çıkaran tavırlar gösterirler.

Can verilecek ortamlarda bulunmak istemezler. Fedakâr mü’minlerin başına bir şey gelince de oturup kaldığına şükrederler. Mü’minler bir nimete erdiğinde de nedamet duyarlar onlarla beraber olmadıkları için.

İnsanların ne diyeceğinden çekinirler de, Allah’ın onlar için vereceği hükümden korkmazlar. İnsandan utanan, Allah’tan utanmayan bir şahsiyet sahibidirler.

Gidip gelen imanları olur. Elbise değiştirir gibi akide değiştirirler. Mü’minlerle beraber olmak yerine, mü’minlerin düşmanları ile beraber olmayı tercih ederler. Mü’minlerin düşmanlarını üstün tutarlar. Güçten yana tavır koyarlar.

Namaza kalktıklarında üşengeçtirler.

İslam adına yaptıkları her şeyde riyakârdırlar.

Nûr 11:

Mü’minler arasında huzursuzluk verecek şayialar üretmekte pek mahirdirler.

Münafikûn Suresi:

Yeminleri, maskeleridir; yalan veya doğru her yemini yaparlar. Kalpleri mühürlü olduğu için verileni almazlar. Dış görüntüleri aldatıcıdır. Sürekli bir korku içindedirler; suçlu oldukları için izlendiklerini hissederler. İstiğfara yanaşmazlar.

Onlar budur

Münafıklar için söylenebilecek en belirgin ölçü onların, ‘iyiliği engelleyen, kötülüğü de emreden’ olmalarıdır.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s