Şu Âyetler ne diyor?


Su âyetler ne diyor

Kitabımız Kur’an’a iman ediyoruz elhamdülillah. Kimsenin imanını da tartışma konusu yapamayız. Kim iman ettiğini beyan ediyorsa onu mü’min kabul ederiz. İmanının ayrıntıları ise onunla Rabbi arasındadır.

Kur’an’a iman etme iddiamızı tartışmayacağımızı tekit ettikten sonra, Kur’an’ın bize yönelttiği âyetleri ile olan ilişkimizi tartışmamızda sakınca olmayacağını da belirtmeliyiz. İman ettiğimiz ve Kitab’ımız dediğimiz Kur’an’ın âyetlerini nasıl algılıyoruz? Bu sorunun cevabı, yarınımız kadar bugünü nasıl ele alacağımızın ya da nasıl ele aldığımızın göstergesi olacaktır. Kur’an âyetlerini, namazı emreden, cennet ve cehennemden söz eden cümleler olarak görüyorsak, biz henüz Kur’an’a vâkıf olamadık demektir. Eğer Kur’an âyetlerini, hayatı yorumlama kaynağımız olarak görebiliyorsak bu da iyi bir yolda olduğumuzun işareti olacaktır. Okuduğumuz veya dinlediğimiz âyetler, ‘kalplerimizin ürpermesi’ için yeterli olmalıdır. Kur’an âyetlerinin ‘korkmayın’ dediği yerde korkmamak, ‘bekleyin’ dediği yerde beklemek ona iman etmemizin pratiğidir. Bu noktaya gelmemiş imanın pratiğinden söz etmek muhaldir.

Bugün, dünya üzerindeki mü’min neslin durumu ile imandan uzak neslin kıyaslaması yapıldığında, mü’min olmayanların mü’min olanları yok durumuna getirdiği, tam anlamıyla bir küfür tahakkümü bulunduğu gözlenecektir. En büyük olan Allah’a iman edenlerin, büyüklükle ilgisiz olmaları, kendi elleriyle ürettiklerini vehmettikleri teknolojilerine yaslananların ise kelimenin tam anlamıyla ellerindekini ilahlaştırdıklarını söylememiz mümkündür. Adeta en üsttekilerle en alttakilerin karşılaştırması vardır önümüzde.

Bu manzarada büyüyenlerin ya da dünyayı bu manzaradan ibaret zannedenlerin, yarın ayağa kalkacağı söylenen bir İslam’ı duymak bile istemediklerini görüyoruz. Sırf bu küçüklüğü benimseme, öbürlerini abartma hastalığından dolayı, Allah’ın yeryüzündeki hükümlerinin tatbiki demek olan Şeriat’ı ancak tarih kitaplarında bulunabilecek bir yoklukta görenler olmaktadır. İman iddiası olmayanların böyle bir nazariyeye kapılmalarını makul görebiliriz ama Kur’an gibi bir kitaba iman ettikten sonra da, ellerindeki teknoloji nedeniyle küfür ehlinin yüzeysel üstünlüklerinin bir daha gitmeyeceğini düşünenler için makul bir neden bulmak çok zor olmaktadır. Hayatı, günübirlik görme hastalığından başka bir şey olmayan bu düşünce esasen sonuç itibariyle, Allah’ın kudretinin yetersizliği, kendi yarattığı kullarının, o kullarına bir imtihan gereği verdiği akıl ile üretilmiş teknolojinin intişarı önünde çaresiz kaldığı gibi imanla yüzde yüz tenakuz içinde olan bir sürü evhamdan başka bir şey değildir bu düşünceler. Şu kitabımız Kur’an’a mü’min gözüyle bakıp, mü’min beyniyle onu düşünebilsek pek çok olmazın en kolay olabileceklerden olduğunu idrak edeceğiz.

Âl-i İmran suresinin 196-198 arası âyetlerini bu bakış açısı ile ele almaya çalışalım:

Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. (Onların bu refahı) az bir yararlanmadır. Sonra onların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası. Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır.’

Bu âyetler çok açık bir görüntüyü ve sonucu bildirmektedir:

a- Evet, kâfirler imrenilebilecek bir refah içindedirler. Bu âyetin indiği zamandaki mü’mine de kıyamete kadar yaşayacak bütün mü’minlere de bu beyan edilmektedir. Anlaşılıyor ki, küfür ehli için genel yaşam tarzı refah düzeyi yüksek olmaktır. Bugün, teknoloji ile elde ettiklerini vehmettiğimiz o yüksek refah düzeyi âyetin indiği zaman, teknolojiye dayanmayan bir refah yüksekliği şeklinde idi. Mesele, onların yaşadıkları refah düzeyi yüksek hayatın neye dayandığı üzerine kurulmamalıdır. Ortada Allah’ın mü’min kullarına bildirdiği bir gerçek vardır. O gerçek de şudur: Küfür ehli, müreffeh bir hayat yaşamaktadır ve yaşayacaktır da. Ama bu yaşam ‘az bir yararlanmadır.’ Buradaki ‘az bir yararlanma’ hükmünü veren ise Allah Teâlâ’dır. Bize göre, asırlardan beri keyif sürüyorlar şeklinde bir hayal baskı yaparken Allah Teâlâ, ‘az bir yararlanma’dan söz etmektedir. Eğer hayat, dünya hayatı üzerine kurulu ise, insan da dünya ile sınırlı bir hayattan başka bir şeyi idrakine sığdıramıyorsa elbette, kâfirlerin yaşadığı hayat ‘az bir yararlanma’ değildir. Ortada, sonu olan bir dünya ile sonsuz bir ahiret varsa -ki mü’min, böyle inanmak durumundadır- o takdirde, asırlar sürse bile dünyanın bütün azıcıktır. Hatta mantıken azıcık bile değildir; sonsuzun yanında sonu olanın matematiksel bir değeri olmamalıdır.

Kasas suresinin 60-61. Âyetleri, bizi böyle bir muhakemeye davet eden soru içermektedir. Kur’an gözlüğü ile bakan bir mü’minin düşünce tarzını göstermesi bakımından bu iki âyet iyi düşünülmelidir:

Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi?

Şu halde, kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz kimse -ki ona mutlaka kavuşacaktır-, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?

Ashabı kiram ile aramızdaki idrak farkı belki de bu iki âyette kendini göstermektedir. Dünyayı sol ayakları ile tepen o mübarek neslin heyecanını bu ve benzeri âyetlerden aldıklarını söyleyebiliriz. Teknolojiyi kullanmakla, onu ilahlaştırmak arasındaki ayırıcı çizgi bu olsa gerektir.

b- Nimet çokluğu veya yokluğu iyiliğin ya da kötülüğün göstergesi değildir. Ne nimeti çok olan iyidir ne de nimetlerden mahrum bırakılan kötüdür:

‘Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!’ Mü’minûn, 55-56

‘Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.’ En’am,44

Âl-i İmran suresinin 178-179. âyetleri tam bir ders niteliğindedir. Defalarca okuyarak, üzerinde tefekkür ederek, durumumuzu, durumlarını ve yarınları anlamaya çalışabiliriz:

Kâfirler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar!

Biz onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.

Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir).

O halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız sizin için büyük bir mükâfat vardır.’

Herhâlde âyette geçen ‘Allah size gaybı bildirecek de değildir.’ Hükmü, bu konuda şifre bilgi durumundadır. Biz, gözümüzle görerek, süreci izleyerek ikna olmak istiyoruz. Allah Teâlâ ise kendi katındaki bilgileri bize aktarmayacağını, Peygamber aleyhisselamı tasdik ederek, Kur’an üzerinden yol alarak hakikate ulaşmamızı murat etmektedir. İman da budur zaten. Bu tarz bir anlayışla ‘Allahuekber’ diye yükselen ses en ulu sestir. Mü’minler, Allah’ın takdir buyurduğu ve yürümekte olan planı masa üzerinde görüp inceleme isteğini ortaya koyamazlar. Böyle bir istek, teknolojiyi ilahlaştıran anlayışın arzusudur ancak. Mü’min, Rabbine teslim olmuş ve O’nun yolunda kaderin her cilvesine razı olan insandır. Allahuekber’in huzurunda teslim olmak budur.

‘Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.’ Tevbe, 55

c- Mü’minlerin dünya yaşantısı üzerinden bir değerlendirme yapmaları anlamsızdır. Ebedî olan ahiret için çalışıp hesabı fanî olan dünya üzerinden yürütmek ne kadar anlamlı bir tutum olur?

Kâfirler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) “Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” Ahkaf, 20

Kitabımızı anlamalıyız. İmanımız bunu gerektiriyor. Oyunun görüntüsüne kapılmadan akıbetini idrak etmek bizim işimiz olmalıdır. İman farkı budur.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s