Kur´an Adına “Sünnet”i İnkâr Edenlere Kur´an Karşı Çıkıyor


Kur'ân adina sünneti inkâr edenlere Kur'ân karsi çikiyor

Dinin iki temel kaynağından biri Kitab, diğeri Sünnet’tir. Sapık sayılanlar dışındaki bütün İslâm mezhepleri dinin iki temel kaynağının Kur’ân ve Sünnet olduğu görüşünde ittifak halindedir. Dinin teorik kaynağı Kur’an, pratik kaynağı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la Peygamberimizin sünnetini birbirinden ayırmaya kalkmak, dinin sadece teori sistemi halinde kalıp hayata yansımasına engel olmak demektir. Kur’an’la sünnet, insan açısından etle kemik gibidir. Sünnete karşı tavır, Kur’an’ın hayata geçirilmesine karşı olmak demektir. Sünnet, Kur’an’ın öz kardeşidir. Sünnet, şer’î hükümleri beyan bakımından Kitab’ın/Kur’an’ın yardımcısıdır. Peygamberimiz Kur’an’ı en güzel şekilde hayata dönüştüren örnek şahsiyettir, canlı vahiydir. O, yok sayıldığı zaman, vahyin hayata yansıması, her şahsın kendi anlayışına göre olacağından, dinde anarşi ve kaos ortaya çıkacaktır. Peygamberin sünneti devreden çıkınca, Kur’an’ın doğru anlaşılması ve hayata doğru şekilde geçirilmesi nasıl gerçekleşir? İster istemez, bu boşluk doldurulacak; sünnet görevi üstlenmeye kalkan anlayışlar ve peygamberlik/örneklik görevi yapmaya kalkan insanlar ortaya çıkacaktır. Gerçeğini reddedince sahtelerine davetiye çıkarılacaktır. Sünneti reddeden zihniyet, kendi anlayış ve pratiğini sünnet yerine koymaya kalkacak; bilinçli veya bilinçsiz, hevâsını sünnetleştirecek, kendini de önder ve örnek olarak sunmuş olacaktır.

İlk devirden başlayarak müslümanlar, hemen her konuda sünnetten yardım alarak problemlerini halletmeye çalışmıştır. Muhammed Esed’in şu sözleri, özellikle ashâbın sünnete yaklaşımını son derece açık bir şekilde ifade etmektedir: “Şüphe yoktur ki, Rasûlullah’ın emirleri arasında çok büyük önem taşıyanları olduğu gibi, önemi az olanları da vardır. Daha önemli olanı, az önemli olandan önce yerine getirmek de vazifelerimiz cümlesindendir. Fakat bize, esasla ilgili değil gibi göründüğü iddiasıyla, hiçbir emri terk etmeye hakkımız yoktur.” (Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, s. 112). Süyûtî’nin dediği gibi; sünnetler Nuh’un gemisidir: Kim ona binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur!

Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm’ın pratik ve örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş canlı bir Kur’an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur sözünü hatırlayalım. Ona Hz. Peygamber’in ahlâkından sorulunca şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.” (Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 2; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/54, 111). Kur’an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberlerin Konumu

Kur’ân-ı Kerim’de “nebî” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 75 defa, “nübüvvet” 5 defa geçer. Bu sayı, aynı kökten fiillerle toplam 160’a çıkar. “Rasül” ve “mürsel” kelimeleri ise Kur’an’da toplam 383 yerde kullanılır. Buna aynı kökten fiiller de eklenince bu sayı 513’e yükselir.

Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek, cehennem ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir (5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165). En güzel biçimde yaratılan insan (95/Tîn, 4), irâde sahibidir. Tüm davranışlarından mes’uldür. Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükretmek ve O’na ibadet etmekle yükümlüdür. İnsan, tek başına, nasıl şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini bilemez; bu görevlerini yerine getirme noktasında birçok engelle ve zorluklarla karşılaşır. O yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza ihtiyacı vardır. İşte bu mürşid ve rehber, peygamberdir (5/Mâide, 16).

İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasûller gönderdik.” (2/Bakara, 151). Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında İlâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin peygambere tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını imtihan etmektedir (57/Hadid, 25).

Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat etmek Allah’a itaat etmektir (4/Nisâ, 59, 64). Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler. (24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36)

Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip ederler (3/Âl-i İmrân, 31). Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir (33/Ahzâb, 21). Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak zorundadırlar (59/Haşr, 7). Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri sever, onların üzerine titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür (9/Tevbe, 128). Bütün peygamberler rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir (21/Enbiyâ, 107).

Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı okuma ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik ki, kendilerine indirdiğimiz mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için beyan edesin ve onlar da böylece belki düşünürler.” (16/Nahl, 44). Peygamberimiz, beyan görevini ya eyleme dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları eylemle açıklamak veya eylemi desteklemek amacıyla veya farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz yerine getirmiştir.

Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti reddetmeye kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.

Sünnet nedir?

Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım sözkonusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz, kendisinin her davranışının sünnet sayılmaması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur (Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; İbn Mâce, Hacc 81 vb.). Peygamberimiz de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplumunun miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer insanları gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.

Sünnetin vahiyle ilişkisini belirlemek gerekirse, sünnetin ya vahiy kaynaklı olduğu yahut da vahiy yoluyla kontrol edildiği ve gerektiğinde düzeltildiği rahatlıkla ifade edilebilecektir. Yani Hz. Peygamber’in, mânâsını Allah’tan aldığı sünneti dışında, sosyal olaylar karşısındaki kendi ictihadlarını da “vahyin kontrolü” şemsiyesi altında mütâlaa etmek gerekmektedir. Çünkü kıyâmete kadar devam edecek bir dinde, isâbetli olmayan ictihadların yerleşebileceğini izah etmek aklen mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber’in yanıldığı bazı ictihadlarının Kur’an’la tashih edilmiş olması da O’nun bütün söz ve davranışlarının denetlendiğini göstermektedir. Bu durumda nasıl ki, Hz. Peygamber’in huzurunda yapıldığında O’nun ses çıkarmadığı davranışlar “takrîrî sünnet” adıyla sünnet kapsamına girmektedir; aynen O’nun Allah (c.c.) tarafından onaylanan sünnetini de “takrîrî vahiy” olarak görmek mümkündür. Hz. Peygamber, bütün adımlarını vahye göre atan bir robot olmaktan çok, yanlış bir adım attığında vahiyle düzeltilen bir “beşer” olarak değerlendirmek en sağlıklı yol görünmektedir.

Sünnet Karşıtlığı

Teşrî (yasama) kaynağı olarak sünnetin kaynak olamayacağı ve sünnete ihtiyaç olmayıp Kur’ân’ın yeterli olabileceği tezi bazı çevrelerce savunulur. Tarih boyunca kısmen Hâricîler, ve Mûtezile sünneti delil kabul etmeyen anlayışı başlattı. Sonra müsteşrıklar (oryantalistler), onların etkisinde kalan modernistler sünnetin bağlayıcı olmayacağını ileri sürmeye başladılar. Samimi müslüman olduklarına hüsn-i zan ettiğimiz bazı kesimler de hadis rivâyetleri arasına sızdırılmış bazı uydurma ve zayıf hadislerden yola çıkarak sünnet konusunda tereddüt içinde ve onu reddetmeye meyilli tavırlar sergileyebilmektedirler. Bunlar, öncelikle “hadis diye rivâyet edilen” ve hatta “hadis” ile “sünnet”i karıştırmaktadırlar.

Şu bir gerçektir ki, sünnet, bireylerin ve toplumların hayatındaki müşterekliği sağlamada temel işlev görmektedir. Bir toplumu güçsüz bırakmanın ve yıkmanın başta gelen yolu, onun müşterek değerlerini ve hayat tarzını yok etmekten geçer. Bu sebeple, oryantalistler önce müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürmeyi, sonra da onu ortadan kaldırarak İslam toplumlarının tevhîdî birlik ve beraberliğini yok etmeyi hedef almışlar ve üzülerek belirtelim ki bunda da azımsanamayacak derecede başarı elde etmişlerdir.

Sünneti reddedenlere karşı çıkan genel yaklaşım, aynı tavrı sünneti birkaç şekilsel özelliğe indirgeyen anlayışa maalesef göstermemiştir. Takvâ sahibi kabul edilenlerin sünnet adına savunup diğer insanları dâvet ettikleri şeyler iki elin parmağını geçmeyecek şeylerdir ve din açısından da özü, Kur’an’ın hayata geçirilmesi cinsinden olmayan tâlî (sünnet olup olmadığı tartışılabilecek olan Kur’an’ın önemsemediği) şeylerdir. Sünnet diye çoğu insanın ısrarla yapıp başkalarına tavsiye ettiği şeyler: Yemeğe tuzla başlamak, yedikleri şeyleri tek sayıya uygun düşürmek, sakal, sarık, çarşaf, bazı nâfile namazlar ve ilâve edilebilecek bunlara benzer bir-iki şeydir; ha bir de erkek çocukların küçük yaşta hıtan denilen operasyon yani sünnet etmek ve yemek tabaklarını sıyırmak yani yemekleri sünnetlemek. Halk açısından sünnet denilince akla gelen ya sünnet düğünüdür, ya yemekleri sünnetlemek veya farz namazların öncesinde veya sonrasındaki sünnet namazlar, bir de (belki) sakal. Kur’an’ın hayata hâkim kılınması için gayretler, putlarla ve putçularla cihad, İslâmî devlet oluşturma çabaları, Kur’an hükümlerinin topluma hâkim kılınması için nebevî tavırlar, Kur’an’ın şirke karşı nasıl tavır alınması gerektiğine ilişkin emirlerinin hayata geçirilmesi, toplumun hayra doğru değiştirilip dönüştürülmesi gibi hususlar hiç de “sünnet” kavramı içinde değerlendirilmez ve insanlar bunlara dâvet edilmez. Hâlbuki sünnet, Peygamberimizin ahlâkî, amelî, şahsî, siyasal ve sosyal davranışlarının tümünü kapsar. Peygamberimizin sîreti, hayatın her safhasını içerir. Bütün hayata şâmildir. Hz. Peygamber’in din olarak ortaya koyduğu her şey demek olan Sünnet, Allah ve Rasûlü’nün belirledikleridir. Sünnet anlayışının, hayatı bir bütün olarak kucaklaması gerekir. Dolayısıyla ”sünnet” kavramı: “Rasûl-i Ekrem’in davranış ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek/model” diye en geniş mânâsıyla kullanılmalıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de Sünnetin Önemi

Çeşitli türevleriyle 21 yerde geçen “sünnet” kelimesi dışında, Kur’an daha çok Peygamberimiz’den bahseden âyetlerde “Peygamber sünneti” konusunda bilgi ve emirler verir. Kur’an’ın Peygamberimizin sünneti konusundaki yaklaşımını, sünnetin tanımı ve önemiyle ilgili âyetleri kısaca görelim:

Sünnet, her şeyden önce Kur’an’ın beyanıdır, tebliğdir, teybîndir, açıklamadır. Hz. Peygamber’in görevi, İlâhî mesajı eksiksiz iletme/tebliğdir. “De ki: ‘Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’ in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz) dir. Eğer ona itaat ederseniz, hidâyeti/doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık açık tebliğdir.” (24/Nûr, 54); “Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız tebliğdir/duyurmaktır…” (42/Şûrâ, 48)

Sünnet, insanları bilinç, duygu ve eylem düzeyinde arındırma (tezkiye) görevi yapar: “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasül gönderdik.” (2/Bakara, 151); “İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” (3/Âl-i İmrân, 164)

Sünnet, Peygamber’in insanlara mesajı yaşayarak ta’lîmi/öğretmeyi içerir (2/Bakara, 151; 3/Âl-i İmrân, 164). Peygamber’in sünneti olmadan abdesti, namazı, haccı, zekâtı, orucu ve diğer ibâdetleri kim ve nasıl öğretecektir? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kur’ân’ı söz ve davranışlarıyla, yani sünnetiyle açıklama görevinden bahseden âyetlere iki örnek verelim: “Sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirilenleri insanlara açıklayasın, ta ki düşünüp öğüt alsınlar.” (16/Nahl, 44); “Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik ki, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi açıklaman ve iman eden bir toplum için (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun.” (16/Nahl, 64)

Sünnet, Peygamber’e din konusunda itaat etmektir. Hz. Peygambere itaati emreden çok sayıda âyet vardır. Birkaçının mealini görelim:

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (59/Haşr, 7)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir. De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki muhakkak Allah, kâfirleri sevmez.” (3/Âl-i İmrân, 31-32)

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/Nisâ, 80)

“Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir maksatla göndermedik.” (4/Nisâ, 64)

“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size de merhamet edilsin.” (3/Âl-i İmrân, 132)

Bunların dışında, Allah’a ve Rasûlüne itaatin zikredildiği âyetlerin sûre ve numaralarını vermekle yetinelim: 3/Âl-i İmrân, 172; 4/Nisâ, 13, 59, 60; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157; 8/Enfâl, 1, 20, 24, 27, 46; 9/Tevbe, 3, 71, 94, 99, 105, 120; 24/Nûr, 48, 50, 54, 56; 26/Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; 33/Ahzâb, 33, 66, 71; 43/Zuhruf, 63; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 49/Hucurât,14; 58/ Mucâdele,13; 64/Teğâbun,13; 69/ Haakka,10; 71/Nûh, 3.

Bu emirlere uyma, sünnetin hükümlerine boyun eğme ile olur. O halde Allah’a (c.c.) ve Peygambere (s.a.s.) itaati emreden, Peygamberin verdiği hükümlere boyun eğmeyi gerektiren bu ayetlerin günümüzdeki mânâsı: Bir mesele ile karşılaşıldığında, meseleyi Allah’a ve Rasûlüne havâle etmek, Alah’ın kitabı Kur’ân’a, Rasûlullah’ın sünnetine başvurmak demektir.

Hz. Peygamberin (s.a.s) hükümlerine boyun eğmeyi emreden âyetler:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûle ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- meseleyi Allah’a ve Rasûlüne götürün (Allah’ın emrine ve Rasûlün sünnetine göre halledin). Böyle yapmak işlerin en hayırlısı/iyisi ve sonuç bakımından da en güzelidir.” (4/Nisâ, 59)

“Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri zaman mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka bir şey olmaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’nun azâbından korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (24/Nûr, 51-52)

“Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda seni hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan senin verdiğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)

Bu konudaki âyetlerde Hz. Peygamberin (s.a.s.) Allah’ın (c.c.) hükümlerinden ayrı olarak çeşitli konularda hüküm koyma yetkisine sahip olduğunu açıkça görmekteyiz. Bu konular bize sünnet yoluyla intikal etmekte, bu hükümleri sünnet kanalıyla öğrenmekteyiz.

Kur’an, Hz. Peygambere isyan etmemeyi, ona karşı çıkmamayı emreder. Sünnete karşı çıkan azâbı hak eder:

“Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedi kalırlar. İşte büyük kazanç da budur. Kim de Allah’a ve Rasûlüne karşı gelir, O’nun sınırlarını tecâvüz ederse, Allah onu ebedi kalacağı bir ateşe sokar.” (4/Nisâ, 13-14)

“Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu gittiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.” (4/Nisâ, 115)

“Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, Allah’ın azâbı/cezâsı pek çetin olur.” (8/Enfâl, 13)

Sünnet, bazı helâl ve haram hükümlerini de içerir. Hz. Peygamber (s.a)’in haram kılma yetkisi olduğunu ifade eden âyetler bu konuda çok nettir: “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahîret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûl’ ünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (9/Tevbe, 29)

“Onlar ki, ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı bulunan o Elçiye, Ümmî Peygamber’e uyarlar. O (Peygamber) ki kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, onlara güzel ve temiz şeyleri helâl, pis ve çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.” (7/A’râf, 157)

Sünnet, en güzel yoldur, uyulacak modeldir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in müslümanlarm uyması gereken üsve-i hasene (en güzel örnek) olduğu Kur’an’da belirtilir: “Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok zikreden kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (33/Ahzâb, 21)

Sünnetin yaptırım gücünün aynı Kur’ân’ı Kerim gibi olduğunu bize bildiren Allah Teâlâ’dır. “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa sakının.” (59/Haşr, 7) buyuran, Hz. Peygamber’e kesinlikle uymamız gerektiğini bize hatırlatan (3/Âl-i İmrân, 31-32), Hz. Peygamber’in vereceği hükmü beğenmediğimiz takdirde imanımızdan olacağımızı bildiren (4/Nisâ, 65) Kur’ân-ı Kerim’dir. Böylece Allah Teâlâ Rasûlüne tıpkı kendisi gibi kanun koyma yetkisini vermekte, O’nun koyduğu kanunları, Allah (c.c) tarafından konmuş kanunlar gibi benimsememizi emretmektedir.

Peygamberimiz de birçok hadisinde sünnetin önemini vurgulamış ve müslümanların dikkatini sünnete uymaya çekmiştir. “Ben size iki şey bıraktım; onlardan sonra asla sapıtmazsınız; Allah’ın Kitâb’ı ve sünetim. Bu ikisi Havuz’a gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaktır.” (Muvatta, Kader 3; Tirmizî, Menâkıb 31; Ahmed bin Hanbel, 1/51, 3/59)

“Bana Kur’an ve beraberinde onun bir benzeri (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna kurulmuş birisi ‘size Kur’ân yeter, onda neyi helal buluyorsanız, onu kabul ediniz, O’nda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi biliniz ki Allah Rasûlû’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebu Dâvûd, Sünnet 5, h. no: 4604; Tirmizî, İlim 10; İbn Mâce, Mukaddime 2; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/131)

“Size kendilerine sımsıkı sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (Muvatta’, Kader 3)

“Benim ve râşid halifelerimin sünnetine sarılın ve sımsıkı yapışın.” (Ebû Dâvud, h. no: 4607; Tirmizî, h. no: 2676)

“Ümmetimin fesada düştüğü zamanda sünnetime sarılana şehid sevabı vardır.” (Heysemî, I/172)

“Altı kişi vardır ki hem ben, hem de duası kabul olunan bütün peygamberler onlara lânet etmiştir: … ve sünnetimi terk eden…” (Hâkim, I/36)

“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlul lah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete giremez).” (Buhârî, İ’tisâm, 12)

“Benden sonra başınıza birtakım insanlar idareci olacak; sünneti söndürüp bid’atle amel edecekler.” (İbn Mâce, h. no: 2865) buyurarak bu konudaki muhtemel gelişmelere işaret etmiştir.

Peygamberimiz “… Ne mutlu, benden sonra insanların ifsâd ettiği sünnetimi ıslah eden gariplere!” (Tirmizî, h. no: 2630) buyurarak sünnete sarılan insanların bazı zamanlar toplumlarında garip duruma geleceklerine dikkat çekmiş ve bizi gariplerden olmaya çağırmıştır.

Kur’an ve sünnetin arasında gerçek bir ihtilâfın bulunması mümkün değildir. Bir Kur’ân nassı ile bir sünnetin her ikisinin de delâlet ve sübût bakımından kat’î olması halinde aralarında gerçekte teâruzun bulunması mümkün değildir. Allah rasûlü Kur’ an’a ters bir söz söylemez ve bir davranış sergilemez. “Allah ve Rasûlü şehâdet eder ki, Rasûlullah’tan (s.a.s.) Allah’ın kitabıyla çelişen, ona ters düşen hiçbir sahih sünnet asla gelmemiştir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, et-Turuku’l-Hukmiyye, s. 91 Tahkik: Ahmed Şâkir, Mustafa el-Halebî 1. baskısı). Nasıl gelebilir ki?! Allah’ın kitabının açıklayıcısı bizzat Rasûlullah’ın (s.a.) kendisidir, O kitab kendisine inmiştir, Allah Teâlâ, Peygamber’i O kitapla hidâyete erdirmiştir, kendisi de O’na uymakla memurdur, bütün mahlû kat içerisinde onun te’vîlini ve ondan amaçlanan murâd-ı İlâhîyi en iyi bilen odur.

Sünneti Yaşamak

Rasûlullah (sav) üsve-i hasene olduğu için onun sünnetini yaşamak biz müslümanlar için bir zorunluluktur. Çünkü şu bir gerçektir ki, sünnet, insanların din, dünya ve âhiretle ilgili çalışmalarından; alışveriş ve bu konuyla ilgili hükümlerden; îcâr, âriye, hibe, vakıf, nikâh ve talâk gibi ihtiyaç duydukları bütün şeylerden bahseden ve tüm bu hususları içeren ilimdir.

Sünnetle amel etmekten maksat, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim ayetlerindeki isteğini yerine getirmektir. Çünkü Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde aktif hayata uygulayandır. Bu sebeple, sünnete sarılmakla Kur’ân’a sarılmak, sünneti yaşamakla Kur’ ân’ı yaşamak kavramları arasında fark yoktur. Çünkü Allah Kur’ân’da peygambere itaat, emrine uyma, onun verdiğini alma, nehyettiğinden sakınma gibi hususlara dikkat çekmekte, bu yönde emir ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Bütün hareket noktasının kaynağı vahiy olan bir insanın emirleri, yasakları ve yaşama biçimi günahlardan, yalan ve yanlıştan, lüzumsuz fazlalıklardan uzak, Allah’ın (c.c) gözetim ve denetiminde olacaktır. Böyle birinin hayat biçimi olan sünnete sarılmak ve yaşamak elbette ki dinin ta kendisidir. Zaten İslâm, fikrî bir fantezi değil; hayata uygulanacak bir sistemdir. İslâm hayata tatbik edilecek bir nizam olunca, bunun başka türlü bir izah tarzı da yoktur. Böyle olmazsa, herkes kendi anlayışına göre bir sünnet/yol/anlayış ihdâs eder, buna göre amel etmeye çalışır. Bu durum ise, vahdet dini olan İslâm’ın hedeflediği temel espriye aykırıdır. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.s.) birçok hadis-i şeriflerinde ısrarla sünnete sarılmamızı emretmişlerdir. “Sünnetimden yüz çeviren benden, benim ümmetimden değildir” (Buhârî, Nikâh 1) buyurması, üzerinde durulması gereken bir husus olup, ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Hz. Peygamber örneğini pratiğe aktarabilmek için her şeyden önce insanlara peygamber sevgisini kazandırmak gerekir. Bu, işin îmânî yönüdür. Ayrıca sevmek, örnek almanın da en önemli şartıdır. Tabii ki sadece sevgi yetmez. Sevgi bilgiyle takviye edilirse kalıcı ve verimli olur. Onun için müslümanlar, Kur’an kültürü yanında sünneti de bilmek, öğrenmek zorundadır. Hz. Peygamber’in hayatı -ki onun hayatı, ahlâkı Kur’an’dır, Kur’an’ın hayata yansımasıdır- bir bütündür. Sünnet kültürü, ancak sevgi ile bilginin mezcedilmesiyle mümkündür.

Dînî kimlik ve kişiliğimizi koruyabilmek için İslâm’ı, sünnetteki yorumuyla yaşamak zorundayız. Sünnetten, hangi gerekçeyle olursa olsun yan çizmek, ayrılmak, bid’at ve hurâfelere kucak açmak demektir. Çünkü sünnet İslâm kültürünün ta kendisidir.

Sünnet, Kur’an’ın hayata geçirilmiş biçiminin keyfiyetini bize açıklar ve yol gösterir. Bu itibarla Kur’an ve Sünnet bir bütünlük arzeder. Bunun için de Kur’an’la sahih sünnet hiç bir zaman birbiriyle çelişik değildir.

Sünnetin fonksiyonu, düşünce planından ziyade daha çok pratik hayatta kendisini gösterir. Çünkü hayata yansıyan Kur’an ahkâmı, ancak sünnetin belirlediği şekil ve tarzda olur. İslâm itikadı, tevhid, risâlet ve âhiret gibi inancın ana esasları, sünnetin bu konulara getirdiği yorumlarla anlaşılabilmektedir. Yine temel ibâdetlerin nasıl uygulanacağı tümüyle sünnete ihtiyaç duyacaktır. Sadece Kur’an’dan yola çıkıp Sünneti tümüyle reddederek ibâdetlerin yapılabilmesi mümkün değildir.

Bugün çekilen sıkıntı, sünnetin hayata taşınmasıdır. Peygamber’i her konuda model ve örnek almadığı için toplum bin bir problemle karşı karşıyadır. Bir peygamber sadece kurye vazifesi gören bir postacı değil, fakat kâmil bir modeldir. Kur’ ân’da Hz. Peygamber’e birtakım görevler verildiği anlaşılmaktadır. Bu görevler: Şâhit olma, uyarıcı olma, müjdeleyici olma, öğüt verme, dâv et etme, tebliğ etme, tilâvet etme, ta’lim etme, beyan etme, tezkiye etme şeklinde sayılabilir (2/Bakara, 125, 129; 3/Âl-i İmrân, 164; 5/Mâide, 67; 16/Nahl, 44; 62/Cum’a, 2 vb.). Bu görevleri kendisine yükleyen de Allah’tır. Zira, görevlendirmenin olduğu yerde, görevlendirenin varlığını görmemek mümkün değildir. Bir elçi onu gönderen gibi sayılır ve hatta elçinin sözü onu memur edenin şahsen söylediği söz gibi kabul edilir.

Dinin yaşanmasında, bir modelin, bir sünnetin varlığı gereklidir. Peygamberlere iman, onlara itaat etmek içindir (4/Nisâ, 64). Müslümanlığın özü ve esası kelime-i tevhidle ifade edilir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın rasûlü /elçisi olduğunu kabul etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür.
Peygamberlere iman, onları örnek ve önder kabul edip onlara itaat etmek içindir. Kur’an’da mü’minlerin, Allah ile beraber Rasülü’ne de itaat etmeleri şart koşuluyor. Rasül’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira, “Rasüller sadece kendilerine itaat edilsin diye Allah’ın izniyle gönderilmişlerdir.” (4/Nisâ, 64). Kur’an’a ve sünnete itaat, imanın ve İslam’ın ilkelerindendir. İman edip de Allah’a ve Rasül’e itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır. Çünkü münâ fıkların alâmeti, devamlı sûrette itaatten kaçınmaktır. Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle buyurur: “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği zaman, senden büsbütün kaçtıklarını görürsün.” (4/Nisâ, 61). Kur’ an ve Sünnete itaat, bir akîde/inanç meselesidir. Mü’ min, akîdesini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır.

Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya hayatında sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından ayrı olarak, âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o kadar büyük olacaktır ki, kâfirler dündünyada iken peygamberlerin izinden gitmediklerinden, kendilerinden farklı hiçbir meziyetleri olmayan, haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı, -faydasını göremeyecekleri bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını dile getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle tablolaştırmaktadır: “…O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini ısırıp: ‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten sonra beni haktan saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.” İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu/sünnetini terk edenler, âhirette bu dünyada iken uydukları kimselerden uzaklaşmak isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir. Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır.

Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler göndermiş ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine her hususta itaat etmelerini emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyenlere uymak, ya da onların izinden gidilmeyen hallerde baştakilere, ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için gösterilecek geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz, Peygamberimizin yolundan sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul etmeyecektir. Peygamber’in getirdiği yola aykırı yol izleyenlere itaat, -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değildir. “Yaratan’a isyanı gerektiren hususlarda yaratılmışa itaat yoktur” şeklindeki nebevî düstur ile ve “mârufu emredip münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince böylelerini hizaya getirmek gerekir; onların sapıklıklarının peşinden gitmek değil. Peygamberlerin dışında, uyulan kimsenin büyük yanılgılara düştüğü önemli bir husustur. Uyulan kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri halinde kimlikleri, sıfatları, nitelikleri, makamları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara âhirette hiçbir fayda sağlayamayacakları, ebedî azaptan kurtaramayacakları herkes tarafından gâyet açık ve net bir şekilde bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa) çevrileceği o günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve Rasûl’e itaat etseydik!’ Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz başkanlarımıza, efendilerimize itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar. Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları en büyük lânet ile lânetle!”

İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının yolunu izleyenler için. Peygamberler ise, kendilerine itaat eden ümmetlerine hatalarının affedilmesi için Allah’ın izniyle şefaatçi olacaklardır. Dünyada her iki tür önderliğin ve bu önderliğe tâbi olmanın farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı farklılık sözkonusu olacaktır; hatta daha da geniş boyutlarda…

Gerçekten akıl sahibi olanlar, Peygamber’den başkasının yolundan gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek şöyle dursun; bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri gafletlerinden uyandırmak için peygamberlerin açtıkları yolda, gösterdikleri istikamette ve onların metoduyla mücadele eder, cihad ederler…

Peygamberlerin ve -günümüz için söyleyecek olursak- son peygamber Hz. Muhammed (sas)’in getirmiş olduğu şeriate aykırı bir hüküm ya da hükümleri, düzen ya da düzenleri, kurum ya da kurumları, değer ya da değerleri alternatif olarak göstermek, kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara hükmetmekte iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, yok edilmeleri için çalışmamak, onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar Peygamber’in getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman ile bağdaşamaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür. Çünkü İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassâsiyetle durduğu “peygamberlere iman” ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü olan “Muhammed (sas)’in Allah’ın Rasûlü” olduğunu kabul ve ikrar etmeye aykırıdır.

Peygambere iman, O’na karşı belli bir edeple edeplenmeyi de gerektirir. Onun dâvetlerini kabul etmek, Onun izinden gitmek, uymakla yükümlü olduğumuz bütün hususlarda, bütün alanlarda Rasûlullah’a uymak, bu edebin en önemli yanıdır.

Peygamber Efendimiz’e karşı -hayatta iken- ümmet fertleri seslerini yükseltmemekle yükümlü oldukları gibi, vefâtından sonra da kayıtsız şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne geçmemekle yükümlüdürler. Hiçbir zaman kendilerini ona tercih edemezler. O kendilerine öz canlarından daha yakındır. Onun zevceleri, mü’minlerin anneleridir. Bu bakımdan onun hanımları, mü’minler için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının en zirvesindedirler. Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından başka türlü bakması mümkün değildir.

Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber Hz. Muhammed Mustafâ’ya (sas) karşı konumu şudur: Katıksız, şeksiz, şüphesiz tam bir tasdikin yanında; ona tam anlamıyla uymanın mutlak bir farz olduğunu kabul etmeli; hükümlerini tam bir tasdik ve teslimiyetle karşılayarak dünyada hidâyet üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmakla mümkün olacağına tam bir yakîn ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya koymalıdır. Onun dışında hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı; kendisini, kendisine emir verenleri, emri ve sorumluluğu altındakileri hep onun gösterdiği yol ile, getirdiği şeriat ile, uyguladığı ve söylediği sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde ve çevresinde bu ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla düzeltme yoluna gitmelidir.

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s