İnsanın Güzelleşmesi Ya Da Hayatın Merkezine Allah’ı Yerleştirerek Yaşamak


1202White-Flower-aug-25_1-med

Kur’an-ı Kerim insanı bir bütün olarak ele alır ve onun hiçbir boyutunu ihmal etmez. Kur’an atölyesinden çıkan insan dengeli ve kâmil insandır. Kur’an aynı anda insanın hem aklına/düşünce dünyasına, hem kalbine/duygu dünyasına ve hem de nefsine/komple bütün kişiliğine önem verir ve bunların, bir denge düzeni içerisinde sağlıklı gelişimini sağlamak için azami çaba ve gayret sarf eder. Kur’an-ı Kerim’e göre, bütüncül bir gelişim düzenine (düşünce, duygu, davranış) sahip olmayan insan, eksik bir insandır. Bu itibarla, onun insani erdemleri/ürünleri üretmesi mümkün değildir. İyi ürün ancak mümbit bir topraktan usulüne uygun çabalarla elde edilebilir. Islah edilmemiş topraklardan iyi ürünler alınamaz. İnsan da tıpkı bunun gibidir. Eğer o akıl, kalp ve nefis boyutlarıyla salaha kavuşturulmamışsa yani mümbit hale getirilmemişse, ondan da, asla iyi, güzel ve kaliteli davranışlar yani İslami erdemler elde edilemez. Kur’an-ı Kerim, İnsana ait güzel ürünlerin, ancak ıslah edilmiş akıl, kalp ve nefis sayesinde elde edilebileceğini söyler ve bu alanlarda insanı geliştirmeye çalışır.

Ve o temiz ve hoş memlekete/o mümbit toprağa gelince, onun bitkisi, Rabbinin izniyle (iyi ve bereketli olarak bol bol ve tekrar tekrar) çıkar; ama o kötü ve pis olan memleket (o çorak toprak) ise, ancak (hayır ve bereketi olmayan) faydasız bitkiler çıkarır! İşte biz, şükretmekte olan bir toplum için ayetleri (mesajları, göstergeleri) böyle çok yönlü açıklayıp ortaya koyuyoruz.” (A’raf Suresi, 58)

Görüldüğü üzere bu âyet-i kerimede de temsili bir anlatım (istiare) söz konusudur. Allah Teâlâ’nın, mü’min ve kâfir kimseleri, diğer bir ifadeyle mayası sağlam, karakterleri temiz ve hoş olan ve mayası bozuk, karakteri kötü ve pis olan kimseleri verimli/mümbit ve verimsiz/çorak topraklara benzettiği görülmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu hadisi şerifleri buradaki anlatımın çok güzel bir açılımıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) söyle buyurmuşlardır: “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, yere/toprağa isabet eden bol bir yağmura benzer. Yeryüzünün bir bölümü elverişlidir; suyu kabul eder/ emer. Böylece bol miktarda ot ve yeşillik bitirir. Yeryüzünün bazı bölümleri de çoraktır. Suyu yüzeyde tutar emmez; ama Allah Teâlâ bu sudan insanların faydalanmasını sağlar. İnsanlar bu sudan hem kendileri içer, hem (hayvanlarını) içirir ve hem de tarlalarını sularlar. O yağmur suyunun isabet ettiği başka bir yerde, düz ve kaypak alanlar/kumsal çöllerdir. Orası ne suyu kabul eder/tutar ve ne de her hangi bir yeşillikle bitirir. İşte bu (temsil), Allah’ın dinini anlayan ve Allah’ın benimle gönderdiği (hidayet ve ilimden) faydalanarak onu öğrenen ve öğreten kimseler ile bu (hidayet ve ilme) başını kaldırıp bakmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet rehberini (Kur’an’ı) kabul etmeyen kimseler için verilmiş bir örnektir.” (Sahih-i Buhari, Kitabul-İlim, Had- No:21)

Mü’min kişi, üzerine yağmurun yağdığı mümbit toprak gibidir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri (anlamları) onun kalbine tıpkı bir yağmur gibi iner/ yağar ve o bu suyu kabul eder (yağmuru içselleştirir) ve böylece her çeşit güzel bitki; düşünce, inanç, söz, amel ve ahlak, Allah’ın izniyle onda bol bol, tekrar tekrar tezâhür eder. İbn-i Abbas (r.a.)’ın ifadesiyle “Mü’min, kendisi ve işi temiz ve hoş olan kimsedir.

Kâfir kişi ise, üzerine yağmurun yağdığı verimsiz kıraç bir toprak gibidir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri onun da kalbine iner/yağar; ama o bunu kabul edip içselleştirmez ve böylece çorak kalmaya devam eder… İbn-i Abbas (r.a.)’ın ifadesiyle “Kâfir, kendisi ve işi, pis ve çirkin olan kimsedir.” Aslında, şunu söyleme hakkına sahibiz ki, içinde Kuran’dan bir şeyler olmayan her kişi, harap bir ev gibidir. Bu evde sadece zararlı hayvanlar yaşar…

Daha iyiyi iyiden, daha kötüyü kötüden ayırt etme kabiliyeti olan akıl, Allah’ın insana bahşettiği en büyük lütuftur. Akıl, insanı insan yapan ve onu Allah’ın vahyine muhatap kılan yegâne ayırt edici güçtür. İnsan bu gücü doğru kullandıkça, doğru inanç, doğru bilgi ve doğru davranışlar elde eder. Dengeli bir hayat oluşturur. Bunun için Kur’an, insanın aklını önemser ve onun önündeki tüm engelleri bertaraf eder. Çünkü düşünemeyen veya doğru düşünemeyen insan, doğru tercihler yapıp, doğru davranışlar geliştiremez. Buradan hareketle diyebiliriz ki, ıslah edilmiş akıl, insan ve toplum için güvenli bir kılavuz gibidir.

Doğru bir akıl ve doğru bir anlayış kazanılabilmesi için Kur’an, öncelikle insana Rabbini tanıtır. Rabbini sıfat ve fiilleriyle tanıyan insan, her şeyini Rabbine borçlu olduğunu anlar ve O’na karşı şükran dolu bir bilince/kulluk bilincine ulaşır. Bunun bir sonucu olarak da, Rabbine ve kendisi gibi yaratılmış olan varlıklara karşı görev ve sorumluluk bilinci elde eder.

Her bir insan fıtri yeteneklerini harekete geçirerek kendi var oluş gerçekliliğini, yaratılış kanununu, insana egemen olan hayat sürecini ve insanın var oluşsal konumunu gerektiği gibi düşünürse, şu iki hakikati çok net bir şekilde anlar:
1. Allah (c.c.) bütün âlemlerin yegâne Rabbidir.
2. Allah’a şirk koşmak kişisel bir yanılgıdır. Bu yanılgının sonuçları kişiyi ve toplumu kuşatıp perişan edecek düzeylere varabilmektedir.

Yüce Allah, bütün insanları “Tevhid”e delalet eden “enfusi” ve “afaki” delilleri anlayacak düzeyde ve tertemiz bir yapıda yaratmıştır ve yaratmaktadır. İnsan denilen varlık kendi varlığına, geçmişine, şu anki haline ve geleceğine asla egemen değildir. O, her haliyle “muhtaç” bir varlıktır. Onca kibir ve gururuna rağmen “ihtiyaç” ve “zayıflık” onun alın yazısıdır. Sebepler her ne kadar onun lehine işlemiş olursa olsun, kesin olan şu ki, insan, her hal ve durumda “muhtaç”tır; sahip olduğu her şey, kendisine, Rabbi tarafından verilmiştir ve verilmektedir. İnsan ister kabul etsin, ister kabul etmesin, kesin olan şu ki, tam anlamıyla egemen bir güç, insana ve varlığa hükmetmektedir; sahip olduğu ve ihtiyaç duyduğu her şey, insanın kendisine ait değildir. Bunu, en alt düzeyde akıl sahibi olan insan bile anlar. Bu durum, insana Rabbini gösterir ve O’na yönelmesini sağlar.

Allah (celle ve alâ) bütün insanların Rabbidir. Onları başıboş bırakması asla düşünülemez. İnsan, bütün bir kâinatın meyvesidir. Kendisi için bunca yatırım yapılan insan, Rabbi tarafından asla başıboş bırakılmaz. Bu itibarla, onlara hem bu dünyadaki hem de âhiretteki fayda ve zararlar bildirilmiştir. Peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi, hem Rabb isminin hem de Rahman ve Rahim isminin bir gereğidir. Rabbimizin Rahman ve Rahim oluşu, kulları “kemâle” ulaştıracak şeyleri ulaştırmasını sağlar. Yağmurun yağması, dünyanın ihya olmasını sağlar, vahyin inmesi de akılların, kalplerin ve ruhların ihya olmasını sağlar. Yağmurun yağması ne kadar tabii bir rahmet (olay) ise, vahyin indirilmesi de o kadar tabii bir rahmet (olayı) dır. Bitkilerin her yıl yeni baştan ihya edilmesi güzel de, insanın vahiy ile ihya edilmesi güzel değil midir?

İnsan, Allah’ın sıfatlarını, kendi var oluş boyutunda yansıtacak şekilde yaratılmıştır. Bu özellik, insana Allah’a muhatap olma şerefi kazandırmıştır. Eğer insan bu özellikte yaratılmamış olsaydı, Allah’la insan arasında iletişim gerçekleşmezdi. Bu durumda insan, asla Allah’ın muhatabı olamayacak ve hayvanlar seviyesinde kalacaktı. Kur’an-ı Kerim’e göre Allah’la insan arasında kopmaz bir ilişki söz konusudur. İnsan, “Tevhid”den uzaklaşıp, “şirk”e doğru sarkmak suretiyle, Allah’la arasındaki olumlu ilişkiyi olumsuz hale getirir. Bu çirkin durumun oluşmasının yegâne sebebi, insanın basiretsizliğidir, körlüğüdür. İnsan, “şahadet âlemi”nin izini süremeyince, diğer bir ifade ile “enfus”taki ve “afak”taki ayetleri okuyamayınca körleşir ve böylece, tek taraflı olarak kendisini “karanlıklara” mahkûm eder.

Bütün bir varlık, Yüce Allah’ın sıfatlarının bir tecellisi ve bir tezahürüdür. Varlığın Rabbi (yaratanı, besleyip büyüteni, varlığını koruyup ayakta tutanı, terbiye edip kemale erdireni, düzene koyup idare edeni, sahibi, efendisi ve mutlak mutasarrıfı) Allah’tır. İnsan yaratılmış olan bu varlık âleminden bağımsız değildir. Her nerede bulunursa bulunsun ve her ne zamanda olursa olsun, Allah her dem onunla beraberdir ve hatta ona şah damarından daha da yakındır. Kendisi Allah’ı görmese de, Allah onu görüp gözetlemektedir. İnsan bu gerçeği asla unutmamalı ve Allah’tan bir an bile gafil kalmamalıdır. İnsanı nankörleştiren/ahlaksızlaştıran, onun bu gerçekten gafil davranmasıdır. Bu aymazlık durumu, insanı kibir ve gurur sahibi yapar ve onu içten içe çirkinleştirip çökertir. İnsan, var oluş gerçeğini ve yaratılış gayesini unutarak veya kendini “bir şey” zannederek yoldan çıkmakta ve şımarıp azmaktadır. Onun bu tutumu, kendisini ahlaksız bir varlık haline getirmektedir.

İslami hayatın amacı “Tevhid”i gerçekleştirmektir. Bunun en özgün ifadesi, “şahadet”tir. Şahadet, gerek enfus ve gerekse de afakta Tevhide tanık olmak ve onu yaşamaktır. İçerisinde yaşamakta olduğumuz şu şahadet âlemindeki her bir şey, Allah için bir delil, bir işaret ve bir göstergedir. İnsan, kendisine bağışlanan aklının fonksiyonlarından olan tefekkür, tedebbür, teakkul, tezekkür ve tefakkuh eylemlerini gerçekleştirebilirse, “marifetullah’a” ulaşabilir ve böylece “hidayete” kavuşur. Denebilir ki, Yüce yaratıcıyı insanlara hakkıyla kavratmak ve O’na şirk koşmaktan uzak tutmak yani Tevhide erdirmek dünyanın en zor işlerinden biridir. İnsan aklının en büyük zaafı her seferinde şirk tuzağına düşmesidir. İnsanların çok azı müstesna hemen hemen kendisini şirk tuzağından koruyabilen yok gibidir.

(Onların tutumlarına şaşmamak gerekir; çünkü) göklerde ve yerde nice ayet (işaret, delil, gösterge ve mesaj) vardır ki, onlar bunların etrafında döner (ve üstüne basar) dururlar da, (bir kez olsun akıl gözüyle/ibret nazarıyla dönüp bakmazlar); onlar bu ayetlerden daima yüzlerini çevirerek geçip giderler.

Evet, (işte bu işaret levhalarını göremedikleri içindir ki,) insanların çoğu, Allah’a ortak koşmadan (bir türlü katıksız bir Tevhid ile) iman etmezler. (illa bir şeyleri ve birilerini bir şekilde Allah’a ortak koşup öyle iman ederler.)” (Yusuf Suresi, 105 -106)

İnsan, Tevhid anlayışından uzaklaşıp şirk anlayışına yaklaştığı oranda kendisini çirkinleştirir ve nihayet müşrik olmakla büsbütün necis/pis bir hal sahibi oluverir. İnsanın güzelleşmesi, onun hep Tevhid üzere kalmasıyla mümkündür.

Tevhid; Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığına, Allah’ın zatında ve sıfatlarında benzersiz ve eşsiz olduğuna, maddeden manaya kadar bütün varlıkları yaratanın ve yönetenin Allah olduğuna iman etmektir. Herhangi bir şeyi ve kimseyi Allah’ı sever gibi sevmek, ona gönül vermek ve ona güvenmek Tevhid inancını bozar; insanı ve toplumu çirkinleştirir.  Mü’min insanın kalbinde sadece ve sadece Allah olmalıdır. Oraya başka şeyleri ve başkalarını yerleştirmek veya orayı mesken tutmalarına izin vermek şirktir. Bu itibarla, bir mü’minin kalbinde asla iki sevgi bir arada bulunamaz ve bir mü’min aynı anda hem Allah’a ve hem de başkalarına kulluk edemez.

İslam, Allah’a teslimiyetin sonucu neş’et eden huzur ve esenlik durumunun adıdır. Bu esenlik durumu insanın kalbinden doğar ve dalga dalga bütün bedenine ve âleme yayılır. İşte bundan dolayıdır ki, kişi, aklını ve kalbini Rabbinden başka hiçbir şeye ve hiçbir kimseye kaptırmamalıdır. Aklın ve kalbin kayması, büyük bir hastalık halidir. Bu hastalık tedavi edilmeden insanın güzelleşmesi asla mümkün değildir.

Bunun için kişi, sadece ve sadece Allah’a kul olmalıdır ve teslimiyet (İslam) onun bütün varlığını kapsamalıdır. Kural şu: Kişi gücü ve kabiliyeti oranında Allah’ın emir, yasak ve tavsiyelerine riayet ederek yaşamalı ve hayatta ortaya çıkan neticelere rıza göstererek Allah’a tevekkül etmelidir.

İnsan, Allah’la barışmadan ve O’nun rehberliğine rıza göstermeden barışa/İslam’a asla ulaşamaz. Çünkü barış, huzur ve mutluluğun yegâne efendisi Allah’tır. Onun içindir ki, Allah olmadan barış ve huzuru ne iç dünyamızda ve ne de dış dünyamızda te’sis etmek söz konusu olamaz. Allah’a rağmen hayat ve güzellik olmaz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İçerisinde Kur’an’dan bir şeyler bulunmayan kişi, harap olmuş bir ev gibidir.!” Harap olmuş bir ev… Harap olmuş bir kişilik… Harap olmuş bir dünya…

İnsan ruhunun bazı değerleri vardır ki, bu değerler, ancak onları formüle eden Yüce Rabbimizin yardımı sayesinde korunup ayakta tutulabilir. Allah’la ilişkiyi kesmek ve şirk tuzağına düşmek, insan için tam bir felakettir.

Kur’an-ı Kerim, Yüce Rabbimizin biz insanlara uzanan rahmet elidir. Gerek aklımızın sağlığı ve gerekse de kalbimizin sağlığı için, ilahi rahmetin fışkırıp coştuğu yegâne kaynaktır. Bu kaynaktan sulanmayan insan, yanıp kavrulmakta olan insandır. Zehirli asitler ne kadar susuzluk giderebilir ki?! İnsan onlardan içtikçe ne vücut kimyası ve ne de ruh kimyası kalacaktır! Evet, o, sadece yanacaktır. İşte tamda bu nedenden ötürüdür ki şirk, “en büyük zulümdür/yıkımdır”. Bugün, bunca insanın ellerini suya uzatıp da, o ellerin susuz olarak geri dönmesinin asıl sebebi sizce ne olabilir ki?…

İnsan, şu yeryüzü âleminde Allah’ın “halifesi” olduğunu ve onun adına iş görmek üzere burada bulunduğunu unutmamalı, böyle bir görevden ötürü kendine “yetki” verildiğini asla aklından çıkarmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’e göre yüce Allah, insanı çepeçevre kuşatmış, her yaptığını görür ve her söylediğini işitir bir durumdadır. Bu itibarla insanın hiçbir durumu (duygu, düşünce, inanç ve eylem) Allah’tan saklı değildir. Bunun içindir ki insan; neler düşündüğüne, nelere inandığına ve neler yaptığına dikkat etmelidir. İnsan, Yüce Yaratıcısına ve kendisi gibi yaratılmış olan varlıklara karşı asla nankör/ahlaksız davranmamalıdır. Dinin özünün Allah’a karşı ta’zim ve yaratılmışlara merhamet/şefkat olduğunu asla aklından çıkarmamalıdır. Furkan Suresinden yansıyan model bir mü’minin davranış örnekleriyle konumuzu noktalayalım.

“Ve Rahmân’ın (has) kulları o kimselerdir ki, onlar yeryüzünde tevazu (ağırbaşlılık ve vakar) içinde yürürler/ yaşamlarını sürdürürler. Ve her ne zaman cahil kişiler onlara sataşsa, (sadece) “selam (Allah size akıl fikir versin)!” derler. (Furkan Suresi, 63-77)

Onlar, gecelerini Rablerine secde ederek, Onun divânında durarak geçirirler.

Ve onlar, şöyle niyaz ederler: “Rabbimiz! Cehennemin azâbını bizden uzaklaştır; gerçek şu ki onun azâbı, insanın ensesine çökmüş, kendisinden kurtulma imkanı olmayan sürekli bir afet, sürekli bir yıkım, tahammülü çok zor ve can yakan bir azaptır!”

“Gerçekten de orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makâmdır!”

Ve onlar, harcama yaptıklarında, ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar; bu ikisi arasında uygun/dengeli/ölçülü bir yol tutarlar.

Ve onlar, Allah ile beraber başka herhangi bir ilaha asla yalvarıp yakarmazlar. (Ve onlar,) Allah’ın haram ettiği canı haksız yere asla öldürmezler ve (onlar;) asla zinâ etmezler. Evet, her kim bunları yaparsa (dünya hayatında) cezâsını bulur.

Kıyâmet gününde ise, cezası katmerleşir ve o azâb’ın içinde hor ve hakir olarak kalır.

Ancak pişman olup doğru yola dönen (tevbe eden), inanan ve salih amel yapanlar bunun dışındadır; çünkü onlar, (bu erdemli tavır ve davranışlarından ötürü), Allah’ın kötülüklerini iyiliklere çevirdiği kimselerdir. Allâh çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir!

Ve her kim tevbe eder (pişman olup doğru yola döner) ve salih ameller işlerse, işte o, makbul bir kimse olarak Allah’a döner.

Ve onlar, yalana şahid olmazlar. (Ne yalan yere şahitlik ederler, ne de yalanların konuşulduğu ortamlarda bulunurlar.) Boş, anlamsız ve faydasız şeylere rastladıklarında, soylu bir tavırla çeker giderler (o kötü işlerle ilgilenmezler).

Ve onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve kör bir tavır takınmazlar. (Düşünüp anlamadan onların üzerine kapanıp yatmazlar.)

Ve onlar: “Rabbimiz! Bize göz nuru olacak (doğru istikamet üzere yürüyecek) eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi, kötülüklerden sakınıp korunanlara kimselere önder/örnek yap!” diye niyazda bulunurlar.

İşte onlar, ak yolda sabır ve sebat göstermiş olmalarına karşılık (cennette) üstün köşklerle mükâfatlandırılırlar ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanırlar.

Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir makamdır orası!

De ki: “Duânız/kulluğunuz (O’na) değilse, Rabbiniz size ne diye değer versin/özen göstersin?! Demek yalanladınız (öyle mi)?! Artık azap sizin için kaçınılmaz olacak, yakanızı bırakmayacak!..”

Mustafa Sezer
Vuslat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s