Aile içi ilişkilerimizde dinî temeller


Bugün kadınlara ait sorunlar olarak gündemimizde bulunan konular, Müslümanlara ait konular değildir. Bize ait olmayan sorunlar, bize ait hâle getirilmiştir. Kadınların erkeklerle yaşadığı aile içi sıkıntılar, modernizasyon ilerledikçe derinleşmiştir. Batı kültürünün nüfuzu arttıkça derinleşen bu sorunların muhasebesi yapılırken, fatura Müslüman ailelerin İslam olarak sürdürdükleri yaşam tarzlarına ödetilmek istenmektedir.

Elbette ki ilk Müslüman olan Ebu Bekir radıyallahu anh da dahil olmak üzere, bütün Müslümanların fertler olarak da aileler olarak da sorunları vardı. İslam, meleklerden müteşekkil bir toplum kurmamıştır. İslam’ın kurduğu toplum, masum olmayan, hata edebilir insanlardan oluşmuştur. İlk Müslüman’dan son Müslüman’a kadar bu kural geçerlidir. Ne var ki hata edebilir insanlardan kurulu bir toplumla, zulmü kanunlaştırmış bir toplum aynı değildir. İslam’ın toplumu, hata edebilen insanların toplumudur, ancak erkeği kadına, kadını da erkeğe ezdiren kültürü resmileştiren bir toplum asla değildir. Bu nedenle de erkeğin kadına karşı, kadının da erkeğe karşı işleyebileceği hataları ne kabul eder ne de sessiz kalır. Zulmü ağır bir suç gören dinimizin, erkekten de gelse kadından da gelse zulme karşı tavrı bellidir.

Aile içi sorunların dünyanın her yerinde, devletleri bunaltan en önemli sorunlar arasında bulunduğu bir gerçektir. Yönetilme şekli itibariyle İslam’ı açıkça reddeden devletlerde de durum böyledir, İslam’ın bir şekilde halkın dini olarak bilindiği devletlerde de böyledir. Ortada iki gerçek vardır. Bunların birincisi, gerçek bir İslam yönetiminden söz edemeyeceğimiz kadar İslam’a hasret bir hayat yaşıyoruz. İkincisi de artık ‘şu devlet bu devlet’ denemeyecek kadar karma bir kültür üzerinden hayat yaşanmaktadır.

Dünyanın her yerinde zevkler ve şekiller aynı merkezlerden yönlendirilmektedir. Çadırlarda yaşayanların sofrasındaki yemek kültürü, büyük apartmanlarda yaşayanlarla aynı değerleri yansıtmaktadır. Giyim kuşamdan hayatın bütün renklerine kadar bu iç içe girmişliği görmemiz mümkündür. Bu nedenle de mevcut durumumuzu değerlendirirken, ‘Müslüman bir ailede neden İslam ile alakası olmayan bir ailedeki sorunlar görülebilmektedir’ tarzında bir sorunun makul bir cevabı bulunamamaktadır. Dinimizin bizim için gösterdiği yaşam kılavuzunu yeniden ele almamız, hiçbir zaman bugünkü kadar aciliyet kesp etmemiştir.

Biz, başımızı soktuğumuzda bizi soğuktan sıcaktan koruyacak bir binaya da aile demiyoruz. Nesil yetiştirme emelimizi gerçekleştirebileceğimiz ve Allah’ın rızasını kazanmakta bize mekân oluşturacak ortama aile diyoruz. Bizim için doğal aile ortamı bu ortamdır. Sonradan bizim adımıza zorla oluşturulup şekillendirilmiş bulunan aile ortamlarında bu iki büyük emelimizi bulmakta zorlanmaktayız. Binaların içinde beton kültürüne ezdirilmiş ailelerimizin en temel ilkeleri bile ‘aşırı’ görülebilen tutumlar olarak gösterilmektedir. Hâlbuki biz, ailelerimizi ideallerimizin gerçekleşmesi için en mümbit zemin olarak görüyoruz. Doğallığı korunmuş bir ailenin değeri herhangi bir medreseden aşağı değildir.

Ailemizde doğallığa dönüş için gerekli fedakârlıkların dini boyutunu yeniden ele almalıyız.

Yaratan Allah’tır

En küçükten en büyüğe kadar her şeyi yaratan Allah Teâlâ’dır. İnsanı ve diğer varlığı yarattığı gibi, herkesin bağlı kalması gereken ilkeleri koyması da O’nun hakkıdır. Doğal olan, camideki ilkelerin bir benzerini aile ortamı için koyanın Allah Teâlâ olmasıdır. Yarattığı mülkünde O’nun dilemesi ile olmayan kuralların yürütülmesi makul değildir. Evlerimiz ve ailemiz Allah’a teslim edilmelidir. Bu teslim edilme de fiilen gerçekleşmelidir. Kandil gecelerine daraltılmış Müslümanlık, evlerimizde sırıtan bir sunilikten başkası değildir.

Allah’a kulluk maksadımız, camilerde gerçekleştiği gibi evlerde de gerçekleşmelidir. Kulluk için yaratıldığımız hâlde, hayatımızın en önemli bölümünü geçirdiğimiz evlerimizin ve temel kimliğimizi aldığımız ailemizin o kulluk şuurundan uzak bırakılması kabul edilemez. Camilerden önce evlerimiz minarelendirilmelidir. Eğer minareler, şehirlerin dini kimliğini temsil ediyorsa o minarelere evlerimiz de muhtaçtır.

Mü’min kimliğimizin en tabii gereklerinden biri de, Allah’a kulluk maksadı ile bulunduğumuz dünya hayatını Allah’ın Şeriat’ına göre yaşamamızdır. Allah’ın Şeriat’ı, bizim kulluğun neresinde ve ne kadarında bulunduğumuzun göstergesi olacaktır. Evlerimiz ve ailemiz de bu açıdan bakıldığında, Allah’ın Şeriat’ı ile ilk muhatap olmamız gereken noktalardır. İslam’ı evlerimizin yegâne kılavuzu yapmayı beceremedikten sonra büyük büyük sözleri sarf etmeye hakkımız olmayacaktır. Camileri, mü’minleştiremediğimiz evlerimizin tesellisi olarak doldurmamız bizi ikna ediyor olabilir, gerçeğin ne olduğunu daha iyi araştırmaya mecburuz.

İslam bütün zamanların ve mekânların dinidir

Medine’de, evlerinde cennet bahçesinde mutlu imiş gibi mutlu olan, şehadet haberlerini tekbirlerle karşılayan kadınlar ve erkeklerin bize ulaşan manzaralarını, o zamana mahsus, bir daha gerçekleşemez hayaller olarak görmemiz asla mümkün değildir. İslam, bütün zamanların dinidir, bütün mekânlar İslam için aynıdır. İslam Medine’de ne yaptı ise dünyanın her yerinde kıyamete kadar onu yapar, böyle bir İslam’a din olarak iman etmeliyiz. Medine’de yaşadıkları hayatı ‘saadet çağı’ olarak isimlendirdiğimiz o insanların yaşadığı saadeti bizim de yaşamamız mümkündür. Bir hayal üzerinden yol almıyoruz. Din aynı dindir. Aynı ihlasla ona sarıldığımızda, onlara verdiği saadeti bize de verecektir.

Asrımızın getirdiği ek sıkıntılar olabilir. Onların görmeyip de bizim gördüğümüz farklılıklar da olabilir. Bu da bizim saadet çağlayanı olan bir evde yaşmamıza mani olamaz. Biz de fakirliği, düşman saldırısını hatta ölümü aşmış duygularla evlerimize kapanabiliriz. Kerpiçle çevrili, üstü hurma ağaçlarıyla kaplı tek odalı evlerde biz de mutlu olabiliriz. Bu bir hayal değildir. Hayal olan, saadeti beton yığınlarında, borcu senelerce ödenecek mobilyalarda arıyor olmamızdır. Borçla gelecek bir saadet aradıkça biz ters istikamette yön alıyoruz demektir. Geldiğimiz noktada insanlık, saadeti şekavette arıyordur; aşmamız gereken tıkanmışlığımız budur.

Dinimizi, hayatın bütünü için gelmiş bir nimet olarak görmenin inceliği buradadır. Evimizi camileştirebilmek, camide de ev ahengi alabilmek olarak özetleyebildiğimiz hayat tarzı Yesrib’i Medine yapan tarzdır. Cuma hutbesini dinlerken hangi kulağımızı kullanıyorsak, aile içi saadetimiz için de o sese kulak vererek kimliğimizi bölünmemiş bir kimlik yapabiliriz. Allah’ın Şeriat’ını camimiz, iş yerimiz ve evimiz için geçerli tek kaynak yapmadıkça nasıl iman ettiğimizi belgeleyebiliriz? Biz, dinimizi filan zamana uydurmak yerine bütün zamanları o dine uydurma mücadelesine cihat diyoruz. Bu cihat başta evlerimiz olmak üzere her yerde bizim üzerimizdeki bir sorumluluktur. İman etmek budur, iman böyle edilmiştir. Yesrib’i Medine yapan iman bu idi. Bu imandan sonra da hiçbir haber, hiçbir kriz ezici olmamıştır.

Kadın saltanatı

Kadının, Müslümanların evlerinde ikinci sınıf olduğunu, ezildiğini, kullanıldığını iddia edenler zalimdirler. Kadın, mü’minlerin evinde sultandır. Allah’ın himaye ettiği bir eş kadar onurlu kim olabilir? Kadınlar bu himayenin kıymetini bilmez de kendilerini fani değerlerin himayesine atarlarsa o başka! Allah’ın himayesi yerine elindeki diplomayı hami olarak gören kadın, zulmü kendi eliyle oluşturmuş olur. Kadın eş olduğunda da, anne olduğunda da Allah’ın himayesindedir. Kardeş durumunda iken de müstesna bir yeri vardır. Gerek bu himayenin kıymetini bilmeyen kadınlar ve gerekse o himayenin ne olduğunu idrakte zorlanan erkekler, elbette bir nikâh akdinde Allah adına yapılan sözleşmenin nelere bedel olduğunu bir gün öğreneceklerdir. Kimsenin kimseye fayda veremediği o gün gelmeden önce kadınlar da erkekler de nikâh akdinin kim adına kıyıldığının şuurunu yakalamalıdırlar. Zalimin de mazlumun da dikkat etmesi gereken bir noktayı konuşuyoruz. Mesele erkek kadın meselesi olamaz; bizim meselemiz, erkeğin de kadının da yaratanının Şeriat’ına göre kimin kim olduğu meselesidir.

Kadını doğduğu veya doğuracağı evin sultanı yapan değerler Rabbanî değerlerdir. Her Rabbanî değerde olduğu gibi onda da beşerden etkilenmemişlik vardır. Kur’an ve Sünnet, kadına dair çok ince ayrıntıları bile bizzat beyan ederek, insanların ağız açmalarına fırsat bırakmamıştır. Kadın, kimsenin himayesine muhtaç değildir; yaratanı onu korumuştur. O’nun korunmuşluğuna rağmen kadına zulmetmeye yeltenenler elbette hesabını Allah’a verecekleri bir cinayet işlemektedirler. Hesabını da Allah soracaktır onlardan.

Müslüman erkek, evinde eşinin gönlünü yaparken, esasen Allah’ın razı olacağı bir iş yapmanın hazzını hissetmelidir. Kadının bunu, erkeği emrinde tutmak türünden bir yanlışa yorumlaması, erkeğin endişe edeceği bir şey değildir. Erkek, Rabbine itaat eder, Peygamber aleyhisselamın ‘kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum!’ emrindeki mesajı uygular durumda olduktan sonra kadının veya çevresinin bu itaati nasıl yorumladıkları ile ilgilenmez.

Kadını evinde sultan durumuna getiren Rabbanî ilkeler, adaleti tam olarak tahakkuk ettirir. Kadının ‘evinde sultan’ yapılması onun fıtrî yapısının kollanması demektir. Evinde sultanlık dışında kadın nerede hangi makamda bulunursa bulunsun bir daha sultan olamaz. Onun özel fiziki yapısı dikkate alındığında evin dışında hiçbir yerde asıl kimliği ile bulunamayacağı da anlaşılmış olacaktır. Kadın, evinin eşi, annesi, muallimidir. Bulunduğu toprakların da umudu ve en değerli yatırımıdır. Onu evinin dışına çeken değer eğitim bile olsa kadının aleyhinedir. Kadına eşit davranmakla adil davranmak arasındaki büyük fark hissedilemediğinde onun erkekle eşit tutulması için kampanyalar üretilecektir. Hâlbuki kadın, eşitlikten çok adalete, yani onun özel kimliğinin tanınmasına muhtaçtır. Böylece kadın, bulunduğu yerde en değerli konumda bulunurken Rabbine de iyi bir kulluk yapma fırsatı bulmuş olur.

Kadın, Allah’ın onu koyduğu yerde himaye altında bulunurken aynı zamanda fiziğinin gerektirdiği düzeyde bir sorumluluk altında tutulmaktadır. Allah Teâlâ, erkeğe de kadına da kaldıramayacağı hiçbir şeyi yüklemiş değildir. Bilhassa kadının, bizim takdir edeceğimizden daha fazla bir koruma ve kollama altında olduğunu söyleyebiliriz. İmam Nesaî’nin rivayet ettiği şu hadisi, kadının koruma ve kollama altında bir sultan gibi tutuluşunun ana mantığını anlamak bakımından güzel bir örnek olarak ele alabiliriz.

Ümeyme binti Rukayka radıyallahu anha diyor ki:

Ensardan bir grup kadınla beyat etmek üzere Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gittim ve dedim ki:

‘Ya Resûlellah.

Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamak, çalmamak, zina etmemek, önden ve arkadan bir iftira uydurmamak ve doğru olan bir şeyde sana asi olmamak üzere sana beyat ediyoruz.’

Bunun üzerine buyurdu ki:

‘Becerebildiğiniz ve gücünüzün yettiği işlerde!..’

Biz de dedik ki:

‘Allah ve Peygamber’i bize pek merhametlidir, haydi beyat edelim sana ya Resûlellah!’ (Bey’a, 18/4192)

‘Becerebildiğiniz ve gücünüzün yettiği işlerde!..’ ifadesi, genel bir çizgi olduğunu, kadının kaldıramayacağı bir yükün altına sokulmadığını göstermektedir. Kadının veya kadını yönlendirenlerin Allah’ın hükümlerinden birini kaldırılamaz bulmaları ya da öyle göstermek istemelerinin izahı ise bizi başka niyetlerin tahliline sevk eder. Doğal bir ortamdaki tefekkürün neticesinde, Allah’ın Şeriat’ına teslim olmakla kadının sultanlaşacağı sonucuna ulaşabiliriz.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s