İslamsızlığın Bedelini Bütün Toplum Öder


Kur’an’ın söyledikleri ve uygulaması olan sünnetin gösterdikleri dışında, fırka, kavim, iktidar ve yabancı kültürlerin mücadele ortamında şekillenmiş olan iman ve İslam anlayışımızın birçok yönden ya çağdışı kaldığı yahut yanlış olduğunun ortaya çıktığı bir gerçektir. Geçmişten gelen olumsuz anlayışlar ve çağımızda uygulanan pozitivist, seküler ve laik eğitim felsefeleriyle inançtan ibadete, ahlaktan hukuka, siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilere kadar toplumun neredeyse hurdaya dönen din anlayışı ve yaşayışı bunun göstergesidir. Onun için bunların vahiy ve genel sünnet çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi ve oluşturulması gerekir. İman ve İslam kavramları çerçevesinde iman-amel ilişkisini kısaca belirttikten sonra İslamsız bir eğitim sistemi ile toplumun bugün geldiği tehlikeli duruma değinmek ve bundan çıkış yoluna işaret etmek istiyorum.

İslam’ın Bütünlüğü ve İman-Amel İlişkisi

‘e-mi-ne’ kökünden mastar olan ‘iman’, emniyet ve güvence demektir. Dilimizde kullanılan emîn, emniyet, eman gibi kelimeler buradan gelmektedir. Kişi samimi olarak “Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” kelimesini söylemekle Allah’ın öğretilerini kabul ve tasdik etmiş, yerine getirmeyi de taahhüt ederek Allah’la sözleşme yapmış olur. Kur’an bunu ahd ve misak kavramlarıyla belirtir. (mesela 5 Mâide/6). İnsanlar bunu yapmakla kendilerini emniyete aldıkları gibi Yüce Allah da onlara ceza vermeyeceği güvencesi vermiş olmaktadır. Kurtuluş için iman ve salih ameli öngören örneğin Bakara/1-5 âyetlerini ve Asr Sûresi’ni hatırlayalım. Onun için iman sözleşmesinde kabul edilenlerin tümü yerine getirilmedikçe kişi ahdini yerine getirmiş sayılmaz ve sorumluluktan kurtulmuş olmaz.

Tarihte değişik etkenler altında iman ve İslam için yapılan açıklamalarda bu gerçek çoğu zaman gözardı edilmiş, iman ve İslam kavramları sulandırılarak içi boşaltılmış yahut kişiyi motive etmeyen soğuk ve donuk tasavvurlara dönüştürülmüş, ya tekfircilere tepki olarak ya da fasık ve zalim yöneticileri kurtarmak için iman amel ayrılığı tezi geliştirilmiş ve İslam’ın öğretilerinden ne kadar uzak yaşarsa yaşasın yahut ona aykırı ne kadar uygulama yaparsa yapsın sırf “la ilahe illallah” dediği için kişilerin yine de mümin kalacakları ve ölüp cehenneme de gitse eninde sonunda tahliye olup cennete gidecekleri anlayışı hâkim olmuştur.

Oysa İslam, bölünme kabul etmeyen öğretiler bütünü olup iman ve amel birleşik kaplar yahut terazinin iki kefesi gibidir. Birindeki varlık veya yokluk yahut azlık veya çokluk, diğerinin de varlık veya yokluğunun yahut azlık veya çokluğunun sebebidir. Dolayısıyla imansız bir amelin Allah katında geçerliliği olmadığı gibi amelsiz bir imanın devamı ve sahibine yarar sağlaması da söz konusu değildir. Onun için İslam’ın öğretilerine, emir ve yasaklarına uymadığı halde “kalbim temizdir” teraneleriyle kendilerini avutanlar yahut günahlarım ne kadar çok olursa olsun cehenneme de gitsem eninde sonunda çıkıp cennete gideceğim diye düşünenler, ancak kendilerini kandırmış olurlar. Çünkü bu düşünce ve inanış Kur’an’ın âyetlerine kesinlikle aykırıdır. Onun âyetlerine aykırı bir iman ve İslam da olamaz.

Günah İşlemek ve Tevbe

İnsan ne kadar mükemmel olursa olsun yanlış yapmaktan korunmuş/masum değildir. Onun için en iyi mümin de olsa değişik etkenler altında dinin öğretilerine aykırı davranabilmekte yahut günah işlemektedir. Şüphesiz Allah günahın işlenmesinden yahut kendisine itaatsizlik edilmesinden hoşnut olmaz. “Siz onlardan hoşnut olsanız bile Allah fasık toplumdan hoşnut olmaz.” (9 Tevbe/96), “Kafirlik yaparsanız bilin ki Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur, ama kulların kafir olmasına da razı olmaz.” (39 Zümer/7). Onun için günahın işlenmesine hiçbir zaman tolerans göstermez ve kendisine inat olarak işlenmesini yahut üzerinde ısrar edilmesini bağışlamaz.

Allah’a kulluğu yaşam tarzı edinmiş ve onun üzerinde devam ederken kişi Kur’an’ın deyimiyle ‘cehalet’ ile zaman zaman günah işler, ama Allah’ın buyruklarını hatırlayarak günahlar üzerinde ısrar etmeden (3 Âl-i İmrân/135) yanlış yaptığını anladığı anda bundan tedirginlik duyarak samimi (66 Tahrim/8) tevbe edip ana çizgisine dönerse işlenen günahlar ne kadar çok ve türü ne olursa olsun bu bilinçle yapılan tevbeleri Allah kabul edeceğini belirtir (39 Zümer/53). Çünkü bu kişinin yaptığı, inadına günah işleyerek ve üzerinde ısrar ederek hevesini tanrı edinmek (25 Furkan/43; 45 Câsiye/23) değil, cehaletle sadece günah işlemektir. Bunun ana çizgisi kulluk ve itaat olup tıpkı karayolunda seyrederken sürücünün dalgınlık, yorgunluk, uykusuzluk, acemilik, dikkatsizlik vb. nedenlerle şeridin dışına çıkması, ama farkına varır varmaz hatalı şeritte devam etmeden tekrar doğru şeride geçmesi gibidir. Çünkü çizginin dışına çıkıp yanlış şeritte yol almaya devam etmek eninde sonunda felakete yol açması kaçınılmaz olduğu gibi, ibadet ve itaat çizgisinden çıkıp günahta ısrar etmenin de eninde sonunda dinden çıkmaya ve kâfir olmaya, böylece müminler için değil, kafirler için hazırlanmış (2 Bakara/24; 66 Tahrim/6) olan ateşe girmeye yol açması kaçınılmazdır.

İslam çizgisinden sapmalarla yaşanan bir hayatın toplumu ne duruma düşüreceğini, Müslüman geçinse bile imandan uzak olabileceğini sayın Prof. Dr. İlhami Güler toplumumuz üzerinden şöyle anlatır: “Türkiye’nin ahlâkî-siyasî muhtevalı sorunlarının (Kürt sorunu, laiklik sorunu, çeteleşme, yolsuzluk, gelir dağılımı sorunu, insan hakları sorunu, hukuk devleti ve demokrasi sorunu… son günlerde gündeme tekrar gelen küçük çocuklara sarkıntılık ve tecavüz, ensest sorununun) iki temel kaynağı vardır: İmansızlık ve vicdansızlık. Türkiye, halkı Müslüman olan bir ülke. Ancak, bu halkın büyük çoğunluğu imansız. Durun, heyecanlanmayın. “İmansız” dediysem, inançsız veya “kâfir” demedim. İtikadı (inancı) var. Fakat bu inanç ve itikat bir ezber (âdet, gelenek) olarak doğası gereği ölü bir şeydir. İman ölünce itikad olur. Amel doğurmaz, doğurması gerekmez. Tıpkı uzayın derinliklerinde Jüpiter adlı bir gezegenin varlığına kesin inancımın bende bir etki doğurmaması gibi. Bu durumda “Allah” da -haşa- uzayın derinliklerinde daha büyük başka bir gezegen gibidir. Dolayısıyla itikadı olup da imanı ve ameli (ahlâkı) olmayanlar Mutezile’nin tasnifine göre ne mümin ne de kâfirdir. İki arada bir derede (niteliksiz) insanlardır. Vaktiyle Haricilik, Mutezile ve Mürcie arasında imanın mahiyeti üzerine yapılan teolojik tartışmada Sünnilik, Mürcie’nin (Ebû Hanife) görüşünü benimsedi. Bu çözüme göre iman, sadece inanılacak şeyleri kalp ile tasdik etmektir. Tasdiki olan herkes mümindir. Böylece Mürcie, Kur’an’da imanın gerçek muhtevasını oluşturan tasdik ile birlikte Allah’a karşı saygı, sevgi, şükran, umut, güven, korku; ahiret hakkında umut ve korku gibi duygusal değerlilik yaşantılarını imanın muhtevası olmaktan çıkardı. Oysa imanı bir motivasyon olarak zorunlu amel (ahlâk) doğuran bir hale getiren şey bunlardır. Kur’an’da iman, Tanrı ile bir dostluk (velayet) ve muhabbet ilişkisidir. Hucurat sûresinin 14. âyeti, Mutezile’yi haklı çıkaracak şekilde şöyledir: “Bedeviler dediler ki: ‘İman ettik.’ De ki: Hayır, henüz iman etmediniz; iman, henüz kalbinize yerleşmedi. Ancak, ‘Müslüman olduk’ deyin.”

Bu âyet, tasdiki başaranların (burada bedevilerin) siyasî dinî-kültürel aidiyet kimliği olarak ‘Müslüman’ olmayı belirlerken; ‘mümin’ olmayı, daha üst ahlâkî ve dinî bir kategori olarak ortaya koymaktadır. Salt “tasdik”i mümin kimliğinin yeter şartı olarak koymak, Hariciliğin yarattığı bağnaz, fanatik, kör şiddeti önleme amacına yönelik olarak işlevseldi; fakat zamanla mümin ve Müslüman kimliklerinin iman ve ahlâktan boşaltılmış beleş birer kimliğe dönüşmesi sonucunu doğurdu. Müslüman halklarda giderek şark kurnazlığı devreye girdi.

Kur’an’ın ciddiyet, hamiyet ve gayret isteyen iman ve ahlâk Müslümanlığı yerine “İslam’ın şartı beştir” formülü geliştirilip ezbere dayanan itikat (amentü) ve ibadet (namaz, oruç, hac) Müslümanlığı ikame edildi. Ancak, bunu da ağır bulan Türk-halk kurnazlığı (Spinoza’nın) “Kitleler Tanrı’yı kandırma peşindedir” dediği gibi, Ramazanı yemek festivaline (iftar), haccı günah çıkarmaya, namazı da cumaya indirgeyip “kandil” gecelerini ihya etmeyi promosyon olarak devreye soktu. (…)

İlhami Bey’in affına sığınarak söylersek, halk bunu daha komprime hale getirmek için “bir Fâtiha üç kulhu” yahut anlamını bilmedikleri için aynı şey olduğunu bilmeden “bir İhlas üç kulhu” formülünü bulmuştur.

İslam Eğitim ve Öğretiminin İsteyen Bütün Vatandaşlara Örgün ve Yaygın Olarak Verilmesi Gerekir

Toplumun bu duruma gelmesinde yanlış din anlatımlarının, cehaletin, törenin, geleneğin, yıkıcı edebiyatın, sanatın, tiyatro ve sinemanın büyük rolü olduğu gibi en büyük rolü seküler, laik, pozitivist, marksist eğitim felsefesinin oynadığında şüphe yoktur. Ülkede Kur’an merkezli ve Peygamber örnekli eğitim öğretim bir yana, yüzyıllardır abartma ve yanlışlarla, bidat ve hurafelerle örülmüş tarikat ve ilmihal İslam’ı merkezli folklorik bir din eğitim öğretim bile uzun süre halka verilmediği gibi, Kur’an’ın kendisinin basımı, yayımı ve öğretilmesi de yasaklanmış ve toplumun İslam hafızası ve hayatı bilinçli olarak çoraklaştırılmıştır. Ekilip sürülmeyen ve bakımı yapılmayan tarlayı yabani otların kaplaması gibi, doğru ve yeterli bir İslam eğitim öğretiminin verilmediği toplumun hayatını bidat ve hurafelerin, haksızlık ve kötülüklerin kaplaması da kaçınılmazdır. Diyanet İşleri Başkanlığının daha geçenlerde yaptırdığı anket sonuçlarına göre, bir Batı ülkesinde değil, yüzyıllardır az çok İslam’la ilgisi olan bir toplumun yaklaşık yüzde yirmi kadarının Kur’an’la henüz tanışmadığı, onu bilmediği ve okumadığı acı gerçeği bu çoraklığı ortaya koymaktadır. Bu da ister istemez toplumda bir cehalet bataklığı meydana getirmiş ve kötülükler diz boyunu çoktan aşmıştır.

Toplumun bu çürümüşlükten ve geldiği uçurumun kenarından kurtarılması için acil önlem olarak İslam’ın öğretilmesi ve halk arasında yaygınlaştırılması gerekir. Çünkü her bölgeden ve kavimden vatandaşlar için dinden daha büyük birleştirici üstün değer ve ortak payda yoktur. Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olup dinini her değerin üstünde tutması bunun için yönlendirici bir faktör olsa gerektir. Bu da statüko için bir emniyet sübabı olarak değil, Müslüman bütün vatandaşlara dinin her türlü yönlendirme, kısıtlama ve sapmadan uzak olarak yeterince öğretilmesini ve yaşatılmasını gerektirir. Dinsizlik midir, bütün dinlere eşit mesafeli veya dinler üstü bir yönetim şekli midir yahut her din ve inançtan bireylerin inançlarını yaşamasını ve haklarının korunmasını sağlayan bir sistem midir, ne olduğuna bir türlü karar verilemeyen laiklik edebiyatını (geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. Cemal Fedayi, Çevrilemeyen Laiklik, Yeni Şafak, 27 Eylül 2011) bir yana bırakarak insan hakları, gelir adaletsizliği, işsizlik, cehalet, sağlık ve eğitim alanında ülkenin her çevresine götürülecek hizmetlerin yanında, İslam eğitim ve öğretiminin devlet eliyle bütün vatandaşlara yaygın ve örgün olarak acilen götürülmesi ülkenin birlik ve beraberliğinin sağlanması, felaketlerin önüne geçilmesi ve insanların mutluluğu için yapılacak en büyük hizmet olacaktır. Bugün halk desteği yüzde altmışlara varan iktidarın korku bariyerlerinin aşılmış ve siyasal ortamın sağlanmış olmasını fırsat bilerek toplumun selameti için çekinmeden ve geciktirmeden bunu yapması lazımdır. Çünkü imkân ve fırsat her zaman ele geçmeyebilir.

Cahiliye hayatının düşmanlık ve kötülüklerle delik deşik ettiği o günkü Arap toplumunun vahyin aydınlatması ve yol göstermesiyle ateş çukurunun kenarından nasıl kurtarıldığını belirten Yüce Allah’ın şu uyarısına kulak vermek gerekir: “Allah’ın size uzattığı kurtuluş ipine/Kur’an’a sımsıkı sarılın. Sakın ayrılığa düşmeyin. Özellikle Allah’ın size nasip ettiği birlik ve beraberlik nimetini düşünün. Sizler bir zamanlar birbirinize kanlı bıçaklıyken Allah kalplerinizin birbirine ısınmasını sağladı ve onun lütfettiği iman nimeti sayesinde birbirinize kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarına dayanmışken Allah’ın sizi oradan kurtardığını hatırlayın. Allah doğru yolu bulmanız için size âyetlerini bu şekilde açıklıyor.” (3 Âl-i İmrân/103).

Bunun inkılâplara yahut eğitim öğretim işlerinin tek elden yürütülmesini öngören Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırılığı söz konusu değildir. Çünkü ne inkılâplar devletin her yaştan vatandaşlara dinlerini öğretmeyi yasaklamaktadır ne de Tevhid-i Tedrisat Kanunu, halkın birlik ve beraberliği için son kale olan dinin öğretilmesine ve yaşatılmasına karşı çıkacak kadar akıl ve mantıktan uzak olabilir. Çünkü vatandaşların eğitim öğretim, sağlık, iş ve aş, ulaşım ve iletişim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak devletin görevi olduğu gibi, kısıtlı ve güdümlü olarak değil, tam anlamıyla vatandaşların dinini öğrenme ve yaşama ihtiyacını da karşılamakla yükümlüdür. Sosyal devletin anlamı ve görevi budur. Bunun için mevcut bütün engellerin aşılması ve imkânların sağlanması gerekir. Kaldı ki, hiçbir kimse dünya ve ahiret hayatında bireylerin mutluluğu için dinin bu işlerden daha önemsiz olduğunu söyleyemez.

İmam Hatip Liselerinin çokluğundan şikâyet edenler, bunu İslam düşmanlığı olarak yapmıyorlarsa, her şeyden önce ülkenin Müslüman bütün çocuklarına dinlerinin yeterli ve doğru olarak öğretilmesini sağlasınlar, ardından istedikleri kadar İmam Hatip Okullarının ülkenin ihtiyacı kadar açılması gerektiğini söylesinler. Ancak o zaman bu şikâyetlerinin haklılığı ve samimiyeti söz konusu olabilir. Çünkü dini öğrenmek sadece İmam Hatip Lisesine giden çocukların hakkı ve ödevi değil, bütün çocukların hakkı ve ödevidir. Bunun halen okutulmakta olan güdümlü ve sansürlü Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle sağlanması da mümkün değildir ve olmadığı da ortaya çıkmıştır. Bu hakkı ülkenin bütün çocuklarına tanımadan ve ihtiyaçlarını karşılamadan İmam Hatip Okulunda veya başka bir yerde kişilerin dinlerini öğrenmelerine karşı çıkmak ancak haksızlık ve adaletsizlik olur, toplumu saran tehlikelere karşı kör ve sağır gibi davranmak olur. Unutulmamalıdır ki hırsızlık, soygun, fuhuş, kapkaç, mafya, uyuşturucu, alkol, adam öldürme, ulusçuluk, bölücülük ve ülkenin ekonomisine ve kalkınmasına darbe vuran, masum insanları katleden, ülkeyi bölünme aşamasına getiren terör suçlarını işleyenlerin hiçbiri İmam Hatip Okulu mezunu değildir ve bu insanların ellerinden ve dilinden bugüne kadar kimseye zarar gelmemiştir.

Bugüne kadar dini ve dindarı kötüleyerek verilen pozitivist, nihilist, pragmatist, seküler ve laik eğitim felsefeleri toplumu çatırdama ve tehlike sinyalleri verme noktasına getirmiştir. Toplumun bu tehlikelerden kurtulabilmesi için her şeyden önce ve acilen ya ilköğretimin ikinci sınıfından son sınıfına kadar haftada en az üç saat olmak üzere Kur’an-ı Kerim ve Anlamı dersi ile Hz. Muhammed’in Hayatı ve Ahlakı dersi gibi derslerin okutulması ya da İmam Hatip Okullarının kapatılan orta kısmının bir an önce açılıp köylere kadar yaygınlaştırılması gerekir. Çünkü toplumun huzuru ve kurtuluşu ancak Allah’la barışması ve dinini öğrenerek yaşamasıyla mümkündür.

İbrahim Sarmış
Kur’ânî Hayat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s