Bu da sabırdır


Hastanede bekleyen mü’minin sabretmesini, sabrın en yaygın ve bilinen örneği olarak görebiliriz. Çocuklarını büyüten annenin sabrı da sabırdır elbette. Bir öğretmenin öğrencilerine karşı gösterdiği tahammül de sabır olarak anılabilir. İnsan, iradesini nerede istediği gibi kullanamıyor, bir mani ile karşılaşıyorsa orada sabrın devrede olması tabiidir. Sabra vaat edilen ne varsa, sabreden mü’min onu alır.

Sabrı, hayatın dar alanlarında, günlük mevzularda daraltıp anlamak bir bilgi körelmesi getirmektedir. Bu, İslam’ı namazla, oruçla sınırlamaya benzer bir eksikliktir. Nasıl ki İslam, namazla sınırlandırılamayacak kadar geniş bir alana hitap ediyorsa, sabır da hastalık ve çocukla sınırlandırılamayacak kadar geniş bir alana hitap etmektedir. Kulun kulluğunun deneneceği her yerde sabır muhakkak vardır. Bir ibadetin yapılmasında nefse ağır gelen şeylere karşı direnerek ibadeti yapmaya devam etmek ve haramların cazibeleri nefsi onlara doğru çektiği hâlde sabit kalıp haramlara yanaşmamak da sabırdır. Bu alanlardaki sabır, kulun daha kazançlı olacağı, Allah yolundaki ilerlemesinde daha çok mesafe kat edeceği sabır çeşitleridir.

Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadisi şerif, bugün sabır dairesinde görmeyi unuttuğumuz bir alana dikkatimizi çekmektedir. Mü’minin evine kapanıp iyi bir mü’min olma mücadelesi ile fesat içinde yüzen toplumunun ortasında iyi bir mü’min olma mücadelesi vermesi arasındaki farka işaret eden bu hadisi şerif, pek çok açıdan nasıl bir imanî hayat yaşamamız gerektiğini de göstermiş olmaktadır.

‘Müslüman, insanların içinde bulunup onların sıkıntılarına katlandığı zaman, insanların içine karışmayarak sıkıntılarına katlanmayandan daha hayırlı olur.’ Tirmizî, Sıfetülkıyameti, 55/2507

‘Hayırlı olmak’ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dilinde ne manaya geliyorsa bu hadiste de o manaya gelmektedir. Bir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’dan hayırlı olması, ikisi arasındaki Allah’a yakınlık ve sevap sahibi olma durumlarına işaret etmektedir. Nitekim hadisin, İbni Mace yoluyla gelen bir rivayetinde ‘diğerinden daha çok ecir sahibidir’ şeklinde bir ifade vardır.

Sabır hükümleri

Sabır, sıradan bir ahlâk tavsiyesi değildir. Dinin yaşanmasında, insan karakterinin oluşmasında en önemli noktalardan biri olarak sabrın durumlara göre farklılık arz edebileceğini tespit etmeliyiz. Farz olan sabır vardır, müstahap olan sabır vardır. Mekruh olan sabır vardır, haram olan sabır vardır. Gazali’nin İhya’sındaki tespitler meselenin en iyi şekilde anlaşılması açısından muhakkak incelenmelidir. Mü’min bir insanın başına gelen sıkıntılara karşı yapabileceğini yaptıktan sonra sabretmesi müstehaptır. Haramların cazibesine karşı kendisini gevşetmeyip sabretmesi ise farzdır. İffetine karşı ortaya çıkabilecek bir saldırıya sabretmesi ise haramdır. Namaz kılmaktan zekât vermeye kadar her alanda mü’min ortaya koyabileceği sabır oranı kadar yol alabilir desek abartmış olmayız. Kur’an’ımızın sabrı öne çıkaran âyetlerinden gayet açık bir şekilde bu anlaşılmaktadır. Bakara suresinin 45. âyeti namaz ve sabrı birleştirmektedir. Bilhassa sivil toplum faaliyetlerinde bulunan mü’minlerin dikkat edeceği bir ayrıntı da Secde suresinin 24. âyetinde vardır. Bu âyette Allah Teâlâ, önder kadroları öne çıkaran ve önderliği hak ettiren iki nedenden biri olarak sabırdaki muvaffakiyeti göstermektedir.

İnsanın insan olarak bulunduğu her yer, sabır için ilgili bir yerdir. Her yer bizim için bir imtihan noktasıdır. İmtihandan muaf olduğumuz bir yer ve zaman düşünülemeyeceğine göre her yer ve zamanı imtihan ölçülerinde yaşamaya mecburuz. Bu hakikat, yatak odamızda vardır, oturma odamızda vardır, çocuk parkımızda vardır, iş yerimizde vardır, bir akraba ziyaretimizde vardır. Mü’min bir insan olarak nerede bulunuyorsak orada ancak sabırla yol alabileceğimiz bir imtihan sürecinden geçiyoruz demektir. Bizim, sabrı sadece sıkıntılı durumlara sıkıştırmış olmamız sonucu değiştirmez. En keyifli zannettiğimiz anlarımızda bile sabrın neresinde olduğumuzu düşünmeye mecburuz; sabır, sızlayan yaramızı yok saymak, ölen yakınımızı unutmak değildir. Sabır, bizi hayata salanın üzerimizdeki murakabesini unutmamak ve bizden bekleneni en iyi şekilde yerine getirmek için direnmenin adıdır. Bu anlamda sabır büyük bir hazine durumundadır.

Diyebiliriz ki mü’min, sabır kabiliyeti kadar başarılıdır. Bir mü’minin fert olarak kendisine veya tabi olduğu cemaatine katkısı sabır kabiliyeti kadardır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sabır konusundaki çarpıcı hadislerinden biri unutulmamalıdır: ‘Kimseye sabırdan daha geniş bir lütufta bulunulmamıştır.’ (Buharî, Zekât, 50/1469) Sabırdaki bu inceliği ve etki yüksekliğini kavradığımız zaman, çocuklarımızı imanî değerler etrafında eğitirken namaz ve taharet kadar sabır gibi önemli kavramlarda da eğiteceğiz demektir. Kur’an’ın sabır hususundaki yoğun emirlerini ve örneklerini bir kenara bırakarak verdiğimiz abdest ve namaz eğitimi, Allah’ın hükümlerine karşı bile sabırsız bir nesil üretmektedir. Namaz kadar sabır da eğitim konuları arasına sokulmalıdır. İnsanlar, araç sürmek için ehliyet alacaklarında sabır kabiliyetleri bakımından da test edilmelidirler. Kur’an ve Sünnet’e göre Müslüman olmanın erişilemez farkı bunu gerektirir.

Teşkilatçıların sabrı

Bir alanda sonuç elde etmek için teşkilat kuran veya üye olan mü’min, hayal âleminde yaşamamalıdır. İnsanları kırk beş günde yumurtlayacak hormonlu tavuk yerine koyanlar, fıtrattan uzak bir anlayışın sahibidirler. İnsanlar ne tavuktur ne de ağaç; yem ve su vermekle istediğin kadar büyütebileceğin yapı insan yapısı değildir. İnsan, bünyesinde meleklerle yarışacak ve hayvanlardan da aşağı düşebilecek iki zıt kabiliyet barındırmaktadır. Bu iki zıt kabiliyetin arasında duran insanın uzun bir sabır sonucunda iyi bir noktaya getirilmesi mümkündür. Bu sabrın süresi ise bir dakikadan dokuz yüz sene ötelerine kadar uzar.

Şehvetleri ve arzuları ile baş başa kalmış bir insandan veya kitleden o şehvet ve arzularla uyuşmayan bir gayeye doğru yönelmesini beklemek ancak mükemmel bir sabırla gerçekleşebilir. Bu sabır, onların nazına ve itirazına dayanma olarak da anlaşılabilir. Bunu beceremeyenlerin, insanların kötülükleri ve nasipsizlikleri gibi edebiyatlara sığınmaya hakları yoktur. Hadisi şerif gayet açıktır: İnsanların içine karışmaya ve onların sıkıntılarına sabretmeye mecburuz. Kazanmak istiyorsak yol budur. Ecir kazanmak veya onları kazanmak aynı denklemle gerçekleşecektir. Önümüzdeki peygamberlere dair örnekler önemli bir dayanaktır bizim için.

Başta Peygamber aleyhisselam efendimiz olmak üzere, kendisine iş olarak Allah’a daveti seçen önderlerin tamamında sabra dair büyük örnekler vardır. Hiçbir ‘İslam Önderi’, akşamdan sabaha başarıya ulaşmamıştır. Hiçbir ‘Allah’a Davet Görevlisi’, verdiği bir konferansla kitleleri peşinden sürüklememiştir. Bilakis insanları ve toplumları bir kazak gibi öre öre kendilerine çekmişlerdir. Bir çocuğu büyütür gibi büyütmüşlerdir davalarını. Annenin, anne olmanın gereği görüp tahammül ettiklerine, onlar da büyütmeye çalıştıkları mü’min nesilde tahammül etmişlerdir. Bu, ‘ululazm’ olanların tutumudur. Onlarda acele yoktur, bıkmak ve usanmak yoktur. Sabır da budur.

Sabır için davetiyeler

İnsan üzerinde projesi olan her kimse, onun şunları bilmesi gerekir: İnsan üzerinde proje sahibi olmak, anne baba olmak, öğretmen muallim olmak, bir camide imam olmak, bir sivil toplum örgütünde görevli olmak veya idareci olmak olabilir. İnsana yatırım yapan, toplumlara yön vermek isteyen kim ise şunları bilecek:

a- Hayra davet ediyor olmak, muhatapların hayra koşması için yeterli değildir. Alkol müptelası bir insana alkolün zararlarının anlatılmış olması, onun anında kurtulması şeklinde sonuç vermeyebilir. Yüz anlatımdan birinin bile sonuç vermemesine hazır olmak gerekmektedir, hatta alkolden arınmaya davet edene, alkole davet edene gösterilmesi normal olan bir tepki de gösterilebilir. Yola çıkan buna hazır olmalıdır. Bir çeşit, taşların bağlanıp köpeklerin salındığı ortamdır hayra çağıranın ortamı… İyiye çağırıyor olmak, kötülük yapmamış olmak insanlar açısından ikna olmaya yeterli belgeler sayılmayabilir. Bu alanda kişisel eziyete de hazır olmak gerekmektedir.

b- Acele, sabır düşmanıdır. Acele eden, hesapları kendi üzerinden yapan kişidir. Esasen, Allah’ın kullarını Allah’ın dinine çağıranlar, kimin ne zaman ve nerede doğruya yöneleceğini de Allah’ın hesabına ve hikmetine bırakmalıdırlar. Sabır mantığı bu mantıktır. Davet eden biziz diye sonuçların bize göre bir zamanda ve bizim beğeneceğimiz şekilde olması gerekmiyor. Biz, kendimizi sadece Allah’ın rızası için çalışanlar olarak görebiliriz. Allah’ın işinin ortakları değiliz. Şu kadar yıla rağmen geciken iyileşme, sonuç itibariyle bizim açımızdan gecikmiştir. Bizim için zaman tükeniyor. Allah için geçip giden bir zaman yoktur ki ortada bir gecikmeden söz edilebilsin. Bizim gayemiz Allah’ın rızasını kazanmak ise o rıza çalışmakla kazanılmaktadır. Biz çalışıyorsak ve çalışmamızı da temel ilkeler etrafında gerçekleştiriyorsak, nefsimize uyumluluğu esas alınmamış yöntemlerle yapıyorsak zaten sonuç o çalışmanın kendisidir. Nuh aleyhisselam, bu sonuç üzerinden değerlendirildiği için beş büyükten biri oldu. Rakamsal başarı ile değerlendirilecek olsa idi değil beş büyükten biri olmak, peygamberliğin hakkını bile verememiş sayılabilir hatta davasına ihanet etmekle muaheze edilebilirdi. Ama ona dair sonuç ortadadır. Neredeyse yaşadığı her on yılda ancak bir kişinin iman etmesini sağlayabildiği bir süreç içinde bulunmuştur. Elbette peygamber değiliz; onlara ait ölçüler bizim üzerimizde aynen uygulanacak değildir ancak onlar davamızın örnekleridirler. Acele eden sadece kendini yıpratır. Yeter ki acele mi etmiyoruz, gevşekliğimizi ve savsaklamamızı mı maskelendiriyoruz, onu iyi bilelim, kendimizi aldatmayalım. Allah’ın davasını insan mantığı ile yürütüp sonuçlandırma gafletinde bulunmamak için buna dikkat etmeye mecbur bulunuyoruz.

c- Yukarıda zikredilen hadisi şerif, mü’min insana evine kapanmamayı, topuma karışmayı emretmektedir. Bu emir, bir tavsiye veya teşvik üslûbu ile de olsa nihayetinde emir niteliğindedir. Biz bu emri: ‘Meydandan kaçma, açık alanda dur, gizlenme!’ şeklinde de anlayabiliriz. Böyle anladığımızda da hayatın pek çok alanında uygulayacağımız ilkeleri bize hatırlatır. Bir de kendi kendine yaşamamak olarak anlaşılabilir. Mahalle mescidindeki olumsuzlukları öne sürerek mescidi terk etmemek, her şeye rağmen mescide katılmak şeklinde anlaşılabilir. Aile içinde eşten kaynaklanan huzursuzluğu ileri sürerek boşanıp ayrılmayı ya da hiç evlenmemeyi tercih etmek; her şeye rağmen evlenmek ve evliliği bütün meşakkatleri ile beraber yürütmek şeklinde anlaşılabilir. Zamanın yapısını bahane ederek çocuk doğurma ve büyütmekten kaçınma şeklinde anlaşılabilir. İyi niyetler ve büyük gayelerle kurulmuş bir teşkilattan, yürütmede gördüğün aksaklıklardan ötürü ayrılmak, bozulmuşu bozuk bırakmak yerine düzeltmeye çalışmak şeklinde de anlaşılabilir.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hayatın neresinde mü’min insan varsa orada o mü’mine düşen bir görev bulunacaktır. Mü’min arızî nedenlerle, görevini bırakıp gidemez. Her abdesti sıkıştıkça namazı bırakıp giden mü’minin, namazsızlık yaftasını üzerinden atamayacağı bir sürece gireceği gibi, karşılaştığı her sorundan ötürü toplumun bir alanından kendini dışlayan mü’min de ‘kopmuş, itilmiş mü’min’ olma yaftası yiyecektir.

d- Toplumun içinde bulunma emri, kendini salma ve toplumda eriyip gitmenin gerekçesi de yapılamaz. Hatta böyle bir emir meselâ haram irtikâp edilen bir düğüne katılmanın gerekçesi değildir. Allah’ın yasakları ile kaynaşmaya ruhsat olacak bir konumda mü’min bulunamaz. Toplumla kaynaşma emri, insanların eziyetlerine sabretme gerekliliği, imanımız ve kimliğimizin zedelenmeyeceği şartlarda mümkündür. İnsanlara yararımız olacak diye kendimizi heba edemeyiz. Birinci derecede sorumlu olduğumuz aile fertlerimizi ihmal etmemize neden olacak bir ilişki de makul değildir. Tam bir denge hesabı kurmalıyız ki, kaş yaparken göz çıkarma dalgınlığına yakalanmayalım. Çocukların bataklıktan kurtarılması pek önemli bir proje olabilir ama hiçbir çocuk, kurtarılması açısından bizim çocuğumuzdan daha önemli değildir. Santim santim büyüyen daireleri aşacağımız bir planla toplumun içinde kalmaya gayret edeceğiz. Kimi kazandığımız ve kimi kaybettiğimiz belli olmadıktan sonra ortada kazanma olmaz. Bilhassa fıkıh erbabı ulemanın öne çıktığı bir istişare heyetinin yönlendireceği tercihler üzerinden hareket ederek, yaşanan zamana göre yapılması en uygun olan tercih edilmelidir.

Düşünce hataları

Mü’minlerin yürüyebilecekleri caddeleri, alışveriş yapabilecekleri çarşıları olmayabilir. Mü’min, haşin bakışlarla dışlanabilir, bulunduğu ortamda keyif bozucu bilinebilir. Bunların hiç biri mü’min için evine kapanma nedeni olamaz. Mü’min, bulunması hoşlanılmayan yerleri, onun bulunabileceği yerler hâline getirene kadar mücadele edecektir. Ne camiyi terk edebilir ne de çarşıyı… Cami de Allah’ın adının anıldığı yer olarak kalacaktır, çarşı da Allah’ın hükmünün icra edildiği yer olarak ayakta duracaktır. Mü’min kaçmakla bir sonuç elde edemez. Kaçanlar değil, tahammül edip direnenler daha hayırlıdır. Allah’ın en büyük olmasının tabii sonuçlarından biri, mü’minin kendisini ‘en büyük olan Allah’a iman etmişi biri’ olarak farklı görmesidir. En büyüğe iman edip küçük ve kaçak oynamak yoktur.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s