Ben aşkı satın aldım, verdiğim bir can oldu


Mavi Marmara’nın sebebi ziyaretimiz olduğu grubumuzla bir dizi görüşme gerçekleştiriyoruz. Ziyaretlerden birinde camianın seçkinlerinin bir arada olduğu toplulukta Mavi Marmara’nın bahar yüzlü çocuğu Furkan’a ve diğer şehidlere geliyor söz ve ayrılırken ayaküstü sohbette aramızda şöyle bir diyalog geçiyor içlerinden biriyle: “Eskiden dua ederken; Yarab! Şehid olmayı, şehid eşi olmayı nasip et diye dua ederdik.” diyor. İç çekiyor yüreğinin en sancılı derinliklerinden “Değiştik” diyor. “Tesettürlerimiz de değişti. Pardösülerimiz bol, başörtülerimiz büyüktü o zamanlar” diye ekliyor.

Evet kavramlarımıza bu kadar yabancı değildik bir zamanlar. Tesettür algımız salt başörtüsünden ibaret değildi mesela. Şimdilerde ise şeklimizden özümüze doğru giden değişim ve dönüşümün sancısını yaşıyoruz. Çocuklarımızın, gençlerimizin önünde örnek hayatların neredeyse kıtlığını…Önce şekillerimiz değişti; oturup kalktığımız mekanlarımız. Sonra oturup kalkmalarımız, sohbet konularımız, zevklerimiz, hayat algımız, dünya ahiret tasavvurumuz, hepsi sil baştan nerdeyse değişip dönüştü. Birbirimize ve dahi kendimize yabancı olacak kadar.

Özümüz kabuğumuzla bağdaşmaz oldu. Biz de, özümüzü de kabuğumuz da değiştirdik. Mazeretlerimiz vardı çeşit çeşit, geçerli sebeplerimiz…

Hatırlarsınız müzik zevklerimizin henüz değişmediği dönemlerimizdi, cihadı ve şehadeti öven o ezgilerden biri “ben aşkı satın aldım verdiğim bir can oldu” diyordu mesela. Ne şehadet arzunun, ne şehitliğin günümüzdeki gibi böylesine pervasızsızca-acımasızca sorgulanıp yargılandığı dönemlerden uzak, kimin şehid olup olmadığını kurumların ya da kişilerin değil kitabımızın tarif ettiği dönemlerdi. Kimin ne dediğinin umurundan uzak, kınayıcının kınamasının kıyısından geçmediğimiz dönemlerimizdi o dönemler. Şimdi bir uzak ülke gibi duran bir masalın, bir düşün parçaları gibi hatıralarımız, birlikteliklerimiz, arkadaşımız yürü dediğinde “nereye” demeden peşi sıra yürüdüğümüz yolculuklarımız, hayallerimiz, gelecek tasavvurumuz ve dünyayı müslümanlar olarak hayat tasavvurumuza göre dizayn etme misyonumuz vardı. Ahiretimizin ihyası için dünyamızı inşa ettiğimiz sorularımıza ayetlerden cevaplar aradığımız, her gün gayret ve cehtle bir sünneti yaşatmaya çalıştığımız ve hayata geçen her bir sünnetle hayatımızı diri kıldığımız dönemlerimizdi.

Okurken Allah rızası için okuduğumuz, konuşurken onun rızası için konuştuğumuz ve dahi sustuğumuz… Oturmalarımız kalkmalarımız Allah için kılı kırk yarmalarımız. Hassasiyetlerimiz, çizgilerimiz, sınırlarımız vardı sınırlar ötesine uzanan şanlı direniş ve özgürlük düşlerimiz…

Yetimle yoksulla ilişkimizin sınırlarının cüzdanımız ve banka hesap numaramızdan öte olduğu, yetimin yoksulun araya araya peşine düştüğümüz, neler yapabileceğimiz için kafa yorduğumuz, yoksulun kapısını çalıp yoksul sofrasına diz çöktüğümüz, sağ elin verirken sol ele nazire yapmadığı dönemlerimiz…

Tevhid, cihad, şehadet, mücahid kelimelerinin müfredattan kaldırılmadığı, Şehid isimlerini çocuklarımızı isimlendirdiğimiz ve hayatlarını ezberlettiğimiz dönemler. Popülariteye, konformist bir hayata talip olmadığımız, ikbalin peşinden koşmadığımız, her hal ve şartta biz olmaya çalıştığımız elbiselerimizin içinde adamlığımızı taşıdığımız hallerimiz vardı. Kendimize gelmemiz için “Ey iman edenler iman edin” buyruğunun içimizi titreten nidasını döne döne okuduğumuz ruh hallerimiz.

Kitaplarımız, ezgilerimiz, marşlarımız… Hayatlarını yaz sıcağında serin bir bardak su gibi içerek zerre zerre hazzını duyduğumuz ve kurak ruh iklimimizi yeşerttiğimiz kendi hayatımıza çıkış yolu, pusula oluşturmaya çalıştığımız, ölümlerini şehadetle taçlandıran önder şahsiyetler ve ortaya koydukları örnekliklerinden aşkın olan aşkı satın almanın özlemini yaşardık. Yüreklerimiz ritmini kaybetmemişti, henüz yüreklerimiz erişilmez düşlere ev sahipliği etmiyordu o zamanlar. Hayatımızın, varlık sebebimizin, dünümüzün bugünümüz ve yarınımızın amacı değil de bir defterin sayfa aralığında kalmış hatıraların pusundaki nostalji pasajları gibi şimdi o dönemler.

Neyse ki halen Furkan Doğan gibi gençler, İbrahim Bilgen gibi ak saçlı dedeler, Fahri Yaldız gibi davasının delileri şehadeti duasının başına koyuyor da durduğumuz yere bir daha göz atabiliyoruz geç olmadan. Hala bir Askarov Zayniddin zindan köşesinde sessizce yürüyor da Rabbimize ay ışığını, güneş ısısını kesmiyor üstümüzde hamdolsun.

Demet Tezcan
Özgün Duruş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s