Türkiye’deki Sistemli En Büyük Hak İhlali: Başörtüsü Yasağı


Herhangi bir ülkede bir anket yapılsa ve “Hiçbir kanun olmadığı halde milyonlarca insanın eğitim hakkı, din ve vicdan hürriyeti, iş edinme hakkı engellenebilir mi?” sorusu yöneltilse muhtemelen alınacak cevapların ezici çoğunluğu “Bu ne saçma bir soru, tabi ki hayır!” şeklinde olacaktır. Ancak burası Türkiye ve olan da tam olarak budur. Öyle ki cumhuriyetin kuruluş yıllarında erkeklerin sarık giymesi sebebiyle darağaçlarına gönderildiği tarihlerde dahi başörtüsü yasaklanmamıştır. Atatürk’ün 1 Ocak 1923’te İzmir’de Gümrük Binası’nda halkla yaptığı konuşma ise örnek olması hasebiyle oldukça önemlidir.

Gerçekten memleketimizin bazı yerlerinde, en çok şehirlerimizde, giyiniş tarzımız, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirdeki kadınlarımızın giyinişlerinde iki şekil ortaya çıkıyor: Ya çok kapalı, ya da çok açık. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin dışındadır. Bizim dinimiz kadını her iki aşırılıktan da hariç tutmuştur. Şeriata uygun örtünme, kadınlar için güçlük vermeyecek, kadınların toplum hayatında, iktisadi hayatta, gündelik hayatta erkeklerle işbirliği etmesine engel olmayacak şekilde bulunacaktır. Bu basit şekil toplum hayatımızın ahlak ve usullerine de aykırı değildir.”

Devletin kuruluşundan beri resmi bir yasakla karşılaşmamış olmasına rağmen başörtüsüyle okumak veya kamu resmi görevlerinde bulunmak neredeyse hayal olmuştur. Nitekim ilk başörtülü öğrenciler 60’lı yıllarda eğitim almak için üniversitelerine devam ederken de facto olarak uygulanan yasağın soğuk yüzüyle karşılaşan ilk mağdurlar da olmuşlardır. 28 Şubat döneminde iyice yaygınlaşan kanunsuz yasak mecliste dahi fiili müdahaleler ve psikolojik baskılarla uygulamaya konulmuştur. Başörtüsüyle meclise girmeye cesaret eden tek milletvekili Merve Kavakçı’nın mecliste yaşlı başlı onlarca milletvekilinin ağızlarından tükürükler saçarak ve hiddetle masalara vurarak psikolojik baskı ve hatta tehdit yöntemleriyle yıldırılması trajik bir örnektir. İronik olan ise yasa yapmakla görevlendirilen ve halkın münevver temsilcileri oldukları varsayılan bu vekillerin kendilerinin yasaya uymamaları ve illegal olarak bir milletvekilinin milletvekilliğini engellemesiydi.

Yıllarca sistematik olarak uygulanan bu kanunsuz yasak sosyolojik olarak da birçok sonuca yol açmıştı. Bu sosyolojik duruma göre başörtülüler eğitim görme haklarından mahrumlardı, eğitim göremedikleri için bir etiket, titre sahibi olamıyorlardı, kamu kuruluşlarında çalışamıyorlardı.  Onlara devletin öngördüğü sosyal statü ya temizlikçilik ya da ev hanımlığıydı. Öyle ki başörtülülerin haklarını yasal olarak savunmaları bile engellenmişti, başörtülüler milletvekili veya avukat, hakim, savcı da olamazlardı çünkü. Ortaya çıkan somut durum tam anlamıyla bir “kast sistemi”ydi. Bu durum ise görevinin ve yetkisinin gereğini yapmayanlarla görevini ve yetkisini aşıp alakasız olayları üstüne vazife bilenlerin ortak çalışmasıydı.

İllegal olan başörtüsü yasağı açık şekilde Yüksek Öğretim Kanunun ek 17. maddesinin “Kanunların yasaklamadığı her türlü kılık kıyafet serbesttir.” hükmüne aykırı olduğu gibi hiçbir kanunda başörtüsünü yasaklayan hiçbir ibare yoktur ve Meclis İç Tüzüğünde de böyle bir ibare yoktur. Meclis İç Tüzüğünde yalnızca kadınların tayyör giymeleri belirtiliyor ve tayyör üzerine başörtüsü giyilemeyeceği gibi bir ifade yok. Ayrıca milletvekillerine Devlet Memurları Yönetmeliği uygulanamaz çünkü milletvekilleri memur değil milletin temsilcileridir, hak talebi olan insanların her türlü talebinin savunulması ve tartışılması için oluşturulmuş bir platformdur. Bu sebepten dolayı meclis çalışması farklı kurallara tabidir ve bu kurallar başörtüsünü yasaklamamaktadır.

Başörtüsü yasağı resmi olarak yalnızca Devlet Memurları Yönetmeliği’nde yer almaktadır. Kadın memurların başlarının açık ve saçlarının toplu veya düzgün taranmış olması ibaresiyle başörtüsü serbesti dışında bırakılmıştır ve bu da açık şekilde anayasaya aykırıdır.

Mevcut (1982) anayasamıza göre

Kanun önünde eşitlik

Madde 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Görüldüğü üzere anayasamıza göre eşitlik kanun önünde eşitlik olarak tanımlanmaktadır. Yani yasama organı yerine göre kanunla eşitsizlikler yaratabilir, çeşitli yasaklama ve kısıtlamalarda bulunabilir. Ancak zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır, yasama organı hiçbir şekilde ve durumda anayasaya aykırı yasa yapamaz. Bu yüzyılın başından beri hukuk algımıza yerleşmiş Kelsen’in normlar teorisinin ve sistemin işleyişinin en büyük kuralıdır.

Anayasamıza göre;

I. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

Madde 12. – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

II. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

Madde 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

Yani yasama organı anayasada sayılan ve bizzat anayasa tarafından koruma altına alınan “Temel Hak ve Özgürlükler“e aykırı veya kullanılmasını engelleyecek yasalar yapamaz. Temel hak ve özgürlükler arasında anayasanın 17. maddesine göre “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” hükmü sayılmıştır. Bu hükme göre başörtülü vatandaşların eğitim görme, kendilerini maddi ve manevi olarak geliştirme ve altını çizerek söylemek gerekirse devlet kademelerinde de kendilerini geliştirme ve yükseltme hakları vardır.

Ayrıca anayasamızın 24’üncü maddesinde

Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”

denilmektedir. Ancak bu anayasanın hükmüne aykırı olarak başörtülü vatandaşlar değil kınanmak veya suçlanmak, direkt olarak mahkum edilmişlerdir. Eğitim hakları, iş edinme hakları, din ve vicdan hürriyetleri ellerinden alınmış ve temelde aslında insanca ve eşit yaşama hakları ellerinden alınarak devletin de facto olarak dayattığı bir kast sisteminin kurbanı olmuşlardır. Bu 82 anayasasının dar tuttuğu din ve vicdan hürriyeti anlayışında dahi başörtüsü yasağı ancak zorlama bir yorumla ortaya çıkmaktadır. Görüleceği üzere bu anayasa maddesinde vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti açık şekilde tanınmışken ibadet hürriyeti ve din pratiği 14. madde şartlarına bağlanmıştır. 14. maddedeki kavram içeriği belli olmayan sorunlu bir laiklik algısıyla yıllardır bu de facto illegal yasak savunulmaya çalışılmıştır. Ancak bu maddeyi bir dayanak olarak sunan yasakçı hukukçular Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine koyduğumuz imzayı ya unutuyorlar ya da kasıtlı olarak görmezden geliyorlar.

Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 9. maddesinin 1. fıkrası “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” demek suretiyle açık şekilde bir dinin inananının ibadet özgürlüğünü ve uygulamasını ve pratiğini de açık şekilde tanımıştır. Ve her hukukçu da bilir ki birçok ülke anayasasında olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre milletlerarası antlaşmalar anayasa üstüdür ve bu antlaşmaların maddeleri anaysalardan üstün tutulur nitekim 82 anayasasının 90. maddesine göre

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” denilmek suretiyle Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi Anayasanın üstüne konulmuştur ve Anayasa Mahkemesi denetimine de kapatılmıştır.

Sonuç ve Çözüm

1- Başörtüsü yasağı kanunsuz şekilde uygulanan ve hiçbir dayanağı olmayan, imza attığımız uluslararası antlaşmaları ihlal eden, anayasaya aykırı olan açık bir hak ihlalidir.

2- Başörtüsü takmak hakkı temel hak ve özgürlükler içerisinde sayılan din ve vicdan hürriyeti ve bunun pratiği içerisinde yer alır ve temel hak ve özgürlüklerin tanınması için toplumsal uzlaşma veya mutabakat aranmaz bu haklar sadece tanınır ve serbestisi için önlemler alınır. Örnek vermek gerekirse Amerika’da zencilerin hakları için Ku Klux Klancılardan mutabakat aranmamıştır; çünkü genelde mutabakat isteyen kesimler genelde hak ihlallerinin uygulayıcısı ve en büyük destekçileri olarak zaten çözümün önündeki en büyük engeldirler, bu kesimlerin istediklerini yapmak demek kuzuyu kurda teslim etmekle eş bir durumdur.

3- Çözüm için anayasanın “Din ve Vicdan Hürriyeti” maddesi Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 1. fıkrasında olduğu gibi düzenlenerek din inancı, ibadeti ve pratiğinin açık olarak temel hak olarak tanındığı şekilde düzenlenmelidir. Anayasada her türlü ayrımcılığın özellikle inanca dayalı ayrımcılığın yasak olduğu şeklinde bir madde oluşturulmalıdır. Bu madde aynı zamanda Alevilerin sorunlarına çözüm olabilir. Türk Ceza Kanunu düzeyinde “İnanca Dayalı Ayrımcılığın” cezai yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır; çünkü ayrımcılık yapabilecek olan tek norm yasalardır. Kanunlar ve yönetmelikler düzeyinde ise Devlet Memurları Yönetmeliğinde kadınlar için yüzü göstermek kaydıyla başörtüsünü serbest bırakan bir yönetmelik maddesi eklenmelidir. Üniforma gerektiren meslekler için ayrıca yönetmelik maddelerinde başörtüsü rengi vs. belirlenebilir. YÖK ise yeni bir yönetmelikle aynı şekilde başörtüsünün serbest olduğunu deklare etmelidir. Üniversite rektörlerinin başlarına buyruk olarak illegal şekilde uyguladıkları bu yasağın açık şekilde yasalara, yönetmeliklere aykırı olduğu herkesin bilgisi dahiline sokulmalıdır ki bu hak ihlalleriyle karşılaşanlar haklarını arayabilsinler.

4- Eğer anayasa değişikliği gerçekleşir de kamu denetçiliği kurumu yerleşirse hak ihlallerine maruz kalan vatandaşlar yasakları şikayet edebilirler. Ayrıca 1. derece mahkemelerinde dava açmak için her zaman için hakları var bu yasakları uygulayan kriminalleri her zaman dava edebilirler.

5- Sonuç olarak Türkiye’de sistemli bir şekilde uygulanan bu en büyük hak ihlalinin çözümü hakkaniyetli anlamda bir temel hak ve özgürlükleri hazmetmekle ve hukuk sistemi içerisine de sindirmekle beraber devlet tarafından anayasa ve yasalarla yukarıdan aşağıya ve vatandaşların kendi haklarını kendileri savunmaları suretiyle aşağıdan yukarıya olmak üzere 2 birbirini tamamlayan yolu vardır.

Muhammed Ali Aydın
Cemaat.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s