On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu?


İki yıl önce İmam-Hatip liselerinin orta kısımları kapatılırken sıkça ifade edilmişti: “Din eğitimi on beş yaşından sonraya bırakılmalı.” Gerekçesi ise şuydu: “Çünkü çocuk hangi dine inanacağına büyüdüğünde kendisi karar versin.”

Toplumda ‘laik’ olarak bilinen kesimlerin bu tezi dillendirmelerinin ardında, dindar ailelerin çocuklarını baskıyla kendi dinlerine intisap ettirdikleri düşüncesi yatıyordu. Buna bir de, İmam-Hatip liselerinin orta kısımlarında verilen eğitimle katkı yapılmamalıydı. Onlara göre çocuklar saf ve masum yaşlarda akıl ve şuurları henüz yeterince gelişmemişken, aile ve okul tarafından zorunlu olarak bir din şemsiyesi altına sokuluyordu. Böylece çocuklara büyük bir adaletsizlik yapılmış oluyordu.

İlk bakışta son derece sempatik ve insalcıl bir yaklaşım gibi görünüyor. Belki de çocuklar kendilerini bu kadar düşünen birileri olduğu için mutlu olmalı(!) Dilerseniz, bu yaklaşımı şimdi biraz yakından ele alalım.

Birinci kabul: “Din akıl ve iradeyi elden alır”

Öncelikle bu yaklaşımın birtakım yanlış kabulleri var. Bu yaklaşımı savunanlar, “dinin, akıl ve iradeyi elden aldığını” düşünüyorlar. Eğer bir kimse bir dine mensup olursa, artık o aklını iptal etmiş, mutlak bir gücün itaat alanına girmiş kabul ediliyor. Bu, son derece hatalı bir algılama. Dini sadece metafizik alana ait, dolayısıyla test edilemez bir şey olarak görmekten kaynaklanıyor. Belki Hıristiyanlığın önceki yüzyıllarda ifratkâr biçimde bu dünyayı yok sayması, böyle bir düşünceye yol açmış.

Fakat din esasında kalp kadar, akıl işidir. Metafizik kadar, fizik dünyayı da kapsar. Bir kimsenin bir inanca sahip olması, onun aklından istifa ettiği anlamına gelmez. Akıl, daima inancı sorgular. Hatta akıl tarafından sorgulandıkça, güçlenir ve kök tutar inanç. “Güneşi her gün dünyanın önce bir yarısını, sonra diğer yarısını aydınlatması için gökte hareket ettirmenin ne büyük bir kudret gerektirdiğini” aklıyla bilebilen biri, elbette Allah’ın azametini daha iyi idrak eder; inancı da o nispette kuvvetlenir. Ayrıca bu büyük işlerin kendi başına olamayacağını düşünmek de, akıl işidir. Sanıldığı gibi akıl devreye girdikçe, inanç yok olmaz; tam aksine kuvvet bulur (eğer hakiki bir inanç ise).

Bu açıdan bakıldığında endüstri, bilgi, teknoloji.. adı verilen çağlarla birlikte yok olacağı düşünülen dinlerin yok olmadığını, içinde pekçok bâtılı barındıranların bile varlığını devam ettirdiklerini görmekte fayda var. Sadece bu bile, onların hakikatleri hakkında bize ciddi bir fikir verebilir.

Lafı uzatmayalım: Sahih bir dinî inanç asla “kör” değildir. Sürekli bir sorgulama ve akletmeyle ayakta durur. Benim asıl merak ettiğim sorular ise şunlar: Dinin aklı ve iradeyi elden aldığını savunanların, insana ve akla bu kadar itimatsız oluşlarının sağlam bir temeli var mı peki? İnsanı dine karşı bu kadar güçsüz göstermekle, insanın aklına kapasitelerine hakaret etmiş olmuyorlar mı? Eğer insan dine karşı bu kadar güçsüz ise, şu yeryüzünde dine isyan eden milyonlarca insan ne anlama geliyor?

İkinci kabul: “Din özünde baskıcıdır”

Bir başka yanlış kabul, “dinin özünde baskıcı olduğu”dur. Onlara göre din özünde baskıcıdır, aileler bu sebeple baskıyla çocuklarını dindar yaparlar. Bu da çok hatalı bir bakış açısı. Psikologların kişilik gelişimiyle ilgili olarak ifade ettikleri gibi, bir çocuğa din ya da din dışı herhangi bir ahlâk baskıyla benimsetilmeye çalışılırsa eğer, o ahlâk hiçbir zaman çocuğun kişiliğinde içselleşmez. Çünkü çocuğun ruhunda nefret duyguları uyanır.

Nitekim, bunun örnekleri hem dışarıda hem ülkemizde çoktur. Meşhur bir örnek olarak söz gelimi Aziz Nesin, kendisinin dinle ilgili olumsuz yaklaşıma sahip olmasında çocukluğunda yaşadığı birtakım olumsuz hatıraların etkili olduğunu belirtir. Onun gibi pek çok kişi de, çocukluk yaşantılarında babalarının sert tutumu yahut camide yaşadıkları acı bir iki tecrübeden bahsederler. Öyleyse, bu konuda illâ bir deterministik çıkarım yapacaksak, baskıcı din eğitimi alan çocukların dinsiz olacakları sonucunu çıkarabiriz.

Hemen belirtelim ki bu tarz bir “deterministik bakış” da bir diğer yanlış kabuldür ve haksız birtakım genellemelere götürür bizi. Dünya üzerinde hiçbir bilimsel araştırma, dindar ailelerin çocuklarının illâ dindar olduğu şeklinde (tersi ya da daha başka) bir belirlenimden söz edilebileceğini kanıtlamış değildir. Ünlü romancı Dostoyevski, romanlarında dindarlığın yahut dinsizliğin babadan oğula geçen bir şey olmadığına vurgu yapar. Sheakspeare ise, bunun daha ötesine, iyilik ve kötülüğün aynı insan bünyesinde bulunduğuna işaret etmiştir. Yani, tek bir insanın iç dünyası bile iyilik ve kötülüklerin kıyasıya savaş alanıdır.

Benzer şekilde, bir kalbin imanlı olup olmaması da, insanın iç dünyasında bir çatışma konusudur daima. Din ve iman, öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi, hiçbir kalbe kolayca gelip yerleşmez. Yerleştiğinde de, orada kolayca kalmaya devam etmez. Pek çok faktör kişinin dini inancında etkilidir. Bazen çok küçük bir faktör dahi, kişinin ebeveyninin dini dışında bir inanca sahip olmasına sebep olabilir. İnsanın “iradî” bir varlık olması da bunu gerektirir zaten.

Üçüncü kabul: “Özgürlük dinin dışındadır”

Bir başka yanlış kabul de “özgürlüğün ancak din dışında olabileceği”dir. Aydınlanma’dan bu yana sıklıkla işittiğimiz bir düşüncedir bu. Özgürlüğün ne anlama geldiği anlaşılmadan, bu yargı hakkında aslında söylenebilecek fazla bir şey yok. O halde sormamız lâzım: “Özgürlük nedir?”

Eğer kastedilen, günah işleme özgürlüğü ise, şu bilinsin ki bütün insanların günah işleme özgürlüğü vardır, dindar insanların bile. Bu noktada bir körlük var: Din sadece günah işlemeyi yasaklar, yoksa günah işleme özgürlüğüne karışmaz.

Yok eğer, özgürlük ile insanın Allah’ı rab olarak kabul etmemesi kastediliyorsa, bunda da çok büyük yanılgılar var. Her şeyden önce, dine cephe alan insanların din dışını “mutlak özgürlük” alanı olarak görme ve gösterme hilesinden vazgeçme vakti çoktan geldi. Din dışı, hiçbir zaman mutlak özgürlük alanı olmadı, olamaz da. Tam aksine, tek bir Allah’ın rablığından vazgeçmek, sayısız esaretlerin başlangıç noktasıdır. Allah’ın rablığından vazgeçen insan, bırakın başka şeyleri, kendi duygularının esiri olmaktan bile kurtaramaz kendisini. Devamında da, devleti, sermayeyi, milleti, tarihi… tanrılaştırır.

Bu da çok doğaldır. İnsan tanrılaştırmadan yapamaz çünkü. Mayasında yaratılmış olduğu gerçeğini taşıdıkça bundan nasıl kurtulabilir ki?

Kendi elleriyle güneşi parçaladığında, ışık saçan her cam parçasına güneş muamelesi yapmaktan başka seçeneği kalmaz insanın. Çağımızda sıkça rastladığımız “devletin bekası için millete haksızlık edenler” “tarih böyle gerektiriyor diye insanı tarihin kölesi yapmak isteyenler” “milletin selâmeti için ferdi ezmekte beis görmeyenler” “parası olana karşı hemen kul tavrı takınanlar” “güçlüye karşı derhal tapınma refleksi içine girenler” bunun en iyi örnekleri değil mi?

Tüm bu aldatmacanın ortasında asıl gerçek ise gölgede kalıyor: Hakiki özgürlük dindedir ve “din ile”dir. Rab terbiyesi, insanı dünyanın köleleştirici maddi sebeplerinden kurtarır, onu yükseltir ve dünya şartları içinde bile olsa semavî bir varlık haline getirir. Bu açıdan bakıldığında, dünya insan özgürlüğü noktasında bir “bataklığa” benzer. Özgürlüğün bu bataklığın içinde bulunabileceğini düşünmekten daha büyük bir yanılgı da yoktur. Ancak ruhunu semaya yöneltenler, özgürlüğe doğru yol alabilirler. Dünya ve içindekiler de, ancak bu kişilere rablık taslayamaz, ruhlarını esir edemezler.

Dördüncü kabul: “Çocuk kendisine aittir”

“Çocuk büyüdüğünde hangi dine inanacağına kendisi karar versin” diyenlerin bir başka hatalı kabulü, çocuğun “kendisine ait” olduğunu farzetmeleridir. Fakat çocuğun kendi kendisine ayakta duramayacağını, dolayısıyla çocuklar adına bu işi devletin üstlenmesi gerektiğini düşünen de onlardır. Dolayısıyla onlara göre çocuğa “çocuk adına” devlet sahip çıkmalıdır. Devletin en öncelikli görevi ise, çocuğa “zararlı” etkilerinden dolayı onu ailesine karşı korumak olmalıdır!

Bu kabul de, büyük yanlışlar ve çelişkilerle dolu. Öyle ki şeytanın en adi bir yalanı en büyük doğruymuş gibi göstermesine benziyor. En başta, devletin ya da onu temsilen okulun, dünyaya gelen bir çocuğa karşı annesinden babasından daha şefkatli olabileceğini varsayıyor ki bu imkânsız. Hiçbir kurum, bir çocuğun iyiliğini kendi anne babasından daha çok isteyemez.

İkincisi, bu kabul “çocuk kendisine aittir” diyerek, ilk planda çocuğun acizlik ve muhtaçlığı yüzünden muhakkak bir veliye ihtiyacı olduğunu görmezden geliyor, ama anne babanın velayetinden kurtardıktan hemen sonra onu bir veli olarak devletin şefkâtsiz kollarına emanet etmeden de yapamıyor. 28 Şubat sürecinde Deniz Baykal, “Eğitim anne babalara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” derken bunu mu kastediyordu acaba? Herkes şunu çok iyi bilmelidir ki, hiçbir kurumun ilgisi ve faydası, sıradan bir annenin çocuğuna olan ilgisi ve faydasının üzerine çıkamaz. Beş yıldızlı otel gibi düzenlenen çocuk esirgeme kurumlarının bile çocukların bakımı ve eğitiminde düştüğü aczlere çok yakın zamanlarda şahit olmadık mı hep beraber?

Üçüncüsü, bu kabul toplumun düzenli bir yaşam sürebilmesi için en küçük sosyal birim olarak ailenin önemini bilinçli bir şekilde görmezden geliyor. Aileyi pasifize ederken, çocuğu ve devleti (okulu) öne çıkarıyor. Ailenin bu şekilde değersizleştirilmesinin toplum açısından çok büyük mahsurları var. Genç insanların gözünde değersizleştiği için evlenmeye karşı isteksizleşmeleri, anne-baba rollerinin hakkıyla yerine getirilemeyişinden tutun; toplum içinde aile-akraba ilişkilerinin gevşemesi, asayiş ve huzurun bozulması, bireysel yalnızlaşma ve yabancılaşmaların çoğalmasına kadar pek çok sorunun altında hep ailenin önemsizleştirilmesinin rolü var. Aile değersizleştiğinde, çocuk bile anne babasına daha az değer vermeye başlıyor. Öğretmeni yanlış, anne babası doğruyu söylese bile, “Sen öğretmenimden daha mı iyi bileceksin?” cevabını yapıştırıyor hemen.

Gerçek şu ki, çocuk hiçkimseye ait değildir. Çocuk onu kim yaratmışsa, ona aittir. Bununla birlikte, çocuğu yaratan Rab, onu terbiye etmeleri için anne babaya emanet olarak vermiştir. Çocuk reşit oluncaya kadar çocuk üzerinde nihaî karar mercii, bu sebeple, ailedir. Öyleyse çocuğun geleceği açısından hayatî öneme sahip “çocuk eğitimi” konusunda da esas söz hakkı ailenindir. Fakat gelin görün ki, günümüzde anne babaların kendisi bile, eğitim konusunda nihaî karar mercii olarak sanki okulu (devleti) kabullenmiş gibi görünüyor.

Beşinci kabul: “Din hayatın dışındadır”

“Çocuk büyüdüğünde hangi dine inanacağına kendisi karar versin” sözünden çıkan bir başka anlam da, dine yaklaşım biçimiyle ilgili. Bu düşünceyi dillendirenlere göre, din insan hayatının dışında matematik ya da felsefe gibi “kapalı” bir sisteme benziyor.

Dine bu şekilde bakıldığında, hakikaten, çocuğun dinle on beş yaşından sonra tanıştırılmasında hiçbir sakınca yokmuş gibi görünüyor. Hatta, içinde birçok inanç öğesi de barındıran böylesi bir yapıyı çocuğun aklı erdikten sonra tanımasının daha sağlıklı bile olabileceği akla makul geliyor.

Yine, bu kabul de, ciddi bilgi eksiklikleri ve yanlış tariflerle dolu. En başta dini yanlış tarif ediyor. Din, bu bakışta resmedildiği gibi, matematik, felsefe ya da onlar gibi bilgi branşlarına benzemez. Onların türünden değildir. Din tüm mekânları, bütün zamanları kuşatan, hayatın her karesini, insan hayatının her dönemini kapsayan bir “bütün”dür. Bu bütün, insanın bedenlendiği yaratılışından çok önce, ruhlar âleminden başlar. Cenin halinden doğum anına, doğum anından ölüm anına, ölüm anından mahşere ve sonrasına kadar sürer. Bu kapsamlı tabiatıyla din, metafizikle beraber fiziği, gaybla beraber görünen âlemi, ruhla beraber bedeni, ölümle beraber hayatı, ilimle beraber ameli, meyveyle beraber tohumu, olgunlukla beraber toyluğu, yetişkinlikle beraber çocukluğu da içine alır.

Dinin hayatın dışında olduğunu iddia edenler, dinin hayatın dışında olmasını isteyenlerdir. Kendi yaşamlarında dinin yeri yok diye, bunu “evrensel bir doğru”ymuş gibi sunmaya ve empoze etmeye çalışıyorlar. Kendi iç dünyalarından kovdukları dini, olabildiğince uzağa, “hayatın dışı”na itmeye gayret ediyorlar.

Dinin kendisi, asla hayatın dışında olan, hayatın dışında kalan ve buna razı olacak bir yapıda değildir. İnsanın en mahrem yönlerini ihtiva eden, ruhî ve nefsî hâlleri hakkında bile sayısız düzenleme getiren, insanın niyetiyle bile ilgilenen; ama bunun yanı sıra ailevî, içtimaî ve uhrevî boyutlarıyla sadece yaşamın değil varoluşun (evet, varoluşun) tamamını kuşatan bir din, nasıl olur da “hayatın dışında” diye tarif edilebilir?

Din hayatın dışında değildir, sadece hayatın dışını da kapsar.

Altıncı kabul: “Din eğitimi, din dersinden ibarettir”

Din eğitiminin on beş yaşından sonrasına kalmasını savunanların bir diğer yanlış kabulü, “din eğitimini din dersinden ibaret zannetmeleridir.” Bu yanlış algılamada iki faktörün etkili olduğunu düşünüyorum. İlki, hıristiyanî din algısı; ikincisi, eğitimin öğretimden ibaret zannedilişi.

Dine hıristiyanî bir perspektiften bakanlar, dinin dünyayla bir ilgisi olmadığını düşünüyorlar. Onlara göre din sadece kilisenin (caminin) içinde olup biten şeylerdir. Onun dışında yer alan dünya işleri, dinin kapsama alanına girmez. Bu bakış açısıyla bakıldığında, namaz kılmak ahirete yönelik olduğu için “dinî;” ama alışveriş yapmak dünyaya dönük olduğu için “dünyevî” bir iş olarak görülür.

“Eğitim öğretimden ibarettir” zannının kaynağı da, modern okul uygulamalarıdır. Modern okul mantığında mutlak bilgi sahibi öğretmen, bildiklerini öğrencilere “öğretir.” Bu bakış açısına göre, bilginin kendisi tek başına değerlidir. Sanki sigaranın zararları öğretilen çocuğun, sırf bu bilgiyle ileride sigara içmeyeceği varsayılır. Modern okullarda öğretimin son derece gelişkin, ama eğitimin belli belirsiz oluşunun arkasında, hükmünü gizliden gizliye sürdüren bu varsayım vardır.

Elbette bu iki düşünce tipinin de ciddi kusurları üzerinde taşıdığı tartışma götürmez durumdadır. Namaz ve orucu “din eğitimi,” buna karşılık alışveriş yapmayı yahut karşıdan karşıya geçmeyi “din dışı eğitim”in konusu yapmak, laik zihniyetin kendi kafasında kurduğu bir “bölümleme”dir. Dinin kendisi, namaz ile alışveriş arasında modern eğitim anlayışında olduğu gibi, kategorik bir ayırım yapmaz. Elbette namaz, insanın Rabbini en güzel anma biçimi, ruhunu temizleme yoludur. Ama alışveriş de, din alanının dışında değildir.

Burada gözden kaçan nokta şu: Örneğin, “dürüstlüğü” din eğitiminin bir konusu olarak kabul ettiğimizde, din dışı eğitim alanların yalancı olmaları normal mi sayılacak? Ya da alışveriş yapmayı bir dünya işi olarak kabul ettiğimizde, ölçüde tartıda hile yapmanın ahlâkî gayrimeşruluğunu hangi zemine oturtacağız? Yoksa, Hıristiyanlıktaki gibi, bir seri katil gündelik hayatında onca cinayeti işledikten sonra, kilisede papazdan günah çıkartınca “iyi bir insan” olarak kabul mü görecek?

Dolayısıyla, dünya ile dinin birbirinden ayrıştırılması, eğitim söz konusu olduğunda tamamen sun’î bir şeydir: Öğrenilen konu açısından da sun’îdir, öğrenci açısından da.

Söz gelimi, namazın da alışverişin de hem dinî hem dünyevî yönleri vardır. Meselâ namazın dünyaya bakan yönü, beden sağlığı açısından faydalı olması, dine bakan yönü ise en basit ifadesiyle kulun Allah’ı anmasıdır. Ama bunlar sadece “yön”dür, “aynı konu”nun iki farklı yönüdür. O bakımdan birbirinden kategorik anlamda kopartılamaz. Ve bu konu öğretilirken, sanki Allah sadece dinin sahibi ama dünyanın sahibi değilmiş gibi, “namazın dünyaya bakan yönü, dindışıdır” denilemez.

Öte yandan, öğrenci açısından da son derece yapmacık bir ayrımdır bu. Çünkü namazı kılan da alışverişi yapan da “aynı kişi”dir. Bu kişinin bir aklı ve bir kalbi vardır. Şu halde iki ayrı “zihniyet modeli”ne yahut iki ayrı “inanç sistemi”ne bağlanıp onlara göre hareket edemez. Etse, kişiliği ve samimiyeti bundan zarar görür. Hem ahlâkî olgunluğa erişemez, hem de her iki eğitiminden de beklenen hedefleri gerçekleştiremez. O yüzden, eğitimin ancak “tek kaynak”tan yürütüldüğünde başarıya ulaşılacağı unutulmamalıdır. Bir kişinin aynı anda hem Allah’a hem şeytana kulluk ettiği nerede görülmüş?

Sonuç olarak, din eğitimi ne din dersinden ibarettir, ne de dünya işlerinin uzağındadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, din hayatın dışında da değildir.

Bu yazı temelde bir eleştiri yazısı olduğu için sözü daha fazla uzatmadan, genelde “eğitim” özelde “din eğitimi”ne yönelik olarak yeniden zihinleri düşünmeye sevkettiyse, görevini yerine getirmiş sayılmalıdır. Din eğitimi üzerine YÖK’ün de değişik uygulamalar içine girdiği bu zor dönemde, hiç olmazsa, dindar entelektüellerin din eğitimi üzerine sağlam düşünceler üretmelerine her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Ömer Baldık

Reklamlar

On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s