Hormonlu Vicdanlar…


Hormonlu bir dünyada yaşıyoruz. Sadece meyve, sebze hormonlanmadı… Vicdanı hormonlanmış insanlar, herşeyi hormonladı. Varlık şişti, gelişti, gösteriş kazandı; ancak tadı, tuzu, kıvamı kalmadı.

Manav tablalarını süsleyen meyvelerin nasıl da albenisi var… Ama tadı, lezzeti, kokusu yok… Hepsi de sun’i gübreli, hormonlu…

Hayvanlar da sun’i yemle besleniyor. Tabii olmayan ortamlarda üretiliyorlar. O kadar fıtrata uygunsuz ortamlarda bulunuyorlar ki, yetiştiriliyorlar demeye dilim varmıyor….

Tavukların beslendiği ortamı bilseniz, herhalde tavuk etinden soğursunuz. Nerede o köy tavukları… Tabii bir ortamda yapılarına uygun beslenen mübarek hayvanlar, insanlara da faydalı oluyorlardı. Tabiattan beslenenler, insan tabiatına daha yararlıydı.

Balıklar için de artık çiftlikler var. Onlar da sun’i ortamlarda özel olarak beslenip tüketime sunuluyorlar. Tüketiliyorlar ama, besin kaynağı oluyorlar mı, ne kadar faydalılar, bunu ancak uzmanı bilir.

Hormonlu dünya, arıları da yoldan çıkarıyor. Artık hakiki bal bulan, kendini çok mutlu hissetse yeridir.

Balarılarına şeker yedirilerek, üretimin artırıldığını duymuştum. Şimdi arıcıların bal üretimi için tonlarca şeker kullanması bile normal hale gelmiş… Bir bal üreticisinin ifadesiyle, “Adamlar arı görmemiş bal üretiyorlar” mış…

Bir ara çok iri gördüğümüz çileklerin hormonu çok tartışıldı ya, giydiklerimizin kansorejen madde ihtiva ettiklerine dair pek bir şey duyamadık. Bazı yabancı markalara mal üreten dostlarımız anlatıyorlar ki, Avrupalılar bu konuda çok hassasmışlar… Verdikleri ölçü dışına bir milim bile çıkılmasını istemiyorlarmış…

Ancak, Türkiye için üretilen giyim eşyalarında, bu hassasiyeti göstermeye gerek yokmuş. Çünkü ne ilgilenen, ne de takip eden varmış…

Anlayacağınız, giydiklerimizle de hormonlanıyoruz.

Soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan da emin değiliz.

Yediklerimizin şekli, biçimi, rengi eskiden yediklerimize benziyor. Ancak tadı, lezzeti, rayihası bambaşka.

Hepsinden kötü olan da ekmeğimizle oynanması… 19 Temmuz 2002 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan bir haber bana çok ilginç gelmişti:

“Un sanayicileri, kanserojen katkı maddesi kullanmama kararı aldı”

Bu haberden öğrendiğimize göre, Avrupa Birliği Ülkelerinde kullanımı yasak olan benzoil peroksit maddesinin bizde de kullanılmaması kararı alınmış. Demek oluyor ki, ekmeğimizde yıllardır kansorejen katkı maddesi kullanılmış…

Bu haberin asıl korkunç yönü ise, cahilliğimizi vurgulayan tarafıdır. Çünkü, benzoil peroksit, unu beyazlatmakta kullanılıyor. Bu kullanımı ise, “beyaz un daha iyidir” sanan tüketiciler kışkırtıyormuş. Çünkü unu beyazlatmayan, yani bu zararlı maddeyi kullanmayan üreticiler, haksız rekabetle karşı karşıya kalıyorlarmış…

Değerli Dostum Dr. Ali Akben anlatmıştı: Kepekli buğdayın bulguru çok yararlıdır. Bu işlerle meşgul bir yakınımı kepekli buğdaydan bulgur üretmeye ikna ettim. Fakat ikinci yıl bundan vazgeçti. Çünkü kepeği alınmış ve faydası azaltılmış beyaz bulgurun yanında, faydalısını alan bulunmamış..”

* * *

Geçen yıl bir gazetede okudum. Almanlar, binlerce ton kurtlu elma arıyorlardı. Merak ettim, araştırdım. Meğer, kurtlu elmadan maksat, ilaç ve hormon verilmeyen, tamamen tabii ortamda yetiştirilen elma demekmiş… Almanlar niçin kurtlu elma arıyorlarmış? Çünkü, elmadan ilaç yapıyorlarmış. Bizim çok para vererek aldığımız gösterişli elmalardan da ilaç yapılamıyormuş. Bu sebeple de, ilaç yapmak için kurtlu, yani tabiatı bozulmamış elma arıyorlarmış… İlaçlanan elmalarda kurt olmuyormuş, ama tad ve lezzet de kayboluyormuş…

Yine bu yüzden, bizim pazarda en ucuza almayacağımız elmayı, onların küçük bakkal dükkanlarında en pahalıya sattıklarını görmüştüm.

Yine bir küçük markette kiloluk buğdaylar gördüm. Biri diğerinin iki katı fiata satılıyordu. Sebebi ise, pahalı olanın tamamen tabii ortamda, hayvan gübresiyle yetiştirilmiş olmasıydı…

Hormonlar, ilaçlar, vitaminler vs. ler, insanı da hormonlu hale getirdi. Bedence erken gelişmiş, genç irileri oluştu. Gelişmiş olduğunu sandığımız ülkelerde, şimdi patates çuvalı gibi dedikleri gençleri zayıflatmaya uğraşıyorlar.

Doktorlarımızın çokca yazıp tavsiye ettiği nice ilaç, daha sonra zararlı bulunarak yasaklanmaktadır.

Bütün bu yanlışlıkların altında yatan temel sebepler nelerdir?

İnsanın dünyevileşmesi, maddecileşmesi ve herşeyi paradan ibaret bilmesi değil mi?

İşte bundan dolayı, önemli olan üretim deniliyor. Çokluğa, ağırlığa, büyüklüğe, gösterişe önem veriliyor. Yeni icat ve buluşlarda sabırlı davranılmayıp, bir an önce kazanmak için tüketime sunuluyor.

Belki de bu yüzden Batının icadlarının hep önemli yan etkileri, zararları vardır. Bir yeri yaparken, diğer yeri yıkmak Batı medeniyetinin bir özelliğidir.

Batı medeniyetinin önemli bir özelliği de çifte standardıdır. Kendisine layık görmediğini, öteki diye damgaladıklarına reva görür.

Kendi hayvanını, hatta bitkisini ötekinin insanından daha kıymetli görür. Bir balina yavrusunu, hayata döndürmek ve ailesine kavuşturmak için ne kadar çabalar, ne masraflara katlanır… Fakat aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerinde, hem de kendi sömürü ihtirası yüzünden ölmekte olan insanları görmezden gelir.

İşte bu da hormonlu sevgidir. Bir yanıyla parlak, albenili, gösterişli, diğer yanıyla da çirkin, korkunç ve kıskançlık dolu…

Evet, önce sevgiler, yani insan bozuldu. Kalpler bozulunca, bütün insan ve dolayısıyla da insanlık bozuldu.

Bozulmanın ölçüsü ise, sadece kendini düşünen müthiş bir bencillik… Yalnız kasasını düşünen, midesinin ve cinsel azgınlığının tatmini peşinde koşan hayvandan aşağı düşmüş insanlar… Özellikle de, Batı Medeniyetinin ürettiği insanlar; bencil, maddeci ve dünyacı insanlar… Hayvani boyutlarla sınırlanmış ve nefsin heveslerini doyurmaya yönelmiş bir ahlak (sızlık) anlayışı…

Bu insaniyetsizlikten kurtulmanın yolu, özünden kopmamak ve imandan uzaklaşmamaktır.

Zira, maneviyatı, mukaddesatı unutarak ve ihmal ederek gelişmeye çalışanlar, çirkinleşiyor. Maddeci Batı medeniyeti, kendisini örnek alanlara, ya gelişirken ruhunu kaybedip çirkinleşme, ya da geri kalma yolunu açıyor.

Teknolojik gelişmeyle birlikte ruhunu, maneviyatını, mukaddesatını kaybetmemek olmaz mı?

– Elbette olur ama, bunu yapacak ilim ve ahlak kahramanlarına ihtiyaç vardır.

İlimle kafasını, imanla kalbini aydınlatmış, ruh kökünden kopmamış gençler, madde ile mananın terkibini yapacaklar, madde ve mananın dengesini kuracaklardır.

İşte o zaman, üretim artacak ama, hayatımıza giren hormon, sun’i gübre ve ilaçlar hayatımızın tadını kaçırır hale gelmeyecektir.

İnsan kendi çıkarı için, başkasını zehirlemeyecektir.

Çünkü, imanlı insana göre, öteki yoktur… Öteki de, kendisini Yaratan’ın binbir hikmetle yarattığı hemcinsidir. İnsanlar, kökü, dili, dini ne olursa olsun, Allah’ın kulu ve mahlûkudur. Bir kısmı din kardeşi, bir kısmı da yaratılışta eşi ve eşitidir…

Bu görüşü sebebiyle, Müslüman savaşta bile, haddi aşmaz, vahşileşmez… Müslüman, keyif için işkenceye, çıkar için aldatmaya, daha çok üretim için zehirlemeye kalkışmaz.

Asr-ı Saadet’ten Çanakkale’ye kadar bütün zamanlarda ve savaşlarda, bu zihniyetin çok güzel örnekleri vardır.

Şimdi, kararımızı verme vaktidir: Çirkinleşerek zenginleşmek mi, ruhi atmosferimizi koruyarak gelişmek mi?

Vehbi Vakkasoğlu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s