Sosyolog yazar Nazife Şişman: “Evi yuva haline getirmek zorundayız”


Zaman değişti. Artık ne eski aileler kaldı, ne de o aile ilişkileri… Şehirleşme, modern hayat kadını da erkeği de anne babalarından ve kendilerinden önceki kuşaklardan çok farklı konumlandırmaya başladı aile içinde. Aile reisliği neredeyse el değiştirdi. Ancak bu fıtratı zorlayan farklılaşma evlilikleri de sarsmaya başladı. Yazdığı kitaplarla modernizmin toplumsal hayatımıza etkilerine dikkat çeken Nazife Şişman’la kadın ve erkeklerdeki bu değişimi ve aile hayatına yansımalarını konuştuk.

Modern hayat geleneksel kadın ve erkek rollerini ne ölçüde değiştirdi?

Geleneksel kadın erkek rolleri dediğimiz şey toplumun farklı kesimleri için farklılık arzediyordu. Mesela erkek dışarıda çalışıyor, kadın evde çocuk bakıyordu gibi bir açıklama yapılır geleneksel toplumlar için. Halbuki tarım toplumunu göz önünde bulundurursak, kadın erkek hatta yaşlı ve çocuklar da dahil hep beraber çalışılıyordu. Tarlada, hayvan bakımında herkesin gücüne göre bir katkısı vardı. Aile bir üretim birimiydi. Evet kadınlar çocukların ve evin bakımını da üstleniyorlardı. Ama bütün mesaileri evle sınırlı değildi. Şehirde de üst sınıfların, yani paşaların haremleri hariç kadınlar dokumadan, bostancılığa pek çok işle uğraşıyordu.

Kadın ve erkeklerin aile içi rollerinde değişime yol açan en önemli gelişme sanayi devrimidir. Üretim fabrikalara taşınınca, kadınlar üretim sürecinden tamamen dışlandılar, eviçi roller çok fazla vurgulanmaya başlandı. Okullaşma çocukların eğitimini de ev dışına attı. Böyle olunca ya tüketici kimliğine hapsolmak ya da evin tamamen dışında bir mesai harcamak arasında seçim yapmak zorunda kaldılar. Ki her ikisi de kadınlar için dezavantajlı.

Kadının ev dışında daha çok varolmasının fıtrattan kaynaklanan dengeleri olumsuz yönde etkilediğini söyleyebilir miyiz? Kadınlar sosyal ve toplumsal hayatta pek çok alanda ‘hak’larını aldılar. Peki mutlular mı?

Bu dengeler sadece kadınlarda değil, erkeklerde de bozuldu. Çünkü günümüzde kapitalist ekonominin mecbur bıraktığı iş hayatı erkekler için de yeterince fıtrat bozucu. Kadınlar için biraz daha katmerli hale geliyor sorun. Ev dışında mesaiye mecbur kalmak, kadının çocuk dünyaya getirmek, onları belli bir yaşa kadar büyütmek şeklindeki döngüsünü dikkate almıyor. Ya işinde başarılı olmak için çocuklarını ihmal etmek, ya da çocuklarına bakmak için sosyal hayatın dışında yer almak gibi bir seçeneğe mahkum ediliyor. Emanetten Mülke adlı kitapta bu fıtrat bozumunun kadınları nasıl bir mücadeleye sevkettiğini ele almaya çalışmıştım.

Günümüzde meseleyi sorunlu hale getiren husus, ekonominin en temel insan faaliyeti haline gelmesi. Diğer bütün faaliyetlerden daha önemli görülüyor ekonomik faaliyet. Kimsin sorusunun cevabı bu sebeple kişinin yaptığı iş, meslek ve kazandığı para üzerinden veriliyor. Böyle bir durumda bir kadının kendini ev ve çocuklar ile tanımlaması hiç de prestijli bir durum olmuyor. “Çalışmıyorum, ev hanımıyım” cevabı yeterince ironik ve pek çok kadın için onur kırıcı oluyor. Çünkü kadını sadece bir tüketici olarak kodluyor bu cevap.

Fakat bunun tam aksi noktadan baktığımızda nasıl bir fotoğraf çıkıyor? Kadınlar “haklar”ını kullanma iddiasıyla ya da ekonomik zorunluluklar nedeniyle daha fazla dışarda bulunduklarında, bu onlara iki katı yük olarak dönüyor. Çünkü hem ev dışında hem ev içindeki sorumluluklar kadınların çekemeyeceği kadar ağır hale getiriyor hayatı. Bu aşırı yüklenme hem kişisel huzuru hem aile huzurunu muhafaza etmeyi güçleştiriyor.

Bu noktada kadınlar evlerine geri dönseler bütün problemler çözülürdü gibi bir klişe önerinin de çok anlamlı olmadığını ifade etmeliyim. Çünkü ev bizim bildiğimiz manada korunmuş bir alan değil artık. Televizyonun, gündüz kuşağı yayınlarının girdiği bir ev, hiç bir zaman o özlediğimiz sosyal hayatın kirlerinden korunmuş, evinin direği kadınlar olmamızın teminatı olan bir alan değildir artık. Bu nedenle, evi kadın için de erkek için de yuva haline getirmek zorundayız. Öncelikler sıralamasını buna göre yapabilmek için de daha esnek mesailerin olması gerekiyor.

Şehirleşme ve modern hayatla birlikte erkeklerin önceki kuşaklara göre aile hayatında daha az sorumluluk aldığı, alışılageldik erkek rolünden uzaklaştığına dair tespitler var. Daha feminen erkekler, daha erkeksi davranan kızlarla karşılaşır olduk deniliyor. Siz bu tespitlere katılıyor musunuz?

Erkeklerin aile sorumluluğunu üstlenme konusunda daha önceki dönemlerden farklılık arzettiği kesin. Kadın ve aile hep yan yana kullanılıyor. Sanki aile kadının meselesi imiş, erkeğin sorumluluğu dışındaymış gibi. Ataerkillik, erkeğin baskısı geçen yüzyılda en çok tartışılan konulardan biriydi. Kadın özgürlüğü bu otoriteye isyan üzerinden güç devşirdi. Baskıcı otoriterlik tabi ki hiç bir zaman onaylanabilecek bir tavır değlidir. Ama erkeklerin bu otoriterliğine karşı çıkılırken sorumluluk duygusundan da kurtulmaları sağlanmış oldu. Maçoluk eleştirilirken erkeğe koruyuculuk kollayıcılık atfeden olumlu özellikler de hedef tahtasına yatırıldı. Böyle olunca kentli-görgülü erkeğin daha efemine özellikler göstermesi gerekir gibi bir anlayış oluştu. Diğer taraftan bu erkeklerin koruyuculuk kollayıcılıktan vazgeçmeleri ve daha az sorumluluk duymaları gibi bir sonuca da yol açtı.

Son bir kaç yüzyıl kadınların daha fazla sosyal hayatta yer almalarına yol açan iktisadi ve kültürel değişmelere sahne oldu. Kadınlar yeni bir toplumsal kategori olarak kendilerine alan açma mücadelesi verdiler hep. Onların bu mücadelesi erkeklerde bir geri çekilme ve yerini kaybetmişlik hissi ile karşılık buldu. Bu nedenle kadınların dişleriyle tırnaklarıyla hayata tutunduğu –ki bu anneliğin verdiği koruma içgüdüsünden de güç alıyor- bir ortamda erkeklerin yarıştan çekildiği, vazgeçtiği bir dönemi tecrübe ediyoruz. Şu an bunları çok net göremiyoruz, ama önümüzdeki yıllarda daha bariz hale gelecek. 21. yüzyıl kadın yüzyılı olacak derken kastedilen de bu.

Özellikle büyükşehirlerde evlilik yaşının yükselmesi ve boşanma oranlarının artışında kadın ve erkek rollerinin yer değiştirmesi bir etken olabilir mi?

Evlilik yaşının yükselmesinde kadın erkek rollerinin yer değiştirmesini tek etken olarak göremeyiz. Genel olarak evliliğin bağlayıcı bir kurum olarak görülmesi de bu sonucu etkiliyor. Nil Karaibrahimgil’in “evlenmek gerek” şarkısında ifadesini bulan baskın popüler kültür evliliği bağlayıcı, kısıtlayıcı bir kurum olarak görüyor. Hatırlarsınız 5-6 yıl önce hit olmuş bir parçaydı. “Anne benim koşmam gerek, istemiyorum çocuk yapmak” diyordu. Bu sunum, gençlerin evlilikten uzak durmalarını belli oranda etkiliyor. Diğer taraftan gençlik denilen yaş döneminin gittikçe uzaması da etkiliyor geç evlilikleri. Çünkü okulun bitmesi, bir meslek sahibi olunması vs. artık yirmili yaşların sonlarını buluyor. Beklentilerin artması, ekonomik yetersizlikler pek çok farklı faktör etkiliyor evlilik yaşının yükselmesini.

Boşanmalara gelince… Bu konuda kalıp bir yargı var. Kadınlar iş hayatına atıldı, aile sorumluluklarını yerine getirmiyor, ekonomik güvence de olunca kolayca boşanma talep ediyor diye. Ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Kadınların çalışması çok zor durumda olduğu halde geçim yüzünden evliliğe katlanan kadınların boşanmasını kolaylaştırmıştır belki. Ama boşanmalarda erkeklerin çekip gitmesinin daha etkin olduğunu görüyoruz. Erkekler arasında, çocuklarla kadınları bırakıp kendilerine yeni bir hayat kurmak üzere sorumluluklardan kaçma şeklinde bir eğilim gittikçe yaygınlaşıyor. Yani erkeğin evlilik ve aile yükünden kaçma isteğinin, özgürlüğünü yaşama gibi hedonist isteklerinin boşanmaları daha kolay hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Kadının çalışıyor olması erkeği ailevi sorumluluklarından azade kılar mı?

Fıkhi olarak soruyorsanız, ben bu konunun uzmanı değilim. Ama bildiğim kadarıyla erkeklerin kavvam oluşu, ailenin maişetini temin etme şartına bağlıdır. Yani erkeklere ayrıcalık ya da üstünlük gibi gelen yetki, aslında sorumluluğun yerine getirilmesi için bir teşviktir. Bu nedenle kadının çalışıyor olması, erkeklerin bu sorumluluktan kurtulmalarını onların nezdinde belki meşrulaştırıyor. Fakat Allah nezdinde durum nedir? Asıl sorulması gereken bu.

Kadın ve erkeğin yaşadığı değişim ve dönüşüm aile kurumunu nasıl etkiliyor?

Bir önceki soruyla da bağlantılı olarak cevaplayabiliriz bu sorunuzu. Günümüzde kadınlar özgürlüklerine kavuştukça (!!!) erkekler sorumluluklarını bir kenara bırakmakta daha rahat hissediyorlar kendilerini. Mesela bir kaç yıl önce Medeni kanunda bir değişiklik yapıldı. “Evin reisi erkektir” ibaresi kaldırıldı kanundan. Hiç bir erkek buna itiraz etmedi. Sanki üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi sevindiler. Çünkü yetki gibi görünen bu ifade aslında erkeklere sorumluluk yüklüyor. Modern erkekler ne şamın şekeri ne arabın yüzü dercesine, ne yetki ne sorumluluk diyorlar her halde. Bu da aile kurumunun devamı açısından çok ciddi bir soruna işaret ediyor.

Bu yeni dönemde karı, koca ve anne baba tariflerini yeniden yapmak gerekecek mi?

Toplumsal roller her dönemde değişim gösterebilir. Bir toplumda kadının yaptığı işleri bir başka toplumda erkekler yapıyor olabilir. Aile yapıları da toplumdan topluma farklılık gösterebilir. Bunlara bizatihi değer yüklemek pek anlamlı değildir. Ama insan fıtratını korumayı temel bir mesele olarak gören İslam dininde bazı ahlaki ilkeler vardır ki bunlar hangi çağda yaşıyorsanız, hangi toplumda yaşıyorsanız yaşayın değişmez. Mesela anne babaya üf bile dememek, akrabalığı korumak… Kadınlar çocuk dünyaya getirdikleri için erkeklerin adalet gereği ailenin geçimini temin etme sorumluluğu da bu değişmez ahlaki ilkelerdendir. Dikkat edilirse kadının çocuk dünyaya getirmesi biyolojisinin bir sonucudur. Ama erkeğin “babalık” yapması daha ahlaki bir sorumluluğu gerektirir. İşte bu nedenle bugün bizim anneliği değil, babalığı daha ziyade vurgulamamız gerekiyor. Çünkü modern hayat zaten anneliği aşırı vurguluyor.

Dindar aileler modern hayatın getirdiği benzer açmazlardan ne ölçüde etkileniyor?

Dindar aileler toplumun dışında yaşamıyorlar. Onlar da aynı atmosferi soluyor. Bu nedenle toplumsal bir olayı anlamaya çalışırken “ama imanlı insanlarda böyle bir problem olmaz” şeklindeki kalıp yargı pek işlevsel değildir. Çünkü içinde yaşadığımız dünya hem teknik hem toplumsal hem de kültürel olarak bir atmosfer sunuyor bize. Bu nedenle buraya kadar konuştuğumuz genel gidişat dindar insanlar için de geçerli. Fakat bir fark var. Ki o da dindar insanların “hayatın gerçekleri” deyip varolana teslim olmama şansına sahip olmalarıdır. Çünkü öncelikler sıralamasını farklı bir noktadan bakarak yapar dindar insan. O nedenle de şartlara teslim olmaz. Daha doğrusu, ne yapalım bugünün gereği bu deyip realiteyi gerekçe olarak kullanmaz. Ama çevre şartları onu da etkiler. Bu nedenle sahip olduğumuz dini değerleri nasıl hayata geçirebileceğimizi, kadınların daha fazla sosyal hayatta yer aldığı, kapitalist üretim ve tüketim sürecinin bizi çevrelediği bir ortamda yaşadığımızın farkında olarak düşünmek zorundayız.

Geçmiş ile gelecek arasındaki sıkışma hissi bizi ümitsizliğe sevketmemeli

Geleneksel hayatın kadın ve erkeğe biçtiği roller ile modern hayatın öngördüğü kadın ve erkek tarifi arasında sıkışıp kalan günümüz insanı için bir çıkış noktası var mı?

İspanyol düşünür Ortega Gasset “yaşamak bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır. İnsan ancak burada ve şimdi yaşar” der. Yani geleneksel hayatı tekrarlama şansımız yok. Aksi taktirde nostaljiye mahkum oluruz. Ama bu geçmişi bir tecrübe kaynağı olarak istifade etmemize de engel değil. Elbette ninelerimizin ve dedelerimizin hayat tarzı bizim için yürünmüş izler olarak yol gösterici olacaktır. Ama biz bugün ve burada yaşıyoruz. O yüzden bugünün gerilimlerine ve şartlarına muhatabız. Günün Kısa Tarihi’nde hep böyle bir izlek üzerinden anlamaya çalıştım çağdaş problemlerimizi. Geçmişten istifade eden ama nostaljiye mahkum olmayan ve bugünün içinden konuşan bir analiz çerçevesi oturtmaya çalıştım.

Geçmiş ile gelecek arasındaki sıkışma hissi bizi ümitsizliğe sevketmemeli. Unutmayalım ki her zaman için bir çıkış vardır. Çünkü biz dünya ile başetmek üzere gönderildik. Meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak bir beşer mi yaratacaksın” itirazına rağmen halife kılındı insan. Bir eliyle toprağa bir eliyle semaya uzanan berzahtaki bir varlık olarak sınanmaya gönderildi. Dinimiz bize ne zaman ve nerede yaşarsa yaşasın bütün insanların ortak bir imtihan paydasında buluştuğunu vazeder. Bizim için sınavı farklı kılan bir takım özellikler var. İşte bu farklı durumu değerlendirebilmek için de biraz önce bahsettiğim çevre şartlarını dikkate alan çözümler üretmek gerekiyor.

Gülcan Tezcan
Semerkand aile

Reklamlar
Aile içinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s