Parçalanan aile


Yaşadığımız çağda bütünlüğünü koruyamamak ve parçalanmışlık, aklınıza gelebilecek hemen her konuda bir kötü akıbet, bir arsız tehlike olarak karşımıza çıkmaktadır. Parçalanmışlık, fiziksel bir bölünmeden çok, anlamını yitirmek, kimliğini kaybetmek kendi olamamanın boşluğunu, herşeyden bir parça alarak (olarak) doldurmaya kalkmanın neticesidir. Her kavram, her mana yaşadığımız çağda bu illetten nasibini almaktadır. En çok da insan ve insana has olanlar.. Ne ki problemi çözecek olan da, yine insanın kendisidir.

Günümüzde, insan kimliğinin maddî ve manevî bütünlüğünü belirleme ve korumada karşılaşılan güçlükler, modern zamanların çözülmesi en acil problemlerindendir. Kişilerin düşünce ve özgür irade alanı çeşitli baskılar altındadır. Kişinin kendisini ortaya koyabilmesi, başka bir ifade ile “kendisi olabilmesi” için gerekli ortam, gerek ruhsal ve gerekse sosyal alanda olabildiğince kuşatılmıştır.

Başta iletişim araçları olmak üzere çağdaş imkân ve şartlar, kişiyi kendi benliğinden alıp, çok farklı bir ortamın enstrümanı haline getirmektedir. “Hayat tarzım” dediğimiz ve çoğu zaman hem kendi vicdanımıza hem de dışımızdaki vicdanlara karşı savunmak durumunda kaldığımız şey, üzerimize biçilmiş bir rolden öte gerçeklik taşımamakta, insan üzerine biçilen bu rolü, hayat tarzı olarak kabullenmek zorunda bırakılmaktadır. İnsandaki “yaratılış (fıtrat) gerçeği”nin ret ve inkâr edilmesiyle, kadın-erkek her iki cins, kendisine yabancılaşmanın ağırlığı altında ezilmektedir.

Kimliği problemli günümüz kadın ve erkeğinin birlikte kuracakları ailenin sorunsuz olduğu elbette düşünülemez. Çünkü, kişilerin kimliğinden kaynaklanan sorunların en etkili sonuçları öncelikle “aile”de kendisini göstermektedir. Çağımızda kadın-erkek, ebeveyn-çocuk ilişkileri tarihin belki en sorunlu ve bunalımlı dönemini yaşamaktadır.

Türkiye gibi aile ilişkileri güçlü sayılabilecek bir ülkede bile, bir milyon sokak çocuğu bulunduğu, boşanma oranlarının hızla yükselmekte olduğu düşünülürse aile içi ilişkilerde ciddi problemler yaşandığı apaçık ortaya çıkmaktadır.

Aile kurumu, gerek dinler nazarında, gerekse genel ahlâk ve hukuk sistemleri içinde daima korunmuştur. Toplum hayatının kurucu temel kurumu olması bakımından aile, tarih içindeki önemini ve yerini günümüzde de kaybetmiş değildir. Düşünce planında ailenin tavizsiz korunması gereken bir kurum olduğu inancı, halen yaygın bir değer ölçüsüdür. Fakat bu inanç, nedense hep teoride kalmakta, söylenenler ve yazılanlar, pratikte bir gerçeklik bulamamaktadır.

Yaşama şartları insanları zorladıkça, yıpranmaya açık hale gelen ilk hedef aile kurumu oluyor. Geleneksel aile yapısının iç dayanışması güçlü idi. Bu yüzden aile, dışarıdan gelen baskılara karşı önemli bir dirence sahipti. Sanayileşme ve onun yanında gelişen, kırsaldan şehre göç, aileyi daha korumasız hale getirdi. Geleneksel ve geniş aile yapıları, anne-baba ve çocuklardan ibaret çekirdek aileye dönüştü. Geleneksel aile bu şekilde bölünürken, yeni, dar aile modeli ortaya çıkabiliyordu. Ne yazık ki, bu dönüşüm süreci burada da kalmadı. Dar ailenin fertleri de kendi kişisel hayatlarını yaşamaya yönelince, çekirdek aile parçalanma ve dağılmaya maruz kaldı. Hatta batılı yaşama tarzı, evlilik dışı beraberlikleri özendirdiğinden, aile kavramı sahipsizliğe terk edildi. Böylece çocuktan kaçınan bencil anlayış, batıda örnekleri görülen “yaşlı toplum”ların oluşmasına sebeb oldu. Bugün bu toplumlar, açıktan ifade etmeseler de gelecek endişesini derinden derine duyar hale gelmiştir. Ne ki, bu olumsuz sonuca karşı kendi içinde rasyonel ve gerçekçi çözümler aranacağı yerde, çözüm olarak üçüncü dünya ülkelerinin nüfus artışına engel olmak isteyen arayışlara sapmaktadırlar.

Günümüzün realitesi olan bu anlayış, şüphesiz aile kavramındaki yozlaşma ile çok yakından ilgilidir. Aile fertlerinin sorumluluk üstlenmekten kaçmaları zaman içinde oluşan bir çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Anne-baba birlikteliğinin meydana getirdiği güven ve dayanaktan mahrum, aile içi bağların koptuğu bir ortamda kendisini bulan nesiller, ailelerinden bir şey beklemez hale gelmeleri sebebiyle, toplumun en ciddi potansiyel tehlikesini oluşturur oldular.

Modern hayatın ilk anda fark edilemese bile, kısa süre sonra farkına varılan gerçeği, aile kavramını tahrip etmiş olmasıdır. Sağlıklı bir yaşama tarzı, aile kurumu sayesinde önünüze gelen olumsuzlukları ortadan kaldırarak sürdürmeyi bildiğiniz takdirde bir gerçeklik ifade eder.

Türkiye’de yaşayanların büyük çoğunluğu, ekonomik, siyasi ve sosyal hayatlarında düzelmeler olacağı inancı ile AB’ye haklı bir taraftarlık gösteriyor. Fakat AB’ye üye bazı ülkelerin her dört ailesinden birisi “parçalanmış aile” gerçeğini yaşıyor. Avrupa Birliğine taraftarlık veya karşıtlık tartışmaları yanında madalyonun bir de bu gerçek yüzünü görmek ve ona göre tedbir geliştirmek gerekiyor.

Toplumumuzda ailenin tehdit altında olmadığı söylenemez. Kitle iletişim araçları aile kurumunu koruyucu anlamda ciddi bir çaba göstermiyor. Hatta aksini yaptıkları, yani aileyi korumasız bıraktıkları bile pekalâ söylenebilir. Fakat diğer modern ve batılı toplumlarla kıyaslandığında, her şeye rağmen aile yapımızın önemli bir dirence sahip olduğu doğrudur. Ne var ki, aileyi yıpratıcı şartların çok kolay zemin bulduğu bir ortamda, aile yapımızın sağlam olduğuna, yıpranmaya direnci bulunduğuna uzun süre güvenemeyiz. Çünkü tahrip, korumaktan kolaydır. Aileyi korumasız ve kendi haline bırakmış toplumların tavrı, bizim için örnek olamaz. İnsan kişiliğine kazandıracağımız müsbet değerlere, güzel meziyetlere ihtiyaç vardır. Bu değerler, kişiler için olduğu kadar, müstakbel aile hakkında da koruyucu kalkan vazifesi görecektir

Öncelikle inançların aile konusunda yapıcı ve düzenleyici özelliğinden olabildiğince faydalanmamız gerekiyor. Değer ve kutsal kavramları aşınmış zihinlerin bu konudaki duyarsızlığı bizim için ölçü değildir. Milletimizin tarih boyunca her türlü istikrar ve dengesini koruyagelmiş inanç değerlerini, irtica ile özdeşleştirme saplantısına takılanlar, değil aileyi kendilerini bile koruma şansına sahip olmayan bahtsızlardır. Toplumun ve ailenin geleceğini, saplantısına mağlup çevrelerin keyfi tutumlarına terk edemeyiz. Bir imparatorluğu altı yüzyıl ayakta tutan amillerin başında aile vardı. Eğer gerçekten devleti ayakta tutmak, korumak ve kollamak iddiasında ciddi isek, sağlam bir aile yapısına olan inancı güçlendirmek zorundayız. Zira, güçlü ve sağlıklı topluma, güçlü aile şuuru ile varılabilir.

Sefa Mürsel
Zafer dergisi

Reklamlar
Aile içinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s