Aşk… ayn, şın, GAF!


Aşk… ayn, şın, GAF!

Bu “alım gücü” beni irkiltiyor. Modern aşk toplulukları beni çıldırtıyor. Sıdkım sıyrılıyor. Derin acılarla kavruluyorum. Öyle acılar ki bunlar eski müfredattan kalmış okuma fişleri gibi… Sürekli heceler yer değiştirip karşıma çıkıyor. Kimi görsem, ne tarafa dönsem hep o meşhur tümsek. Çarpınca ne rot kalıyor ne balans. İnsanları önce kötekle sonra nasihatle toparlamak istiyorum. Lakin ne elimi kaldırmaya ne de söz söylemeye mecalim var. Etraf bir öpücükle prens olmaya talip zevat ile dolu. Vallahi o bahtsız prenses hangi birinizi öpecek, hanginizin elinden tutup mutlu sona slow motion koşturacak anlamış değilim. Hangi birinizi tutup sarsalım; “ablacım orası çıkmaz sokak, annecim burası dipsiz kuyu”.

Fikirler insanın beyninde amuda kalktı mı gözü döner, midesi ekşir kişinin bilirim. İyi bilirim. Lakin fikrinizin ince gülünden gına geldi onu da şuracıkta belirteyim. Açtığım her internet sayfasında, okuduğum her statüs mesajında, mektupların kenarında, smslerde, kitap kapaklarında, takvim yapraklarında içinde “aşk” sözcüğü geçmeyen bir cümle yok. Tamam, aşk kutsal, aşk iyi, aşk cici. Lakin tavan alçak, taban pütürlü, duvarlar ıslak… Aşkı duvarına asmayı düşündüğünüz eviniz çökmek üzere. Kalbiniz siyah noktalar yüzünden tekkelerin isli kazanlarına dönmüş.

Kaç kere söyleyelim bilmiyorum ki; âşık dediğin içlidir, âşık dediğin gizlidir! Hakiki âşıksan podyumda yürür gibi dolaşmazsın! Dışın virane gibi görünür ama içindeki köşkün en yüksek burcunda kim oturur kimseye söylemezsin! Derdi de şifayı da ayırt etmek aklına gelmez. Bu yüzden seni dertsiz sanırlar. İstemediğin için isteklerin bilinmez. Şikâyet etmediğin için sızıların duyulmaz. Kendi yüzünü unutmuşsundur. Kuzu melese, yıldız kaysa, yağmur yağsa, hep O gelir aklına. Herkes hayattan el çektiğini sanır. Oysa sen hayatı avucunda toplamışsındır. Hakiki âşıksan eline bir boru, bir düdük, bir obua alıp cümleye ilan etmezsin aşkını. İfşa etmezsin!

Ah efendim insan kan yerine böyle kelime kusmaya başladı mı bilin ki sorun feci, dertler kavidir. Beni böyle köpüklü deniz gibi coşturan, asi başımı mermer bloklara vurduran o elim o fena olayı anlatayım da rahatlayayım…

Otobüsteydim. Elim cebimde tespih tanelerini kovalıyordu. Kafamın içinde kırk tilki vardı ve kırkı da tepişmekte kararlıydı. Üzerime ‘hâsılattan memnun çiftçi’ huzuru çökmüştü. Oysa işler yarım, eylemler aksaktı. Yanımda dikilen üç kız ucuz mumlar gibi eriyip büzülüyor, şımarıyor, şekilden şekle giriyordu. Sanırsınız ki otobüste bir Mikalengelo vardı ve elindeki keski ve çekiçle kızları yontuyordu. Bense inadına hareketsiz, inadına ciddi orda öylece dikiliyordum. Bir yandan da sünneti yerine getirmek adına “estağfirullah el azim” tespihatını tamamlamaya çalışıyordum. Cebimdeki tespih şıkırtısı otobüsteki uğultu içinde kaybolup gidiyordu. Kızlar bir ara derin mevzulara dalınca gayrı ihtiyari kulak kabarttım. Aşk diyorlardı. Aşkın tanımını yeniden yapıyor ve “Aşk Tanımları Çöplüğü”ne bir atık daha ilave ediyorlardı. Birinin facebook aşkı ve kütüphane aşkı varmış. Diğeri okuldaki aşkını bırakıp marketteki aşkı ile idare ediyormuş. Bir diğeri mahalle aşkıyla ten uyuşmazlığı yaşamış da aşka tövbe etmiş ama şu yan koltukta oturan çocuk da fena değilmişmiş. Aşk ne güzel şeymişmiş. Kızları dinlemedim efendim ne münasebet, dinlemek bir çaba işidir, konsantrasyon ister. Ben çabalamadım. Lakin kızlar ses ayarları ile biraz olsun oynamadılar. Mahrem saymadılar konuyu, dikenli bir tel gibi dikkatimi kendilerine bağladılar. Hatta bir ara onları duymamak adına tespihatı hafif seslice icra ettim. Dudaklarım kımıldadıkça kulaklarım işlevini yitirir gibi oldu ama ne yazar. O meşhur muhabbet tam ortada, öyle sansürsüz, edepsiz devam etti gitti. Onlar konuştukça ben tespihi hızlandırdım. Sesleri beynime hücum ettikçe ben dua yorganımı başıma çektim. Uğultuları arttıkça dudaklarım hareketlendi: “estağfirullah, estağfirullah”… Ama ne yazar kulaklarıma sanki urgan atmışlardı sürekli da kendilerine çekiyorlardı. Kâbus gibiydi. Ya tespihin ipi kopacaktı ya benim ipim! Tespihin boncukları ısındı, parmaklarım aşındı, dudağım kabardı lakin kızların ne aşk muhabbeti bitti ne gülüşmeleri. Yollar kaygan bir ip gibiydi. Tutundukça kayıyordu ve biz menzile bir türlü ulaşamıyorduk. Kafamı yakamın içine çekmiş hafif sesle tespihata devam ediyordum ki kızlarla göz göze geldim. İkişerden altı göz… Toplasam da çıkarsam da bölsem de altı iri “kızgın” göz bana bakıyordu. İyi de ben ağzımı açmadım, tek kelime etmedim, kızdığımı belli etmedim, aşkı ayaklarının altına alıp paspas ettiler çıtım çıkmadı. Öyleyse sorun neydi. Otobüs yavaşlayıp durakta durunca kızlar yüzümde o meşhum bakışlarını gezdirerek tek tek inmeye başladılar. Üçüncü kız son basmağı inerken dönüp son kez yüzüme baktı ve “hıh” dedi “tövbe estağfirullahmış”… İşte o an tespih çekerken oynayan dudaklarımdan kelimeleri bir filolog gibi ölçüp biçtiklerini anladım. Kendim için, kendi hata ve kusurlarım için af dilerken bir anda yanlış anlaşılmıştım. Yaşlı bir nine gibi söylendiğimi, onlara laf vurduğumu sanmışlardı…

O gün o sıkıntı ile bahtsız bir bedevi gibi dolandım durdum. Çok üzüldüm. Ne aşkı savunabilmiştim ne kendimi. Ne aşkı alıp layık olduğu yere kaldırabilmiştim ne de o kem gözleri savuşturabilmiştim. İşin güzel tarafı Aşk ile ben ilk kez yan yanaydık. Haksızlılığa uğramışlar safındaydık. Aşk orada ne kadar kaldı bilmiyorum ama ben hemen pılımı pırtımı topladım ayrıldım o saftan. Ne bu ya dedim kendi kendime. Estağfirullah tabi. Cümlesine; estağfirullah. Topuna; estağfirullah.. Her gördüğü boşluğa, duvara, sıraya, wc kapısına aşk yazan, aşktan ölüyorum modunda nara atan ama bir arpa boyu yol almayan insanların her birine; estağfirullah.

Şu olayı yaşamasam sabredecek, aşkın insanlar tarafından tasarrufuna müdahil olmayacaktım. Lakin ısrar etmeyin, içimden geçen “âşık dediğin öyle olmaz” haykırışını daha fazla bastıramayacağım.

Parisli ressam Duez sokaklara her gün “aşk” yazarmış. Onun akşama kadar yazdığını çöpçüler sabaha kadar silermiş. İşte ben de o Parisli çöpçüler gibiyim şu an. Sanal ya da gerçek fark etmez, üzerinde “aşk” yazan her duvarı silmek, aşkı sakız gibi çiğneyen her bünyeyi süpürmek istiyorum! Çekin ellerinizi süpürgemden billahi duramam artık!

Ayşegül Genç
Cemaat.com

Reklamlar

Aşk… ayn, şın, GAF!” üzerine 3 yorum

  1. Ben naçizane bir tek son paragrafını beğendim bu paylaşımın, gerisi üzgünüm (elbet yazan arkadaş adına) bir dedikodu söyleşisine ortak olduk cümleten :(

    1. “Dedikodu” olarak nitelemek ne kadar dogru, bilemiyorum. Seyreden bir olay aktarilmis, fakat sahislarin kimligi açiga vurulmamis. Ayrica bu sekilde anlatmak belki genç arkadaslarimiz tarafindan anlasilmasi bakimindan daha mânidar olmakta.

  2. Harika bir yazı bir solukta okudum, zaman zaman ben de sayın yazar gibi yeteeerrr diyesim geliyor bu duruma…
    Bir aralar “Farklı farklı ilgilerimizin adına “sevmek” diyerek ne büyük haksızlık ediyoruz bu kelimeye!” diye haykırmıştım :)

    Teşekkürler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s