Beyaz Düşlerden Ağır Hüzünlere Doğru


Yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Yeni doğan acılarla birlikte yürüyüşe geçti beyaz düşlerin adamı. Yürüyüşü ağlamcıldı o gün. İçinde bir takım kımıldanmalar vardı. Savaşta ölen çocuğunun başında ağıtlar yakan bir annenin ateşten duygularını büyütüyordu içinde. Aynı hüzün yaşında olduğu annelerin acılarını yerleştirmişti kalbinin en müstesna yerine. Yüreğinde savaş coğrafyalarından beslenip büyüyen acılar vardı. Hüzünle birlikte soğuyan duyguları, akşamüstü sefalarını, insani duygulardan uzaklaşan kahkahaları geride bırakarak yürüdü. Hayattan soyutlanan münzevi bir anlamı vardı duruşunun. Aslında ağlamcıldı yürüyüşü o gün. Bakışları kahır vericiydi. Düşünceleri bir kor ateş gibi düştü avuçlarına. Bütün evlat acılarını, bütün savaş hüzünlerini, bütün ölüm acılarını, bütün kayıp hisleri, bütün yitik düşleri aldı yanına. Buna karşılık bütün çocuksu gülümsemeleri, bütün çiçeksi güzellikleri, bütün kalbi duyguları, bütün yüreksi sevgileri avucuna alıp dağıttı çocuklara ve yetimlere. Yürek teçhizatını tamamlamıştı böylece.

Çok iyi hatırlıyordu ki, geçmişe dayalı bütün düşünceleri buharlaşıp aklından geçip gitmişti. O gün sebebini bilmediği bir şey vardı içinde. Bu yüzden sürekli oturduğu yerde huzursuz olup duruyordu. Daha doğrusu yerinde duramıyordu. Bir yerlerden onu çağıran birileri vardı sanki. Çocukların ağlamcıl duruşu kimin içine ağlama duygularını doldurmuyorsa o insan olmaktan uzaklaşmıştır, diyordu. Kim insan körfezinde biriken kanları göremiyorsa, hunharca öldürülmüş çocukların cesetlerini görüp de ağlamıyorsa o yüreğini kontrol etsin, içinde mutlaka taş vardır, yürek yerine diyordu, bilge birisi. İşte kulağına böyle fısıltılar geliyordu gecenin karanlığında. İnekler bile kendi soylarından ölen birisini gördüklerinde etrafına toplanıp ağlaşıyorlardı. İnsanlara ne olmuştu ki, böyle duygusuz, hissiz, kaskatı kesilmişti yürekleri. Bunu düşünüp üzülmeye ve ilerlemeye devam etti. Yoğun hüzün ve duygularla ağırlaşan bedenini taşıyamıyordu artık, kafasını kaldırdı. Zihnini iyice ağırlaştıran düşüncelerinden sıyrılmaya, kurtulmaya çalışıyordu ama bunu bir türlü başaramıyordu. Aslında bu ağır düşünceler bedenini hantallaştırıyordu..

Her şeye rağmen yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Tüm beklentileri ve zevkleri paraya göre ayarlanmış, dostlukları menfaatler üzerine kurgulanmış maddeperestler arasında dolaşmaktan sıkılıyordu. Ölen çocuğunun başında saçını yolarak ağlayan bir annenin duygusunu içinde büyüterek, kahırlı adımlarını sertleştirerek yürüdü, yürüdü, yürüdü. Aynı hüzün yaşında olan binlerce anne vardı onun yüreğinde. Müthiş bir kasvet getirmişti etrafına mutluluktan kovuluşu. Sürgün gibiydi mutluluk ikliminden hüzün iklimine geçişi. Kahır vericiydi sevgi ikliminden nefret iklimine geçişi. Tam olarak bir hüzündü gülümsemelerden ağlayışlara hicreti.

Yeryüzünde acı ve kahır çoğaldıkça insanlık biraz daha, biraz daha uzaklaşıyordu kendi ikliminden. İnsanın doğası tıpkı tabiatın doğası gibi her geçen gün acı bir şekilde yok olup gidiyordu. Bu gerçekle yüz yüze gelince içi burkulmuştu. Bunları anlamak için kâhin olmaya gerek yok diyordu. İnsan şu anda bulunduğu yerden dolayı tarihin sonuna ne kadar yakın olduğunu biliyor muydu? Elindeki imkânlarla, bilim ve sanatla, teknolojiyle tarihi durdurmaya sonsuz yapmaya güç yetirebilir mi. Tüm yapıp ettiklerinin, tüm kazanımlarının ölümle birlikte elinden kayıp gitmesine engel olabilir mi? Ölüm duygusunu düşüncelerinin tam merkezine oturttu beyaz düşlerin adamı. Böyle anlardan müthiş zevkler alıyordu. Oldukça bol azıklar vardı bu düşünce demlerinde.

Bütün dağlar yerinden kopup çukurlara dolduğunda, bütün ağaçlar ve çiçekler kuruduğunda, bütün nehirlerin ve kuyuların suyu tükendiğinde, bütün kuşların sesi kesildiğinde, bütün denizler kuruyup balıklar öldüğünde, ancak o zaman anlayacaktır insanoğlu, aslında ne kadar aciz bir varlık olduğunu. İnsanlık ne zaman anlayacaktır hakiki anlamını. Elbette bir gün anlayacak anlamasına ama o zaman onu görmeye vakti olmayacak, diyordu. Paranın aslında hiçbir şeyi çözmediğini güneş ışıklarını söndürüp bizi karanlığa ve o çetin günün içine attığı zaman anlayacak, dünyamızın ne kadar edilgen olduğunu. Ne zaman anlayacak, ne zaman diyordu, diyordu da kendini yiyip bitiriyordu? Zorluyordu bütün beyin kanallarını. Olduğundan daha fazla enerji gönderiyordu beyin hücrelerine olanları anlamak için.

Aslında hayat o kadar aldatıcı o kadar aldatıcı ki gerçek varoluş nedenini unutturup insanın hayatını bir trajediye çeviriyor. Dünyaya gelinceye kadar geçirdiği serüvenleri unutturuyor. Mutluluktan kovulmuştu bir kez. Bu müthiş bir hüzündü. Bunu anlamak için geriye dönüp insanlık nehrinin taa en başına gitmek gerekiyordu. Kaynağa ulaşmak, kirlenmeyen o berrak mutluluk pınarından kana kana içmek gerekiyordu. Kalbini ve zihnini ve elbiselerini o temiz suyla yıkamak gerekiyordu. Tüm günahlardan, tüm hatalarından ve tüm zulümlerinden arınmak gerekiyordu. Ruhunu arındırıp en yüksek insanlık makamına ulaşmak gerekiyordu. İç dünyasından önce dış dünyasını zenginleştirmeliydi. Bunu biliyordu ve bu bilinçle yürüyordu titrek serçeler gibi. Yalın bir hayat sürdürüp kalbini arındırmalıydı. Bunun için zihin ve kalp ayarlarını yeniden başlatmalıydı. Bütün ayarlarını gözden geçirip ilk ayarlarına dönmeliydi. Ancak o zaman düzeleceğini anlamıştı. Rabbimizin insanın içine attığı bir format vardı; o format neyse ona göre istikamet alıp yürümek gerekirdi, diye düşündü. Kalbin duygu ayarları buna göre olmalıydı, zihnin düşünce ayarları buna göre olmalıydı. Nerde duygu yoğunluğu olacak, nerede sakinlik olacak, nerde duygular şaha kalkacak, nerede eylem olacak, ne zaman zihin bir volkanik dağ gibi aktif olacak, ne zaman sevgi sözcükleri sarf edilecek. Ne zaman nefret ve öfke dile getirilecekse hepsi bu formatın içinde ayarlanmıştı aslında. Kimin önünde eğilecek, kimin karşısında dik duracak, kime kul olacak, kime efendi olacak? Bütün bunların ayarını Rabbimiz o ilk ayarla birlikte içimize atmıştı. Bir an düşündü demek ki o ayarları bozup kendi kafamıza göre yeni ayarlar yaptığımız için bugün insanlık sapıp yoldan çıkmış ve her tarafı zulüm kaplamış, dedi. Bu gerçeği fark edince içinde derin sızılar meydana geldi.

İnsanın bir varoluş kavgası vardı hayatı boyunca. Bu varoluş kavgası, yaratılış nedenine ne kadar uygun olursa o kadar erken bulabilirdi kaybettiği mutluluğu. Yitik hisleri, kayıp saadeti, saklı düşleri ve de mercan adasının gizli altın duygularını ancak o zaman bulabilirdi. Aldatıcı ve yalancı olan dünyanın kendisiydi.

Kendini o kadar çok kaptırmıştı ki adeta bir düşünce ve düş okyanusunda hissediyordu bedenini. Hiç düşünmeden derinlere dalıp bir mercan avcısı gibi peşine düşmüştü mercanların. Kayıp hayatın gizli kentlerine ulaşmak istiyordu. Belki de Eshab-ı Kehf gibi gözlerden kaybolup sonsuzluğu yürümek istiyordu. İnsan bu alaboradan, bu dalgalı dünyadan selamete çıkmak istiyorsa, öncelikle Allah’la olan ilişkisini gözden geçirmelidir, diyordu. Bunu anladı beyaz düşlerin adamı. Belki kara kara düşüncelere dalmıştı ama düşleri beyazdı, bembeyazdı.

Doğrusu beyaz düşlerden yoğun ve de ağır hüzünlere doğru yol almak ona büyük zevkler tattırıyordu. Önüne açılan yeni ufuklarda altın duygular elde ediyordu. Yitik hislere, kayıp saadete, saklı düşlere ve de mercan adasının gizil duygularına ulaşmanın umuduyla doldurdu ciğerlerini. Bu düşünce seanslarından müthiş zevkler alıyordu.

Necmettin Resuloğlu
Sayha dergi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s