kelebek tozları/ düş oyunları/ erik dalları


Ve Fotoğraf!

Ortada bir ‘oyun’ söz konusuydu. Yolu yoktu, oynamak zorundaydı. 
Oyun nereye kadar giderse, oyunun o kadar ‘oyun’laşacağını ve kendisinin de bu oyunu oynamak zorunda kalacağını biliyordu. 
Aklını yardıma çağırdı. Şaşkına dönmüş ruhunu uyardı: Oyuna mesafe koyması ve onu ciddiye almaması için… İşe yaramadı! 
Bu bir ‘oyun’ olduğundan ruhu korkuya kapılmamıştı. Kendini savunmayı bıraktı, ruhunun uyuşmasını bekledi. Kalbi ellerinin içinde, gözleri kelebeklerde, ‘oyun’ oynuyordu. 
O ‘oyun’dan geriye kelebek tozları kaldı. Ve arkadaşı/ dostu kanatlansın diye ona doğum gününde kelebek tozları topladı.”

Her doğum gününde eski bir ‘yaz(g)ı’ gelip bulur beni; iç kırıcı, parçalayıcı hatta yaralayıcı…

Taşın Tenini İnciten Kelebek”tir bu gitme senfonisinin adı.

Tüm gölgelerini heybeye doldurup hiç bilmediği bir şehre giden kelebek gönüllü kadının yol hikâyesi…

Sanki hiç başlamamalıydı dersiniz, yolculuğa çıktığında kelebeğin ardından.

Tıpkı bizim hikâyemizde olduğu gibi; küçük kızlar hiç büyümez, küçük oğlanlar ise hep düşer ve dizleri kanar.

Ben de düştüm.

Benim de dizlerim kanadı.

Haşarı bir oğlan çocuğu da değildim oysa!

Dizlerim kanamasaydı, belki bu kadar çok tekrarlamayacaktım adını.

Düştüğümden beridir dizimdeki yara iyileşmedi.

Senin için düş-tüm!

Düşler ve semboller hepimize açık, bakmasını değil görmesini bilen herkes için…

Tıpkı açık yaralar gibi.

Eğer yaralanmışsan, yaralıları daha kolay tanırsın.

Ruh yarası, bıçak yarası gibi…

Keser, deşer, kanatırsın…

Kesilir, deşilir, kanatılırsın…

Sonra iyileşir yaran; hey gidi zaman, nelere kadir!

Herkesinki gibi sende de bir ‘iz’ kalır geriye sadece.

Bildiğin sözcükler, teselli edememiştir -edemez de zaten- o zamanlar seni.

Bilmediğin sözcükler arar durursun bu yüzden –ta o zamandan bu yana-.

Arayadur! Belki bulunur, elinden tutar belki, senden önce tarihin ajandasına kaydedilmiş bir dolu parlak söz!

Sözcüklerin ağırlığı, fotoğrafların şoku.” gibisinden…

Kısacık bir cümlenin ağırlığı altında ezilip kalırsın işte.

Aylardır yaz(a)mama nedenini bir doğum günü kartında bulursun.

Yazmak yerine tercih ettiğin şey farklıdır artık.

Dünyayı biriktirmektir aslolan; geriye senden de bir dolu ‘iz’ kalsın diye…

Bir imza, bir işaret fişeği, bir ad, bir tad…

Belki çektiğin ama anlamlandıramadığın bir ‘an’ın ‘kare’si…

İkinci bir hayata hazırlayacak olan seni.

Bilirsin, “Fotoğraf, ölümlülerin envanteridir.”

Çünkü hayat yaşayabildiğin kadardır, ne bir eksik ne bir fazla!

Fotoğraf yaşadıklarından fazlasıdır bazen, çünkü âna tepeden bakmaktır, gözlemektir, kayıt düşmektir, tanıklık etmektir, ‘iz’ toplamaktır, şahit olmaktır…

Âna tepeden baktım.

Gözledim.

Kayıt düştüm.

Tanıklık ettim.

‘İz’ topladım.

Şahit oldum.

Ve sevdim:

Okumayı- yazmayı; susmayı-konuşmayı; düşmeyi- kalkmayı; oynamayı-oynatmayı…

Hayatın kıyısında kalmadan göbeğine dalmayı, o sonsuz boşluğu umutla doldurmayı, noktaları birleştirip çizgileri toplamayı, gökkuşaklarını alıp belime dolamayı, kahkaha(lar)dan bulutlar yapmayı, duvar(lar)daki soğukluğu bir kahve içimiyle ısıtmayı ve ne çok şeyi…

Konuşurken sevdim, severken konuştum; okurken düşündüm, düşünürken okudum; yazarken sustum, susarken yazdım; düştüğümde kalktım, kalktığımda düştüm; oynarken ‘oyun’ oldum, ‘oyun’ olurken oynar…

Oyunlar, oyunlar, oyunlar…

Ve yaşamın gölgede kalmış tiyatral yüzleri…

Ve ‘ân’ın dondurulmuş ‘kare’leri…

Susarsam susacak onlarca sözcüğün oyunu…

Yaşamın bu kubbede bıraktığı hoş tını…

Akıl almaz bir kelebek söylencesi…

İşte, bir bütünün parçası olmanın kulağa hoş gelen melodisi…

Dünden bu yana çok zaman geçti, büyüklerin dediği gibi, yarına da çok var.

An(ı)ları biriktirmeden ölmemeli; saçlarını dibinden yakalamalı, yakaladığımızda da ‘koleksiyon’umuza katmadan bırakmamalı…

Biliyorum ki, ben de bir şairin modern şiirdeki gözde figürlerinden biriyim artık: ‘Eskici’…

Büyük bir şehrin -bir kenara fırlatıp attığı, kaybettiği, ayak altına alıp ezdiği her şeyi -kataloglayıp- koleksiyon yapıyorum.

‘Kelebek Koleksiyonu’m bile var artık!

Kelebeklerden tozlar dökülüyor ellerime.

Dokununca ölürlermiş ya, peki ya ‘ölü kelebekler’ dokununca ne olur?!

Sevgili Dostum,

Sana bildik, tanıdık cümlelerden çiçekler yaptım bugün.

Kelebekler konsun diye!

Üç vakte kadar, sözcüklerden uçurtmalar uçuracağım, kanatlar takacağım ve sana ulaş(tır)acağım.

Eski bir düş evinde kaybolsa da geçmişin izleri…

Takılıp bir kelebek uçurtmasına, eski ve uzak diyarlara gideceğim.

Ve ben uçarken aşağı düşse de o tüm bildik sözler…

Gökyüzünden aşağı bakıp nanik yapacağım kendime.

Boyumun eremediği erik dalları olmayacak artık!

Hiçbir erik çiçeği, meyveye durmadan ölmeyecek!

Penceremin dibindeki eriklere uzanmak, o kadar kolay olacak işte.

Konuşmayı öğreneceğim erik çiçekleriyle!

Boyumun ereceği bir erik dalına çıkıp şimdiye aitmiş gibi görünen tüm zaman dilimlerini toplamak ve heybeme doldurmak…

Erik çiçeklerinin altındaki küçük kızların fotoğrafını çekmek için!

İşte bu yüzden, hâlâ ve hep beklemedeyim.

Çok uzak diyarlarda bile olsalar; gidecek, görecek ve biriktireceğim işte: Düş oyunlarını, kelebek tozlarını, erik dallarını, fay kırıklarını…

Ve fotoğraf!

Biliyorum ki, “Eğer hikâyeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım.” ben de.

Merve Koçak Kurt
Edebistan.com

Not: Fotoğraflarla ilgili alıntılar için bkz. Fotoğraf Üzerine (Susan Sontag)…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s