Kürt Sorununa İslami Çözüm (II)


Müslüman kavim ve kabilelerin, geçmişte veya bugün birbirleriyle çatışmaları, birbirleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaları, birbirlerinin kimlik ve dillerini yok etmeye çalışmaları, şüphesiz ki, Kur’an’dan uzaklaşmalarının açık bir göstergesidir. Bu sapmayı ve doğan adaletsizlikleri gidermenin yolu da, ancak Kur’an’ın hakimiyetini tüm ilişkilerimize yeniden hâkim kılmaktan geçmektedir. Kavimlerin, “tanışmak” ve “tanımak” için vesile kılınan ayetler olması, tanıma kavramı üzerinde bizi düşündürmelidir. Acaba bu “tanıma” yüzeysel, sûreten bir tanışmanın ötesinde, onu aşan boyutta da anlamlara sahip midir? Kur’an bütünlüğünde her kavme ve her insana tanınan haklar üzerinde düşünüldüğünde, bu tanımanın her kavmin hak ve hukukunu da kabul etmeyi gerekli kılan bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. Hucurat 13. ayette geçen, birbirinizi “tanımak için” ya da karşılıklı “tanışmanız için” anlamına gelen, “li tearafu” ifadesi; başta varlık ve hayat hakkı olmak üzere tüm bu haklara ve hukuka karşılıklı saygı göstermeyi de ihtiva eden bir ifadedir. Tüm kavimler gönüllü bir iman kardeşliği çerçevesinde, birbirlerinin kavmi kimlik, ana dil başta olmak üzere coğrafi, kültürel ve sosyal bütün hak ve hukukuna saygılı olarak, birbirlerini kardeş kabul ederek bütünleşecekler ve “birlikte yaşama” iradesini kuşanacaklardır.

İşte bu içerikle, kavimler adaletle yerli yerine oturtulunca, İslam toplumu vahyi ölçülerin belirleyiciliğinde şu temel unsurlar üzerinde yapısını kurup işletebilecektir:

1 – Eşit haklara sahip halkların gönüllü katılımına açık bir yapı oluşacaktır.
2 – Adaletle yöneten, yani bütün insanların ve kavimlerin Rabbi olan Allah’ın hükmüyle hükmeden ve bu sebeple hiç kimseye zulmedilmesine izin vermeyen bir İslami sistem teşkil
edilecektir.
3 – Şura prensibine işlerlik kazandırılacak, kararlar istişâri katılıma açılacaktır.
4 – Emanet ehline verilecek ve yönetimde hiçbir ırka üstünlük tanınmayacaktır.
5 – Yönetimde mahalli inisiyatiflere imkân verilecek, kavim ekseninde değil ama bölge bazında mahalli yönetimler güçlendirilecek, halkın kendisini yönetmede söz sahibi olmasına imkân verilecektir.
6 – Hakimiyet, egemen insanların, oligarşilerin ya da halkın çoğunluğu adına temsilcilerinin hevasına bırakılmayacak, hâkimiyetin, yasa yapmanın kaynağında bütün halkların ve insanların Rabbinin ilahi vahyi yer alacaktır. Yönetimleri belirleme ve görevden alma yetkisi ise tüm halkların eşit ve saygıdeğer unsurlar olarak içinde yer aldığı ümmetin olacaktır. Bu bağlamda toplumsal hayatın işleyişinde merkezde ve itibar mevkiinde devlet ve yönetenler değil insan ve ümmet yer alacak, devlet, insanın ve ümmetin hizmetkârı olarak görev yapan bir hizmet aygıtı olacaktır. Devlet ve yönetenler, insana, ümmete vahyin ölçüleri istikametindeki hizmetkârlık görevlerindeki başarıları kadar anlamlı ve değerli sayılacaklardır.
7 – Hiçbir kavmi kimlik üst kimlik haline getirilmeyerek, üst kimlik olarak bütün halkların ortak ve şerefli kimliği olan İslami kimlik esas alınınca bütün etnik sorun ve çatışmalar Allah’ın izniyle, adaleti esas alan köklü bir çözümle ortadan kalkacaktır.

İşte gerçek ve kalıcı barış (silm) ancak o zaman tevhid bayrağı altında tesis edilecektir. Çünkü İslam, Kürt’ü de, Türk’ü de yaratan Allah’ın dinidir. Ve Allah, kavim ayrımı gözetmeksizin bütün kulları için İslam’ı din olarak seçmiş ve tüm kavimlerin müntesiplerini eşit haklarla donatmıştır. Kavim ayrımı gözetmeden bütün insanlara, hepsinin yaratıcısı, sahibi, maliki olan ve hepsinin hukukunu gözeterek adil hükümler vazeden Allah’ın hükümleriyle hükmedilecektir. İşte bütün kavimleri, eşit haklara sahip, eşdeğer, saygıdeğer bir konuma oturtan, tevhid ve adaleti ikame ederek insanlık onurunu yücelten bu İslami sisteme geçilmeden de Kürt sorununa gerçek anlamda adil bir çözüm asla üretilemez.

İslam’ı reddeden, sekülerizme dayalı Türkçülük ve Türk ulus devlet yapılanması pek çok sorun ve zulümleri doğurmuş, büyük ıstıraplara yol açmıştır. Buna tepki olarak çıkanların büyük bir çelişkiyle zalimlerini taklide yöneldikleri görülmektedir. Seküler Kürtçülüğe dayalı bir Kürt ulus devletinin ya da Türk ve Kürt laiklerinin ortak seküler üniter devletlerinin de aynı ıstırapları ve zulümleri bir başka düzlemde tekrarlamaktan başka bir şey yapamayacağı, aynı delikten ikinci kez ısırılma tecrübesini yaşamadan, ferasetle görülmeli, aklıselimle akledilmeli, vahyin uyarılarıyla idrak edilmelidir. Tek, kalıcı ve adil çözümün, tüm kavimleri ve dillerini Allah’ın ayeti kabul eden, adaleti mülkün temeline oturtan İslam toplumunun ve İslami sistemin kurulmasından geçtiği asla akıldan çıkarılmamalıdır. Gerek zalim laik statükonun bekçileri, gerekse onların zulmüne itiraz eden ulusalcı-sosyalist-laik Kürt muhalefeti, bu sorunun adil çözümünde samimi olsalardı, bu sorunun oluşmasına ve büyümesine yol açan yerli taklitçi sekülerizme ve emperyalizme karşı çıkar, tek kurtuluş yolu olan halklarının İslami kimliğine ve İslam’a dönüş yaparlardı. Hatta Müslüman olmasalar bile kendi halklarının dinine saygı gösterip, bu halkları mutlu edebilecek ve kurtuluşa taşıyabilecek tek alternatif olan İslam’ın önünü kesmezler, engellemezlerdi. En azından, yokluğu, ihmali ve geriletilmesi bu kadar soruna yol açmış olan İslami kimlikle savaşmaktan artık vazgeçerlerdi.

Üstelik, her biri Allah’ın ayetleri (Rum Suresi 22) olan bölgemizdeki bütün Müslüman kavimlerin, eşit ve gönüllü katılımıyla, bütün kavimleri eşdeğer, saygıdeğer ve eşit hakların sahibi kabul eden bir adalet anlayışıyla, vahyin belirleyiciliğinde bir İslam Birliğini, artık sadece İslami ölçüler ve tevhid akidemiz değil, tarihsel durum da zaruri kılmakta ve tarihsel süreç Müslüman halkları adeta bu yönde zorlamaktadır. Uzun süredir dünyada yaşanan gelişmeler, globalleşme veya küreselleşme yönünde ortaya çıkan eğilimler ve bu alandaki uluslararası siyasi, askeri, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler, gelecekte dünyanın birkaç büyük ana topluluğa ayrılacağının, ulus devletlerin yerini bölgesel büyük birlik ve entegrasyonların alacağının ve buna bağlı olarak da dayatılan ulusal sınırların ya tamamen ortadan kalkacağının veya büsbütün anlamsızlaşacağının işaretlerini vermektedir. İşte böyle bir süreçte, bölgenin Müslüman halklarına, önder ve aydın kadrolarına düşen büyük sorumluluk; bu gidişatı doğru okumak ve akıllı politikalarla, üreteceğimiz özgün projelerle, kaybettiğimiz ümmet bilincini yeniden inşa ederek, kötülüğün küreselleşmesine karşı, iyiliği, marufu, evrensel vahyi ölçüleri küreselleştirmenin mücadelesini vermektir. Tüm insanlığın tek kurtarıcı umudu olan Kur’an’ın, karanlıklardan aydınlığa çıkaran evrensel mesajının küresel boyutta şahidliğini yapmak, insanlık onurunu kurtaracak, insani, fıtri erdemleri yüceltecek ilkeleri, adaleti ve tevhidi tüm dünyaya yaymaktır. Tüm dünya insanlığını, emperyalizmin kavurucu cenderesinden, kapitalizmin acımasız ve vahşi sömürüsünden kurtarmaktır. Katil ve zalim bir çocuğu (komünizm), demir perde gerisindeki uygulamalarıyla arkasında büyük acılar bırakarak, tarihin kirli sayfalarına gömülen Batının, aynı seküler ve sapkın paradigmasının ürettiği diğer çocuğu olan kapitalizmi de bütün vahşet ve katliamlarıyla tarihin utanç sayfalarına gömmektir.

İslami Adalet Sistemine Ulaşmak İçin Sorumluluklarımız

Zulumattan Nur’a doğru gerçek ve köklü bir değişimden yana olan biz Müslümanlar, hangi şart altında olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olacak, adalet ve merhamete dayalı tebliğ ve eğitim çalışmalarımızı ve bunlara paralel olarak yürütmemiz gereken hak ve özgürlük mücadelemizi kapsayan ciddi ve kuşatıcı projelerimizle, halkımızın ufkunu ve önünü açmaya gayret göstermeliyiz. Allah, “bir toplum özündekini değiştirmedikçe onun durumunu değiştirmeyeceğine” (13/Radd Suresi, 11) dair toplumsal yasası gereğince, İslami bir sisteme ve onun adalet yönetimine kavuşmak isteyen toplumların, önce kendi özlerindekini değiştirmeleri gerektiğini beyan etmektedir. Özlerinde var olan vahye aykırılıkları, cahili ölçü ve değerleri temizleyerek, tevhidi istikamette, vahyin değer ve ölçülerine uygun bir dönüşüm geçirerek İslami bir sisteme müstahak olmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Eğer tevhidi toplumsal dönüşüm ve inkılâp bir gün gerçekleşecekse, bu, ancak ilkeli, tutarlı, ahlaklı ve şahsiyetli mü’minlerin; aynı temel değerlerin, aynı Hak mesajın davetini yaymaktaki samimi ısrarları ve süreklilik arz eden istikrarlı şahitlikleriyle gerçekleşebilecektir. Bir toplum, eğer davete icabet edecekse, bunun, peygamberlerin örnekliğinde ortaya konan yolu işte budur. Yani şiddeti değil, merhameti, hikmeti ve güzel örnekliği esas alan davet ve eğitim yöntemidir. Tabii ki bu yöntem; iktidar eksenli değil, kulluk eksenli bir hayat tasavvuru içinde, uzun soluklu bir yürüyüşe dayanmayı; sabredip direnmeyi, çabuk bıkmamayı, yılmamayı, yorulmamayı, sürekli yeni umutlar yeşertecek güçlü bir moral, irade ve azmi; risk almayı, bedel ödemeyi göze alan bir yürekliliği; şahsiyetli bir dava adamlığını, davasına ve dava arkadaşlarına karşı güçlü bir sevgi ve bağlılığı; davası ve dava arkadaşları için samimi bir yardımlaşma ve fedakârlık duygusuna sahip olmayı gerektirmektedir.

Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Acemiyle bütün Müslüman halklar, şiddet ve çatışma yerine eğitim ve tebliğ çalışmalarını, vahye şahidliği ve tevhid, adalet, özgürlük mücadelesini öne çıkarmalı, böylece toplumsal dönüşümü esas alan yöntem dâhilinde, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla ve kulluk bilinciyle durmaksızın çaba göstermeliyiz. Bu çabalarla, insanlarımızın özgürleşmesi ve tevhidi davetle muhatap olmaları temin edilebilirse, yani bizler bu görevimizi Allah rızası için yerine getirebilirsek ve Kürtler, Türkler, Araplar ve diğer kavimlerden oluşan toplum da bu davete icabet ederek, özündeki batıl kavram, ölçü, değer ve ahlaki normları temizleyip, tevhidi olanları onların yerine ikame edebilirse, yani özündekini Hak istikamette Nur’a doğru değiştirme iradesini gösterebilirse, işte o zaman Allah da vadini yerine getirerek İslami adalet sistemini inşallah takdir edecektir. (13 Rad Suresi/11) Rabb’imiz Kur’an’da, özetle, eğer siz iman edip, salih ameller işlerseniz, Allah’ın zikrini (Kur’an’ı) okuma, anlama, yaşama ve yayma noktasında çokça çabalar sarf etmek suretiyle kulluk görevinizi yerine getirirseniz, bu istikametteki mücadelede zalimlere karşı yardımlaşarak, dayanışma ve güç birliği içinde mücadele ederek hak ve özgürlüklerinizi elde etmek için üzerinize düşeni yaparsanız, “işte o zaman, o zalimler nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini göreceklerdir.” (26/Şuara Suresi, 227) hükmünü vazederek, şirk ve zulüm sistemine karşı gerçekleşecek olan tevhid ve adalet inkılabının müjdesini vermektedir.

İşte bu umutla, Türk halkını, seküler İslam düşmanı oligarşiye itiraz ederek, ulusalcı kirlilikleri üzerinden atıp İslami kimliğine sarılmaya, Türk ulus devletini ve ulusalcı laik politikalarını sorgulayarak, bunları dayatanları hesaba çekmeye, Kürt kardeşlerine yapılan zulümlere karşı çıkmaya çağırmalıyız. Kürt halkını da, kendisine yapılan zulmün seküler ulusalcı tercihlerden kaynaklandığını fark ederek, bir zulümden kaçarken bir başka zulüm olan Kürtçü sekülerizme savrulmaktan korunmaya, bu bağlamda kendi İslami kimlik ve değerlerine yabancılaşmış, hatta tıpkı Türkçü Kemalistler gibi düşman olmuş sosyalist Kürtçülerin arkasından sürüklenme yanlışından dönmeye çağırmalıyız. Kürt, Türk, bütün Müslüman halkları, kavmiyetçilik, ırkçılık (kimileri -milliyetçilik- demedikçe anlamadıkları için bunu da kastettiğimizi şerh düşelim) hastalığını aşarak, Rabbimizin, uçurumun kıyısından kurtararak tesis ettiği İslam kardeşliğinde bütünleşmeye, birlikte teşkil ettiğimiz ümmeti vahyin ölçüleri içinde yeniden inşa etmeye, Allah’ın ipi olan Kur’an’a topluca sarılmaya çağırmalıyız. Birimize yönelik zulüm ve saldırıyı hepimize yapılmış sayan bir anlayışla, direnişin azim ve onurunu kuşanmaya, bölgemizle ve bizlerle sürekli oynayan, çıkarlarına göre yön vermeye çalışan emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı topluca onurlu bir direnişi gerçekleştirmeye, özgürlük, adalet ve tevhide çağırmalıyız. İşte bütün kavimlerin Yaratıcısının vahyine dayalı bu adil ve evrensel çağrılarımıza icabet edildiğinde de, inşallah hak, özgürlük, adalet ve tevhidi ikame ederek, her kesime adalet ve hukuk sağlayan sistemi hep birlikte kurmaya çalışmalıyız.

O halde, kendi değişen çıkarlarına göre yeniden dizayn etmek üzere sürekli bölgemiz üzerinde oyunlar oynayan, bölgedeki Müslüman halkları sürekli birbirine karşı kışkırtarak vuruşturan ve sömüren emperyalizme ve yerli işbirlikçisi despot ulus devletlerin zulmüne karşı hep birlikte itiraz etmeliyiz. İslam kardeşliği, İslam Birliği ve ümmet anlayışı ile ümmeti vahyin ölçüleriyle yeniden inşa etme projesini de birlikte uygulamaya koymalıyız. Küresel zulme karşı, küresel bir İslami direnişin tohumlarını ekmeliyiz. Halklarımızı, vahyin ışığında bilinçlendirip, kardeşleştirerek, muhalefet ve direniş azmini ve niteliğini kazandırıp yükselterek, tevhidi dönüşümüne vesile olacak İslami eğitim ve tebliğ çalışmalarımıza hız vermeli, vahyin şahitliğini yapacak güzel örneklerin sayısını ve niteliğini artırmalıyız.

Kürt ve Türk Müslümanlar bilmeliyiz ki, üzerimize düşen bu büyük sorumluluğu yerine getirmezsek, vahyin şahitleri olarak “hâl” (ahlakımız) ve “kâl” (sözle tebliğimiz) ile Kur’an’ın karanlıklardan aydınlığa çıkaran mesajını halklarımıza taşıma cehdini göstermezsek, boşluğu Türk ve Kürt ulusalcılarının ideolojilerinin tebliği doldurmaktadır. Ve bu ulusalcı söylemler, sâri bir hastalık gibi kolayca İslam’dan habersiz geniş kitleleri kuşatmakta, tesiri altına alarak yanlış istikametlere yönlendirmekte, çatışmalara sürüklemektedir. Bu ideolojilerin kuşatması altındaki yerlerde ise, İslam yaşama alanı bulamamakta, ırkçı bağnazlığın, taassubun etkisiyle var olan fıtri erdemler, İslami eğilimler bile körelip yok olmaktadır.

Sonuçta, biz Kürt, Türk bütün Müslümanlar, topluca Allah’ın ipine ve birbirimize sarılarak, Kur’an ölçülerinde büyük inkılâbı yaşayarak, yaygınlaştırarak, şirke, zulme, ifsada karşı tevhit ve adaleti ikame, ıslah etme mücadelesi vererek, Allah’ın vaat ettiği mübarek yardımına, mağfiretine ve rahmetine hak kazanmalıyız. Eğer biz üzerimize düşeni yaparak, Allah’ın yardımına müstahak olabilirsek, Allah mutlaka bize yardımını ve rahmetini gönderecek (Muhammed Suresi/7), o zaman da inşallah, seküler aklın ve mantığın kavrayamayacağı derecede muhteşem gelişmeler yaşanacak, galibiyet ve zafer Müslümanların olacaktır (Al-i İmran Suresi/160). Böylece, küresel bir tevhidi direnişle, küresel zalimlere, küresel bir ders vererek, zalim emperyalistleri ve tüm yerli işbirlikçilerini bölgemizden kovup, bütün Müslüman halklar, kardeşçe ve adaletle bir arada yaşama imkân ve onuruna inşallah kavuşacağız.

Mehmet Pamak
Vuslat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s