Zamanla konuşan adam


“Üzerinden seğirterek geçip gitmek istediğim yer, ayaklarımın altından kayıp giderken sonsuz bir vinç omuzlarımdan tutup darağacına çekiveriyor. Karşı koyamıyorum.”

Her an çöküverecekmiş gibi duran, iri gövdeli, yorgun bakışlı adamın dudaklarından olmasa bile zihninden akıp giden sözlerdi bunlar. Dolunayın eşlik ettiği uykusuz geçen bir gecenin sabahında…

Gayesizce dalıvermişti sokağın kin kusan prangalı yollarına. Kendinden başkası onu ilgilendirmiyormuşçasına, süfli duygularla…

Dört duvar, üstüne üstüne geldiği için çıkmıştı dışarı, bu kasvetli kış gününde. Oysa sokak daha yabanıl gelmişti; öyleydi de. Birkaç ay olmuştu buraya geleli. Ölmek için hiç bilmediği, tanımadığı bu semti, bu sokağı ve koca şehrin bu en ücra köşesini niye seçmişti ki? Bir esrar kumkuması olarak yitip gitmek isteğinden belki de.

Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Dümdüz yürüdü. Yol ayrımına gelince, hayatında önemli kararlar aldığı zamanlardaki gibi derin bir buhranla durdu; düşündü. Bir o tarafa bir bu tarafa yöneldi ve sonunda geri dönüp evine geldi.

Bitkin bir halde kanepeye uzandı. Başı dönmeye, kulakları çınlamaya başlamıştı. Feri sönmekte olan gözlerini, çatı katı dairesinin lambri tavanına dikti. İki gece öncesinin yağmur damlaları süzülüyordu hala, parmak genişliğindeki aralıklardan. Sarkan her bir kıymığa bir anlam yüklüyordu: Kederli mazisi ve hastalıklı ruhu…

Ayağa kalktı güçlükle. Kirden yarı opaklaşmış pencere camının görüntüsünde, çökmüş çehresini inceledi. Kadınlara vurgun yediren simadan eser kalmamıştı geriye. Gurur ve kibirden de. İyi ki ölüm vardı. Birazdan her şey bitecekti; ama bitmiyordu işte.

Dolunayı anımsadı nefretle. Zamanın nihayete ulaştığını anımsattığı için bu görüntüden nefret ederdi. Hiçbir zaman barışamadığı, hayatının özellikle son on beş yılını kâbusa çeviren zaman! Mührünü her vurmak isteyişinde darbe ile karşılık veren…

Zamanaydı tüm hıncı. “Zaman!” diye bağırıverdi tüm gücüyle. Çekip gitmişti işte. Tüm güzelliklerini çalarak…

“Hadi şimdi de geçip gitsene! Şimdi neden mıhlanıp kaldın? Hep böyle oldun işte! En güzel anlarımda olanca hızınla akıp giderken, üzerime her keder çöküşünde zevkle seyretmeyi yeğledin. Durdukça durdun; geçmedin, gitmedin. Bilmediğimi sanma! Sen de bir yaratıksın! Hem de iradesi olmayan, ölümlü…”

Öfkesi dinmek bilmiyordu. Devam etti: “Kimine iyi, kimine kötü bir yol çizdin; uzun ya da kısa. Yolun uzunluğuna da kısalığına da sen karar verdin. Ne var ki senin yolun da bir gün kesiliverecek. Sen de bunun farkındasın üstelik. Ama benim yolumu kesemezsin. Çünkü ben yolumu kendim kapattım, bitirdim, sonlandırdım. Kendim… Anladın mı kendim?”

Bağırmaktan sesi soluğu kesilmiş; midesi bulanmaya, bilinci kapanmaya başlamıştı. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin tam ortasındaydı.

Başını yastığa koyarken huzura benzer bir şeyler duyardı bir vakitler. Gözünün önüne tüm yaşamı uzanmazdı boylu boyunca. O zamanlar, her şeyin sıradan olması sıkardı. Şimdi ise, sıradan olmayan acılarla kıvranıyor ve her yatağa girişinde bu acılar, en çekilmez biçimde, depreşiyordu.

“Az kaldı! Bir süre daha, böyle devam eder; sonra ‘zaman’, bu konuda benden yardımını esirgemez.” diye düşündü. Olmadı. Zaman, bir kez daha, kendisine olan düşmanlığını göstermek için fırsatı kaçırmamıştı. Ölümü bile çok görüyordu. Bu kez, zamanın hiç acıması yoktu.

Kaçınılmaz sonun elinde, hamur gibi yoğruluyordu. Bilmedikleri, bildikleriyle alay ediyordu zihninde. Ne kadar az bildiğini bilmek; harcadığı, bilinçsizce tükettiği zamanın koca cüssesinin altında eziyordu yüreğini. Maziye çadır kurup atiye yelken açamayan yüreğini…

Sonra, “zaman”a duyduğu öfke, daha da büyüdü.

Vakit, yine geçip gitti öylesine. Öylesine geçen her bir an, burgaç gibi yürek daraltıyordu. Saat kaçtı acaba? Ne önemi vardı ki bunun? Bunu bilmek için, “zaman kavramı” ile yaşamak gerekirdi. Bu kavram, anlamını yitireli çok olmamış mıydı? Aslında tüm sıkıntısı bu değil miydi? Zamanın, kendisi için anlamını bir türlü yitirememesi! Çelişkilerle geçen ömür, çekişmelerle geçer. Çekişmelerle geçen ömür, “geçmiştir” sadece. Geçip gitmiş, silinmiştir; hiç yaşanmamış gibi.

Kurşun gibi ağır, çuval gibi boş zihninde, düşünmek istemediği ve yaşayamadığı her ayrıntı uçuşuyordu. Ölüm anında bile, çıldırtan bir zelzelenin ortasında kalmıştı. Yalnızlık, pişmanlık ve ümitsizlik fırtınasıydı yaşadığı. O, geçmişten hesap sorarken gelecek de onu yargılıyordu canhıraş.

“Bazı zamanlar, istediğim şeyleri yapmak için aşırı bir istek duyuyorum. Yapmak istemeyip de yapmam gerekenlerden vazgeçiyorum; ama bu kez, önceki yapma isteğim yok olup gidiyor. İşte böyle akıp gitti benim için zaman. Bu yüzden zamana olan hıncım! Söyle bana: Ben öldükten, bu dünyada hiçbir emelime kavuşamadan çekip gittikten sonra eline ne geçecek, çıkarın nedir ki? ”

Birden odanın içi, binlerce renk cümbüşünden oluşan bir sis bulutuyla doluverdi. Ömrünce görmediği, adını bilmediği; ama her nasılsa “renk” olduğuna hükmettiği görüntüler…

Göz kamaştıran, bu dünyaya ait olmadığı anlaşılan, doyumsuz güzellikteki hâlemsi esintiler geziniyordu, virane evin boşluklarında. Dört bir yandan gelen ışık huzmeleri, aynı noktada birleşip çok daha güzel, mükemmel şekiller meydana getiriyordu. Adam, ilk anda neye uğradığını şaşırmış, ne olup bittiğini anlamaya çalışarak içinden, “İlacın öldürme etkisi böyle oluyorsa can kurban!” diye geçiriyordu ki, yine bu dünyaya ait olmadığına hükmettiği garip ama tılsımlı bir ses yankılandı odanın içinde:

“Evet, itiraf ediyorum. Bu dünyada, zamana mal olmuş her insan, bizim için yüktür. Zaman, kendisine adanmış insanların buna değer olmasını ister. Bu nedenle de zamana mal olmuş, tarihe geçmiş olanlar, bunu gerçekten hak etmiş olmalılar. Çünkü zaman, kendisine vurulan her mührün ağır yükü altına girer.”

Adam, ne olup bittiğini anlamak için, her yanı, baştan başa gözden geçirdi ürpererek. Evde kimse yoktu. Daha önce hiç duymadığı, insanınkine benzemeyen bu garip sesin kime ve neye ait olduğunu anlamaya çalıştı. İçinde duyduğu ürperti, daha da büyüyüp kocaman bir korku halini aldı. Ne yapacağını, ne konuşup ne düşüneceğini şaşırmıştı. Tüm cesaretini toplayıp sorabildi:

“Kimsin sen, nerdesin, niçin görünmüyorsun, buraya nasıl girdin?”

“Biz, zaten hep buradaydık.” dedi zaman ve adamın korku ve tedirginliğine aldırış etmeden devam etti:

“Ey insanoğlu! Bizim iradesiz olduğumuza hükmettikten sonra, yaptıklarımızdan dolayı bizi nasıl yargılayabiliyorsun?”

Adamın korkusu daha da arttı. Ne yapacağını şaşırmış bir şekilde, “Siz de kimsiniz, kaç kişisiniz, nerdesiniz, niçin görünmüyorsunuz, benden ne istiyorsunuz?” diye sordu. Ömründe -toplasa- bu derece korkmamıştı. Ağzındaki su ve nem tamamen çekildi; dili damağı kurudu. Kendinden geçmişti. “Korkma!” dedi ses, şefkatle. Hem de öylesine şefkat dolu bir sesti ki bu, adam birden canlanıp kendine geldi.

“Korkma! Biz, senin için kötülük düşünenler değiliz. Biz, ‘zaman’; evet ‘zaman’ız. Az önce sitem ettiğin ‘zaman’. Halk edilmiş varlığın başlangıcından beri burada olan zaman. Henüz senin de soyunun da en küçük bir varlığı yokken biz vardık. Bize sitem eden ilk kişi sen değilsin. Buhranlarının müsebbibi olarak zamanı yargılayan ya da bütün kederinin bitişini zamanın yok oluşunda gören, ilk sen değilsin; sonuncu da olmayacaksın; fakat çok az insandır, bunu yapan: zamanı yargılayan. Hele, zamanı bir mahlûk olarak görüp de yok oluşunu bekleyen âdemoğlu, çok azdır.”

Adam şaşkınlığını üzerinden atabilmiş değildi. Birinin kendisine tatsız bir şaka yaptığından emindi. Karşılık verdi:

“Sana ne söylememi bekliyorsun?”

“İçinden geldiği gibi davranabilirsin; fakat emin ol, senin nasıl bir tepki vereceğini, bundan sonra aramızda geçecek konuşmaları harfiyen bilirim. Söyledim, senin bilgin bizim yaşımızı ölçmeye yetmez. Gördüğüm ilk ve tek gezegen, senin dünyan değil. Siz -bu küçük topluluk-, ne ilksiniz; ne de son; inan bana!”

Adam şaşkınlıktan ne düşünüp ne konuşacağını bilemiyordu. Az önceki cesareti yine kırılmış, korkudan ne yapacağını şaşırmıştı.

“Bu kadar şaka yeter, tamam ama!”

Çaresizce, bunun bir şaka olduğunu söylese de anlatılmaz güzellikteki renklerin, ürperten -ama aynı zamanda, bir o kadar da huzur veren- sesin bu dünyaya ait olmadığını herkes anlayabilirdi; o da anladı.

“Henüz bu âlemi terk etmiş değilsin; fakat bu çok sürmeyecek! Birazdan tüm sıkıntıları burada bırakarak başka bir âleme yolculuk yapacaksın!”

“Öldüm mü?”

“Ölmek üzeresin!”

“Her insan, böyle mi olur ölürken?”

“Ölüm şekli, kişiye göre farklılık gösterebilir; fakat bilinen bir gerçek var ki, öleceği vakit tüm gerçekler gösterilir insanoğluna. O kadar gerçektir ki her şey, artık hiçbir şekilde itiraza yer yoktur.”

“İtiraz mı?”

“İtiraz elbet. Bu dünyada yaptığın tüm karşı çıkışlara rağmen son anlarında her şeyi kabullenirsin. Gidecek başka bir yerin olmadığını anlarsın çaresizce.”

Tüm bu konuşmalar, artık söz ile yapılmıyordu. İnsanoğlu, dünyaya geldiğinde nefes almaya programlandığı gibi, öbür âleme özgü bu yeni iletişim şekline de programlanmıştı. Adam, konuşmadığı halde, anlaşabildiklerini çok sonra fark etmiş; ancak o zaman, ölmek üzere olduğunu kabullenmişti.

“Geriye dönüş yok, değil mi? Size ait sırları bana gösterdiğinize göre artık dünyaya geri dönemem.”

“Evet, öyle. İstisna olarak bazen gönderilenler olur; ama onlar da bu konuda konuşmamayı tercih ederler. Konuşanlara da kimse inanmaz. Zaten onlara çok az bilgi verilmiştir. Çok bilgi ile gönderilenler ise, akıl sağlığını kaybeder.”

“Peki ya zalimler? Onlar da yazdırmıyor mu adını tarihe?”

“Evet yazdırıyorlar. Onların da nasibi, anımsandıkça lanetlenmektir.”

Tüm bu acı ve ıstırabın ortasında, kızını anımsadı bir kez daha: “O, bensiz ne yapacak? Henüz çok genç, hayata karşı çok tecrübesiz! Gerçi ha varlığım ha yokluğumdu ya! Yine de ona bakan bir çift gözdüm ben. Affet beni kızım!”

Biricik kızı bile, kendisini hayata bağlamaya yetmemişti. Yüreğini sıkan cendere daraldıkça, hiçbir şeyi umursamıyordu.

“Onu, bu acımasız dünyaya hiç getirmemeliydim.”

“Hayır! Her şeye rağmen ‘var olmak’ kötü değildir.”

“Nesi kötü değil bunun? Kendisiyle, insanlarla, her şeyle savaşmak ve çoğu zaman da yenilmek zorunda kalacak.”

“Ama mücadele etme imkânı olacak.”

“Aman ne imkân!”

“Dikkatli konuş! Yüce Yaratıcı’ya isyan ettiğinin farkında mısın?”

“Benim yaşamım, başlı başına bir isyan olmadı mı zaten?”

“Evet, oldu; ama şimdi, o vakit görmediklerini gördün. Bunların bir anlamı yok mu?”

“Ey zaman! Ne söyleyeceğimi harfiyen bildiğin halde niçin bana bu eziyet?”

“Peki sen? Gerekli her bilgiye vakıf olduğun halde, nedir bu inat, bu cür’et? Aslında her vakit olmuştur senin gibiler: Şeytan’ın sadık hizmetkârları. O da gördüğü bütün gerçeklere rağmen Allah’a isyanda beis görmemişti.”

“Tam gitmek üzereyken bu sırların anlamı ne? Ne gerek var tüm bunlara?”

“Bunu sen istedin. Sordun, cevabını da aldın. Sadece sana değil, ölüm anındaki her insanoğluna verilir bu bilgiler. Bu nedenledir ki son anda pişmanlık vardır çoğunlukla.”

“Ben, Allah’ın yarattığı en seçkin varlığım; ama senin gibi bir mahlûkun karşısında düştüğüm duruma bak!”

“Gelmiş geçmiş bütün kutsal kitaplarda anlatılan, İblis’le Âdem’in kıssasına benziyor sözlerin. İblis de kendisinin üstün olduğuna inanmış, kibre düşmüştü. Siz irade sahipleri, O’nun yarattığı en özel mahlûklarsınız. Evet; ama bunun yanı sıra kendi değerini kendi eliyle düşüren tek mahlûksunuz.”

“Böylece senin gözünde de bir o kadar küçülüyoruz, değil mi?”

“Bunun bir önemi var mı?

“Haklısın bunun hiçbir önemi yok.” dedi adam umarsızca.

Şimdi, her şeyi biliyor gibiydi. Dünyada bilmek ve öğrenmek istediği her şeyi… Bu, zamanla yaptığı birkaç dakikalık konuşma değil, binlerce yıllık bir sohbetti sanki. Cevabını merak ettiği sorular, bir türlü kabullenemediği gerçekler, varacağı son, Tanrı’nın varlığı ve gücü… Artık hepsini biliyordu. Ne var ki bu bilgilerin artık hiçbir önemi yoktu gerçekten de.

“Biz şimdi gidiyoruz, ‘ölüm meleği’ gelip görevini yapacak.”

“Ölüm Meleği”nin adını duymak bile ürpermesine yetti adamın. Güçlü bir titremeyle sarsıldı tüm bedeni.

Rüzgârın önünde uçuşan tüy kadar çaresiz ve güçsüzdü. Son kez bakındı etrafına. Evinde bulunan her bir zerre dile gelip şöyle diyordu: “Artık senin için çok geç! Sen, tercihini yaptın ve sana sunulan ömrün bir kısmını kullanmayıp iade etmeyi seçtin. Hem de bu öyle bir tercih ki daha önceki tüm kullandıklarını da çöpe attın. Yapabilirdin! Geçmişini, geleceğinle güç birliği yapıp geri alabilirdin!”

Umutsuzca kapadı gözlerini. Bu kez, ihanet etmedi zaman. Nasıl olduysa, akşam oluvermişti işte. Dolunay, gökyüzünde hükmünü sürerken olanca uysallığıyla ağırlığından kurtulmaya çalıştığı bu dünyadan neyle karşılaşacağını bilemediği başka bir dünyaya yapacağı yolculuğu beklemeye başladı.

“Ölüm acısı” dedi, halelerini toplayıp görünmez olan zaman; “dünyadaki hiçbir acıya benzemez.”

Yaşanan sıkıntının büyüklüğü değilmiş pes ettiren; gücün küçüklüğüymüş. İçinden bir türlü çıkamadığı dertleri küçülüverdi önce; sonra da bitti. Gerçek pişmanlık, ömrün son nefesinde yaşanırmış meğer.

Songül Yiğit Yılmaz
Edebistan.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s