Hz. Peygamber’den bugüne eğitim faaliyetleri


İnsan Ve Eğitim

İnsan, varoluş itibariyle asil bir varlıktır. Varlık âlemi içerisinde en özgün, benlikli, keremli ve soylu bir öze sahip bulunan varlık insandır. Çünkü o, “fıtrî olarak temiz” ve “âhsen-i takvim” -en güzel bir biçim- üzere yaratılmış “keremli” bir varlıktır. Hülasa insan, gelişen, değişen, kavrayabilen, bilme/öğrenme istidadı bulunan ve terbiye olan/olabilen bir varlıktır.

İnsanın eğitimi ise, insanın yaratılışı/varoluşu ile başlar. En büyük mürebbi/terbiye eden Allah’tır. Yaratılışı temiz olan insan, daha sonra çevre, muhatap olduğu kültür ve aldığı eğitim çerçevesinde kabul ve redlere ulaşır. Fıtratın temiz kalması, yaratıcıdan gelen emirler ve yol gösterici rehberler sayesinde mümkün olabilir. Yukarıda anılan harici etkilerin tahribatından da böylece kurtulmuş olunur. Hiç şüphesiz adil-i mutlak olan Allah (c), insanı başıboş bırakmamış ve yol gösterici elçileri sayesinde huzurlu ve mutlu olacağı ufka hidayet etmiş, yollarını göstermiştir.

Bu çerçevede kutlu elçilerin insanları irşad etme, eğitme yöntemleri ve özellikle Hz. Muhammed (s) efendimizin eğitimdeki sünneti, insanları vahyin ilkeleri ile yoğurup şekillendirmedeki usul ve üslubu birinci dereceden önemlidir. Makalemizde ilk dönem eğitim faaliyetleri incelenmekte ve ümmetin bindörtyüz yıllık eğitim tarih ve tecrübesini izlemeye çalışacağız. Ayrıca tarih içerisindeki önemli yükseliş tecrübemize de atıfta bulunulacaktır.

İlk dönem eğitim faaliyetleri

Hiç şüphesiz Hz. Peygamber, ashabını eğitirken vahyi esas alıyordu. İnsanları rahle-i tedrisinden geçirir ve yoğurup şekillendirirken vahyin ilkelerini merkeze alıyordu. Nazil olan ayetleri ilk iman edenlere ulaştırıyor ve ilk muhataplar bu ilkeleri alarak ezberliyor ve hayatlarına aktararak hızlı bir değişim yaşıyorlardı. Yeni nazil olan ayetler elden ele dolaşıyor, güvenlik açısından evler ve toplumdan uzak mahaller, ayetlerin aktarıldığı, konuşulduğu mekânlar haline geliyordu. Hz. Peygamber, evlerin en doğal eğitim mekânları olduğunu ve çocuklar için pratik hayatı içermesi açısından önemli olduğunun farkında olarak, her evin bilhassa çocuklar için samimi bir terbiye çevresi haline gelmesini istemişti. Hanımlarına, çocuklarına, hısımlara ve hizmetçilere nezaket ve sevgi ile muamelesi diğer anne ve babalara örnek teşkil ediyordu.

Bir müddet sonra Hz. Peygamber, Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evini ilk eğitim merkezi olarak kullanmaya başlamıştı. İlk vakfedilen bina, ilk toplu eğitim merkezi, ilk toplu ibadet mekânı ve müslümanların ilk karargâhı gibi birçok açıdan ilk olma özelliğini taşıyan Erkam’ın evi, büyük bir işleve sahip bulunuyordu.

Hz. Peygamber, iman edenleri ailece orada ağırlıyor, vahyin ilkelerini orada öğretiyordu. Kısaca ilk derli toplu eğitime burada başlanmış oluyordu. Rasulullah (s), oldukça kısa –takriben ikibuçuk yıla yakın- bir süre bu evi kullanmasına rağmen, Mekke’deki baskıcı ortam ve davetin tamamen önünün tıkandığı dikkate alındığında büyük önemi kavranmış ve hayati değeri fark edilmiş olur. İslam’ın toplum nezdinde ilgi görmesi, gelişmesi ve yaygınlaşması çerçevesinde ilk ve en temel faaliyetler o dönemde başlamıştır. Kadro yetiştirmeyi önemseyen Rasulullah (s), insan seçimine özen gösteriyor ve onları boş bırakmadan görevlendiriyordu.

Hz. Peygamber’in eğitim faaliyetlerini, Medine’de daha organize bir hale getirdiği görülür. Bazı kaynaklardan anlaşıldığına göre Peygamber mescidinde Hz. Peygamberin bulunduğu ve bulunmadığı vakitlerde öğrenciler eğitim halkaları oluşturuyor ve çok katılımlı, canlı eğitim ortamları oluşturuyorlardı. Hayat her alanda eğitim faaliyetlerine şahit oluyordu. Öğrenmek ve yaşamak çabası müminlerin ortak ideal haline gelmişti. Bu heyecan ve canlılığın meyveleri pek yakın bir zamanda görülecekti.

Medine’deki bu topyekün eğitim seferberliği faaliyeti içerisinde çocukların okuma-yazma öğrenmelerine bilhassa önem verilerek küttablar açılmıştı. Maddi hiçbir kazanç talep etmeyen hocalar, büyük örneklik oluşturuyordu. İlk dönemlerde öğretmenlere herhangi bir ücret ödenmiyor ve alınması kınanıyordu. Nitekim bir öğrencinin verdiği hediyeyi aldığı için Ubade b. Samit’e tepki gösterilmişti. Ancak daha sonraları uzun tartışmalar sonucu, Hz. Rasulullah, döneminde atıflar yaparak, ücret alma yönünde uygulamalar yapılmıştır. Ne var ki ücretsiz, hesabi değil, hasbi çabalar hocaların itibar ve saygınlığı ile faaliyetin bereketi ve verimliliği artmaktadır. Böyle düşünenler Kur’an ayetlerinden (Sad, 38/86 gibi) deliller gösteriyorlardı.

Hz. Peygamber’in eğitim hususundaki önemli prensiplerinden biri, müslümanlığı kabul eden bölgelere, -onların günlük hukuki sorunlarını da halleden- öğretmenler göndermek olmuştur. Mesela Güney Arabistan’ın beş ayrı bölgesine Muaz b. Cebel, Halid b. Said, el-Muhacir b. Ebi Ümeyye, Ziyad b. Lebid, Ebu Musa’l-Eş’ari; Necran’a da Amr b. Hazm el-Hazreci gönderilmişti. Ayrıca Medine’ye gelen Yemen heyetinin de, kendilerine bir öğretmen verilmesini istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in onlarla beraber Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı gönderdiği bilinmektedir.

Eğitimin kalıcı hale gelmesi açısından yazma, kayıt altına alma önemliydi. Bunun farkında olan Abdullah bin Amr bin el-As sözlerini (hadisler) yazma izni vermesi için Hz. Peygamber’e ilk müracaat edenlerden biridir. Ayrıca Hz. Peygamber, hafızalarının zayıflığından şikâyet eden iki sahabiye yazmalarını tavsiye etmiş, hatta muhtelif vesilelerle bazı önemli metinleri bizzat kendileri dikte ettirmişlerdi. Böylece daha Hz. Peygamber döneminde O’nun sünnetinin bazı yönlerini tespit eden Semure b. Cündüb, Abdullah b. Abbas, Hz. Ali, Cabir b. Abdullah b. Amr b. Melik gibi zatlara ait özel notlar ve risâleler, bulunuyordu. Elbette sözlü geleneği sürdürmekte ısrarlı davranan ve yazıya karşı çıkanlar da bulunuyordu.

Vahyi anlama ve İslam’ın temel akide ve prensiplerini öğrenmenin dışında Hz. Peygamber diplomatik zaruretlerle bazı kabiliyetli kimselerin yabancı dil öğrenmelerini sağlamıştı. Hz. Zeyd’in bu maksatla Farsça, Yunanca, Kıptice ve Habeşçe öğrendiği söylenmektedir.

Eğitimde ilk kurumlaşma örneği; Ashab-ı Suffe’dir. Medine’nin en üst düzey eğitim kurumu Ashab-ı Suffe idi. Hz. Peygamber, Medîne’ye hicretten hemen sonra giriştiği mescit inşası sırasında bir eğitim-öğretim kurumuna ihtiyaç olduğunu fark etmiş ve mescidin bitişiğinde yapılan bir bölümü bu işe tahsis etmiştir. Mescid-i Nebevi’nin Kuzey duvarının içe bakan üstü örtülü ve biraz zeminden yüksekçe kısmı özellikle öğretim yeri ve yurt olarak kullanılmıştır. Yatakhane kısmı, öğretim yerinden daha geniş bir yer kaplıyordu. Buradaki öğretime katılan Medine yerlileri (Ensar) muhtemelen gündüzleri geliyor, akşamları evlerine dönüyorlardı. Düzenli bir eğitim-öğretim faaliyetine tâbî tutulan bu öğrenciler, kendilerine ayrılan mekâna “suffe” dendiğinden “Ashâb-ı Suffe” veya “Ehl-i Suffe” diye anılmışlardır. Zaman zaman Hz. Peygamber’i görmek ve İslâm’ın temel esaslarını öğrenmek için gelen ve kalacak başka bir yeri olmayan misafirler Suffe’de kaldığından ve ayrıca evlenip ev-bark sahibi olanlar Suffe’den ayrıldığından Ehl-i Suffe’nin sayısı değişir olmuştur.

Aralarında Talhâ b. Ubeydullah, Ebû Saîd el-Hudrî, Ebû Hureyre, Ebû Zer el-Gıfârî, Bilâl-i Habeşî, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud, Berâ b. Mâlik (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) gibi tanınmış sahâbîlerin de bulunduğu Suffe’de daimi kalanlar 70-100 kişi arasında değişiyor olsa da, geçici ve yatılıların haricindekilerle birlikte öğrenci sayısı zaman zaman 400’e kadar ulaşmaktaydı. Öğrenciler kendilerine ayrılan bölümü dinlenme ve ders çalışma yeri olarak kullanırken sınıf olarak da mescidden yararlanıyorlardı.

Hocaları başta Hz. Peygamber olmak üzere, Abdullah b. Mes’ud, Ubey b. Ka’b, Muaz b. Cebel ve Ebu’d-Derdâ gibi ilim sâhibi sahâbîlerden oluşuyordu. Ehl-i Suffe nâzil olan âyetleri ve Peygamberimiz’in hadislerini ezberleme husûsunda ön sıralarda yer alıyordu. Muhâcirler çarşı-pazarda ticaretle, Ensar ise bahçelerinde ziraatla uğraşırken Suffeliler olabildiğince Hz. Peygamber’in yanından ayrılmıyorlar, başkalarının duymadıklarını duyuyorlar, görmediklerini görüyorlardı. İşleri sebebiyle yeteri kadar Rasulullah ile bir arada bulunamayan Müslümanlar yeni gelişmelerin çoğundan Ehl-i Suffe vasıtasıyla haberdar oluyorlar, yeni bilgilerin çoğunu onlardan öğreniyorlardı. Suffe Ehli’nin büyük kısmı kendilerini tamamen rûhî manevî hayata vermiş bulunuyor, geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla ve ilim tahsili ile geçiriyorlardı. Böylece, bir yandan İslâm’ı öğrenen ve diğer yandan da onu tüm incelikleriyle yaşamaya gayret ediyorlardı. Kendilerini tamamıyla ilme vermiş oldukları için belirli bir gelirleri olmayan Ehl-i Suffe içinde gücü kuvveti yerinde olanlar odun kesmek, su taşımak gibi sınırlı işler yaparak mümkün mertebe ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyordu. İhtiyaç içinde bulunsalar dahi iffet ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemiyorlardı. Bunun yanında Hz. Peygamber onların geçimleriyle bizzat ilgileniyor, Beytülmal’e ve kendisine gelen malların büyük bir kısmını onlara ayırıyordu. Sahabeler de Hz. Peygamber’in teşvikiyle bu ilim ve irfan yuvasını destekliyor; bazen onlardan birkaçını evlerinde misafir ederek ikramda bulunuyorlardı.

Suffe öğrencilerinin -özellikle bir kısmını- kendilerini ilme vermiş kimseler olarak görüyoruz. Suffe, ilk yatılı medrese olması sebebiyle sonradan yapılacaklara örnek teşkil etmiştir. Daha sonra medreselerin, camilerin yanıbaşında yapılmasında da Suffe’nin örnekliği etkili olmuştur. Yepyeni inancın, vahyi ilkelerin, Hz. Peygamberin temel öğretilerinin korunmasında ve yeni nesillere intikalinde bu entelektüel zümrenin rolü büyük olmuştur. Temel İslamî birikimin yaşanarak temsil edilmesinde ve bugüne ulaşmasında en güçlü isimler, bu seçkin sahabeler arasından çıkmıştır. Ashab-ı Suffe, örnek ve öncü bir eğitim yuvası ve Müslümanların ilk medrese veya üniversitesi sayılırdı. Bugünkü çalışmalara örneklik teşkil edecek bu kurum üzerinde, çaplı araştırmalar yapılmalı; bilhassa eğitimde izlenen usûl derinden incelenmelidir.

Eğitimde İlk Kurumlaşma Örnekleri ve Yöntemleri: Özgün-Örgün ve Yaygın Eğitim

Hayatın bütün kılcal damarlarına nüfuz eden eğitim faaliyetleri her kesimden insanı kuşatan çeşitlilikte idi. Bunlardan süreklilik arz edenlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

Küttablar: Bazı belgelerden Hz. Peygamber devrinde çocuklara bilhassa okuma yazma öğretilen Küttablar açıldığı anlaşılmaktadır. Mesela Ümmü Seleme, Küttab mualliminden kendisine yardım etmeleri için birkaç çocuk istetmişti. Çocukların başta okuma yazma olmak üzere, ahlak ve Kur’an eğitimi aldıkları bu kurumlar, matematik gibi günlük hayatta lazım olabilecek derslerin de içinde bulunduğu müfredatı içermekteydi. Başlarında bulunan öğretici elli civarı çocuktan oluşan toplu sınıflarda eğitim veriyor, cinsiyet ayrımı yapılmıyordu.

Daru’l-Kurra: Suffe’nin öğretim için yetersiz kalması üzerine Medine’de bazı evlerde Daru’l-Kurra denilen okullar açılması yoluna gidilmişti. Rivayete göre Mahreme b. Nevfel’in evinin bir kısmı ya da tamamı Kur’an öğretimine tahsis edilmişti. Daru’l-Kurra denilen bu eve, Bedir savaşından biraz sonra Medine’ye gelen Abdullah b. Ümmü Mektum misafir olmuştu. Sonradan camiler dışında din eğitiminin ilk örneği olarak bu ev hatırlanacaktır.

Camiler: Yaygın eğitimin merkezleri sayılır. Vaaz ve nasihatlerin yapıldığı, her kesimden insanın düzenli giderek fikren beslendiği mekânlardır. Sadece ibadet yapmakla sınırlı olmayan camiler çok yönlü işleve sahip bulunuyordu. Her cami kendi bünyesinde bir külliye de oluşturarak çok amaçlı eğitim vermekteydi. Her seviyeden eğitimin verildiği yerler olma özelliğini son zamanlara kadar koruya gelmiştir. Her türlü ilmi çabaların ve tartışmaların yapıldığı, yaygın eğitim mekânlarıdır. İslam ilimlerinin yanında muhtelif bilimlerin de üretildiği ve aktarıldığı yoğun entelektüel faaliyetlerde bulunulan mekânlar olma özelliğini de koruya gelmiştir. Camilerdeki eğitim/öğretim faaliyetleri medreselerin kurulmasına kadar çok yaygın idi. Medreselerden sonra, camilerdeki eğitim giderek azalmıştır. Ancak seyrek de olsa bazı İslam ülkelerinde bu gelenek hala devam etmektedir.

Âlimlerin Evleri: Âlimlerin evleri doğal eğitim merkezleri idi. Çünkü âlimin varlığı, o mekânın birer ilim merkezine dönüşmesi için yeterliydi. Öğrencilerin ve hocaların hizmetinde bulunanların varlığı hocaların evlerini doğal eğitim merkezleri haline getiriyordu.

Sahaflar: İlmi araştırmalar, kitaba olan ilgiyi arttırmış ve böylece kitap satış merkezleri kurulmaya başlanmıştı. Kitabın yoğun bir şekilde bulunduğu kitapçı dükkânları da doğal eğitim merkezleri haline geliyordu. Çünkü kitapların çoğaltılması, yeni telifler ve yeni düşünceler, ilim taliplilerinin uğrak yeri haline getiriyordu. Genelde kitapçılarda müzakere ve mütâlaa amaçlı okuma yerleri de bulunur, sözlü sohbet ve tartışma geleneği buralarda da devam ederdi. Bugün de bazı kitabevleri düşüncenin ve İslami ilimlerin konuşulduğu, tartışıldığı ve literatürün tarandığı merkezler olma işlevini sürdürmektedir.

Kütüphaneler: En temel eserlerin bulunduğu önemli araştırma merkezleri olan kütüphaneler, bugün olduğu gibi dün de en temel ilim merkezlerinin başında geliyordu.

Dâru’t-tib“, “Dâru’s-sifa“, “Dâru’s-sihha“, “Dâru’l-merza“, “Şifahâne“, “Mâristan“, “Bimaristan“, “Dâru’l-Âfiye” ve “Bimarhane” gibi isimlerle İslam dünyasında anılmakta olan tıb eğitim ve öğretimi veren kurumlar vardır. Bu kurumlar eğitim ile tedavinin birlikte yürütüldüğü önemli müesseselerdir.

Medreselerin Kurulması ve Görkemli İlim Merkezleri

Abbasi Halifesi Mansur tarafından “Medinetüsselam” ismiyle kurulan Bağdat, İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesine önemli katkıda bulunan birçok eğitim öğretim kurumunun ve bilim adamının faaliyette bulunduğu bir şehir olmuştur. Özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda İslâm dünyasının bu en büyük şehri, en önemli ilim, kültür ve medeniyet merkezi olmuştur. Burada Abbasi hükümdarlarının desteğiyle kurulan eğitim kurumları, birçok bilim adamının yetişmesine zemin hazırlamıştır. Bağdat’ın en önemli eğitim kurumlarından birisi Beytülhikme adıyla bilinen müessesedir. “Beytülhikme”, Abbasi Halifesi Me’mun tarafından 830 yılında kurdurulmuştur. Bu kurumda Helenistik, İran ve Hint kültürlerine ait eserler tercüme edilmiştir. Beytülhikme tercüme bürosu amacıyla kurdurulmuş iken, zamanla gelişmiş ve pozitif ilimlerin araştırıldığı saygın bir eğitim kurumu haline gelmiştir. 9. ve 10. yüzyıllarda hızlı bir şekilde gelişen tercüme faaliyetleri sonucunda matematik, tıp, zooloji, botanik ve kimyaya dair eserler Müslümanların bilgisine sunulmuştur. 500 yıldan fazla İslâm dünyasında bir kültür merkezi olma vasfını koruyan bu kurum, Moğol istilasında Hülagu tarafından 1258’de yıktırılmış, medrese ve kütüphaneleri acımasızca yok etmiştir.

Bağdat’taki bilimsel çalışmalar yüzlerce bilim adamının yetişmesine vesile olmuştur. Dini ve pozitif ilimlerin merkezi olan Bağdat’ta cebirin kurucusu sayılan Harezmi, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi olan Kindi, astronomi ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Fergani, kimyacı ve filozof Ebu Bekir er-Razi, İslâm felsefesinin önemli temsilcilerinden olan Farabi ve İbn Sina gibi bilim adamı ve düşünürler bilimsel çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir. Hanbeli ve Hanefi mezhepleri Bağdat’ta sistemleştirilmiştir. Kelam, tasavvuf, felsefe alanlarındaki derinliğiyle tanınan Gazali, Bağdat’taki Nizamülmülk medreselerinde hocalık yapacaktır.

Uzay gözlemleri ile alakalı 1259 yılında Hülagu Han tarafından Meraga’da kurulan gözlem evi olan Meraga Rasathanesi’ni hatırlamakta yarar vardır. Rasathanenin başına 15 arkadaşıyla beraber dönemin ünlü astronomlarından Nasiruddin Tûsî getirilir. Bağdat, Suriye ve Mezapotamya’dan toplanan 400.000 eser ile dönemin en seçkin kütüphanelerinden biri de yine bu rasathanede oluşturulur. Rasathane ihtisaslaşma metodu ile çalışması da sonradan geleceklere örneklik oluşturuyordu.

Unutmamak gerekir ki İslam ilim geleneği içerisinde Endülüs tecrübesinin çok önemli bir yeri ve tartışılmaz bir üstünlüğü vardır. İbni Rüşd, İbni Hazm, İbni Arabi, İbni Tufeyl, İbni Haldun, Şatıbi, İbni Bacce ve ilim semamızın daha sayılamayacak ölçüde parlak siması bu geleneğin ürünüdür. Eşine az rastlanır birikim ve tecrübeye sahip bulunan bu gelenek 800 yıl devam etmiş ve bugünkü Batı düşüncesinin ve aydınlanmasının da temelini oluşturmaktadır. İslam düşünce tarihi ve medeniyet tecrübesinin en parlak döneminin yaşandığı bu dönem sonra gelecek olan medeniyet ve kültür havzalarını derinden etkilemiştir. O günlerde Endülüs’te her yıl 70 ile 80 bin cilt kitap yazılarak piyasaya sürülüyordu. G. Lowastranser de benzer gözlemlerini hayranlıkla anlatarak, övgüler yağdırır. Bu görkemli medeniyet Nehru’yu da hayran bırakmıştı: “…Kurtuba, bir milyonluk nüfusuyla çok büyük bir şehirdi; eni 20 km., boyu 40 km. olan büyük bir bağı andırıyordu. İrili ufaklı 60 bin saray ve köşk, 200 bini aşkın normal evin bulunduğu bu şehirde çok sayıda kütüphane bulunuyordu. (…) sadece kraliyet kütüphanesindeki eser sayısı 400 binin üzerinde idi.” Yahudi asıllı olan Alberto Manguel de “Okumanın Tarihi” isimli eserinde Kurtuba’daki sadece bir kütüphanede 700 bin cilt kitabın bulunduğundan söz ediyordu. Vahyin ilkelerinin insan eliyle medeniyet olarak en görkemli tecellisini Endülüs tecrübesinde görürüz.

İlk medreselere Fatımiler döneminde rastlamaktayız. Daha sonra ise İslam Tarihi için de büyük önem taşıyan medreselerden biri de Nizamiye Medreseleri vezir Nizamu-l Mülk tarafından kurulmuştur.

Selçuklulardan sonra medreseler en görkemli dönemine 15. yüzyılda kavuşmuşlardır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde medreselerin çok yaygın olduğu bilinmektedir. İznik, Bursa, Edirne, İstanbul Osmanlıların en önemli bilim merkezlerinden idi. Diğer taraftan Anadolu’da Mardin, Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Konya, Kayseri, Kastamonu ve Amasya gibi iller, Selçuklulardan beri süregelen önemli bilim merkezleri olarak öğretim faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Medreseler ise orta ve yüksek öğretim düzeyinde eğitim veriyorlardı. Medreselerde din bilimleri ile birlikte diğer branşlarda da eğitim verilmekteydi. Ancak medreseler, tarih içindeki rolünü zamanında gereğince oynamış olmasına rağmen, sonraları bünye yenilemesi yapamayarak duraklama, çözülme ve yıkılma sürecine girmiştir. Avrupa’da, Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte hemen her alanda yenileşme ve gelişmeler olurken Osmanlı Devleti’nde 18. ve 19. yy.’da dış dünyaya kapanmış olan medreseler bu gelişmelerden habersizdi. Bu arada, İslam ülkelerinin pek çoğunun sömürgeleştirilmesi de medreselerin ve genel olarak İslami eğitimin gerilemesine sebep olan amillerdendir. Birinci Dünya savaşı sonrası, genel olarak tüm İslam ülkelerinde, medrese eğitim sistemi terk edilerek, batılı anlamda eğitim sistemine geçildi. Bu çerçevede, üniversite içinde İslami bilimlerin okutulduğu İlahiyat fakülteleri kurulmuştur. Bu arada, çok az da olsa, (Pakistan, Iran, Suriye, Yemen, Fas gibi) bazı İslam ülkelerinde hâlâ camilerde ve medreselerde klasik usulle eğitim yapan kurumlar bulunmaktadır.

Çağdaş Medreseler/Üniversiteler ve Ulemanın Konumu

İslam eğitim kurumları klasik medreseler dendiğinde ilk akla gelen şüphesiz Mısır’daki El-Ezher üniversitesi/medresesi şarkta ve garpta eşine ender rastlanan tarihi geçmişe sahiptir. Ezher, 1039 yıllık uzun geçmişi ile dünyanın sayılı kıdemli müesseselerinden birisidir. Belki garpta ona nazire ve denk olarak Bologne Üniversitesi şarkta Kayravan ve Zeytune, Mustansiriyye gibi üniversiteler sayılabilir. Ancak yine de bunlar Ezher’in eşiğine ulaşamazlar. Hindistan’daki Diyabendi Medresesi de, Ezher’den ilham alan eğitim kurumlarındandır. Bediüzzaman da şarkta; (Van’da) Ezher’in kardeşini kurmaya çalışmıştır. Bu medreseye de Ezher’den mülhem olarak Medresütüzzehra adını vermiştir. Bu itibarla Ezher kendinden sonrakilere ilham kaynağı olmuş kutlu ve efsanevi bir eğitim yuvasıdır.

Ezher, 970 yılında Cevher Sakli tarafından inşa edilmiştir. Vezir İbni Kils de, Ezher’de ilk ders veren ilim otoritelerinden biridir. İbni Kils tedris için 37 fakih görevlendirmiş, bunlara maaş bağlamış ve lojman tahsis etmiştir. Ezher bu münasebetle baştan beri devlet himayesinde gelişmiş ama devletin doğrudan kontrolüne girmemiştir. Son dönemlere kadar eğitimde ve mali kaynaklarında özerk yapısını muhafaza etmiştir. Zamanla dünyanın en büyük ilim yuvası haline gelmiştir. Cava’dan Fas’a kadar geniş bir coğrafyadan talebeler ağırlamış ve barındırmıştır. Bugün Sudan’dan, Gazze’ye oradan Endonezya’ya kadar değişik ülkelerde Ezher’in şubeleri ve fakülteleri vardır. Son zamanlarda Caferi fıkhının okutulması ve sünni olmayan öğrencilerin de intisabı istenmiş ise de, bir takım gerekçelerle bu gelişme sağlanamamıştır. Ancak, Ezher’in konumu ve öncü rolü, bugün için yetkin isimler tarafından tartışılıyor ve genel durumu kaygı veriyor.

İslam dünyasında en yetkin konumdaki Ezher de parlak dönemleri yaşamasına rağmen bugün için molla geleneğini oluşturabildiği söylenemez. Mısır Ezher’e rağmen molla geleneğini gerektiği gibi kurumsallaştıramadı. Arap toplumlarının merkezi konumundaki Mısır’da ulema hareket açısından da bir varlık ortaya koyamadı. Yirminci yüzyılın ilk ve en etkili İslami hareketi (İhvan) olmasına rağmen öncü kadrosu tamamen aydınlardan oluşuyordu; keza lideri Hasan el-Benna da bir öğretmen idi. Öncü kadroları da ulemadan değildi.

Said Nursi, molla yokluğunun ihtiyacını her vesile ile vurguluyor ve Vangölü kıyısında yapılacak olan ilim merkezi Medresetüzzehra’nın özlemini duyuyordu. Ancak geçen zaman bu idealin sadece bir özlem olarak kaldığını gösteriyor. Kuzey Irak’ta vaktiyle etkili olan Şeyh Osman hareketi gibi irili ufaklı birçok harekette de ulemanın belirleyici konumuna ve kurumsallaşmasına rastlanamıyor. Çağımızın önemli hareket liderlerinden Tunuslu Raşid el-Ğannuşi bir röportajında önderlik yapması gereken ulemanın yokluğundan yakınıyordu. Bugün için Cezayir İslami hareketinde de öncülük aydınlardadır. Onlarda ulemanın yokluğundan şikâyet etmekte ve önderliğin ulemada olması gereğine işaret etmektedirler.

Suriye’de Ebu’n-Nûr ve Fetih medreseleri yurtdışından –bilhassa Batı ülkelerinden- de birçok talebeye eğitim veren hatırı sayılır medreselerdendir.

Mevdudi’nin Cemaat-i İslami’si de aynı akıbetten kurtulamadı. Mevdudi, ulema geleneğini oturtmada başarılı olamadı. Pakistan’da da ulemanın tam olarak kurumsallaştığı söylenemez. Çabalarına rağmen üstad Mevdudi yalnız kaldı; vefatıyla hareket öncü kadroları yeterli olamayınca canlılığını büyük ölçüde kaybetti. Elbette Abdurreşit Gazi’yi unutmamak ve hakkını teslim etmek gerekiyor. Pakistan’ın kuruluşunda büyük rol oynamış, köklü âlimler geleneğini devam ettiren Abdurreşit Gazi, Pakistan’ın kuruluş yıllarında Bennur ailesinin gösterdiği yararlılıklar dolayısıyla onlara verilen arazi üzerinde Lâl mescidi ve birçok medrese kurulmuş ve faaliyetlerini bugüne kadar taşımayı başarmıştır. Milyonlarca taraftarı ve sempatizanı olan ve Lâl mescidinin binlerce müdavimi olan öğrencilerin doğal lideri Abdurreşit Gazi’dir. Lâl Mescidi, Hind Yarımkıtası’nın en büyük merkezlerinden biri olan Daru’l-Ulûm Diyabendi Medrese geleneğine dayanır. Son zamanlarda Amerika ve Pakistan yönetiminin baskıları ve kitle imha silahlarını kullanmaları sonucu büyük yara almış yüzlerce şehid vermiş olsa da faaliyetlerine devam etmektedir. Yönetim üzerinde belirleyici bir etkisi bulunmasa da geniş halk kitleleri ve öğrenciler üzerinde tartışılmaz etkisi devam etmektedir.

Afganistan ve Pakistan’da adını duyuran öğrenci hareketleri ve eğitim kurumları, büyük mücadele vermektedirler. ‘Taliban’ hareketi de adından anlaşılacağı üzere bir talebe hareketidir. Kurtuluş mücadelesi veren ve işgale karşı direnen bir hareket olma vasfının yanında birçok tavrı, anlayış ve ufku tartışma götürür niteliktedir. İyi bir örneklik ve önderlik vasfından uzak olmasının yanında organize olabilen, belirli bir ilim geleneğine yaslanan ve direnen insanlar olmaları yönüyle, dikkate değer bir hareket olarak varlığını sürdürmektedir.

Bugün için Hindistan’ın %14’ünü oluşturan müslümanların, kendilerine ait eğitim merkezleri, medreseleri bulunmaktadır. Hind yönetimi, müslümanların açtığı medreselerin müfredat ve işleyişine karışmıyor. Ancak sistemlerini modernleştirmek isteyenlere destek verme isteği ve bir takım zımni yönlendirmeler, dolaylı bir etkiyi çağrıştırıyor. Tam olarak ulemanın önderliğinden söz edilemese de, yine de özgür diyebileceğimiz ortam sayesinde müslümanların 5 asırdan bu yana varlığını sürdüren binlerce medresesi hâlâ faaliyetine devam etmektedir. Müslümanların bulunduğu bütün merkezlerde bu medreselere rastlamak mümkündür. Daru’l-Ûlûm Diyabendi Medresesesi’nin dışında, kendisini kaliteli üniversitelere dönüştüren başka medreseler de var. Delhi’deki Camia Milli İslamia Üniversitesi, Haydarabad’daki Şadan Koleji ve Mevlana Azad Üniversitesi, iyi örneklerlerden sadece birkaçı. Hem üniversite ve hem de medrese vasfı bulunan bu kurumlar, hem ilahiyat hem de fen bilimleri eğitimini yeni usul ve metodlarla vermektedirler. Modern yöntemlere duyulan ilgi ve gösterilen rağbet, temel niteliklere ve zihni dönüşüme kapı açar endişesi zihinleri meşgul ediyor. Amerika’nın da bu medreselerin (hatta Ezher’in bile) eğitim müfredatlarına müdahale girişimi bu kuşkulara haklılık kazandırır nitelikte. Bu medreseleri politik ihtiraslara alet etmek de yine ayrı bir kaygıya sebep oluyor. Medreselerin geniş nüfuzu ve ilgi odağı haline gelmesi, birçok politik düşüncenin üzerinde hesap yapma ve mevcut nüfuzundan faydalanma girişimlerine sahne oluyor.

Şia medrese geleneğini güçlü bir şekilde günümüze kadar sürdürmeyi başarmış bulunmaktadır. Başta İran’ın ‘Kum’ kenti medreseleri olmak üzere, Irak’ın ‘Necef’ Kenti’nde de ulemanın etkinliği ve tartışılmaz önderliği sürmektedir. Benzer durum Suriye ve Lübnan medreseleri için de söz konusudur. Sadece Kum kentinde 400’ü aşkın medresenin varlığı durumu açıklamaya yeter. Tüm bunlar İran’da medreselerin derin ve kalıcı etkisini tartışılmaz kılıyor. Diğer yerlerdeki medreseleri de sayarsak derin ve güçlü etkiyi anlamak mümkün olabilecektir. Bugün Kum medreselerinden mezun birçok mollanın Batı üniversitelerinde hocalık yapıyor olması, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Ne var ki bugün için yönetim ile mollalar arasında kurulan ilişki, mollaların itibarını halk nezdinde örselemiş görünüyor. Dinin devlet eliyle halklara telkininin sorunlar oluşturduğunu, İran örneğinden öğreniyoruz. Yüzyıllardır devam eden bu canlı geleneğin en büyük kazancı yönetimlerle aralarına mesafe koymaları ve asla yönetimlerden maddi destek kabul etmemeleri olarak gösterilebilir. Havzalar –Medreseler-, güçlerini devletten değil duyarlı müslüman halklardan ve ‘Humus’ adı verilen bağışlardan alıyorlardı. Aynı sistem tüm Şia medreseleri için geçerlidir. Çağlara meydan okuyarak bugüne kadar gelebilmelerinin en önemli sebebi, güçlü geleneğe sahip bulunmaları ve devletten bağımsız olmaları gösterilebilir.

İslam ve Batı Dünyasında Eğitim Tartışmaları ve Arayışlar

İnsanın eğitimi öteden beri (müslüman tasavvuruna göre insanın kemâli) merak konusu olmuştur. Eğitimin mahiyeti ve usulü hususunda da arayışlar devam etmiş, bütün yönetim, ideoloji ve medeniyetlerin ortak sorunu olagelmiştir.

Bilgiyi üretmek, elde etmek ve iletmek/aktarmak insanlığın hâlâ ve gittikçe derinleşen tartışma konularındandır. Aradan binlerce yılın geçmiş olmasına rağmen, öneminden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Eğitim konuları ile ilgili olarak yöntem (metodoloji) sorunu, bugün bile en çok tartışılagelen hususlardandır. Modernlerin eğitimi tekellerinde bulundurmaları ve tek tip insan üretmedeki ısrarlı tutumları, birçok düşünürün yoğun tepkisine yol açmıştır.

Eğitimin amacı elbette, insanın huzur ve mutluluğuna yönelik bulunan vahiy öğretisinin vaz ettiği değerler dünyası ile çocuğu ve genci münasebete geçirmek, bu dünyanın çocuk ve genç tarafından anlaşılması ve açıklanmasını, sağlamak; eşya ile Allah (c) arasındaki anlama ulaşmak ve yaratılış amacına uygun bir hayat sürmesini sağlamak olmalıdır. Ancak modern zamanların “fabrika” metaforuyla açıklanan eğitim kurumlarının verdiği rahatsızlık özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köklü eleştirilere maruz kalmıştır. Whitehead ve Dewey’in 20. yy’ın başlarında dillendirmeye başladığı arayışlar, 60’lı yıllarda ivme kazanmış ve Ivan Illich gibi düşünürlerde doruğa ulaşmıştır.

Değerlerin kurumsallaşmasına karşı tepki olarak kaleme alınan Ivan Illich‘in “Okulsuz Toplum”u, eğitimin mevcut sistemin tekelinde bulunmasına karşı çıkmakta ve eğitimin, okulun dışına taşınması ve sivilleşmesine vurgu yapmaktadır. Okulsuz Toplum, ‘bilgi’nin tekelleşip metalaşmasına da bir itirazı içermektedir. Benzer itirazları Fransa özelinde dillendiren Catherine Baker’in “Zorunlu Eğitime Hayır”ında da görmekteyiz. Her yöntemin kendi içerisinde bir yorum ve yaklaşım dikte ettiğini vurgulayan Feyerabend’in “Yönteme Hayır”ı Batı dünyasında yer yer yükselen sıra dışı çıkışlardan sadece birkaç örnektir. Alternatif eğitim, radikal pedagoji gibi kavramlar yanında “demokratik okul”, “varoluşçu okul”, “yeni okul”, “politeknik okul”, “iş okulu”, “kitapsız okul” gibi okul önerileri de özellikle Batılı aydınlar tarafından tartışılır olmuştur. Eğitimin olmazsa olmazı olan “okuma” da mahiyet itibariyle tartışılmıştır. Gelecek ya da okuduklarımızın tarihinin geleceği, kafamızın içindeki metni sesli okuduğumuz metinden ayırt etmeye çalışan Aziz Augustinus; okurun yorum gücünün sınırlarını sorgulayan Dante; kimi okumaların bazı şartlara bağlı olduğunu savunan Leydi Murasaki; okuma eylemini analiz etmeye çalışan ve okuyan yazar ile yazan okur arasındaki ilişkiyi araştıran Pilinius; siyasal güç ile okuma eylemini birleştiren Sümerli yazıcılar; yazılı değil sözlü geleneği ısrarla savunan Rad Bradbury gibi isimler bilginin üretim ve aktarımı hususunda kişisel çabaları ile tartışmaları sürdürmüşlerdir.

İslam Dünyasında da eğitimin mahiyeti ve niteliği hususunda yoğun tartışmalara rastlanmaktadır. Ali Şeriati’nin başta İran olmak üzere tüm İslam dünyası için önerdiği “Hür Düşünce Mektebi”, yine Fazlurahman’ın “Tarih Boyunca İslam Metodoloji Sorunu”, gibi eleştirel içerikli eserler, benzer sancının ve arayışın bir işareti olarak görülmelidir. Fazlurrahman’a göre, günümüz müslümanlarının aynı yükselişi yakalamak için Kur’an ve sünnete dönüş değil, Kur’an’ı ve Sünneti yeniden anlamaya çalışmaları ön plana çıkarılmalı diyerek geleneksel anlayış ve tutumları tartışmaya açarken, önemli eleştiri ve önerilerini de sıralar. Benzer eleştirileri Musa Carullah’da da görüyoruz. Şatıbi’nin muhalled eseri “el-Muvafakat”ın girişindeki neşrine dair kısmında Musa Carullah, ‘dini eğitim veren medreselerimizde dini ilimler derslerini dürüst bir şekilde ıslah etmek lazım’ diyerek özeleştiride bulunur. Talebelere idrâk melekesi, düşünce yeteneği, hem istiklâl ve hem de içtihad ruhu kazandırmanın gereğine işaret eden Carullah, el-Muvafakat ve benzeri eserlerin önemine vurgu yapar. Carullah, eğitim yöntemimizin ve medrese geleneğimizin ıslah edilmesinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu vurgularken önemli eleştirilerde bulunur. Nakib el-Attas’ın “İslam’da Eğitim Kavramı” da aynı çerçevede değerlendirilebilir. Attas, İslam’da tasavvur edildiği biçimiyle eğitimi tanımlamayı ve tanımlanan eğitim sisteminin çerçevesini çizmeye çalışacağını ifade ederek eğitimin mahiyet ve şeklinin tartışılması gerektiğini böylece müfredat programlarının formüle edilebileceğini savunur. Eğitimden amacın Kur’an’ın hakiki bilginin kaynağı olduğu düşüncesine ulaşmak olduğu gerçeğinden yola çıkan Attas, bilginin aktığı dilsel yapının da aynı niteliğe sahip olması gerektiğini savunur. O’na göre aracı dilin çarpık olmaması, hakikati tahrif etmeden olduğu gibi aktaran anlamlardan sapmaması gerekir. Yoğun eleştiriler içeren eserinde Attas, önerilerini de sıralar. Eğitim ile ilgili tartışmalar bitmez bir mecrada sürüp giderken yukarıda özetle sadece kısa bir değinide bulunulmuştur.

Son söz

İlk emri “oku” olan bir dinin inananı olarak okuma ve genel olarak eğitim hususundaki duyarsızlık anlaşılır gibi değildir. Abdulkerim Süruş, bugün içinde bulunduğumuz durumu güncelleyerek aktardığım şu ifadelerinde şöyle dile getirmiştir; “Bugün için yeniden eğitimin, bilgi ve birikimin parlak dönemini yaşamak, İslam medeniyetine dönmek ve onu yeniden diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece vahyin kılavuzluğundaki anlama çabası ve bilginin tartışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikâyesini hatırlatmaktadır.” Şairin dediği gibi;

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez
Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin
.”

Adnan İnanç
Kur’ân’î Hayat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s