Leyla…


Leylâ

Gaflet devam etmektedir. Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir. Gaflet içinde gaflet;
Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, / Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma” yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine. Yalnız deftere değil, “Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda” dercesine, halka arz edilen paçavralara da…
Çile mevsimidir lâleler için… Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün… Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez. Lâle kırağı görmeli ki, açsın. “Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında.” diyerek, bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar. Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir.

Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir. Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır.

Müneccimle muvakkît ne bilir, / Dertlilere sor geceler kaç saat?” terennümü başlamıştır. “Bir yâr olsun, bize Mevla’nın yolunu göstersin, ‘çile ile gel’ değeri bilinsin.” tasavvurları dolaşmaktadır zihinde.

Değildir buna lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” Zamanın kutlusu gelmiş, doya doya gönüllere girmeye başlamıştır; bunun şaşkınlığı vardır, sevinci vardır.

Beklemek zamanıdır şimdi. Her ne kadar bahar gelmese de cemre düşmüş gibidir. Aynı anda lâleler de filizlenmeye başlar, belli ki çile bitmiş, vuslata yol başlamıştır.

Kutlu günler, muştulu anlar yaşanır. Haber gider, müjde beklenir. Sıcaktan mı, soğuktan mı bilinmez; ama kavrulan bir gönül vardır. Kutlu bir günün akşamında daha elleri bile indirmeden nice ferahlık veren kelimeler duyulur. Yola girilmiştir artık. Bu ne büyük nimettir, yakarışlar yudum yudum içilir.

İsimler yan yana, diz dize yazılır; tekrar yazılır. Teker teker harfler sayılır, ne tevafuktur bu!.. Sırlıdır; bu sır yazıda kalmaz, rüyalara girer, hayalleri süsler. Yakın olan da Leylâ’dır, uzak olan da. Göz görse de başka şeyleri, gönül farklı ufuklarda dolaşmaktadır.

Her köşe başında lâlelerin, rengarenk bahar çiçeklerinin sergilenme zamanıdır. Hayal, Leyla’ya bunlardan demet demet sunmaya başlar.

Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser. Açılan çiçekleri yakar, kavurur. Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere. Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…

Gece-gündüz karışmıştır birbirine, sis kaplamıştır her yeri. Dertten anlayan da yoktur, derman olan da… “Kamu bimârına Canan devâ-yı derd eder ihsan / Niçin kılmaz bana derman, beni bimâr sanmaz mı?” mısraları her tarafta söylenir, söylendikçe gönül yanar. Tutunacak dal kalmamıştır Mevla’dan başka. Medet ondan beklenir, lutuf O’ndan dilenir.

Bayram gelir kutlu günlerin sonunda. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram ola” derken, muzdarip gönüller gibi, ne ile müjdelendiler de bu kadar neşeliler? “Bayramımız O’nun rızası, yahut rızasının işaretleridir.” diyerek, gözyaşları dökülür.

Rüyalar nübüvvetin bir cüz’üdür, müdahalesiz olanı müjdedir. Gecenin bir vakti tutmayan uykunun tuttuğu, kısacık bir an, saniye mi salise mi sürer bilinmez; ama mütebessim nur yüzü ve beyaz sakalı ile hatırda kalmıştır. Lutfi talebesini anlatmaktadır: Sahne değişir birden, divanda Lutfi’nin talebesi oturmaktadır şimdi, huzura girenler olur. Bir köşede yere oturmuş, gözü yaşlı dinleyenden bahisle, “Hocam, bir derdi var bunun.” derler. Günahlarından utanan, huzurda duyduklarından da mahcup olur. Başını daha da eğer, yukarı bakamaz. Ve saliseler bitmiştir. Yanan ateşe su serpilmiş, yaralar mesihvâri meshedilmiştir. Lutfi’dir rüyada görülen…

İlk açan kırmızı lâle olmuştur. Yanında bahar dalları. Ne de nazlıdırlar, candan ve gönüldendirler. “Olursan, bunun gibi katıksız ol, gönlünü başkalarına açma.” dercesine… Kırmızı lâle bir köşede bekletilir Leyla’ya ulaştırılsın diye. Diğerleri de boy boy açmaya başlar artık. Beyaz, pembe, sarı… Günahlardan mıdır nedir bilinmez ama, beyaz lâlenin boynu büküktür. Üzerinde tek bir nokta olmasa bile… Nârindir, büyüyüp serpilmiştir. Biraz altında kendisine mihmandarlık eden iki yeşil yaprak vardır. Onlar dimdik, mütecaviz; beyaz lâle mahsun… Cismi sarayda, düşünceleri sahrada olan prenses gibi. Sarı cüretkârdır, iri yapılıdır. Etrafına tahakküm eder gibi, beyaz lâlenin yanında mağrur edayla durmaktadır. Aralarda menekşeler sümbüller vardır mor benekli. Bunlar güzel kokuludur. Lâleler aksine koku vermez, rayiha onlar için sırdır sanki. Leyla’ya ulaşsın diye; gönülde hisler, bahçede lâleler bekletilir. Üzerlerine sütre yapılır solmasınlar diye…

Ama, zaman uzar. Hasret kırmızıyı çabuk tüketir, sarı solmaktadır. Beyaz lâle; bilinen, kaddi bükülmüş edasıyla direnmektedir.

Bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir. Başka yananlar da vardır. İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar. Ve tevfik Mevlâ’dandır.

Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla’ya ulaştırılır. Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider.

İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:

Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş.

Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri. Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır. Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır:

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
” hali tercüme eden tefsir gibidir.

Siyah gecelere doğan mehtap, beyaz lâleyi kıskanıyor. Bahar bahçesinin binlerce çiçeğini unutturan beyaz lâleyi… Yıldızları gizleyen mehtap; neden Leyla’nın peşinde? “Mecnunun lâlesi de, Leyla’sı da benim.” der gibi… Mevla’ya giden yolun kıyısında, Leyla gibi, el yetişmese de yol gösteren, vuslat beklenirken kamerleşen mehtap…

Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir. Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar. Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır. Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye’sin yerleşeceği yerde; “Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu? / Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki. Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar:

Leyla bir yudum su kuyu içinde
Varılmaz sahilin koyu içinde
Erişilmezlerin köyü içinde
Aşılmaz dağların en zirvesinde
Yollar dikenli, kalpler hissiz,
Dostlar sessiz, etraf merhametsiz
.

Filiz Gül
Sızıntı dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s