Âşık sözü dua imiş


asik sözü duâ imis

Âşık yürekle uyku geçinmez imiş. Yastığına ağır gelen başı, bu kadim gerçeğin yaşayanı olmanın verdiği karmaşıklıkla zonkluyordu. Ne vardı şu sevda nöbetine tutulduğu mukaddes anda,  cânânının şefkatiyle sızıverseydi. Yâr kokan hayallerinden çıkıp da geliverseydi kalbinin sultanı! Ne vardı? O gelemiyorsa, şu sevda ikliminde titreyen yüreciği, rüzgârın sırtına binip de yârin penceresine ilişiverseydi. Allah’ım! Allah’ım duy sesimi… Bir nefesçik olsa da yârin yanına eriştir beni… Varsın bütün varlığım bir kalem kadar küçülsün!

Gecenin en kesif karanlığı, sevda nöbetlerinin hasret ateşlerine körük vurduğu yerde… Aşk ile yunmuş dilinden dökülenler -ki dua idi aşkın tek sahibi olanın nazarında- kabule layık görüldü. Yarı açık pencerenin gıcırdayarak açılmasıyla içeri süzülen ışık ve rüzgâr karışımı bir el, sırra ermek telaşından idrakin uzağına düşen ruhunu kavrayıvermişti. Yıldızların birbirine çarptığını gördü ilk önce… Işığın ışıktan sıyrılıp, coğrafyaların nokta kadar küçülmesine şahit oldu sonra… Kanatlarından parıltılar dökülen semavi kuşların şahadetiyle bulutların üzerinden aştı. Gökten düşen bir tüy gibi, döne döne, hafiflemiş bir hissedişle ve vuslat anına has bir teslimiyetle yârin penceresindeydi. Şaştı âşık! Şaştı! Öyle ki… Aç pencereni yâr ben geldim, diyemedi. Dili dolaştı…

Sabah ezanları dolduruyordu İstanbul göklerini… Pencerenin önünde, henüz çözemediği diliyle, hayran hayran uykuya râm olmuş yârin gözlerinde mest olmuştu garip… Yâr diye seslenememişti amma, aşkın hakiki sahibinin ulvi çağrısı yâri uykudan alıvermişti. Pencerenin dışında hasret yelleriyle yarışan kor nefesi, pencerenin içinde hareketsiz asılı duran perdeleri titretmişti. Titretmişti de yâr, nihayet bekleyen aşığı görüp şaşmıştı. İki şaşkın bir müddet, öylece bakıştılar. Kumruların anlattığına bakılırsa, o İstanbul sabahına pek yakıştılar. Yâr pencereyi açtı, âşık içeri girdi. Girdi ya, pencerenin eşiğinden atladığı vakit bir kalem boyunda bir adam oluverdi. Yâr aşığa baktı… Tepeden bakıyordu ya, bu bakış kalem kesilen aşığın yücelere tutkun olmasına mani değildi. Yâr, titreyerek aşığın üstüne eğildi. Heyhat! Aşk bu… Zamaneye inat hakiki aşk! Ve bu hâl-i garip, vuslatın neşesine neşe katmaya yetip artacak kadar da hoştu. Yâr ile âşık, kalem ile kağıt gibi… Nihayet birbirini bulmuştu. Vuslatın şekli olur muydu zaten? Olmazdı! Kavuşmaktan ötesi, billahi boştu!
Yâr avucuna aldı aşığı… “Söyle benim efendim, ne oldu da böyle ufalıverdin? Halbuki pencerenin dışında her şeyinle buradaydın. İçeri gelmenle küçülüvermen bir oldu. Söyle bana a bülbülüm sana ne oldu?” diye sordu. Âşık yârine ermenin keyfiyle başı döngün, halinin farkında bile değildi. Yârin sualine bir cevap ararcasına eğilip, ayakucundan itibaren bütün gövdesini bir süzdü. Anlayamadı garip… Anlamak da yetmezdi hani… “Boş ver gonca gülüm, yanındayım ya… Gözlerinden saçılan nurun aydınlığındayım ya… Varsın kalem kadar küçük olsun endamım… Gönlümde aşk ile büyüyen ruhum da küçülmedi ya! Elbet vardır bunun da bir hikmeti…” demekle yetindi.
Gün doğana kadar muhabbet ettiler. Âşık, şeyda bülbüllerden öte bir lisanla haykırdı sevdasını… Yâr, meyveye duran dallar misali titredi aşığın minicik varlığına… Ve İstanbul şahit oldu… Kavuşanların, o gönül okşayan bahtiyârlığına…

Sabah olmuştu. Ahali uyanmış, sabahın ilk çayı için demlikteki su fokurdamaya başlamıştı. Aşığı yâr hanesine getiren kuvvet geri götürmemişti. Ayrılığı kimse istemiyordu lakin yâr ne yapacağını düşünüyordu. Kahvaltıya gitmesi lazımdı. Efendisini de bırakamazdı. O anda odaya giren validesinden kaçırırcasına tuttuğu aşığı cebine koyuverdi. Zavallı âşık, bu ani hareketin sarsıntısıyla afalladı. Yâr kokan bir mendilin üzerine yığılıp kaldı bir an… Kahvaltıya gidiyorlardı. Yârin eli aşığını yokluyordu aheste… Şefkatli dokunuşlarla kendine geldi âşık… Kahvaltı sofrasında mahmur bir sohbet vardı. O vakit aşığın içini bir ürperti sardı. “Ya hep bu halde kalırsam…” Evet! Bu dayanılası bir hal değildi. Âşık, cebini yoklayan yârin gül dokunuşuyla sıyrıldı bu düşünceden… Ve minik bir ekmek kırıntısı ile peynir parçasını uzatırken buldu parmak uçlarını… Yâr elinden lokma yemek meğer kalem kadar ufalmaya kısmetmiş diyerek güldü. İşte bu hoş anın üzerine, aşığın dilinden aşkın hakiki sahibine şükürler döküldü.
Kahvaltı biter bitmez yâr odasına döndü. Kapıyı suçlu bir kız çocuğu gibi kapar kapamaz cebinden çıkardı aşığı… Sağ salim görmenin verdiği bir rahatlamayla derin bir nefes aldı. Âşık, kendine bakan o buğulu gözlerin içinde tarifi yapılamaz bir keyfe daldı. Yâr beş dakika izin istedi âşıktan… Onu kitapların yığılı olduğu masanın üzerine bırakıp odadan çıktı. Kapatmış olduğu kapı kendiliğinden açılıverdi. İçeriden sesler geliyordu. Ve kulakları yırtan bir kuş cıvıltısı… Açıldıkça devleşen kanatlarıyla pırrrrr diyerek içeri süzülen bir muhabbet kuşu, odanın içinde bir tur attıktan sonra, pencerenin önündeki iskemleye konuverdi. Güneş altında parlayan mavi tüyleriyle ne kadar da hoş görünüyordu. Lakin bu hoşluk, aşığın ansızın dona kalmasıyla kesilmişti. Çünkü bu yaramaz bakışlarıyla oyun delisi olduğunu belli eden kuş, gözlerini kitapların arasında oturmakta bulunan aşığa dikilmişti. O an… Av niyetine bakılan âşık için, bu avcı kuşun kılıcı çekilmişti. Hemen etrafına bakındı âşık. Saklanacak yer aradı. Bulamadı… Kuş, bakışlarını keskinleştirmiş, havalanmak için son bir hazırlık içinde bulunduğunu bildiren bir halde aşığın çaresizliğini seyretmekteydi. Yâr henüz gelmemişti. Ne bilsindi yaramaz kuşun odaya gireceğini… Âşık çaresizlikle daralan bir nefesle “El imdâd Yâ Hâfız!” diye bir nidâ savurdu. O sırada o kocaman mavi tüyleriyle bakanları kendine hayran bırakan muhabbet kuşu süzülerek yanı başına konuverdi. Âşık titriyordu. Nasıl titremesindi? Kuş ile arasında bir gagalık bir mesafe kalmıştı. Savunmasızdı. Kuş aşığa doğru eğildiğinde artık her şey bitmişti. Âşık, bir kuş gagasında can vereceğini hiç aklına getirmemişti. İçinden kelime-i şahadet getirmeye koyuluyordu ki, kuş konuşmaya başladı.
“Sen bizim evin gülüne âşıksın biliyorum. O da sana… Hasretinizin kavurduğu demleri bilirim. Gülümüzü bizden koparacaksın ama yine de sana kızmıyorum. Aşka boyun eğmek, aşkın sahibine olan sadakatimdir. Lakin senin bu halde buraya gelmen doğru mu a şaşkın?”
Âşık kabahatini savunmaya çalışan küçük bir afacanı andırır bir edayla “Bu hale nasıl geldim, buraya nasıl geldim… Vallahi bende bilmiyorum!” diyebildi. Ki; kuş bir kahkaha ile kesti aşığın safiyane sözlerini… “Sen âşık değil misin?” diye sordu. “Evet, aşığım…” dedi âşık. “Ama cahil âşıksın!” dedi kuş… Âşık, şaşkın bakışlarla kuşun gözlerine baktı. Lafı nereye getireceğini kestiremediği için, sükut ile sözünün devamını bekledi. Kuş, istihzayla süzdüğü aşığın beklediği kelimeleri gagasından bir bir düşürmeye başladı. “Cahilsin… Bilmez misin aşığın sözü duadır. Sen sevda nöbetiyle kıvrandığın o halde, bu olanları talep etmedin mi, kalbine aşkın en alevlisini bahşedenden? Şimdi yine kalpten seslen de her şeyi yerli yerine koysun var eden… Unutma! Sabırla bekle vuslat anını… Öyle olur olmaz geçirme bir daha içinden! ”
Âşık, muhabbet kuşundan muhabbet ehli olmanın bir sırrını daha öğrenmiş olmanın keyfiyle gülümsedi. Gönlünde kabaran sevda dalgalarıyla diz çöktü aşkın yegâne sahibinin huzurunda…

Yâr, odaya girdiğinde kitapların üzerine konmuş muhabbet kuşuna baktı. İçi sızladı bir an… Eyvah! Efendimi kuşa yem eyledim, diye hayıflandı. Gözpınarlarından taşan bir damla pembe yanağını okşamaya davranırken telefonu çaldı. Aklı, kuşun canına kıydığını düşündüğü aşığındayken telefonuna doğru koştu. Arayan binlerce kilometre ötelerde kendisi için yanıp tutuşan âşıktı. Şükür niyetine bir oh çekti içinden…
Birbirlerine hiçbir şey sormadılar. Sanki bu olanları konuşmamaya sözleşmişler gibiydi. İkisi de çok iyi biliyordu ki yaşadıkları çok yüce bir aşktı. İkisi de Fuzuli nefesiyle anlatılmışlar kadar âşıktı. Sormaya ne lüzum vardı? Aşkın bizatihi kendisi sırlarla karışıktı…

Bildim! Akıl ermezmiş… Bu sevdalık işine…
Vuslat diye inleyen, düşünce yâr peşine…

Şahikasında hasret tüten gönül dağına,
Müjde kuşu konmalı murâdın otağına…

Yâri yâre bağlayan görünmez zincirlerin,
Sesidir bu hıçkırık… Keyfidir esirlerin…

Cânânsız can ne gerek! Kavuşmalı efendim!
Bir olup saadete savuşmalı efendim…

Bayâtî hasret ile için için çürüyor!
Yâre varayım diye hayret suda yürüyor…

Güçer Kafa
Edebistan.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s