Merhamet, güçtür


frolic

İnsanlar yarışsa ama çatışmasa, herhalde daha güzel olurdu hayat.

Ama bu, bu dünyanın gerçeği değil. Bu dünya, bir imtihan dünyası; sınanmanın bir lâzımı olarak, doğru şıkkın yanına yanlış şıklar da yerleştirilmiş. Hayır-şer, hidayet-dalâlet, aydınlık-karanlık iç içe var edilmiş. Tâ ki nisbîlikler devreye girsin; ve yüksek ruhlar o nisbîlikleri onları ‘mutlak’a eriştirecek yolun basamakları kılarken, düşkün ruhlar içlerine biriktirdikleri kasavetin miktarınca yere yapışık kalsınlar. Elmas ruhlar ile kömür ruhlar ayırt edilsin.

O yüzden, henüz ete kemiğe bürünmemişken her ruh Elest Bezmi’nde “Rabbimiz Sensin” diyerek âlemler Rabbine söz verdiği halde, sınanmanın bir lâzımı olan ‘yanlış şıklar’ı çoğaltmak için habire çabalayan İblis nice nice ruhları kandırıp yere mıhlamanın telaşında.

Böyle olunca da, dünya ruhların daha da yükseklere daha da sür’atle çıkabilmek için hayırda yarıştığı bir yer olmanın ötesinde, âlî ruhlar ile denî ruhların çatıştığı bir yere dönüşüyor.

İblis Âdem’in peşinde, Kâbil Hâbil’in. Her İbrahim’in bir Nemrud’u var, her Musa’nın karşısına bir Firavun çıkıyor.

Zaman-ı Âdem’den beri, insanlık bir büyük gerilimin, bir büyük çatışmanın içinde yaşıyor böylece. İman ile küfür, hidayet ile dalâlet, hayır ile şer arasındaki mücadele, mü’minin küfürle ve kâfirle, muhtedinin dalâletle ve dâllînle, hayırlının şer ile ve şerirle mücahedesini gerektiriyor.

İş bu kadarla kalsa, bu sınanma yine de o kadar zor gelmeyecek.

Bir de, ‘tereyağından kıl çeker gibi’ hassas olmayı gerektiren bir tarafı daha var işin.

Dünya, tertemiz mü’minler ile tastamam kire pasa bulanmış kâfirlerden ibaret değil. Mü’minlerde imana yakışmayan vasıflar görülebildiği gibi, kâfirde de güzel hasletler bulunabiliyor.

Kâfirin her sıfatını ‘kâfirâne’ diye niteleme toptancılığından uzak kalıp, onda da hakikate giden bir yol, bir kapı arama çabasını gerektiriyor bu.

Ve yine bu durum, mü’minlerin beraberliğinden bu dünyada bir cennet hayatının temin edilememesi neticesini veriyor.

Hani, bırakalım herkesin hayırda yarıştığı bir dünyayı, mü’minin kâfirle çatıştığı bir dünyaya da razı olunsa bile, durum bundan da ötesi…

Mü’minin mü’minle hayırda yarışmaktan öte, mü’minin mü’minle çatışabildiği bir dünya bu…

Zaten, bu dünyada insana en büyük ızdırap veren, bu değil mi? Mü’minlerin mü’minlere yaptığı kötülükler kadar yürek yandıran hangi durum var bu dünyada sahi?

Ama öyle ama böyle, bu dünya böyle bir dünya işte…

Yarışmak neyse de, çatışmanın kol gezdiği bir dünya…

İmanla küfrün, hidâyetle dalâletin mücadelesi, mü’minlerin kâfirlerle mücahedesini netice verdiği gibi; kendi iç dünyalarımızda ‘mahall-i iman’ ve ‘âyine-i Samed’ olan kalb ile ‘her vakit şeytanı dinleyen’ emmâre nefsin başı çektiği ‘derin çatışma’yı kalbin kazandığı ve nefsi de yoluna râm ettiği bir ‘derin cihad’a konu kılamamışsak eğer, mü’minlerin iç dünyaları da, beraberlikleri de bir savaş alanına dönüşebiliyor.

Sonuçta, bir kasavet manzarası çıkıyor şu âlemde karşımıza:

Küfrüne inad zırhını geçirmiş kimileri var ki; kalbleri taştan bile daha katı…

Ya hırsına yenik düşmüş, ya ‘olursa benim ile olur’a kilitlenmiş, yahut ucundan tadıverdiği dünyalığa imrenip bir makam, mansıp, menfaat peşine düşebilmiş nice imanlı kişinin dünyasında da bir katılık, bir gerginlik, neredeyse yumuşamamaya yemin etmiş bir taassup hâkim aynı şekilde…

Biri mü’mini hiç sevmiyor; öbürü kendisi gibi düşünmeyen mü’mini sevemiyor.

Ama yumuşamamaya yemin etmişler gibi…

Biri diğerinden habersiz olsa bile; biri dışarıdan, öbürü içeriden iç dünyalarımızı altüst etmeye ahdetmiş gibiler sanki.

Kâfirler mü’minlere kötülük ediyor; mü’minlerin bazısı mü’minlerin bazısına kötülük ediyor.

Kötülüğe uğrayan mü’minlerin iç dünyasında ise bir derin hesaplaşma. Bir yanda kabardıkça kabaran bir öfke, ‘ulan haddini bildireceğim şimdi onun’ diye diye kalb çeperlerini zorlayıp dışarı çıkmaya çalışıyor.

Merhamet, bu yüzden güç oluyor işte.

Öfkenin yakıcı ateşi iç dünyaları bu kadar sarmışken; dışarıdan iç dünyamızdaki bu öfkenin üstüne benzin dökülürken, mü’min ‘ve’l-kâzımîne’l-gayz’ sırrına dahil olup öfkesini tutmanın ötesinde yutabiliyor ve hele ki bunu ‘ve’l-âfîne ani’n-nâs’ ile dile gelen affedicilik ile taçlandırabiliyorsa, kalbindeki imanın bir hâssası olan merhamet sayesinde olabiliyor.

Ama ne kadar da zor geliyor bize bu. Ne kadar da güç…

Ama dedik ya, merhamet güçtür.

Ve yine merhamet, kelimenin diğer anlamıyla dahi güçtür ki; öfkenin yenemediği kalbleri merhamet yenebilmiştir.

Merhamet su gibi nüfuz edici, hava gibi latif, ipek gibi yumuşak incecik kökler kadar delicidir. Merhamet, kabaran öfkenin yanında zayıf gibi görünse de, su gibi, hava gibi, kökler gibi güçlüdür. Nasıl o akıp gidiveren su buz olup genleştiğinde en katı metalleri dahi çatlatabiliyorsa; nasıl incecik kökler en sert kayaları bile yarıp içinden âb-ı hayat buluyorsa, merhamet nice imana açılmaz denilen kalbi açıp, nice teslim olmaz denilen kalbi teslim alabilir.

Sözün kısası, bir yarışmadan öte, bir çatışmanın içinde yaşıyoruz.

Onlar, bizi öfkelendirip, öfkemizle öfkelerini büyütmek istiyorlar; öfkelendirerek bizi yenmeyi hedefliyorlar.

Ama biz onları yeneceğiz…

Onları öfkemizle değil, merhametimizle yeneceğiz.

Çünkü biliyoruz, merhamet güçtür; ama yine biliyoruz ki, merhamet güçtür!

Metin Karabaşoğlu
Karakalem dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s