Kelimelerden Örülü Yalnızlık Sınırlarımız


cengel-atmak

“Önce Kelime vardı,’ diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti. Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”

(Oğuz Atay – Tutunamayanlar)

Kelimelerimiz, sınırlarımızdır; sınırlarımız da kelimelerimiz…
Yalnızlığın sınırı, kelimelerdedir; kelimelerin sınırı da yalnızlıkta…
Sınırlarımız, kendimizi güvende hissetmemizi sağlar.
Sınırlarımızı sadece biz belirleriz!
Kelimelerimizi de…
Bizi en çok tanımlayan, belki de en çok anlatan sınırlarımız değil midir? Yani jestlerimiz, mimiklerimiz, giyinişimiz, saçlarımız, duruşumuz, takılarımız, okuduklarımız, yazdıklarımız, çizdiklerimiz, dinlediklerimiz… Bizim sınırlarımız değil midir bütün bunlar? Sınırlarımızı genişletmek için, ne yapmak gerekli peki? Hayatımızın sınırlarını yani?

Sınırların Teğet Geçildiği Yer

Çoğu kez hayatı teğet geçerek yaşıyoruz. Hayatın içinde olmak zorunu, kıyısından seyrederek başaramayacağımızı öğrendim. Ama öğrenmek yetmiyor hiçbir şeye. Baharın elinden tutmayınca, dallarına dokunmayınca, ağız dolusu gülmeyince…
Kış gelmek üzere… Baharı kaçırdık! Son yıllarda, ne ilkbahar var bu şehirde ne de sonbahar… Ne kadar keskin mevsim geçişleri yaşanıyor hiç durmadan içimizde. Yazdan kışa, kıştan yaza geçiveriyoruz birden. Oysa eskiden baharlar olurdu: İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış… Bize böyle öğretilmişti. Benim bildiğim dört mevsimi vardı hayatın eskiden. Şimdi karıştı mevsimler birbirlerine, ya da biri diğerinin yerini almaya başladı. Bir günah keçisi bulmalı: Küresel Isınma! Evet, evet! Kesinlikle tek suçlu o! Mevsimlerin aklını çelen, onları birbirinden uzaklaştıran tek suçlu!
Mevsimlerin içimizde uyandırdığı hüzün ya da sevincin bir psikolojik açıklaması vardır elbette. Ama bunun dışında bir şey daha var: O da hayatın mevsimlerini değiştiremeyeceğimiz gerçeği… Mevsimlerimizin de sınırlarının olduğu… Her mevsimde üç ay var. Bunu ne ben değiştirebilirim, ne de siz!
Kendi sınırlarımızı biz belirleyebiliyoruz belki, ama bazen sınırlarımızı tehdit altında hissetmiyor muyuz sahi? O zaman içimizdeki kuytu köşelere saklanmak en iyisi galiba! Belki hayatımızı biraz da rölantiye almak…

En Büyük Sınır: Ölüm

En büyük gerçekliğimiz değil midir ölüm? En büyük sınırımız… Ölüm, en büyük sınırımızdır bizim evet, hayatın arasından kelimelerimizi toplayarak çalar bizden, bir de seslerimizi, gülüşlerimizi, ellerimizi… Bir sınırdır ama aslında bir sınır olmaktan öte bir şeydir ölüm. Uzak bir ülke olur bizim için ölüm bazen… Bazen de en yakın!
En büyük acıyı ve bitimsiz sızıyı dindirmek için gittiğimiz uzak ülkelerin uzak yağmurlarında ıslanırız hiç durmadan. Sonra dönüp gelir, bildiğimiz toprakların sınırlarına sığınırız yine.
Bildik bir şarkı, biz gemiye binerken çalınır arkamızdan: “Sessiz Gemi.” O gemiyle birlikte bilmediğimiz bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışırız. “Sessiz Gemi”, bizi uzak bir ülkeye bırakma görevini ifa eder ve gider. O uzak ülkeye vardığımızda içimizde bitimsiz bir merak vardır: Acaba geride bıraktıklarım beni unuttu mu? diye… Bizim de aklımızın eremediği en büyük gerçeklik başlamıştır. Hayatın sınırları, ölümün kapısına dayanmıştır ve ‘gidenler memnundur ki, dönen yoktur seferinden!’

Hayatla-Ölümün Sınırında Bir Dua

Acılar dinsin, rüzgârlar şarkı söylesin yapraklarla, umutlar kuş olup uçsun havalara, uçurtmalar alıp gitsin beni başka diyarlara…
Hayır, bunlar dilek değil, bunlar gerçek düşler. Ufkumuzun darlığınca algılayamayacağımız gerçekler bunlar.
Kurmaca dünyalarda yaşıyoruz. Çok komik ama bir sivrisinek vızıltısı uyandırıyor beni bu kurmaca düşten. Legolardan örülü pembe dünyalar yıkılıveriyor tez zamanda.
Vücudumu inceden inceye saran bir sızı var. İliklerimde hissettiğim bu acının ne olduğunu ben de bilmiyorum.
Bir pervane gibi ışığa vuruyorum kendimi hiç durmadan.
Son arzumu küçük bir yelkenliye verip salıveriyorum bilinmez sulara.
Nedendir bilinmez durup durup yılların tehlikeli girdaplarına giriyorum yine.
Bitmese.. hiç bitmese diyorum. Sanki dualar ellerimden kayıyor tek tek. Allah’ım ne olur dualarımı yerde bırakma!
Hatıraların kırık dökük armonisi bunaltıyor beni. Bunaltıyor hatta sarsıyor gecenin ıssızlığı.
Sarmaladığım bir erik çiçeği dalında soluyor yine.
Acı olmasa, ölüm olmaz.
Ölüm olmasa, yaşam olmaz.
Kuş kanadı, deniz soluğu…
Rüzgâr havası, ateş sarısı…
Her şey, her şey yanlış, her şey unutulmuş bir şarkı oluyor bu gece.
Hazin bir öykünün sonu, saadet dolu bir şarkının hüzünlü notalarına dönüşüyor.
Yaşamın bir zaman hatasına dönüştüğü o bitimsiz anı unutmak istiyorum.
Sımsıcak bir sahranın ortasında gördüğüm bu serap bakalım nereye ve ne zamana kadar sürecek?

Merve Koçak Kurt
Turuncu Dergisi / Ekim 2006

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s