Müslüman sadece müslüman’dır!


müslüman

Bid’at, Din’de temeli olmayan inançları ve ibadet şekillerini İslami bir kılıfla İslam’a yamamaktır. İslam dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslam’a mal etmektir. İçinde bulunduğumuz toplumda gördüğümüz şekilsel, ameli bid’atlar, İslam ile beşeri bir dünya görüşünü sentez yaparak tamamlanmış olan bir dine saygısızlık işleyenlerin, bu sentez sonucu oluşan bid’at düzenlerinin ayakta kalmasını sağlayan davranışlardır. Bundan dolayı bez, çaput bağlamak gibi sapkınlıklar yerine bu sapkınlıkların varolabildiği, ve kendilerini İslam ile ilişkilendiren sistemlerin, tuzaklarını incelemeyi daha uygun bulmaktayız.

Allah (c.c.) kendi dini olan İslam’ı, peygamberin tebliği ile insanlara ulaştırmıştır ve onu tamamlamıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşayarak ve uygulayarak İslam’ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdahale hakkı, onu eksiltme veya ona bir şey ilave hakkı yoktur.

“… Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın benden korkun. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip beğendim…” (5/Maide 3)

Müslümanların yaşamış olduğu topraklarda, bazı güçlü azınlıkların, diğer topluluklar üzerinde egemenlikler kurmak, belli bir kesime menfaat sağlamak ve egemenliğin belli kişiler tarafından paylaşılmasını oluşturmak için ortaya koydukları düzenleri görmekteyiz. Milliyetçi, demokrat, sosyalist, laik, kapitalist… gibi beşeri akımları İslamın başına getirerek milliyetçi-Müslüman, demokrat-Müslüman, laik-Müslüman, kapitalist-Müslüman gibi sentez arayışları dinin tamamlandığını bildiren Rabbimiz Allah’a karşı yapılan eksiklik iftirasından başka bir şey değildir. Bu eklentilerden bazılarını ve İslam ile hiçbir zaman bir araya gelemeyecek değerlerine baktığımızda, kişiyi İslam dairesinden çıkaracak bu tehlikeli bid’at girişimini daha iyi anlamamız sağlanacaktır.

Milliyetçi-Müslüman: Milliyetçilik, normal bir his ve duygu değil, insanın tüm ferdi ve toplumsal davranışlarını kontrol altına almak isteyen siyasal ve sosyal bir nizamdır. Bu sebeple çerçevesi vahy ile belirlenmiş, ferdi ve toplumsal nizamı kurmayı amaçlayan İslam ile milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık kaçınılmazdır.
Milliyetçiliğin gayesi, tel örgülerle sınırlandırdığı bir toprak parçasının üstünde milli birimler kurmaktır. Fakat İslam’ın hedefi, iman etmiş insanlardan oluşan bir dünya birlikteliğidir. Irkçılık insanların vefakarlığının vatan sevgisi olduğuna inanırken, İslam, Allah ve din olduğuna inanır. Irkçı anlayış üstünlüğü kendi ırkından olanlardan belirlerken, İslam ise üstünlüğü iman ve takvada görmektedir. Milliyetçilik, yalnız kendi ırkının tarihine, kültür ve medeniyetine değer verir. Fakat İslam, insana sınır, ırk ve kavimle sınırlanmayan geniş bir görüş verir. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i bütün insanlık için sayar; bütün milletlerin, Kur’an’ı kendi kitabı, Kabe’yi kendi kıblesi, bilmelerini ister. Bu görüşü kabul etmek milliyetçi fikrinin temellerine baktığımızda çok zor ve çetin görünmektedir. Milliyetçi bakış, İslam’ın yayılmasını tecavüz olarak kabul edebilmektedir. Bu kavmi duygular sonucunda, Mısırlı Firavun’u hatırlar, Türk kendini Cengiz’e ve Hulagu’ya bağlamak ister, İranlı, Dariyüş, Kuruş, Mani ve Mezdek ile övünür, Hint Müslümanı, hinduların hurafe şahsiyetlerini kendi kahramanı bilip zemzem kuyusuna değil Ganj nehrine bağlanır.
Günümüzde Türk-İslam sentezi adı altında yeni bir din icat etme uğraşı verenlerin, bazı emellerini gizlemek için icat ettikleri demogojilerden biride: “Bizim savunduğumuz Milliyetçilik ideolojik manada değildir, Türklerin İslamın bayraktarlığını yapmalarını istemektir.” şeklinde görülmektedir. Niyetleri İslam’a ihlasla teslim olmak yerine, Allah Tealanın diniyle haşa pazarlığa kalkışmak olan çevrelerin bu lafları milliyetçiliğin her yönü gibi vahy ile çelişmektedir. Hidayetin Allah (c.c.)’da olduğu belirtilen Kur’an’da, kimsenin sevdiklerini, kavmini hidayete erdirmesi mümkün görülmemektedir.
“Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (28/Kasas 56)

Kapitalist-Müslüman: Kapitalizm, kişilerin ve şirketlerin her türlü kazanca sahip olma esasına dayalı olan iktisadi bir nizamın adıdır. Kapitalizm, ekonomiyi holdinglere teslim ederek, daha fazla kârın ve kazancın bu holdinglerin kasalarında toplanmasını amaç edinmiştir. İşçiler aleyhinde çirkin fırsatçılıklar yapmakta, işçileri üretimde daha fazla mesai ile ve mümkün olduğu kadar en az ücretle çalıştırmayı planlar. Kapitalistler toplumdaki orta halli kurum ve kuruluşları da tasfiye ve bertaraf etmeye uğraşırlar. Üretimin tümünün kendi denetimlerine geçmesini sağlarlar. Bunun sonucunda piyasaya sürülen mallarda tekelleşme olur.
Toplumda bencillik ruhunun alevlenmesine neden olan kapitalizmin, her şeyden önce toplumun maslahatının gerçekleşmesini gaye edinen ve “ne zarar verin, ne zarar görün” ilkesiyle mü’mine zarar vermeyi haram kılan İslam dini ile bir arada anılması büyük bir zulümdür.
Karaborsayı ve haksız kazanç için her yolu serbest kılan kapital dünya görüşüne karşı İslam başkasının malını haksız yere gasp etmeyi ve karaborsacılığı haram kılmıştır. Kapitalist düzenin temel ilkesi olan faizle muamelenin serbest oluşu karşısında İslam’ın kesin olarak faizle yapılan muameleleri haram kılması, bu iki düzen arasındaki farkın ne denli büyük olduğunu gösterir. İnsana, ruhi eğilimler ve ahlaki düşüncelerden soyutlanmış maddi bir varlık olarak bakan kapitalizmi, toplumun manevi bir yüceliğe, ruhi ve ahlaki ulviyete sahip olmasının gerekliliğine önem İslam dini ile birlikte zikretmek ve kapitalist olmakla beraber Müslüman olunabileceğini iddia etmek Allah’ın dinine yapılan en büyük saygısızlıklardandır.

Demokrat-Müslüman: Demokrasi, halkın yönetime katılması ve çeşitli özgürlüklerin vaat edildiği bir dünya görüşü olarak tanıtılmakla beraber, biraz tefekkür ettiğimizde egemen güçlerin ve sermaye sahiplerinin toplumlara hükmetme aracı olarak, her yöne çekilebilmiş ve farklı tanımlanmış bir ideoloji olmaktan kurtulamamıştır. Esasında ana problem, demokrasinin 20. y.y’da ululanan bir yönetim biçimi haline getirilmesidir. Halk egemenliğinin kutsanarak yönetimde esas kabul edilmesi Allah’ın hakimiyetinin göz ardı edilmesi anlamına gelmiştir.
Demokraside eğer hususi bir kanun kalabalıklar tarafından istenirse, dini nazarından ne kadar kötü görünürse görünsün, onun kanun kitabına konulması için gerekli teşebbüslerin yapılması gerekir. Eğer halk, herhangi bir kanunu sevmez ve onun kaldırılmasını isterse, o, ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun, hemen silinmelidir. İslam’da keyfiyet böyle değildir. İslam’da batı demokrasisinin hiçbir işi yoktur. Daha önce de izah edildiği gibi İslam, halk hakimiyetini tamamen reddeder ve siyasetini Allah’ın hakimiyeti ile insanın vekilliği/halifeliği temelleri üzerine kurar.
İnsanların Allah’a gereği gibi iman etmelerinin ve hayra çağırmanın, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın, kurtuluşa ermenin temel şartı olarak kabul eden bir dinin mensuplarının, Allah’a iman etmede insanı muhayyer bırakan bir dünya görüşünü ilmi kaynaklardan delillendirmeye çalışmaları çelişkiler yumağının sadece bir parçasıdır.

Laik-Müslüman: Dünya işlerine, dini anlayışın müdahale etmemesi olarak tanımlanan laiklik, batıda kilise ve din adamları zümresinden kurtulmanın çaresi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak laik dünya görüşünün, sosyal hayatı imar etmek için nazil olan ve her türlü sınıfsal bölünmenin karşısında yer alan Kur’an’a ve O’na iman ettiğini açıklayan insanların bir arada yaşadığı toplumlara ithali bir takım zorlukları peşinden getirmektedir.
İnsanları kullara kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kul yaparak ve bu şekilde hem dünyevi huzurun ve adaletin sağlanmasını, hem de insanların önüne bu hizmetlerinden dolayı ebedi olan nimetlerle dolu bir hayatı vaat eden İslam’ın, insan hayatından soyutlanması tabii ki asla sindirilememiştir. Bundan dolayı laiklik için, “din ve vicdan hürriyeti” gibi tanım kaydırmaları yapılmaya çalışılmış, laik-Müslüman kimliğinin oluşumu amaçlanmıştır. Laikliğin İslami kimlik ile ilişkilendirilmesi, kalemin yazmasına, kibritin yanmasına, suyun akmasına engel olmaya çalışmak gibi değerlendirilmelidir. Kalem yazmak, kibrit kıvılcım çıkarmak, su akmak için yaratıldığı gibi İslam’da yeryüzünü imar etmek için gönderilmiş kamil bir dindir.

İslam, tüm dinlerin ve mesajların sonuncusu, insan hayatının yegane metodu, ilahi bir düzendir. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.” (3/Alİmran 85)

Kendisinde hiçbir eksiklik olmayan İslam dinine ve onun oluşturduğu Müslüman kimliğine yapılan bu en bilinen eklentilerin dışında, feminizm, hümanizm, sosyalizm gibi akımların tehlikesini de unutmamamız gerekmektedir.

Hak ile batıl, ayrı ayrıdır. Doğru ile yanlış asla birleşemez. İslam’da biat (seçim), şura, din hürriyeti, hoşgörü, ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini, İslam’a aykırı yapılanmaları İslami sayma girişimleri Allah’ın dininden olmadığı halde ona sokulan bi’dat ve hurafelerdir. İslami olmadığı halde İslam kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak ise bizlere düşen temel görevlerdendir.

Müslüman olmaya çağırılmışken gelmeyip Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim olan milleti doğru yola eriştirmez.” (61/Saf 7)

Hamza Er
Vuslat dergisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s