Çıkmazdaki Batı


esaret

“Biz seküler bir toplumuz artık. Dinin, dinî değerlerin toplum hayatında bir tesirinin veya belirleyiciliğinin olması söz konusu değil.” anlayışına Batı’da ve Batılılaşmaya çalışan ülkelerde sıkça rastlanır. Batılıların yanıldıkları mühim bir nokta var: Onlar, tarihlerinde yaşanan sosyo-kültürel hâdiselerden elde ettikleri tecrübeleri genelleştirerek bütün dünyaya teşmil ediyorlar. Dünyada yaşanan dinî tecrübeleri, sadece kilisenin din anlayışıyla ve tarihiyle sınırlandırmak gibi bir kolaycılığa kaçıyorlar.

Kilisenin akılla kavgasından rasyonalizm, kadınla mücadelesinden feminizm, bilimle mücadelesinden natüralizm gibi akımlar ve kartezyen düşünceler gelişti. En azından bu akımların oluşumunda belirleyici rol oynadı. İnsan-kâinat-Yaratıcı münasebeti kendi bütünlüğünden koparılarak, yalnız insan aklını referans alan din-bilim algısı merkeze oturtuldu. Ardından kâinatın ve hayatın mânâsına dâir hikmet kayboluverdi. İşte ferdî ve içtimaî problemlerin temelinde, yaratılış ve kâinata dâir bu kör paradigma yatmaktadır denebilir.

Din algıları tamamen kilisenin tarihî sürecinde şekillenmiş olan Batı dünyası, bunu genelleştirerek her dinin aynı süreçleri yaşamasını bekliyor. Meselâ son yüzyıldır, aklı, kadını ve bilimi de İslâmiyet’le kavga ettirerek, Müslüman toplumlarda da rasyonalizm, feminizm, natüralizm gelişsin, aydınlama süreci yaşansın gibi bir mantıkla karşı karşıyayız. Günümüzde Müslümanların ve İslâm’ın; şiddet, kadının ezilmesi, düşüncenin yasaklanması gibi konular çerçevesinde ele alınmasının arkasında da bu zihniyet yatmaktadır. Ancak İslâmiyet akılla, bilimle, insanla kavgalı olmadığından bu süreçlerin aynen Batı’daki gibi gelişmesi ve yaşanması mümkün değildir. Fakat Batı’da din veya dinî-ahlâkî değerler dendiğinde, hemen önyargılı ve âni reflekslerle red tavrı sergileniyor.

Dinin/dinî değerlerin sosyal hayattan koparılıp, içtimaî münasebetlerin merkezine sadece hırslar ve nefsanî tercihler oturtulunca, problemler de tek tek ortaya çıkmaya başladı. Toplumu ayakta tutan din kaynaklı ahlâkî değerlerle, insanların birbirlerinin hakkına, hukukuna riayet ederek yaşamak için ihdas ettikleri anayasa hükümleri birbirine karıştırılmaktadır. Aslında kanunlar hukukî bir çerçeve belirliyor, inanca bağlı hassasiyetler ve ahlâkî değerler bu çerçevenin içini dolduruyor. Bir asrı aşkın bir süreden beri seküler değerlerle toplumların devamlılığı sağlanacağından bahsediliyor. Ancak; bu değerlerle, gittikçe çoğalan, daha da azgınlaşan sosyal problemlerin çözülemediği de bir gerçek. Ümitsizlik, idealsizlik, vurdumduymazlık hangi değerlerle çözülecek? Ya cinsî istismar, ailenin çözülmesi, fuhuş, ahlâksızlık? Şiddet, gasp, hırsızlık, uyuşturucu ve alkol problemini seküler değerler mi çözecek? İnsanın nefsî problemlerini, tatminsizliğini, ölüm endişesinin yol açtığı açmazları ve saplantılı psikolojik problemlerini çözecek değerler neler?

En temel problem, dinin kanunlarla veya modernitenin sunduğu içi boş birtakım etik değerlerle karşı karşıya getirilmesidir. Bu süreç, kilisenin devlet otoritesiyle çatışmasıyla gelişmişse, bu İslâmiyet’te de böyledir mânâsına gelmez. İslâmiyet, getirdiği ahlâkî prensiplerle insanın temel problemlerini çözebileceğini, vicdan mekanizmasını rayına oturtarak, insan-ı kâmil hedefiyle ferdin maddî-mânevî mutlu olabileceğini vaat ediyor. Her fırsatta sâlih amel işlemeyi emrediyor. Müslüman kişi aynı zamanda kanunlardaki temel hak ve hürriyetlere en fazla riayet eden kişidir. Çünkü bir Müslüman, insana zarar vermek bir tarafa, bilerek karıncayı bile incitmez. Taşıdığı “kul hakkı düşüncesi” başka insanların hakkının kendine geçmesine rıza gösterme gibi bir kabule engel olur. Allah’tan kendisi, ailesi ve bütün inananlar için hep iyilik, güzellik ister. Kendi hatalarıyla birlikte başka insanların günahları için de af dilenir. Dolayısıyla İslâmiyet’in getirdiği prensiplerin anayasayla çatışması bir tarafa, tam aksine, ona bağlılığı destekleyen ve mükemmelleştiren mühim bir faktör olduğu görülür. Tarihte Osmanlı ve Endülüs gibi medeniyetlerin oluşmasında, bu prensiplerin bütünüyle hayata geçmesi ve ideal bir adalet anlayışı rol oynamıştır.

Ama Avrupa medyasında böyle bir Müslüman profilinden maalesef eser görülmüyor. Aksine, kendi dinlerine reva gördükleri yaklaşımın kat kat fazlası ve acımasızı İslâmiyet’e karşı yapılıyor. Bilhassa İslâm sözkonusu olduğunda, kötü örneklerin misâl teşkil ettiği bir toplumda başka şey de beklenemez. Ancak Müslümanlar her şeye rağmen dinden ne anladıklarını, İslâmiyet’in duygu ve düşüncede insana bahşettiklerini ve ahlâklı olmanın faziletlerini bu toplumlara göstermek durumundadırlar.

Avrupa medyası Müslümanlara at gözlüğüyle bakadursun, şiddetin dininin ve milliyetinin olmadığı gerçeğini araştırmalar doğruluyor. Alman İçişleri Bakanları Konferansı’na sunulan yeni bir raporda, gençler arasında yaralama, gasp ve şiddet hâdiselerinin son yıllarda hızla arttığı belirtiliyor. Niedersachsen Eyaleti İçişleri Bakanı Uwe Schünemann: “Gençler arasında artan şiddet, toplumun bütününü ilgilendiren bir fenomendir. Eskiden tabiî bir çekingenlik vardı. Okul avlusunda çıkan bir kavgada yere yıkılan birine tekmeyle vurulmazdı. Bugün her şey değişti.” diyor. Elbette değişti; fakat seküler değerlerle bu ve benzeri problemler nasıl çözülecek?

Bunlar bir tarafa, Batı Avrupa Türklerinin her gün yaşadığı problemlerden olan kültürel ve etnik ayrımcılığa ne diyeceğiz? Seküler değerler bu problemin çözümüne yönelik ne sunuyor? Bilhassa seküler değerlerin savunucusu medya tarafından kasıtlı olarak sürekli pekiştirilmeye çalışılan İslâmofobi ve rencide edici yayınlar, başta Türkler olmak üzere hem Müslümanlar, hem de kendi insanları üzerinde olumsuz tesir bırakıyor. Bu bir paradoks değil mi? Batı’nın insan hakları konusunda dâima övünegeldiği hususiyetlere ters düşmüyor mu? Halbuki yaygınlaştırılmaya çalışılan peşin hükümler ve oluşturulmaya çalışılan korku ortamı birlikte yaşamayı zorlaştırıyor. Yani paranoya hâli gittikçe çoğalıyor. Batı’nın model olması meselesinin de bu yönleriyle Türkiye’deki entelektüeller tarafından gözden geçirilmesinde fayda var. Batı bizim için, hangi konuda ne kadar model olabilir?

İslâmiyet’in ve Müslümanların mukaddesleri üzerine çöken karanlık kâbus bir müddet daha devam edeceğe benziyor. Basının ve siyasetçilerin bir kısmı ağız birliği yapmışçasına, İslâmiyet ve Müslümanlara düşmanca yaklaşarak onları sürekli ötekileştiriyor. Müslümanlar ise şaşkın. Bu düşmanca, dışlayıcı ve rencide edici yaklaşımlara mânâ vermeye çalışıyorlar. Bazı mâlûm odaklar, Müslümanları rencide eden provokatif düşünce ve faaliyetlerini siyasî arenada, medyada ve kamuoyu önünde çekinmeden dışa vuruyorlar. Hattâ mühtedî görünümlü bazı şahıslar -hâşâ- Kur’ân’ın uydurma bir kitap olduğunu yazacak kadar ileriye gidebiliyor. Kaderin cilvesi olsa gerek ki, o Yüce Beyan hem dıştaki, hem de içte gibi görünen bu şahısların ruh hâletlerini deşifre ediyor, Müslümanlara bu durumlarda dahi seküler değerlerin çok ötesinde ne yapmaları gerektiğini apaçık dile getiriyor. Tarih boyunca derece farklılıkları olsa da, bu tür sakil yaklaşımların pek değişmediğini Kur’ân-ı Kerîm’den anlıyoruz. Kur’ân meâlen şöyle diyor: “Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün Kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman ‘İnandık!’ deyip geçerler; fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (…) Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa, bu onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır…” (Âl-i İmrân, 3/119-120).

Avrupa’da her gün Müslümanlar itici ve provokatif davranışlara muhatap oluyor. Kur’ân-ı Kerîm, yukarıdaki âyetler yeni nazil olmuşçasına bu durumu tespit ediyor ve kendilerine reva görülen haksız davranışlar karşısında Müslümanların sabırla, hak ve adaletten sapmadan takva dairesi içerisinde hareket etmeleri gerektiğini vurguluyor.

Bu çerçevede Fethullah Gülen Hocaefendi, Asr Sûresi’nin, tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde önemli bazı hususları ifade ettiğini belirtip, meâlini: “Yemin ederim zamana, insanlar hüsranda; ancak iman edip makbul ve güzel işler yapanlar; bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (103/1–3) şeklinde verdikten sonra şu değerlendirmede bulunuyor: “Tasviri yapılan bu yiğitleri, Efendimiz’in (sas) şu hadîste anlattığı gariplerle irtibatlandırmak mümkündür: ‘Gariplere müjdeler olsun! Onlar halkın kendisini fesada saldığı ve bozgunculuk yaptığı; dolayısıyla, kargaşa ve fitnenin dört bir yanda kol gezdiği bir dönemde (salâh erleri olarak dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülleri kırıldığı zaman bile) hep ıslah için koşturur dururlar.’ Evet, kalbinde salâha kavuşmuş ve sâlih amel işleyen, aynı zamanda salâhı da şiâr edinmiş, onu başkalarına da aşılayan bu ıslahçılar, bozguncuların yaptığı ifsada karşılık her zaman ıslah eri gibi davranırlar.” (Fasıldan Fasıla 5, Perspektif)

Muhammet Mertek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s