Benlik: o yakın soru, o uzak ülke


jeremyismissingtodaybyg

Benlik nedir ve yaşadığımız yüzyılda benliğin temel meseleleri nelerdir? Bu yazıda, birkaç başlık altında bu sorulara cevap aramayı umuyorum. Ardından, “Kültürden ve tarihten bağımsız bir benlik fikri olabilir mi?” sorusunu cevaplamaya çalışacağım. Buradan Batılı ve Doğulu benlik kavramları üzerine kısa bir tartışmaya geçeceğim. Göreceksiniz ki, bir Garpzedenin karışık zihninde her zaman cevaplardan daha çok sorular vardır.

Yoksulluk içimizde

Rollo May kendi kendisine “Yirminci yüzyıl insanının temel sorunu nedir?” diye sorar ve cevap verir: “Boşluk.” İnsanlar neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler. Arzu ve isteklerini bir kesinlik halinde yaşamadıkları için, kararsızlıktan ve özerklik yoksunluğundan yakınmaktadırlar. Aile veya aşk ilişkileri bozulmuştur, ama en başta, ilişki içinde oldukları kişiyi de içlerindeki boşluğu gidermeye matuf olarak benimsedikleri için, kişi o boşluğu doldurmadığında endişe ve öfkeye kapılırlar.

Burada boşluk sözcüğünü lafzî anlamıyla almamak gerekir. Boşluk yaşantısı, insanlar kendilerini kendi hayatları ve içinde yaşadıkları dünyayı değiştirmek hakkında etkili birşey yapamayacak kadar güçsüz hissettiklerinde sökün eder. İçsel boşluk ya da ‘içimizdeki yoksulluk,’ kişinin kendi hayatını yönlendirebilecek ya da başka insanların kendisine yönelik tutumlarını değiştirebilecek bir âmil olamadığı durumlarda tebellür eder. Ümitsizlik ve çaresizlik galebe çalar ve nihayet insanlar istemekten, irade etmekten de vazgeçebilirler. Erich Fromm insanların günümüzde herhangi bir dinî veya ahlâkî otoritenin emrinde değil, anonim bir otoritenin, ‘kamuoyu’nun emrinde yaşadıklarını yazmaktadır. Yetke makamı kamunun ta kendisidir ve kamu da radarlarını diğerinin kendisinden ne beklediğini anlamak ve algılamak üzere yönlendirmiş çok sayıda bireyden müteşekkildir. Modern Batılı insan yüzyıllar boyunca rasyonalite, tekbiçimlilik ve mekanikliğe vurgu yapan bir eğitim tornasından geçirilmiştir.

İçsel boşluğunu sezen modern insan, kendi başına kalmamak için, bir yalnızlık korkusu içinde yaşar ve içindeki boşluğu dolduracak müsekkinlere yönelir. Tüketim kültürü, gurular, işkolik yaşam tarzı insanın bu iç boşluğunu gidermek için emre âmâde bekletilmektedir zaten.

Günümüz ABD toplumunun ‘analjezi toplumu’ olarak tanımlanması da tesadüf değildir. Analjezi, yani ağrıyı ne pahasına olursa olsun dindirme fikri, Batılı toplumlarda bir fikr-i sabit halinde varlığını sürdürmektedir. Yakın zamanlarda Türkçe’de de yayınlanan bir kitapta aynı toplum ‘Prozac Milleti’ olarak isimlendirilmekteydi. Çok değil bir asır önce aynı toplumun içinden çıkan psikolog William James ağrı ve ızdıraba tahammülü salık verirken, bugün ruhsal ızdırabın her türlü tezahürünün farmakolojik ajanlarca bastırılmaya çalışılması manidardır. Psikofarmakoloji ruhsal kozmetiği sağlamaya soyunmuştur ve acısız ızdırapsız bir dünya vaad emektedir.

Modern insanın temel meselelerinden birisi de, ölümle yüzleşememesi, La Rochefoucauld’un deyişiyle ‘ölüme doğrudan bakamaması’, dahası onu inkâr etmeye yönelmesidir. Bir tür beden oymacılığı olan kozmetik endüstri ve plastik cerrahi, ölümü durdurma saplantısından ekmek yemektedirler. Ölümün inkârı giderek hayatın inkârına dönüşmekte, varoluşsal nevroz insan ruhunu yurt edinmektedir. Gaye yokluğu, modern tecrübeyle birlikte bir gulyabanî gibi insanın yolunu kesmekte, hayat anlık hazların doyurulduğu bir ritüeller dizisi olarak algılanmaktadır.

Evrensel bir benlik var mıdır?

Yirminci yüzyılda Heidegger ve Gadamer insan gerçekliğini incelerken bir tek hakikatten bahsedilemeyeceğini dile getirdiler. Pek çok doğru, pek çok hakikat vardır ve bu doğrular, gözleyen ve gözlenenin tarihsel ve kültürel bağlamına istinat ediyordu. Araştırma parça ile bütünün, araştırıcının ve araştırılanın bağlamının, bilinen ile bilinmeyenin arasında bir uyum arama sürecinden ibaretti. Aşina olan, bildik olan, araştırıcıya kendi kültürü tarafından verilendir ve bu da önyargı demektir. İşte bu önyargılardır ki, araştırıcının bakış açısını bulandırır ve bilim bir ‘önyargıya karşı önyargı’ etkinliği olur çıkar. Sosyal bilimlerin yorumlayıcı bakış açısını sahiplenmesi gerektiğini, modern çağın nesnelcilik ve bilimcilik gibi akımlarından daha farklı yöntemleri kullanması gerektiğini söyleyen düşünürler, böylece, araştırmacının kısıtlama ve önyargılarıyla mâlul bir araştırma etkinliğini aşmayı ummuşlardır.

Bugün üzerinde en çok tartışmanın yürütüldüğü psikoloji kavramlarından biri, self ya da benlik kavramıdır. Psikoterapi kuramları sıklıkla evrensel ve tarih-aşırı (transhistorical) bir benlikten söz ederler. Yorumlayıcı bakış açısı ise; belirli bir kültürde ve paylaşılan bir ahlâkî anlamlar ağında, belirli bir kültürel grubun yerel psikolojisinden hareketle insan olmanın ne olduğuna verilen cevabı esas alır. Ben olmak ya da benlik, tanımı gereği, tarihsel ve kültürel bağlamdan, içinden neşet ettiği toplumun değer ve yargılarından etkilenir. Benlik insanoğlunun kozmostaki yerinin ne olduğuna ilişkin o kültürün inancını cisimleştirir. Buradan bakıldığında, benlik paylaşılan anlayışların ufkunda durur, dolayısıyla da tarihten ve kültürden bağımsız bir benlik yoktur; evrensel bir benlik değil, yerel benlikler vardır.

Doğulu ve Batılı benlikler arasında önemli farklar gören araştırmalar ve analitik kavramlaştırmalar da işte bu evrensel bir benlik olamayacağı önermesinden hareket ederler. Benliğin özerk, bütün ve sürekli olduğu düşüncesinin Batılı bir düşünce olduğu ve benliğin bağlamsal ve ilişkisel olarak yaşantılandığı diğer kültürlerde, bu düşüncenin geçerli olmadığı dile getirilmiştir. Psikanalist Heinz Kohut’un her bireyde sınırları belirli, özerk ve tutarlı bir benlik bulunduğu önermesi, bugün kültürel araştırmalarca sigaya çekilmekte ve tutarlı bir benlik fikrinin Batılı uzamsal kategorilerin ve bireyciliğin bir sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Hint benliği üzerine çalışan araştırmacılar Hint insanının kişilerarası sınırlarının bir hayli geçirgen olduğunu, kişiyi yapan özün akışkan olduğunu ve dünyadaki etkileşimlerle değişime uğrayabildiğini yazmışlardır. Japonya ve Hindistan’da benlik anlayışı üzerine uzun yıllar süren bir çalışma yürüten psikanalist Alan Roland görececi bir yaklaşımı benimsemekte ve insan yaşantısının farklı kültürlerde birbirinden radikal ölçüde farklılaştığını ve bu yüzden de zihin ve benliğin psikanalitik modellerinin başka kültürel geleneklerdeki insanlara uygulanamayacağını öne sürmektedir. Doğu insanı bir homo hierarchicus olarak da kavramlaştırılmıştır: Kişiler bu anlayışta kişisel ihtiyaçları olan bireyler olarak değil, sosyal nizamdaki birimler olarak değerlendirilirler. Hiyerarşi insanı eylemlerini toplumun beklentilerine ve kendisinden manevî olarak daha üstte gördüğü kişilerin ümit ve arzularına göre belirler. Bireyciliğin ve tek başınalığın aşırı değer gördüğü Batı toplumunda ise, bu tür tutumları kolayca bağımlılık arzuları olarak isimlendirmek mümkündür.

Gerçek şu ki insanın insana duyduğu kalbî yakınlık ve ihtiyaca, Batı toplumunun psikolojisinde çeyrek asırdır işaret edilmeye başlanmıştır. Duygusal olgunluğun en önemli emaresinin başka insanlara emniyet ve istinad etmekte bulunduğunu, önde gelen psikanalistler dile getirmişlerdir. Kişi ancak ötekine emniyet etmekle yalnızlığa tahammül edebilir. Ötekinin daima verici ve kabul edici iyi bir anne imgesi halinde bilinçdışına nakşedildiği kişiler, yalnızlığa tahammül kapasiteleri en yüksek kişilerdir.

Yüzyılın başında sömürgecilerin psikolojisini inceleyen Octav Mannoni Avrupa insanının yoğun bir insan nefretinden muzdarip olduğunu ve insansız bir yer bulmak gayesiyle okyanuslara açılıp sömürgeciliğe başladığını yazmaktadır. Avrupalının kollektif bilinçdışına yerleşik olan misantropi, yani insan nefreti dünyayı tümüyle insandan boşaltmayı arzulamaktadır. Hırçın Kız, Robinson Crusoe ve Gülliver’in Seyahatleri gibi klasik eserlerdeki ana karakterleri incelediğinde, Mannoni şunu görür: Kaybolmuş, sürülmüş, gemisi batmış Avrupalılar vardıkları kıyıda doğalarının ve kültürlerinin üstünlüğü sonucunda hâkimiyeti ele geçirir, yerlilere boyun eğdirirler. Bu uzak diyarlardaki yerliler yarı insan, insanaltı, kolayca kullanılan, tekâmül etmemiş ahmak yaratıklar olarak resmedilirler. Bu eserlerin Avrupalılarca çekici bulunmasının nedenleri, içlerindeki bir arzuya karşılık gelmeleri, ortak ihtiyaçları gidermeleri olmuştur. Bu eserlerde Avrupa psikolojisinde sessiz sedasız varlığını sürdüren duygu, düşünce ve düşlemler hayalî karakterlere yansıtılmıştır. İnsandan yoğun bir nefret sebebiyledir ki, pek çok Avrupalı okyanuslarda adalar bulmak için ülkelerini terketmişlerdir. Tarihin en büyük ve en kanlı savaşlarının Avrupalıların elinden çıktığı hatırlanmalıdır.

Roger Garaudy, “Batı tarihin en büyük canisidir” derken bu gerçeği bize hatırlatır. Kristof Kolomb’un adamlarının nice yerliyi suçiçeği mikrobu bulaşmış battaniyelerle bile isteyerek—biyolojik savaşın ilk örneği!—öldürdüğünü, yerli bebeklerini köpeklerine yem yaptıklarını, incil-barut-alkol sacayakları üzerinde zalim bir sömürgeciliğin boy verdiğini bugün biliyoruz.

Buradan varmak istediğim yer şurası: Batılı benlik tanımlanırken bu savaşçı, istismarcı, zalim ve karanlık ruhu da bir yere yerleştirmemiz gerekiyor. İnsan ilişkilerine yansıyan soğuklukta, acımasız kapitalizmin ve tüketim kültürünün ürettiği boş benliklerde, kaba pragmatizmde, insan yararına olmayan bilgi ve teknolojide, zalimâne rekabetçilikte bu karanlık ruhun, Jung’un tabiriyle gölgenin izdüşümlerini görmek mümkün. Bu vesileyle daha önce başka bazı yazılarda gündeme getirdiğim ‘boş benlik’ olgusunu bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.

Benliğin boşluğu

Psikolog Phillip Cushman, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’de benliğin bir ‘boş benlik’ olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. Bu benlik; topluluk, gelenek ve paylaşılan anlamın yokluğunu yaşantılayan benliktir. Görünüşte böylesi bir sosyal yoksunluğu ve sonuçlarını kayda değer bulmayan ‘boş benlik,’ bu yoksunluğu süreğen bir duygusal açlık olarak cisimleştirmektedir. Benlik boştur; zira aile, toplum ve gelenek ile irtibatını kaybetmiştir.

Bu benlik çağının yabancılaşma ve parçalanmasına karşı durabilmek için, tüketim malzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar, politikacılar, romantik sevgililer ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı arzulamaktadır. Bu iç boşluk kendisini farklı biçimlerde gösterebilir: azalmış özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, madde kötüye kullanımı ve kronik tüketicilik gibi. Kişiler ahlâkî tutarlılığı önceleyen bireyler olmaktan çıkarak başkaları tarafından beğenilmeyi önceleyen bireylere dönüşür. Ahlâkî olarak doğru olanı yapmak yerine, başkalarını cezbederek onların beğenisini kazanma hayatın temel amacı olur.

Benliğin boşluğunu reklam endüstrisi ve psikoterapi kurumu doldurmaya sıvanmaktadır. Reklamlar tüketiciye bir ürünle hayatlarının değişeceğini vaad ederler. Tüketici reklam edilen ürüne sahip olarak ya da onu tüketerek büyüsel bir dokunuşla dertlerinden sıyrılacak ve reklamdaki modelin yerini alacaktır. Reklamlar hayatlarından memnun olmayan insanlara hayat tarzı satmakta, bir ürünle birlikte ani ve yanılsamalı bir dönüşüm vaadinde bulunmaktadırlar. İnsanları bu yanılsamaya yönelten ‘boş benlik’tir. Benlik ancak bir ürün, bir ideoloji, bir şöhret ya da maddeyi içine alarak, onunla bütünleşerek açlığını gidermekte ve boşluğunu doldurmaktadır. Yoksa darmadağın olacak ve değersizlik duygusunun uçurumundan yuvarlanacaktır. Gerçek hayatlarından hoşnut olmayan kişiler için tüketmek yeni bir kimlik, yeni bir hayat edinmektir. Doğru diş macununu kullanmak ya da güçlü bir siyasî liderle özdeşleşmek ile tüketici kişi benliğini büyüsel bir biçimde dönüştürür, farklılaştırır.

Rüyasız benlikler

Rüya Doğu toplumlarında özellikle dinî yaşantının vazgeçilmez ögeleri arasındadır. Rüya benlik için kendisini yeni bir biçimde ifade etmenin vasıtası olabilir. Rüya yaşantılarını önemli sayan kültürlerde rüyaların dönüştürücü bir güç taşıdıkları bilinmektedir. Batılı bilinç, rüya halini uyanıklık hayatından keskin çizgilerle ayırır. Rüya gören ondan bahsetmediğinde de görülen düş sosyal anlam kazanmamış, buharlaşıp gitmiş olacaktır. Rüyanın fenomenolojisi; rüya yorumlamanın kültürel kodları, rüya hakkındaki yerli söylemler ve bu söylemlerin gerçekleştiği sosyal bağlamlarla şekillenir. Sözgelimi Semitik gelenekte rüya yorumculuğu büyük bir bilim haline gelmiş ve İslâm uygarlığıyla birlikte zirveye ulaşmıştır. Henry Corbin İslâm’da rüyanın bir bilgi ve keşif kaynağı olarak ne kadar önem taşıdığını neredeyse yarım asır kadar önce yazmıştı. Benliğin yapıcı unsurlarından birisi olarak rüya kişiyi bilinmez ile buluşturur, bilincin saklı alanlarına işaret eder ve paylaşılan arketiplerle rüya yaşantısına sosyal bir anlam kazandırır.

Asiye Hatun’un Rüya Mektupları adıyla yayınlanan ve İstanbul’lu bir dervişenin Boşnak kılavuzuna yazdığı rüyaları biraraya getiren metin bu yönüyle çok anlamlı bir çalışmadır. Rüyalar mektuplar yoluyla mesafeleri aşmakta ve geri dönen yorumlarla seyr-i sülûk halindeki bir dervişenin ruhsal gelişimini sağlamaktadır. Rüyalarla zenginleşen bir benliğin kişiyi ‘mutsuz bilinç’ten anlamlı bir varoluşa taşıdığı âşikârdır. Rüyaların şekillendirebildiği bir benlik, Bakhtin’den ödünç alınma bir kavramla konuşursak, diyalojik benliktir: değişime ve yeniliğe açık, farklı sesleri içine alabilen ve onları içinde yaşatabilen bir benlik. Bu diyaloji kendisini Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içerü” dizesiyle billurlaştırır.

İradenin kaybı

İnsanın olgunlaşma yönünde attığı adımlar, onu sıradan bilinçten benliğin yaratıcı bilincine taşıyabiliyorsa, ya da Ferideddin Attar’ın o enfes istiaresiyle söylersek, kişi Simurg’u görmek için kanatlarının yanmasını göze alabiliyorsa, doğru yolda ve doğru yönde yürüyor demektir. İnsan seçim yapan varlıktır. Hazreti Adem de bir seçim yapmıştı. Seçmek hür iradenin imtihanıdır. Kişi karar vermek suretiyle imkânların sınırlılığıyla yüzyüze gelir ve dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi sarsılır. Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu ve varoluşsal yalnızlığı kabullenmeyi gerektirir. Karar yalnız başına yapılan bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim için karar veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını bir muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk iki kenarı keskin bir kılıç gibidir: Kişi hayat durumunun sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş hayatındaki enkazın da sorumluluğunu tek başına üstlenmek ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendi kendisine itiraf etmek zorunda kalır.

Günümüzün iradelere ipotek koyan Büyük Engizisyoncu’su ise (Dostoyevski üstadın kulakları çınlasın!) kamu denilen soyut varlıktır artık. İnsanlar saadeti kamunun genel görüşünü paylaşmakta bulmaktadırlar. “Ben şehirleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar. Benim en lâzım tarafım sakat. Ben Allah’ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir âletim galiba” diyen Bir Adam Yaratmak’ın Husrev’i yoktur ortalıklarda.

Bu bakımdan, insanın mücadelesi çocukluktan yetişkinliğe geçişte yaşadığı ikilemleri andırıyor. Çatışma şurada: İnsan özfarkındalık, özgürlük, olgunluk ve sorumluluk yönünde çabalama ihtiyacına mı karşılık verecek, yoksa bir çocuk kalıp ebeveynlerinin yahut ebeveynlerinin yerini tutacak başka otorite figürlerinin himayesine mi sığınacak?

İşte benliğin yaratıcı bilinci burada devreye girmelidir: Bilinç insanın derinliklerinden yardıma çağırdığı bir içgörü, farkındalık ve etik duyarlılığı birleştirmeli, geleneği bugünle buluşturarak yepyeni bir ruhla ‘asrın idrâki’ne konuşmalıdır. İnsanlığın trajedisi, onu güçlü kıldığını sandığı vasıtaların (bilim, teknoloji vb.) aynı zamanda onun kuyusunu kazması, onun güçsüzlüğünün sebebi de olmasıdır. İradenin krizi insanın ancak kendi kendisi olması ile, olgunlaşma ve olma cesaretini göstermesiyle aşılabilecektir.

Yerli bir benlikten söz edebilir miyiz?

Hegelyen fenomenoloji içinde düşünürsek, benlik, ancak ötekini yaşayarak ve öteki tarafından yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından tanınarak hayat bulur; bir karşılıklı tanıma süreciyledir ki benlik inşa edilir.

Hegel, insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürer. Tanınma arzusu engellendiğinde bir çatışma, bir mücadele doğar. Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan efendi, muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan da köle olur. Efendi yalnızca tanınma arzusunu gidermez, köleyi kendi iradesinin bir oyuncağı da kılmış olur, o artık efendinin ihtiyaçlarını giderecek uygun bir vasıtadır.

Tanınma arzusu, yani ötekinin sizin değerlerinizi kendi değerleriymiş gibi onaylaması, bütün insanların temelde toplumsal varlıklar olduğunu söyler bize. Tanınma ancak ötekinin mevcudiyeti ve onunla yüzleşmekle mümkündür. Öteki tarafından tanınmak birinin özdeğerini, kimliğini, hatta insanlığını teyid eder: “Ancak başkası/öteki tarafından tanınmakladır ki, insan hem kendisi, hem de başkaları için gerçekten insan olur.”

Köle ve efendi arasındaki mücadele ölümüne bir savaştır. Eğer iki taraf da hayatını riske eder ve ölürse, hiçbiri tanınmayacaktır, bir taraf ölürse diğeri yine tanınmayacaktır. O halde, köle-efendi diyalektiğinin yürümesi için bir tarafın tehlikeyi göze alarak tanınana dek savaşması, beri yanda diğerinin ölüm korkusuyla muarızına boyun eğmesi gerekir. Tanınan ve tanımayan efendi, tanıyan ve tanınmayan köle olacaktır. İlki, fethet veya öl derken ikincisi boyun eğ ve hayatta kal ilkesini benimser.

Yerli bir benlikten bahis açmak, bu toprakların yaşadığı kültürel ve epistemolojik kopuşu anlamlandırmamızla mümkün olabilecektir. Metinler üzerinden teorik bir Doğu insanı tanımlaması yapmak mümkündür, hatta bazı kültürel stereotipleri pekiştirmek pahasına kimi toplumsal olaylar karşısındaki tutumlarını inceleyerek bir Türk benliğinden bile bahsedebiliriz. Ama bu çaba akim kalmaya mecburdur. Küresel dünyada Garpzedelerin, mustağriplerin, mağlupların psikolojisi üzerine konuşmak daha bir anlamlı görünüyor.

Edward Said, sömürgeciliği ‘yerli halkların elinden kendilerini öyküleme, kendi hikâyelerini anlatma kudretinin alınması’ olarak tanımlamıştı. Sizin hikâyenizi galipler kendi kurgularıyla, kendi bakış açılarıyla size anlatıyorlarsa, teorik metinlerden çözümlemeler yapmanın gündelik hayatta açıklayıcı bir değeri olmayacaktır. O halde, yerli bir benlikten bahis açıldığında, dikkatimizi ‘yaralı bilinç’e çevirmeliyiz: Bu topraklarda Batılı bilinç ile karşılaşma ne tür bir aksülamel doğurdu? Sömürgeleştiril(e)memiş milletler ile ciddi bir koloniyal tecrübeden geçen milletler arasında benliklerin teşekkülü bakımından farklar var mıdır? Emperyal bilinç kendisini ne şekilde dışa vurmaktadır? Tarih ve kültürel bellek, bu toprakların insanında varlığını nasıl ve hangi biçimlerle sürdürmektedir? Bir Türk ve bir Arap benliği arasında yakınlaşma ve uzaklaşma noktaları nelerdir?

Sorular uzatılabilir.

Bu sorulara kendi kısıtlı yaşantı dağarcığımdan edindiğim izlenimlerle yarım yamalak cevaplar verebiliyorum, ama bu cevapların doğruluğundan asla emin değilim.

Galiba son birkaç yüzyıldır hep aynı soruyu soruyoruz. Bütün yazılar, bütün düşünüşler gelip o soruda düğümleniyor: Bize ne oldu? Ama bu da aradan geçen zaman itibarıyle gitgide anlamını yitiren bir soru. Belki şu günlerde gereksindiğimiz şey bir ‘netlik ayarı’ndan başkası değil. Az önceki soruya dönersem, galiba asıl sorunun, evvelemirde cevaplanması gereken sualin şu olduğunu sanıyorum: Biz kimiz?

Kemal Sayar

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s