Yaşamdan Notlar…


cicekler

I.
Kar yağıyor ve ben sokakta yürüyordum. Arasıra başımı kaldırıp sonsuz semaya bakmak geliyor içimden ama biraz sonra bunu yaptığım pişman oluyorum. Çünkü ağzıma gözüme burnuma kar tanecikleri doluşuyor. Hoşuma gitmiyor değil ama yine de ‘tuhaf’ bir rahatsızlık duyuyorum. Biraz sonra kendi kendimi yalancı çıkarırcasına yeniden başımı kaldırıyorum. Ve yine aynı şey. Yine, yine…

Kalın paltomun önüme bakan kısmı bembeyaz. Kar tanelerinin büyüklüğü oranında sarmış beni ‘yağan.’ “Bakın” diyorum birlikte yürüdüğümüz arkadaşlara. “Şu kar tanelerine bakın. Şu karın yağışına bakın. Bundan daha güzel bir manzara olur mu hiç? Yaşamın en önemli mucizelerinden birine tanıklık ettiğinizin farkında mısınız?” Boş ve anlamsız gözlerle bakıyorlar önce. Sonra içlerinden biri “Halbuki ilk cemre de havaya düşmüştü. Nerden çıktı bu kar ya?” Anlıyorum ki farklı gezegenlerde yaşıyoruz dostlarla.

“Saçların da uzamış ya, e üstüne bir de kar yağınca beyaz koyuna benzemişsin” diyor espri yaptığını düşünen bir dost. Diğerleri gülüyor. “Neden elini vurup temizlemiyorsun? Hem hastalanacaksın başımıza dert olursun sonra…” Yeniden gülüyorlar. Hep birlikte. “Hastalansam da bir şey olmaz. Kar içime işlesin istedim…” diyorum, yine saf saf bakıyorlar. “Son zamanlarda kendini Sezai Karakoç’un şiirlerine verdin iyice. Olum hayat orda yazdığı gibi değil. Uyan artık bu rüyadan” diyor “ağabeylik” taslayan bir başka dostumuz. Paltomu çıkarıp üzerimi silkeliyorum. Sekiz gözün önünden geçip odama yollanıyorum. Onların duyabileceği bir şekilde mırıldanıyorum: “‘Kar içinde yanan karı görünce beni anlayacaksın’ız…”

II.
Elimde bir kitapla odamda oturuyorum. Ne zamandan beri kitap okuduğumu hatırlamıyorum ama gözlerimin sızlamasından epey zamandır bu ‘eylem’e devam ettiğimi anlıyorum. Aynı odayı paylaştığımız arkadaşım henüz gelmemiş okuldan. Ya da geldi de ben fark etmedim. Zaten ne zaman kitaba gazeteye daldığımı görse sessizce yanımdan uzaklaşıp diğer odaya bilmem ne zaman çıkan, kaç oscarlık filmi izliyorlar birlikte. Beni ‘sıkıcı’ bulduklarını biliyorum ama bundan rahatsızlık duymak bir yana, hoşlanıyorum.

İşte itiraf ettim. İnsanların beni sıkıcı bulması hoşuma gidiyor! Çok konuşmaktan yana değilim. Hele ‘kitap’ varsa susmak düşmeli bizim payımıza diye düşünüyorum. Fazlasıyla asosyal olduğumu söyleyip “Sen okuya okuya paranoyak oldun iyice” demişti geçenlerde bir arkadaşım. Böyle demesinin sebebi de “Bak gazete yazmış yalan mı yani?” diye sorduğu bir haberin içyüzünü ona açıklamaya çalışmamdı. “Gazete yazdı diye doğru olsaydı bugün ‘doğru’ diyebileceğimiz hiçbir şey kalmamıştı dünyada. Ne söz, ne kelime, ne türkü. Hiç ama hiçbir şey kalmamıştı…” demiştim ama sözlerimin havaya uçtuğunun da farkındaydım. Gerçi ‘anlaşılmak’ değildi derdim. Neyse, beni anlamadığı için ‘benim adıma üzülen’ arkadaşım mutfağa geçerken aynı orda bulunanlara şöyle diyordu: “Lan olum bu Yavuz var ya iyice sıyırmış. Bizim gazetenin yazdıklarına bile güvenmediğini söylüyor!”

Akşam bir yerde ‘toplanmışız.’ Kürsüye bir “abi” çıkmış ve bir şeyler anlatıyor. Konuyu başta anlamamıştım sürekli daldan dala atlamasından dolayı ama sonraları farkına vardım ne konuşulduğunun. “Medya gücü ve medyanın toplumları yönlendirmedeki etkisi”ymiş adı dinlediğimizin. Elinde iki tane kitap var. Onlardan pasajlar okuyup; bizim anlamadığımızı ya da anlayamayacağımızı düşündüğü yerleri bir de açıklıyor. Sorun değil, açıklasın.

Bilelim yani ne var ne yok medyada. “Var mı aranızda gazetecilik yapan?” diye soruyor. Bakıyorum kimseden tık yok. Elimi kaldırıyorum yavaşça. “Sen daha iyi bilirsin. Söyle bakalım nedir medyanın gücü?” Çok okuduğum için benimle “kendilerince” alay eden dostlarım yüzüme bakıyor. Abi de merak ediyor ne diyeceğimi. “Medyanın gücü yalanı doğru, doğruyu da yalan olarak rahatlıkla bize yutturmasıdır. Doğruyu iyi örterler…” diyorum sesimi yükseltmeye gayret ederek. “Evet, hakikati örtüyorlar” diyor sağ yanımda oturan kardeşimiz. İtiraz ediyorum. “Hakikatle doğru aynı şey değildir. Doğruyu örtersiniz set çekebilirsiniz önüne ama hakikati asla! Hakikat güneş gibi ortadadır. O değişmez, değiştirilemez ve örtülemez” diyorum yine sesimin yüksek çıkmasına gayret ederek.

Abi gülümsüyor. O zamanlar ben bu gülümsemenin beni onayladığı anlamına geldiğini düşünmüştüm nedense ama değilmiş sanırım. Şimdi daha iyi anlıyorum. “Bizim gazete doğruyu örtmez. Sen istediğin kadar söyle.” Evet, muhtemelen böyle demek istedi o gülümsemeyle. Neyse o gece eve giderken dostlara şöyle bir baktım: “Benim yerime ağabeyi cevaplamak isteyeniniz var mıydı?” Kimseden ses yok. Onların duyabileceği bir şekilde mırıldanıyorum: “Okumadıkça asla bilemeyeceksiniz…”

III.
Yağmur yağıyor dışarıda. Toprak ıslanıyor. İnsanlar ıslanıyor. Bir küçük kedi kuyruğunu kısmış sığınacak bir dulda arıyor. Bu kedi küçük ama aslında büyük. Çünkü ben onu sonbaharda bir sabah yine buradan geçerken de görmüştüm. O zaman epey besiliydi. Yükleri büyük duruşu “karnı tok” izlenimi veriyordu. Ama şimdi sinmiş bir köşeye yağmurdan korunmaya bakıyor. Başımı paltoma iyice gömüp ilerliyorum. Evden yeni çıkmış kitapçıya uğramak için merkeze gideceğim.

Geçen hafta sorduğum ama ‘bulunmadığını’ nazik kadından öğrendiğim Hakan Albayrak’ın “Ebuzer” isimli kitabını almaya gidiyorum. O ‘nazik’ kadın bana söz vermişti çünkü. “Sizin için isteteceğim. Daha önce gelmişti ama satılamadığı için geri gönderildi. Haftaya gelirseniz gelmiş olur muhtemelen” demişti. Daha sonra Altan Tan’ın “Kürt Sorunu” isimli yeni kitabını almak istediğimi söylediğimde yerini bana yine nazikçe göstermiş, yüzde x olan indirimi benim için bir “10”luk daha indirtmişti.

Kitapçıdan içeri giriyorum. Tuhaf bir şekilde gözlerim o nazik bayanı arıyor. Yaşı epey benden büyük olmalıydı ama yine de nazik tavırları, “kitap okuyana saygı duyulmalı’’ sözünü öylece alelacele konuşurken söylediği için üzerimde iyi etki bırakmıştı. Bu sefer kitaplara o nazik bayan değil bir başkası bakıyor. Başında binbir tür renkten oluşan bir örtü ve altında da siyah bir pantolon var. Pantolonun üzerinde bir şey yok. Yüzünde bir kilometre öteden fark edilebilecek -ben fark ederim- ağır bir makyaj var. Başımla selamlayıp “Geçen hafta yine gelmiştim. Hakan Albayrak’ın ‘Ebuzer’ isimli kitabını sipariş vermiştim. Bugün gelmem söylenmişti. Geldi mi acaba?” diyorum bir yandan ‘yeni çıkanlar’ reyonuna bakarken. “Ben burada yeni işe başladım. Tam bilmiyorum ama bilgisayardan listeye bakmam lazım” diye cevaplıyor. “İyi o zaman bakın lütfen…” diyorum ben de.

Kitapçıdan dışarı çıkıyorum. Kitap yok elimde. Adının Zeynep olduğunu öğrendiğim ağır makyajlı başörtülü yeni eleman açıkladı durumu. Meğer bizim ‘nazik hanım’ benim için kitabı istetmek istemiş ama kitapçı dükkanının sahibi ‘olmaz’ demiş. Tek bir kitap için değmezmiş kargoya! Daha önce de birkaç kez tartışan ikilinin yollarını ayıran bu olay olmuş. Nazik Hanım- gerçek adını bilmiyorum- işten çıkmış ve yerini az önce ‘tarifini’ yaptığım başörtülü, siyah dar pantolonlu kız gelmiş.

Bir küfür sallıyorum havaya. Sonra kendime kızıp buna hakkım olmadığını söylüyorum kendi kendime. “Ebuzer”i anlamayan “muhafazakâr” kitapçıya da bir küfür etmek geliyor içimden ama olmaz. Bu yağmurlu havada olmaz. Yağmura saygı için olmaz en azından. O yağmur ki “Rahmeti Sonsuz”un mekanından geliyor. Göklerin ve yerin efendisi göndermiş ki “rahmet” olsun dertlerimize.

Olur mu küfür etmek, yağmur yağarken!

Ve yazıyla “dört.”
Yağan yağmur karları eritmiş. Dışarıda bahardan kalma bir gün var. Odamın, en son sonbaharda sildiğim penceresinden dışarıya bakıyorum. Kulağıma Nurullah Genç’in o ünlü şiirinin sesi geliyor: “Rüveyda dediğim zaman/ anla ki, senin için yürüyor kelimeler/ çığlığımın atardamarlarından…”

Kendimi dışarı atıp belediyenin “yürüyüş” için yaptırdığı özel yoldan yavaş adımlarla ilerliyorum. Bir an olsun kendimi bu araba seslerinden, teknolojik aletlerden, gazetelerden, saçma sapan olaylardan, her türlü “teknik olan”dan uzaklaştırıp sade bir yere varmak istiyorum. Ruhumu dinlendirmek istiyorum çünkü. Havayı korkmadan soluyabileceğim, yere eğildiğimde elimin toprakla buluşacağı, yağmura ve zamanı geçmemişse yağan kara doyabileceğim bir “yer” arıyorum kendime.

Böylece hayallere dalıp gidiyorken bir sesle kendime geldim. Bir teknik olandan kaçarken yanımda unuttuğum telefonun sesinden başka bir şey değil! “Çarşıdayız. Gel de sana tavla öğreteyim…” diyor gelen mesaj. Mesajın sonunda ise arkadaşın mesajı gönderirken “sırıttığını” gösteren işaret. Lanet okuyorum içimden tekniğe teknolojiye. Hayalimde bile yağmurla karla toprakla havayla buluşmama izin yok öyle mi! Uzaktaki sitelerin birinin balkonundan bir ses geliyor yolun ortasında öylece durup düşünürken: “İmdaaat! Evime hırsız girdiiiiiiiiii…”

Paltoma gömülüyorum bu sıcak günde yine. Birilerinin koşuştuğunu görüyorum. Kim nereye niçin gidiyor anlamıyorum. Az önce önümden geçerken birbirinin saçını çekip duran liseli kızlı-erkekli grup da uzaklaştı iyice benden. Dilimde Kayıp Yazar’ın bir sözü dökülüyor: “Fincanın içi kırılmışsa bir kere imkanı yok tamir etmeye…”

Yavuz Akengin
Kayıp Yazarın Defteri’nden

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s