Müslüman Dâima İçeriden Çözülür


Kur’an’ın en büyük mucizesi, bağlılarını maddeten ve mânen güçlendirmesidir. Kur’an’a gerçekten talebe olanlar, hem dünya, hem de âhiret mutluluğuna ermektedirler. Rûhi bir dirilik ve dinçlik kazanmakta, entrikalara âlet olmamakta, sinsi oyunlara gelmemekte; imandan kaynaklanan ferâsetli bakışlarıyla kurulan tuzakları görmektedirler.

Kur’an-ı Kerim’le irtibat azaldıkça, mü’min kendisi olmaktan çıkmakta, ancak başka bir şey de olamamaktadır. Çünkü mü’min, Cenab-ı Hak ile kurduğu müthiş ve muazzam sevgi iletişimini kestiği anda tutunacak dal bulamaz, mânevî uçurumların dibinde bulur kendini. Müslüman’ın bozulmuşu, tereyağının bozulmuşuna benzer; zehire keser, ne yenilir, ne de başka bir işe yarar.

İslam’ın yüksek kulesinin başından düşenler, asla iflah olamazlar. Zira kendi yürüyüşünü ve usûlünü terk eden Müslüman, başka bir yaşama biçimini de benimseyememektedir. Bu sebeple Müslüman’ı başka bir şey yapmak imkansızdır. Ancak bozmak ve nefsinin kölesi haline getirmek mümkündür. Bunun yolu da, Kur’an’ı terk etmekten geçer.

Bu acı gerçeği, yirminci asrın başında, İngiliz Sömürgeler Bakanı Loyd George İngiltere’yi yönetenlere şöyle açıklamıştır:
– “Müslümanlara hakim olabilmek için, ya Kur’an’ı ellerinden almalıyız, ya da bu kitaptan onları soğutup uzaklaştırmalıyız.”

Bir başka fitne başı da, Müslüman’la baş edebilmenin yolunu şöyle açıklamış:
– “Kur’an’ı kapatın, kadınları açın!” Aslında bu alçak tavsiyenin ikinci kısmı fazlalıktır. Çünkü Müslüman, Kur’an’ı kapattığında, açıklıklar peşpeşe sökün etmekte, maddî ve mânevî bütün varlığı açık üstüne açık vermektedir. İslam düşmanları; açık, mert ve net olduklarında hiçbir zaman başarıya ulaşamadılar. Bu sebeple hep sinsi, hep entrikacı ve düzenbaz oldular; dâima maskeli hareket ettiler. Müslüman kullukta ihlas ve samimiyet gösterdikçe, yenilmedi, ezilmedi, zelil olmadı. Ancak, Kur’an ahlâkını terk ettikçe, hep acınacak acı hallere düştü.

Yani Müslüman hep içeriden çözüldü. Nefsiyle yapması gereken büyük cihatta mağlup oldukça, dışarıda yapacağı küçük cihatlarda da zafere hasret kaldı. Kimi nefsânî, şehevânî, hayvânî dürtülerine yenildi. Hekimoğlu İsmail Ağabey’in deyimiyle, “Zülfün bir telinde boğulmuş nice yiğitler” görüldü.

Kimisi; paranın, kasanın, kesenin, servetin ve lüks merakının altında ezildi. Bir kısmı da benlik, gurur ve üstünlük iddiasıyla mahvoldu. Siyasi rekabet, “baş olma merakı”, bölüp parçaladı ve tabii ki İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü.

Ticari rekabet, maddeten güçsüzleştirdi. Birbirlerine iktisadi bakımdan üstünlük sağlamak isteyenler, başkalarının hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. İslam anlayışlarındaki farkların abartılarak öne çıkarılması, füruatın esas yerine konulup temel mesele olarak benimsenmesi, meslek ve meşrep taassupları, din kardeşliğini zedeledi. Cemiyet, cemaat, tarikat çeşitliliğinden sağlanacak faydalar böylece ayrım gayrıma dönüştürüldü, birlik ve beraberlik unutuldu. Duyuş ve düşünüş olarak bu hastalığa yakalanan Müslüman için, zaten düşmana ihtiyaç yoktur. Çünkü o, yıkılmak için bir fiske bekleyen içi çürümüş asırlık bir ağaç halindedir.

Tarih boyunca, Müslümanların bütün gevşeyiş, çözülüş ve yıkılışları hep bu ve benzeri sebeplerle olmuştur. Yani içinden çözülmeyen ve çürümeyen Müslüman’ı dışından ve maddi hücumlarla yenmek imkânı bulunamamıştır. Abbasi, Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, hep bu gerçeğin canlı ve çarpıcı örnekleridir. Nefislerine mağlup olanlar, birbirleriyle itişip kakışmaya, kavgalaşmaya başlıyor, sonra da, zaten pusuda olan düşmanlarına yem oluyorlar. Endülüs Müslümanları da, kardeş kavgaları, taç-taht ve baş olma ihtirası ile muhteşem bir medeniyeti hezimete uğrattı. Son kaleyi de İspanyol güçlerine teslim edip arkalarındaki dağa doğru kaçarlarken bile, ayrı yolları tercih etmişler, her şeyin bittiği noktada bile aralarındaki düşmanlığı sona erdirememişler. İşte, tam da o hazin halde iken, dönüp de artık uzaklarda kalan sarayını görünce Endülüs’ün son Hükümdar’ı, gözyaşlarını tutamamış. İzzetli ve ferasetli bir mü’mine olan annesi, nefsine hakim olamayan Hükümdar’a şöyle der:
– “Oğlum! Zamanında erkekler gibi çalışıp çarpışmayan sana, şimdi kadınlar gibi ağlamak yaraşır!”
Bu hal, ibret alınmadığı için, İslam Tarihi’nde defalarca tekrarlandı. Selçuklular, Allah adını yüceltme heyecanıylı birlik ve beraberlik içinde oldukları zaman, birleşmiş Avrupa ordularına karşı zaferler kazandı. Ancak aynı Selçuklu, taht taç kavgasına bulaşınca Moğol ordularının ayakları altında sefil ve perişan oldu. Ne acıdır ki o perişanlık ve bitmişlik içinde dâhi, reislik kavgası sona ermiş değildi.

Osmanlı, son ve en büyük medeniyet temsilcimizdi. Allah’ın emrettiği ahlâkı yaşayan, asla benlik iddiasında bulunmayan idareciler elinde yükselip yüceldi. Aynı ölçülerden elini gevşettikçe de geriledi ve hep sinsice beklemekte olan düşmanlarını sevindirdi. Yani onlar da içeriden çözüldü.

Bu çözülüş, 1912’de, üst üste gelen Balkan Savaşı hezimetlerini yaşattı. Asker arasında yayılmış siyâsi tarafgirlikler, koca Osmanlı’ya hiç de alışkın olmadığı yenilgileri tattırdı. Ancak o hezimetlerin pişmanlığı ile toparlanıp, Çanakkale’de şahlandı. Üç yıl önce; Yunan, Bulgar, Sırp, Karadağ ordularına karşı yenilen Osmanlı, 1915’te birleşik dünya devlerine karşı zafer kazandı. Üç yıl içinde değişen şey, sadece mâneviyat ve ondan kaynaklanan kararlılıktı. Bir başka deyişle iç dünyaların biraz düzene girmesiydi.

Almanya’da bakanlık da yapmış olan bir profesör, daha 20. asrın başında yazdığı kitapta yöneticilerine şu mealde akıl veriyor:
– “Müslüman ülkelerde hakimiyet kurabilmek için, onların dinlerine, imanlarına asla saldırmayınız. Eğer böyle yaparsanız onları birleşik bir güç olarak karşınızda bulursunuz. Her Müslüman memlekette halkın saygı duyduğu sevdiği önder kişiler vardır. Onlardan birine gidip dostluk gösterecek ve dostluğunuza inandıracaksınız. Sonra da öteki kanaat önderleriyle arasını açacak çalışmalar yapacaksınız. Halk genellikle câhil olduğu için hemen o sevilen kişilerin etrafında toplanıp cepheleşirler. Sonra da onları bölüp parçalamak ve çarpıştırmak kolaylaşır. Siz de bu bölük pörçük halka kolayca hâkim olup onları sömürebilirsiniz.”

Müslümanlar arasında fitne, dedikodu ile yayılır. Laf getirip götürülür, olumsuz sözler taşınır, aralar açılır. Oysa ki fâsıkın haberine inanılmaz. Bu ölçüye rağmen Müslümanlar, fasık basının birbirleri hakkındaki haberlerine inanma meylindedirler. Bu gibi hallerde Müslüman’ın öncelikli tavrı, din kardeşleri hakkındaki olumsuz yayınlara inanmamak olmalıdır.

Dünyanın her yanındaki kana, ateşe, savaşa dur diyebilmek için, önce içimizdeki fitneyi, Kur’an ahlakından uzaklığı ortadan kaldırmamız gerekir. Bir iç savaşı önlemenin ilk tedbiri, içimizdeki savaşı kazanmaktır. Bu en önemli savaşı kazanmamız; Filistin’deki, Lübnan’daki, Afganistan’daki savaşları da önlemenin ilk ve en önemli adımı olacaktır..

Vehbi Vakkasoğlu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s