Ölüm Allah’ın Emri, Ayrılık Olmasaydı


Bir zamanlar beyaz gelinliğinin kefeni olduğu hatırlatılarak baba ocağından yeni yuvasına uğurlanırdı gelinlerimiz. Bir hayatı paylaşmak üzere yola çıkılırken ölüm ve ötesine uzanan bir ufuk sahibi olmanın geleneğimize yansıyan yüzüydü belki de bu seremoni. Şimdilerde ise her şeyin gündelik hesap sığlığına çekildiği ve aile kurmak gibi uzun soluklu bir koşunun bile kısa sürede sonlandırılmasının tercih edildiği zamanlardayız.

Hem yerel hem küresel ölçekte boşanma ile ilgili istatistiklere bakılırsa, aile kurumunun ciddi yaralar aldığını görüyoruz. Gerçi istatistik, tabiatı gereği, rakamlar yüzdeler üzerinden konuşmayı ve anlam çıkarmayı öngörür. Tarımdan elde edilen yıllık mahsul, birkaç yılın hava hareketlerine dair veriler veya ithalat ve ihracat gibi hemen her alanda istatistik çalışmaları yapılır. Ancak söz konusu insan ve aile olunca, rakamlar daha farklı ve derinden konuşuyor sanki. Bu konuşmalara iyi kulak verenler, rakamlardan yükselen çatırdamaları, kadın ve çocuk ağlamalarını, gittikçe yükselen feryatları, kavgaları ve belki şiddeti, mahkeme salonlarının uğultusunu, kararın son noktasını koyan yargıç kürsüsüne indirilen tokmağın sesini ve bunca gürültünün arasında dağılıp giden hayallerin, umutların sessiz çığlıklarını duyabilirler.

Boşanmalar, sonuçları itibarıyla, hem insanları hem toplumu olumsuz yönde etkilemekte. Sadece bizde değil, Batı ülkelerinde de boşanma istatistiklerinin giderek kabarması dikkat çekici, gerçekten. O halde, bazı soruları sormak durumundayız. Hayat yolculuğu sırasında insanlar böylesine zor ve sevimsiz bir kararı alma noktasına nasıl geliyorlar? Modern zamanların vaaz ettiği hayat anlayışı ile aile kurumuna yaklaşımımız arasında bir sebep-sonuç ilişkisinden ne ölçüde söz edebiliriz?

AB istatistik kurumu olan Eurostat verilerine göre, Belçikalılar %75 oranla boşanma şampiyonu. Onu %70 ile Estonya, %67 ile Çek Cumhuriyeti takip ediyor. Listedeki son üç ülke ise %15.4 ile İtalya, %12.9 ile İrlanda, %12.8 ile Kıbrıs Rum Kesimi. Bu ülkelerin liste sonunda yer almasında Katolik inancının etkisi olduğu düşünülebilir. Tüm AB ülkeleri ortalaması alındığında ise % 40 gibi bir boşanma oranıyla karşılaşıyoruz.

Aslında, Batı’nın kendi dinamikleri içinde düşünüldüğünde, bu yüksek boşanma oranları o kadar şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü Batı aklının inşa ettiği modern hayat, ufku bu dünya ile sınırlı olan birey üzerine kurulu. Tüketim kültürünün hâkim olduğu bir toplumda, çarkların dönmesi için hep genç, güzel ve güçlü kalmayı isteyen, kendini gerçekleştirme yolunda engel tanımayan, hayat tarzı ve kullandığı markalarla kendisine bir anlam dünyası kuran atomize bireyler var olmalı. Bu anlayışa göre aile, özgürlüğü kısıtlayan demode bir kurumdan başka bir şey değildir.

Batı’da 1950 ve 60’larda yaşanan “cinsel devrim”in aile algısı üzerinde ciddi etkileri oldu. Özgürlük adına geleneğin her türüne baş kaldırılan bu süreçte, aile kurumu epey sarsıldı. Önceleri bir hak arayışı olarak başlayan ama 70’lerden sonra radikalleşen feminist hareketin de etkisiyle aile kurumu, kadınların ezildiği ve sömürüldüğü bir kurum olarak ilan edildi. Bu yüzden, aile kurumunun sonlandırılması gerektiği sık sık vurgulandı. Yine biyoteknoloji alanında sağlanan gelişmelerle tüp bebek, klonlama, laboratuar koşullarında yarı insan-yarı robot canlıların üretilmesi çabaları, ailenin “gereksiz” bir kurum olarak görülmesine yol açtı.1

Oysa aile, insanın yaratılış fıtratını koruyan ve neslin sıhhat içinde devamını güvence altına alan vazgeçilmez bir kurumdur. Bu kuruma hor bakış, Batı’yı bugün sadece yüksek boşanma oranlarıyla karşı karşıya getirmedi. Aynı zamanda, tek ebeveynli aile, kiralık anneler, üstün özellikli donörlerin tercih edildiği sperm bankası uygulamaları, eşcinsellerin evlat edinme talepleri gibi sonu felaketle bitecek bir sürecin de kapılarını araladı. Zarardan dönmek adına BM’in 1994 yılını “Aile Yılı” olarak ilan etmesi, bu çerçevede sadece sembolik bir değer taşımaktadır. Esas mesele, her şeyden önce zihniyetin düzeltilmesidir. Bu sakat zihniyetle Batı toplumunun tamir edilemez noktalara sürüklenmesi kaçınılmazdır. Nitekim, İngiltere’de nikâhsız birlikte yaşama ve evlilik dışı doğumların getirdiği sorunlara çözüm olmak üzere “bekârlara boşanma hakkı” gibi bir hukuki düzenleme yapılması öngörülüyor bugünlerde. Buna göre nikahsız birlikte yaşayan çiftler, ayrıldıkları zaman birbirlerinden hak talep edebilecekler! Bir başka Avrupa ülkesinde de evlilik dışı doğan ve istenmeyen bebeklerin kimseye görünmeden bırakılabileceği kilise veya sivil kurumlara ait özel bölmelerin yapılması gündeme getirildi. Herhalde, Batı toplumunun bataklıkla uğraşmayıp sadece sivrisineklere bir çözüm aramakla meşgul olduğu bu örneklerde görülebiliyor.

ABD’ye gelince, orada da durum çok iç açıcı değil. Bu ülkede nüfusun %30’undan fazlası, evlilik dışı ilişkilerde dünyaya geliyor. Bir o kadarı da parçalanmış ailelere mensup çocuklardan meydana geliyor. Stanford Üniversitesi’nde araştırmacı ve Home Alone America kitabının yazarı olan Mary Eberstadt’a göre, Amerikan toplumunda boşanmaların maliyeti önümüzdeki 20 yıl içinde çok daha belirgin hale gelecek. Tek ebeveynli ailelerde yetişen çocuklar alkol, uyuşturucu, okulu terk ve şiddet gibi hareketlere daha fazla yönelecek. Eberstadt, çocukların en sağlıklı kendi evlerinde ve öz anne babalarıyla yaşayabileceğini ifade ettiği raporunda, toplumun mevcut gidişata seyirci kaldığını ifade ediyor: “Herkes bu gerçeklerin farkında ama ya göz ardı ediyor ya da üstünü örtüyor. Çünkü gerçekler her yaştan insanın özellikle de çocuk-anne ayrılığını ısrarla savunan feministlerin konforlarını kaçırıyor. Yetişkinlerin özgürlüğü adına çocuklar üzerinden yürütülen uygulamaların faturasını maalesef çocuklar ödüyor.” 2

Batı’da durum bu iken, Türkiye’de nasıl peki? Ülkemizde de boşanma oranları yıldan yıla artış gösteriyor. Mesela ATO’nun yayınladığı bir çalışmada 1998-99 yılları arasında boşanmalarda %6’lık bir artış söz konusu iken, bu rakam 2000 yılında %7, 2001 yılında %14, 2003 yılında ise %21 olarak karşımıza çıkıyor. Patlama olarak nitelenen 2003 yılı boşanmalarında İstanbul, İzmir, Ankara gibi illerimiz ilk sıralarda yer alıyorlar. Ekonomik krizlerin, hiç kuşkusuz, bu boşanma oranlarında büyük etkisi oldu. Pembe hayalleri olan insanlar, yaşanılan ekonomik kriz sonrasında, müthiş bir hayal kırıklığı yaşadılar. Aileler, bu hayal kırıklığına manevi dayanıklılıkları, akraba bağları ve toplumsal destek ölçüsünde direnç gösterebildi. Bunların yetersiz kaldığı durumlarda hayata tutunamama duygusu, boşanmaları körükledi.

Ayrıca, istatistikler ülkemizin Batı bölgelerinde, özellikle sahil şeridinde boşanma oranlarının daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Mesela, 1997 yılında İstanbul’da 5 bin 988, İzmir’de 3 bin 267, Ankara’da 2 bin 247 boşanma gerçekleşirken; Konya ve Erzurum’da ise 97 çift yollarını ayırmış. Rakamlar Doğu’ya gittikçe daha da düşüyor. Mesela aynı yıl, Hakkâri’de 3, Bayburt’ta 4, Bitlis ve Şırnak’ta 5’er çift boşanmış. Buradan hareketle, geleneksel kodların hâlâ baskın olduğu Orta ve Doğu bölgelerimizde boşanma oranlarının düşük seyrettiği söylenebilir.

Boşanma oranlarının neredeyse evlenme oranlarına eşitlenmeye başladığı Batı toplumlarına göre aile yapımız hâlâ sağlam görünse de, önümüzde hazin bir tablo olduğunu da inkar edemeyiz. Özellikle hızlı kentleşme, aile yapımız ve çalışma hayatındaki rol paylaşımında yaşanan değişiklikler, 1980 sonrası hızlanan tüketim kültürü, Batı kültürünün taklit edilmesinden doğan şaşkınlık ve iki arada bir derede kalmışlık, bu hazin tabloyu oluşturdu maalesef. Fakat hepsinden önemlisi, asıl, hayatın her boyutu gibi evliliği de ubudiyet kavramı dâhilinde değerlendiren bir medeniyetin mensupları olma kimliğimiz her geçen gün kan kaybettiği için bu noktadayız. Popüler insanlar üzerinden gayrimeşru ilişkilerin “seviyeli birliktelik” olarak sunulmasından, dillere dolanan şarkı sözlerine, dizilerde ön plana çıkarılan çarpık aile yapılanmalarından, aile mahremiyetinin ayaklar altına alındığı ve insanların seyirlik malzeme olmayı gönüllü kabullendikleri programlara şöyle bir göz attığımızda, bu konuda, ne denli ciddi bir yozlaşma süreci içinde olduğumuz görülecektir.

Oysa, insanı insan kılan en önemli vasfı, sorumlu bir varlık olmasıdır. İşte, evlilik, akitle bağlanma ve karşılıklı hak ve sorumluluklar yüklenme açısından bu özelliğimize hitap etmektedir. Modern zamanların özgürlüğüne ve haklarına düşkün, ama sorumluluklarına bir o kadar kayıtsız olan insanına, bahsettiğimiz bu çerçeve anlamsız ve sevimsiz görünüyor. Aynı şekilde, vefa, sadakat, sabır, fedakârlık, tahammül ve tevekkül de bu modern zihniyette kendisine yer edinemiyor. Aile kurmanın, anne baba olmanın anlam dünyalarında net bir karşılığı bulunmayan bireyler, bencil isteklerini merkeze alarak hayatlarını tek başlarına sürdürmeyi tercih ediyorlar. Bir şekilde yuva kurmuş olanlar ise evliliğin yürümediğini düşündükleri ilk anda boşanmayı üzerlerindeki yükü atma fırsatı biliyorlar. Oysa Arapça bir kelime olan “aile”nin etimolojik kökeni “karşılıklı birbirine muhtaç olan, birbirine dayanan ve güvenen” anlamı taşıyor. Buna göre ailenin temelinde dayanışma, güven, ilgi, yardım ve fedakârlık var. Aile tüm bireyler için bir güvenlik ve özgürlük ortamıdır.3

Yine de sevgi, saygı ve güven bağının çokça zedelendiği, aile yuvasının bir huzur ortamı olmaktan çok mutsuzluk ve şiddet üreten bir yer haline geldiği durumlarda boşanmaya ruhsat elbette vardır. Ancak daha evliliğe adım atarken “yürümezse boşanırız” şeklinde bir düşünceyle hareket etmenin “kendini gerçekleştiren kehanet” olma tehlikesini taşıdığını kim inkar edebilir? Tüm aile fertlerinin bedel ödediği bu süreçte en ağır fatura çocuklara kesiliyor ne yazık ki. Uzmanlar, zararın en aza indirgenmesi yolunda eşlerin tutum ve davranışlarına dikkat etmeleri ve olaya duygulardan ziyade akılla yaklaşmalarını salık veriyorlar.4

Neticede dinî ve ahlakî referansları göz ardı ederek yapacağımız hayata dair okumaların hangi çağda olursak olalım bizi eksik ve sorun üretmeye açık yapılanmalara götüreceği aşikar. Boşanma istatistiklerine bir de bu gözle bakıldığında, asıl ihtiyaç duyduğumuz şeyin külli bir zihniyet yapılanması olduğu açıkça görülebilir. Bizi yoktan var eden ve dünya hayatında imtihana tabi tutan Rabbimiz acaba evlilikten ne anlamamızı murad ediyor? Biz O’nun muradını anlama ve gerçekleştirme yolunda ne kadar çaba gösteriyoruz?

Hayatı evlilik dahil bütün boyutlarıyla kuşatan bir değerler sistemi olan İslam’ın ilk emrine tabi olup şu ayeti yeniden okumakla işe başlayabiliriz:
“Onun ayetlerinden biri de, içinizden, kendisinde huzur ve sükuna kavuşacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir. Bunda, kuşkusuz düşünen insanlar için dersler vardır.” ( Rum, 21)

Kaynaklar
1- Emanetten Mülke (s.39-56), Nazife Şişman
2- http://www.mercatornet.com/articles/how_the_west_might_find_god_again (interview)
3- Tavsiyeler-2 (s.7), Mustafa İslamoğlu
4- Kadın Psikolojisi (s.243), Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Ayten Yadigar

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s