Kırlangıçlar


Her akşamüstü, güneş yuvasına doğru harekete geçtiğinde, sıcağın harareti yavaş yavaş yok olmaya başlandığında onları görürüm. Dikkatimi çekerler hep. Birbirleriyle olan oynaşmaları beni kendilerine bağlar. İlk önce gözlerimi, sonra ruhumu,  düşüncemi, zihnimi kanatlarıyla uçururlar…

Bu gün çok yükseklerde uçuyorlar yine. Yukarda en tepede olma oyunu belki de yaptıkları. Hızla uçuyorlar, dalıyorlar, çıkıyorlar, iniş çıkışları ile farklı bir duygu yaşatıyorlar kendilerine bakan gözlere. Belki de hayatın inişli çıkışlı olduğunu söylüyorlar, kim bilir.

Onlarla ilgili ilk duyduğum bilginin yanlışlığını yine onların birinin yaptığı yanlışlıkla öğrendim. Çocuklar arasında konuşulduğunda, onların ayaklarının olmadığını öğrenmiştim. O sebeple konamazlardı ağaçlara, evlerin çatılarına, damlarına, taraçalara ve en önemlisi yere. Onları hiç yerde görememiştim. Diğer yerlerde de görmemiştim. Hep kanat çırpıyorlardı, uçuyorlardı, durmadan, duraksamadan, soluklanmadan belki de delicesine…

Ne yerlerdi ne içerlerdi hep merak etmişimdir. Bu konuda da yalan yanlış bilgileri arkadaşlarımdan öğreniyordum.

Çoğu kez onların ayaklarının olmadığını görmek düşüncesiyle, yakından uçtuklarında pür dikkat olur onları izlerdim. Onlar da benim kendilerini seyrettiğimi biliyormuşçasına daha gösterişli, daha alımlı, daha hızlı ve daha farklı uçarlardı. Seyredilmek onların da hoşuna gidiyordu. İki ev arasında, iki apartman arasında toplu dalış çıkışları yok muydu? Görülmeye değerdi doğrusu. İnsan kendisini almıyordu o çığlık gibi ötüşleri ile dalışlarından.

Her sene geldiklerinde artık yaz gelmiş sayılırdı. Onlar sıcaklarla gelirdi. Onlar geldikten sonra soğukların da sonu gelmiş olurdu. Bunu rahmetli annemden öğrenmiştim. Kırlangıçları ilk gördüğümde rahmetli annemin yanına gider, onları gösterir:

-Kırlangıçlar! derdim. Artık yaz geldi mi anne, diye sorar, vereceği cevabı bile bile cevabını dinlerdim.

– Aynı cevabı annemden defalarca dinlemekten ve onun söylediklerini kırlangıçlara bakarken dinlemekten dayanılamaz bir haz alırdım.

Demek ki, kırlangıç sıcaktı, yazdı, güzeldi, güzelliklerin habercisiydi. Güzelliklerin habercisi olan da güzel olmalıydı.

Bir de ebabil denilen kuşlarla onları karıştırırdım ilk zamanlarda. Ama onlar tellere, ağaçlara damlara konardı. Bir de çamurla sıvardı yuvalarını, sağlamcıydılar, sağlam yapıyorlardı yuvalarını.

Ebabil kuşlarına bakınca kırlangıçlara bakar, tekrar ebabillere döndüğümde Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmaya geldiği ordusunu hatırlardım. Ebabil kuşları taş, çamurdan pişmiş taşlaşmış parçalar atarak onların yok olmasına sebep olmuşlardı. Allah evini kurtarmak, korumak için, ebabillere görev vermişti. Bu kıssa beni hep etkilerdi. Beni başka dünyalara götürürdü. Ebrehe ve askerlerinin, ebabillerin atmış oldukları ile yenik ekinler gibi yer ile yeksan olmalarını hatırlatır ve hayali bir düşünceyle nasıl olduklarını merak ederdim.

Bir de Ebrehe’ye taş atan ebabilin benim gördüğüm tanıdığım kırlangıçların akrabası olan ebabil olmadığını, sürüler, topluluklar olarak uçuşan kuşlar olduğunu da o zamanlarda büyüklerimden öğrendim. Yine de her ebabil gördüğümde “Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.” ayetlerini ve Ebrehe’yi hatırlıyorum.

İlk defa bir kırlangıcı yakından görüyordum. Zavallıcık kanatlarını çırpıyor ama uçamıyordu. O göklerde süzülen, yerdekilerin kıskançlıkla baktıkları kırlangıç şimdi çaresizdi.

Kırlangıçların ayakları olmadığı için yere konarlarsa uçamazlar, derdi arkadaşlarım. Ben de öyle olduğunu düşünerek alıp havaya atmayı ve uçmasını sağlamayı düşündüm. Çünkü onlara uçmak yakışırdı, yerde çırpınmak değil.

Kırlangıçlar semaya yakışıyordu. Gökte güzeldi, yerde güzelliği yok oluyor acizlik içinde kıvranıyordu.

Çekinerek yaklaştım yanına. Elimi uzattım. Yaban olduğundan uzaklaşmak istiyordu. Ona bunu çok görmedim. İçimden bu haklı davranışından dolayı sevmek geldi. İşte iki avucumun ortasındaydı. Çaresizdi, kimsesiz olduğu titreyişinden anlaşılıyordu. Kimsesizlik, acizlik, çaresizlik zordu.

Hemen aklımdan ayaklarını kontrol etmek geçti. Ayaklarına baktım. Vardı. Evet, tam iki tane ayağı vardı. O zamana kadar bildiklerimin yanlış olduğunu öğrenmiştim.

Kırlangıçların ayakları vardı.

Ayaklarına bir ip dolanmıştı. Yuvasındaki çerçöptü belki ayağına dolanan. Ama olan olmuştu bir kere. Şimdi avuçlarımın arasındaydı.

Ayakları vardı.

Duran Çetin
Edebistan.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s