Ayna’nın sırrı


Güzelliğine düşkün, küçük bir kız çocuğu, aşıktı daha o demlerde suret aynalarına…
Bir gün gizlice, annesinin hazine gibi sakladığı makyaj çantasının yanına bir suçlu gibi yaklaşıverdi. Çantayı açtı hemen. Gördüklerinin her biri oldukça ilgisini çekti. Neler yoktu ki içinde…
Bir ayna, bir ruj, rimel, fondöten, krem ve adını bilmediği neler neler…
Pek çoğunun da niçin kullanıldığını anlayamamıştı aslında…

Rimel ve fondötenin rengini cazip görmeyince ilgisizce bıraktı.
Kırmızı bir ruja takıldı bakışları ve hemen alıverdi eline…
Zira her kız çocuğu gibi hayrandı kırmızıya. Kapağını açıp, dudaklarına ve yanaklarına sürdü. Göreni kahkahaya boğan bir vaziyette boyadı yüzünü.
Adeta sulu boya ile resim yapmayı öğrenen çocukların fırça darbeleri arasında boya fıçısı gibiydi… Rasgele fırçayı bir o yana bir bu yana savurmuştu sanki…
Bu yaşta yüzünün bu halinin güzel görünüp görünmediğini nasıl idrak etsin! Annesi bu malzemeleri kullandığına göre güzeldir ve yakışıyordur elbette…
Güzelleşmek için bunlar diye düşündü. Yoksa annesi kullanır mıydı hiç? Zira kaç kez annesinin aynanın karşısında bunları sürüşüne şahit olmuştu. O da annesi gibi aynanın karşısına geçip, kendi suretine uzun uzun baktı. Allahın doğal/fıtri boyası/sıbgatullah yerine, suni boyalar ile boyanmış kıpkırmızı yanaklar ve dudaklar aksediyordu aynada. Küçücük burnu, pürüzsüz teni, sevimli mimikleri ve yemyeşil gözleriyle gördüğü surete hayran oldu…
Beğenmiş gibiydi boyalı halini… Bu yaşta nereden idrak edebilsin şahsiyet olabilmek için, en yakınındaki aynayı taklit etmiş olduğunu..
Küçük kız bununla da yetinmeyip, bir de annesinin karşısına çıktı ve “anneciğim güzel oldum mu?” diye sordu.
Mukallidi önce kızıverdi küçük kıza… Üstelik bir güzel de patakladı…
Oysa Ayna/model kendisiydi. Kızmaya ne hacet!..
İşte küçük kızın aynalarla tanışıklığı o çok küçük yaşlarda başladı.
Sonraları henüz on dördünde, ayın on dördü gibi parlamaya başladığında, genç kız daha da güzelleşti, serpildi… Aynaların karşısından ayrılamaz oldu. Gün içinde kaç kıyafet değiştirdiğini yahut saçlarını kaç modele sokmuş olduğunu da hatırlayamaz oldu. Nasıl da gülümsüyordu aynalar ona derinden… Süslü bir kızmış vesselam meğer ta o günden…
Derken yıllar geçti ve zamanla gerçeklerle yüzleşti… Zahir güzelliklerin geçiciliğini idrak edince, batın aynalarla oyalanmaya başladı… Anlamaya başladı Filibelili’nin Amak-ı Hayal’deki “Aynalı Dede’yi”… Onun aynalarının sırrını… Gören göze ayna satan, aynalardan ayna beğenen müşterileri…
Gören göz için aynanın bir mana taşıdığını… Körler çarşısında ayna satılamayacağını…
Aynasız yaşanamayacağını… Tekâmülün olmayacağını…
Suretten Sirete giden yolculuğunda artık Siret aynalarına bakmaktaydı bu demde… Eskiden de elbiseler giyer aynaya bakardı şimdi de öyle lakin bir farkla… Ne kadar mana elbisesi varsa, bunları bir giyip bir çıkararak…Sonra yenilerini giyip, yeniden çıkararak… Kısacası bir halden diğer hale hep hicret ederek… Gönül aynasını hep cilalayarak… Lakin kim bildi erbabından başka sırrını?.. İdrak edemedi çoğu kimse aynanın esrarını… Kınadı onu çoğu zaman…
Ama küçük kız büyüdükçe aynanın kıymetini daha da iyi idrak etti. Parlattı, cilaladı onu ve kendi gönül aynasını… Birbirine baka baka kararan üzümler misali büründü onun rengine… Aşık olduğu ayna ona ifşa etti ona bir gün sırrını… İdrak ettiğinde aşk gerçeğini, anladı hakiki aşkın tanıdıkça artan olduğunu… Tanıdıkça azalanın bir yanılsama ve seraptan başka bir şey olmadığını… Anladı aşkın her dem bir tekamül, her dem bir arınış, her dem bir yanış olduğunu… İncelten, latifleştiren, ulvileştiren….
Buldu aynasını, bildi kendini… Bir süre sonra da anladı elbet aşık olduğunun kendi aynasından yansıyan aks olduğunu… Aynanın ona kendini aksettirdiğini…
Sonra yürüdü karşısındaki boy aynasına ve gülümsedi ona sevgi ve minnetle… Anladı…
Aynanın sırrı olmasa neye yarardı ki ayna? Nasıl gösterirdi ona kendini?
O da sırlanmak, sırlamak istedi gönül aynasını… Ayna ile ayn oldu… Ayan oldu… Ayan olunca da yok oldu… Ayna artık onun içindeydi. Kendisi ayna idi artık ol demde… Hakikatini idrak ettiğinde de hala sevdi aynayı… Daha da büyük bir sevgiyle… Müşvikane; müteşekkirane; vefakarane…

Anladı böylece aşk gerçeğini… Hakiki aşkın gözü söylenildiği gibi kör eden değil, idrakini açan bir ayna olduğunu… İşte buydu aşkın hakikati… Lakin ayna nerede?…
Anlattı anlatıcı bu hikâyeyi ve yeniden yorumladı… Lakin çoğu kimse anlayamadı hakikatini sırra vakıf olanlar dışında…
“Ayna ile bütünleşmiş miydi, yoksa ayna mı onunla bütünleşmişti?”… Anlaşılmanın ne önemi vardı ki, anlaşılmak için yazılmamıştı bu hikâye de… Zaten hayatta kaç kişi anlardı insanın hakikatini…
Paylaşmak içindi sadece, paylaştıkça bütünlenmek için, sevi/muhabbet için…

Sevda Dıraga Canbaz
Edebistan.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s