Kâ’b b. Mâlik: Sessizlikle Cezalandırılan Şair


Sadağında kelimelerle dolaşıyor. Bir şair o, oklarıyla yangın çıkartan. “Söyle!” denildiğinde geriyor yayını, öyle bir geriyor ki, daha fırlamadan ok kanatlarını tutuşturuyor akbabaların. “Sus!” denildiğinde mühürlüyor sadağını, öyle bir mühürlüyor ki, zalimlerin ateş, mazlumların su serpiyor içine. Bir ailenin bir evladı, içi dışı bir. Bir’i tanıyor, teslim oluyor Bir’e. Medineli; Bir’e teslim olan Mekkelileri ağırlıyor evinde. Ve Bir’e çağıranın üç şairinden biri oluyor Kâ’b b. Mâlik, Hassan b. Sâbit ve Abdullah b. Revâha’yla birlikte. Bu Cennet şairleri, cehennemler taşıyor sadaklarında. Bir’e davet edene dil uzatanlar alevler içinde açıyorlar gözlerini. Kırk beyitlik kamçılar altında.

Müslüman olmadan önce de Medine’nin beş büyük şairinden sayılıyor Kâ’b b. Mâlik. Evs ve Hazrec arasındaki savaşlarda diliyle fırtınalar koparıyor. İyi bir eğitim almış; hesap da biliyor kitap da. Fakat asıl Kitab’ı tanıdığında gümüşken altın oluyor kelimeleri. Öyle mısralarla kuşatıyor ki Devs kabilesini, Müslüman oluyorlar. Yanlış duymadınız, tarih boyunca ilk defa hayal orduları düşürüyor gerçek bir kaleyi; burçlarda dalgalanmaya başlıyor hakikat. Yıl 622. Son Peygamber’i Medine’ye davet etmek üzere Berâ b. Ma’rûr’la birlikte Mekke’ye gidiyor Kâ’b. Onun şair ol­duğunu öğrenen Nebî’nin gözleri ışıldıyor. Sonra kelimelerine düşürüyor bu ışığı sevinç olarak. “Biat” konuluyor adı sevincin.

Nihayet ay doğuyor üzerlerine veda tepelerinden. Şükretmek vacip oluyor ve Kâ’b, ” Ehl-i Suffe”denilen o seçkin yoksulların içinde alıyor yerini. Denilenin “sınır”, sınırlar aşıldığında savaşmanın “görev”, harbin ise “hile” olduğunu öğreniyor orada. Gün geliyor Peygamberle zırhlarını değişiyorlar Uhud’da. Kılıçlar, oklar, mızraklar hedeflerini şaşırıp Fedai’yi yaralıyorlar. On yedi yerinden kan fışkırıyor şairin ne gam! O kılıcın hakkını kim verecek diye bakıyor. İşte Ebu Dücâne başında kırmızı sarığı yeri yaracakmış gibi yürüyerek, bir bir biçiyor akbabaları Peygamberin kılıcıyla. Kara kanatlar uçuştukça meydanda Kâ’b’ın yaralarına şifa oluyor. Fakat neler oluyor! Hamza mı düştü yere? Okçular ganimet peşine düştü de rüzgârın yönü mü değişti! Akbabalar neden “Muhammed öldü!” diye bağırıyorlar! O kargaşada ilk kez Kâ’b görüyor yüzünü Son Peygamberin.  Haykırıyor coşkuyla: “Müjdeler olsun ey müslümanlar, yaşıyor Rasûlullah!”diye. Fakat izin yok buna. O da ne, Hz. Peygamber, “Sus!”diyor, parmağını koyarak dudağına. Harp bu! Söylemek de hak, susmak da.

Susuyor Müslümanlar konuşmuyor Kâ’b’la. Bir başka imtihan bu, Uhud sınavı değil. Böyle emretti Peygamber, “Konuşulmayacak!” Ne onunla, ne de onun gibi Tebük Savaşı’na katılmayan iki Bedir gazisi, Hi­lâl b.Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’ el-Âmirî’yle. Mazeretleri varsa söylesinler, cihattan geri kalan hastalar, yaşlılar, engelliler gibi. “Allah hükmünü bildirene kadar konuşulmayacak.” Eşleri bile “eş” olmayacak bu süre içinde. Neredeyse lâl kesilecek bütün tabiat. Sessiz bir kuyu olacak yeryüzü onlara.

Kâ’b b. Mâlik, meyvelerin ve gölgelerin insanları rehavete çağırdığı bir mevsimde erteledi durdu savaş hazırlıklarını. Oysa gücü yerindeydi ve iki bineği vardı.”Nasıl olsa yetişirim!”diye ağırdan alırken sefer emrini, ordu Tebük’e vardı. İşte orada sordu Hz. Peygamber, ” Kâ’b b. Mâlik ne yaptı?”diye. İşte o anda pişmanlık ateşleri kuşattı şairi, o anda üşüdü hurma ağaçları Medine’de. Geride kalan seksen kişiden biriydi Kâ’b. O seksen kişi ki içlerinde mazeret sahibi olanların yanı sıra münafıklar da vardı. En çok da buna içerliyordu Kâ’b. Bari bir mazereti olsaydı!

Ve ordu döndü Tebük’ten. Mazereti olanlar mazeretlerini, münafıklar yalanlarını söylediler Hz. Peygambere. Kâ’b bin Mâlik’e gelince; “Neden gazadan geri kaldın! Sen biat etmemiş miydin?” sorusu yıldırım gibi düştüğünde, yalana başvurmadı. “Ben doğruyu söyleyerek Allah’a iltica ediyor, O’nun hükmünü bekliyorum. And olsun ki gazadan geri kalmam için bir özrüm yoktu. Hiç bu kadar güçlü ve geniş imkânlı olmamıştım!”dedi efendisine. Bunun üzerine ” Allah hükmünü verinceye kadar bekle!” dedi, Hz. Peygamber Kâb’a, tıpkı Hilal’e ve Mürâre’ye söylediği gibi. Bunun üzerine kapandı dudaklar, müthiş bir sessizlik kapladı Medine’yi.

Kâ’b b. Mâlik’i görenler yolunu değiştiriyorlardı konuşmamak için. Mescide gittiğinde Rasûlullah’ın gözlerini üzerinde hissediyor, ona doğru döndüğünde, yüce Peygamber yüzünü çeviriyordu. Gelen her gün sessizliği daha da derinleştiriyordu. Kâ’b çok sevdiği amcasının oğlu Ebû Katâde’ye selam vermiş, ancak selamına bir karşılık alamamıştı. ” Ebû Katâde! Allah aşkına söyle! Allah ve Rasûlü’nü sevdiğimi bilmiyor musun!”dedi Kâ’b. Ebû Katâde ise susmaya devam etti. Kâ’b aynı cümleyi tekrarladı ant vererek. Katâde yine sustu. Üçüncü defa “Allah ve Rasûlü’nü sevdiğimi bilmiyor musun!” diye feryat edince, kısık bir sesle konuştu Katâde: ” Allah ve Rasûlü bilir!” Bunun üzerine Kâ’b gözyaşları içinde uzaklaştı oradan.

Ellinci sessiz gecenin fecrinde sabah namazını kılmak için evinin damına çıkmıştı Kâ’b. Nefes alamıyordu evde. Dayanılır gibi değildi bu suskunluk! İşte o vakit duydu Sel Dağı’ndan birinin seslendiğini: ” Ey Kâ’b! Müjde!” Kapandı secdeye hemen. Müjdeci yanına geldiğinde sevinçten bütün elbiselerini hediye etti ona. Emanet bir elbiseyle koşmaya başladı Rasûlullah’a ağlayarak. Halk bölük bölük karşılıyordu onu yollarda. O hiç durmaksızın koşuyordu, “Allah tövbeni kabul etti. Mübarek olsun,”sesleri arasında. Nihayet mescide vardı, huzuruna çıktı  Hz. Peygamberin ve o müthiş cümleyi duydu: “Annenin seni dünyaya getirdiği günden beri yaşadığın en hayırlı günle müjde sana!” Tepeden tırnağa titredi Kâ’b ve sevinçle sordu: ” Ey Allah’ın Rasûlü! Tarafınızdan mı müjde, yoksa Allah katından mı!” “Allah katından!” dedi Peygamber. Bunun üzerine bütün malını Allah yolunda bağışladı Kâ’b kendisine hiçbir şey ayırmadan. Fakat şefkatli Nebî malının bir kısmını kendisine alıkoymasını isteyerek, “Bu senin için daha hayırlıdır,” buyurdu.

Birden canlandı Medine. Kaybolan sesler geri döndü şehre. Defler çalmaya başladı. Sürüler halinde havalandı kuşlar cıvıldayarak. Her varlık Kâ’b’a sesini duyurmaya çalıştı. Hurma ağaçları bile hışırdadılar. O günlerde ve yüzyıllar boyunca hafızlar seslerine daha bir özen gösterdiler Tevbe Sûresi’ni okurken:

Geri bırakılan üç kişiye de yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş ve nefisleri de kendilerini sıkıştırmıştı da, Allah’tan başka sığınacak hiçbir şey olmadığını anlamışlardı. Sonra onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah, Tevvâb, Rahîm olandır.” (Tevbe, 118)

A. Ali Ural

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s