Hz. Ebu Bekir: Peygamberle Arkadaş Olmak


Bütün oklar Medine’yi gösteriyordu. İşaret verilmiş, yol hazırlıklarına başlanmıştı. Sırası gelenler tarihin ve takvimin seyrini değiştirecek bu yolculukta yerlerini alıyordu. Mekke’nin basıncı o kadar yükselmişti ki, bir pencere açılmasa nefes alıp vermek mümkün olmayacaktı. Kendisi için de vaktin geldiğini düşünüyordu lakabı “Çok samimi” ve “Çok sadık” olan. Samimiyetinin ve sadakatinin gereği kapısını çaldı O’nun ve izin istedi yolculuk için. O ise “Dur bakalım, belki Allah sana bir arkadaş nasip eder,” diyerek erteledi bu yolculuğu. Ta ki bilgisizlik ve karanlık evrene gönderilen ışığı söndürmek için sözleşene kadar. Bu kez kapısı çalınan “çok samimi” ve “çok sadık” olan, gelen ise O’ydu. Demek birlikte yola çıkacaktılar! Demek yol arkadaşıydı! Bir peygamber! Ebû Bekir Sıddîk sevinçten ağlıyordu…

Peygamberliğini açıklar açıklamaz inanmıştı O’na. Bir an bile tereddüt etmemişti. O söylüyorsa doğruydu. Kendisine, “Arkadaşın akıl almaz şeyler söylüyor, Kudüs’e bu gece gidip geldiğini, göklere çıktığını anlatıyor,” dediklerinde, “O mu söylüyor bunu?” diye sormuş, “Evet!” cevabını alınca “O söylüyorsa doğrudur!” demiş ve soluğu Hz. Peygamberin yanında almıştı. O sırada Hz. Peygamber Mescid-i Aksa’yı anlatıyordu. Sözünü tamamlayınca Hz. Ebû Bekir (ra), “Doğru söylüyorsun ya Rasûlallah!” dedi heyecanla. Ve o günden sonra “Sıddîk” denildi Hz. Ebû  Bekir’e; yani “Çok samimi” ve “Çok sadık” olan! Kudüs’e gitmenin lafı mı olurdu, o daha büyük hususlarda tasdik ediyordu arkadaşını. Gökten vahiy geliyordu O’na gece gündüz! O söylüyorsa doğruydu!

Hz. Ebû Bekir Habeşistan’a hicret için yola çıktığı günü hatırladı. Yolda İbnu’d-Dağne’ye rastlamış, Mekke’nin Ebû Bekir gibi değerli bir kişilikten mahrum kalmasına gönlü razı olmayan İbnu’d-Dağne Müslüman olmamasına rağmen Ebû  Bekir’i himaye ederek Mekke’ye geri dönmesini sağlamıştı. Ancak bir şartı vardı müşriklerin, ibadetini evinde yapacak, dışarıda Kur’ân okumayacaktı. Zira O’nu dinleyen insanlar etkilenip Müslüman oluyordu. Başlangıçta bu şartı yerine getirdiyse de bir süre sonra dayanamayıp evinin bahçesinde Kur’ân okumaya başlamış, bu yüzden İbnu’d-Dağne’nin uyarısına maruz kalmıştı. Seçimini yapmalıydı. Ya himaye, ya Kur’ân. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı vermişti ona: “Himayeni iade ediyorum. Ben Allah’ın ve Peygamberinin himayesine razıyım!”

İşte Allah’ın ve Peygamberinin himayesinde başladı büyük yolculuk. Peşlerindeydi bilgisizlik. Hem de bir servet vaat ederek bulanlara. Halbuki bir gerçeğe tanık olmuştu üç gün üç gece saklandıkları mağara. Yalnız değillerdi. O her dediği doğru olan Peygamber söylemişti: “Lâ Tahzen! İnnallahe Maanâ!” O halde kimse dokunamazdı O’na. Rahat bir nefes aldı Ebû Bekir. İlk önce o girmişti mağaraya Peygamberine bir şey olur diye. Elbisesiyle tıkamıştı topraktaki delikleri yılan olur korkusuyla. Elbisesi yetmemişti de, topuğuyla tıkayıp geçirmişti geceyi. Himaye mağaradan sonra da devam etmiş peşlerine takılan bir atlı tam onları yakalayacakken batmıştı kumlara. Nasıl bir peygamberdi O! Ne muhteşem koruma!

Sonunda Medine’ye doğdu ay. Hz. Ebû  Bekir, o cömert arkadaş yanında getirebildiği dirhemlerle satın aldı yetimlerden Peygamber Mescidi’nin arsasını. Nasıl da severdi bu yolda harcamasını! Müşriklerin kızgın taşlar altında ezdiği Bilal’i beş ukiyye altın karşılığında kurtarıp azat etmişti de,”Bir ukiyye altın versen onu yine satardık!” demeleri üzerine, ” Şayet yüz ukiyye isteseydiniz, onu yine alırdım!”demişti. Tebük Savaşı’ndan önce dört bin gümüş dirhemle Peygamberinin huzuruna gelmiş, Hz. Peygamberin “Ev halkına ne bıraktın?” sorusunu: “Allah ve Rasûlunu!” diyerek cevaplamıştı.

Zira o dünyayı değeriyle ölçebiliyor, düşman ordusundan değil, nefsin üzerine yürüyüp kuşatmaya çalışan dünyadan korkuyordu Müslümanlar için. “Gördüm ki dünya size doğru gelmekte. Niçin geliyor! Kuşatmak için sizi! Bana öyle geliyor ki, sizler de ipekten perde ve döşemeler, atlastan yastık ve şilteler edinecek ve yün yataklarda yatmaktan, diken üzerinde yatıyormuşçasına acı duyacaksınız.” diyor, “Gençlikleriyle övünen delikanlılar nerede? Medâin şehrini kurup etrafını surlarla çeviren krallar nerede? Nerede savaş meydanlarında zafer kazananlar? Zaman onları yok etti. Şimdi onlar, mezarlarının karanlığındadırlar. Acele etmelisin acele! Kurtulmaya bak, kurtulmaya!” diye haykırıyordu. Ve bu yüzden Hz. Ömer şu olayı anlatıyordu: “Medine’nin dış mahallelerinden birinde âma bir ihtiyar kadın vardı. Her gün ona uğrayıp yardım etmek isterdim. Fakat ne zaman gitsem, benden evvel birinin uğrayıp her işi yaptığını görürdüm. Merak ettim, her gün bu sevabı işleyen kimdir diye. Bir gün çok erkenden yanına uğradım ihtiyarın. Ne göreyim! Bu hayrı işleyen Ebû Bekir değil mi!”

*   *   *

Bir Mayıs günü ağaçların özsuları köklerden dallara doğru tırmanırken minberin merdivenlerinde yükseliyordu O. Söylediği her sözü gönül mahfazalarında bir mücevher gibi saklayan sahabeler dikkat kesilmiş bekliyordu. On bir yıl geçmişti hicretin üstünden ve efendileriydi kalplerini çarptırarak minberde yükselen. Heyecanları ölçülemeyecek kadar büyüktü. Çünkü her yükseliş yeni haberler getiriyordu gökten. Rahmetin yıllardır yağdığı bu ravzada çıt çıkmıyordu yine. Ta ki Hz. Ebû Bekir’in kalbine bir yıldırım düşene kadar minberden. Hz. Peygamber, yüce Allah’ın bir kulunu dünya ile kendi yanında olandan birini tercih etmekte serbest bıraktığını, o kulun da Allah’ın yanında olanı tercih ettiğini söylediğinde olan olmuş, Hz. Ebû Bekir önce hiç kimsenin duymadığı bir gök gürültüsüyle sarsılmış ve arkasından yaşlar boşanmıştı gözlerinden. Hastalandığını herkes bilse de ilk o hissetmişti ayrılık vaktini. Anlamıştı, O kuldu Rasûl-i Ekrem. Hz. Peygamber hıçkırıkların susmasını istemiş, Ebû Bekir’in kapısı dışında mescidin avlusuna açılan bütün kapıların kapatılmasını emretmişti. Ardından İslâm’a ondan daha yararlı bir kimse tanımadığını belirterek insanlar arasında bir dost edinecek olsa Ebû  Bekir’i tercih edeceğini söylemiş, namaza çıkamayacak kadar şiddetlenince hastalığı, imamlığı Ebû  Bekir’e terk etmişti. Hz. Peygamberin yerine geçmek… O istemeseydi tahammül edemezdi. Yükü ne kadar ağırdı! Ve ne kadar sevinmişti bir sabah namaza durduğunda yanında! Şükür Peygamber iyileşmişti! Sevinç yeniden dalgalandı ravzada. Sahabeler yeniden canlandı. Ebû  Bekir izin aldı Rasûl’den evine gelmek için. Birkaç saat sonra tam gidecekken evine o haber ulaştı kendisine: Ayrılmıştı. Kavuşmak için Rabbine.

Hz. Ebû Bekir son peygamberin evine koşuyor. Efendisinin yüzünü açıp öpüyor son kez alnından. “Ölümün de hayatın gibi güzel ve temiz!” diye inliyor. Omuzlarını çatırdatan sorumluluğu olmasa hiç ayrılmayacak. Halbuki onu bekleyenler var mescitte Peygamber nasıl ölür diye şaşıran! Yetişmeli Ebû Bekir, acının yanlış sözler söyletmesine izin vermemeli. Bunun için yarasını küreyip kükremeli gerçek adına: “Kim Muhammed’e tapıyorduysa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim ki Allah’a tapıyorsa Allah bâkî ve ebedîdir!” İşte bu söz ve peşinden okuduğu âyet yatıştırıyor ruhları. Ebû Bekir’i ezen sorumluluktan onlar da paylarını alıyor. Zaman akmakta ve yapacak çok şey var. O halde geç kalmamalı. Şûradan Ebû  Bekir çıkıyor. Peygamberin cennetle müjdelediği yol arkadaşı! Ve çıkıyor Ebû  Bekir kutlu minbere… ” Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde yönetiminizi üstlenmiş bulunuyorum. İyi yönetirsem bana yardımcı olunuz; kötü yönetirsem beni uyarınız ve düzeltiniz,” diyerek başlıyor konuşmasına, başa geçenlerin söylemekten korkacağı sözlerle. Sonra şöyle devam ediyor iktidarı yani gücü tanımlayarak: ” Zayıflarınız benim nezdimde kuvvetli sayılır, onun hakkını başkalarından alıveririm. Güçlüleriniz bana göre zayıf demektir, onlardan başkalarının hakkını alırım!”

Söylediklerini yapıyor Ebû  Bekir. Hz. Peygamberin Suriye üzerine göndermek istediği orduyu O’nun tayin ettiği genç komutan Üsâme’nin atının yanında yürüyerek uğurluyor aldırmayarak itirazlara. ” Gençtir, azatlı kölenin oğludur.”diyenleri, “Peygamber uygun bulmuştur!”diye cevaplıyor. Zekatını vermeyen bedevilere fakirlerin hakkı için, Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra türeyen yalancı peygamberlere gerçek için savaş açıyor. Ancak savaşırken bile ilkelerine sahip çıkmasını istiyor Müslümanların. Yeryüzünün bütün komutanlarına sesleniyor Üsâme’nin zatında: ” Zulmetmeyiniz. Kimsenin azasını kesmeyiniz. Çocukları, ihtiyarları, öldürmeyiniz. Ağaçları kesip yakmayınız. Yemiş veren ağaçlara dokunmayınız. Hayvanları gıdadan başka bir maksat için kesmeyiniz. Yolda manastırlara çekilmiş adamlara rast geleceksiniz, onları kendi hallerinde bırakınız.”

2 sene, 3 ay, 10 gün sürüyor Ebû Bekir’in halifeliği. Bu kısa zamanda fitneler bastırılıyor, fetihler yapılıyor, hafızların gazalarda şehadetiyle Kur’ân’dan bir şeyler kaybolur korkusuyla sayfalara yazılı olan âyetler başta vahiy katipleri olmak üzere büyük sahabelerden oluşan bir heyetin nezaretinde toplanıp mushaf haline getiriliyor. Devlet malı titizlikle korunuyor. Övgüden hoşlanmıyor Ebû Bekir ve kendisini övenleri duyduğu zaman şöyle yalvarıyor Rabbine: “Allah’ım! Beni benden iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan iyi tanırım. Beni onların zannettikleri gibi hayırlı bir kul yap!” Fakat hepsinden öte süt sağıyor halife! Halife olmadan önce yaptığı gibi. Halife olduktan sonra mahallenin kız çocuklarından birinin “Artık bize süt sağmaz!” dediğini işitince, “Yine sağıveririm kızım!”diyor gülümseyerek. Ve ekliyor: “Mevkiin beni eski halimden ve gidişatımdan ayırmamasını Allah’tan dilerim.”

“Sana doktor çağıralım!” diyorlar ölüm döşeğinde. “Tabip beni gördü!” diyor, “Ben istediğimi yaparım!”dedi. 

A. Ali Ural

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s