05.09.08

Deli…

Yazı kategorisi: İslam 9:03 pm yazan: Minik Kelebek

Kapıları yıkarcasına tekmeleyeceğim, limandaki bütün vapurların ve şehirdeki
bütün fabrika bacalarının canavar düdüklerini öttüreceğim, trafiği durduracağım, insanları oldukları yerde mıhlayacağım ve gök tavanını yıkan bir sesle haykıracağım geliyor:
- İnsanlar! Allah var! O’nu düşünmekten başka her işe paydos!…
Bana “deli” mi diyecekler?
Canım kurban, aklın son durağı olan böyle deliliğe!..

Necip Fazıl Kısakürek

Zara - Ey sevdiğim sana şikayetim var…

Yazı kategorisi: Videolar 8:00 pm yazan: Minik Kelebek

Kurtlar vadisi Irak: duâ

Yazı kategorisi: Videolar 8:41 am yazan: Minik Kelebek

Gökmen - Hasret türküsü

Yazı kategorisi: Videolar 8:38 am yazan: Minik Kelebek

05.08.08

Daha Kur’ân ne desin?

Yazı kategorisi: Şiirler 4:09 pm yazan: Minik Kelebek

Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur’ân çağında;
Çırpınıp duruyorsun, cehâlet batağında.
Kalbin katı… Gözün kör… Başın kibir dağında
Kur’ân sana gel diyor, bak bendedir adresin.
Ey eşref-i mahlûkat!.. Daha Kur’ân ne desin!..

Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün ayetlerini.
Ya Peygamber, ya şeytan… Seç diyor rehberini;
Öyle seç ki; sırattan rüzgar gibi geçesin,
İlle şeytan diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!..

Ya Cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar,
Mekân var mı dünyada, öyle derin, öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar.
Diyor ki; hesabı var, aldığın her nefesin;
Mezarlar konuşurken..Daha Kur’ân ne desin!..

Malın, mülkün, şöhretin, dünyada herşeyin var;
Ya dünyadan Rabb’ine, götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan, şu üç günlük itibar;
Bir dördüncü gün var ki; çok çetindir bilesin,
Bunlar masal diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!

Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur’ân;
Paramparça olurdu.. Dağ, Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için.. Daha Kur’ân ne desin!..

O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana;
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana,
Ne kadar sevdiğini, buradan anlasana !
Sen ki; taparcasına, kendine kul kölesin,
Nefsini put yapana.. Daha Kur’ân ne desin!..

Bir gün var ki; çok yakın, dağların yürüdüğü,
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü,
Kâinatı toz duman, dehşetin bürüdüğü;
Kıyâmet senaryosu, oyun değil bilesin;
Hâlâ ürpermiyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!..

O büyük mahkemede, bütün diller susacak;
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak.
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;
Açılacak önünde, defterleri herkesin;
Kendine gelmen için.. Daha Kur’ân ne desin!..

O gün, buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;
Yandıkça o deriler, değişecek bilesin;
Hâlâ secde yok ise.. Daha Kur’ân ne desin!..

Gör ki, dünya sırtında, nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ’ya dolu dizgin koşuyor;
İşte Cennet.. İşte sen.. Gayret et ki giresin;
Ey! Eşref-i mahlûkat!.. Daha Kur’ân ne desin!..

Cengiz Numanoğlu

Arafat’ta söz verdim

Yazı kategorisi: Şiirler 4:07 pm yazan: Minik Kelebek

Mevlâ’ya dua ettim, kolay kıldı işimi;
Kucakladım Kâbe’de, üç milyon kardeşimi..
Bırak artık, ey şeytan! Bırak artık peşimi;
Arafat’ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Kefen misâli beyaz ihramlara sarındım,
Kanat kanat, melekler gölgesinde barındım,
Nefsin bataklığında, hevâlardan arındım,
Arafat’ ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Dilde Kur’ân , elde mey, ikiyüzlü yaşamam,
Çağdaşlığı saptırıp, şer peşinden koşamam,
”Hoşgörü” diye diye, dalâlete düşemem;
Arafat ‘ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Milyonlarca bedeni, kuşatırken çöl yeli,
Milyonlarca sînede, titrerken gönül teli,
Milyonlarca gözlerden, akarken tevbe seli,
Arafat’ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Nûra bulanmış eller, semâları delerken,
Rabbim, kul defterinden, günahları silerken,
O şeytan ki; nefretle, neşterini bilerken,
Arafat’ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Öyle bir aşkla yandım, güneş sönse sönemem,
Gökler tersine dönse, Hakk yolundan dönemem.
Îman tahtına çıktım.. Ölüm ne ki!.. İnemem,
Arafat’ta söz verdim Cenab-ı Allah’a ben…

Tok sofrada aç durmak, zor gelse de nefsime;
El açmam mâsivâya, leke sürmem neslime,
Tertemiz dönmek için, toprak olan aslıma,
Arafat’ta söz verdim, Cenâb-ı Allah’a ben…

Cengiz Numanoğlu

05.07.08

Psikanaliz’e özel bir eleştiri

Yazı kategorisi: Psikanaliz 4:42 pm yazan: Minik Kelebek

Yüce dinimiz İslam, insan fıtratı için koyduğu kurallar açısından yararlı ve gerekli bir sistemin adıdır. Sistemin ortaya koyduğu prensiplerin, insanın kişisel gelişimine tıpatıp uyduğu değişik ayetlerde belirtilir:
“Seni yaratan Rabb’in bilmez mi?”,
“Yaratan ve bilen ancak Rabb’indir” gibi âyetler, Sistemi organize eden Rabb’in, yarattığı terkipsel oluşumlarla olan yakın ilgisini vurgular. Bizdeki özellikleri en iyi bilen yine bizdeki Rab’dir. Sistemi organize ederken de özellikle insanın fiziki ve ruhi yönünü bir bütünsellik içinde ele almış ve de o şekilde algılanmasını dilemiştir diyebiliriz.

Bir çok terkipsel özelliğe sahip olan insanın bir yönü de “cinsel oluşum ve gelişim” sürecidir. Sistem içinde gelişim gösteren cinsellik, elbette ki İslam’ın red konusu olamaz.
Bilâkis bir realitedir. Bizzat Kuran’da, farklı cinsler arasında oluşturulan bir cazibe unsurunun varlığı vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte dinimiz, ergenlik çağıyla birlikte gelişim gösteren “iffet,namus, edep…” ve bu gibi ahlak prensiplerinin sınırlarını da çizmektedir. Tam bu noktada, Psikanaliz düşüncesine baktığımızda ise dikkâtlerin özellikle birtakım cinsel objeler üzerinde yoğunlaştığını çok açık bir şekilde müşahede edebiliriz. Bunu IQ’su düşük bir insan bile fark edebilir. Psikanaliz düşüncesinde insan, farklı bir şekilde tanımlanır. Her şeyden önce, psikanalistlerin insanın ruhi yönünü gözardı ettikleri anlaşılmaktadır. İnsan faktörü sadece fizik beden olarak ele alınır. İhtiyaçlar konusunda sadece fizik bedene hitap eden tanımlamalar yapılır. Bunlar da bilimsel bir maske altında gizlenerek, insanın bedenselliğe yönelmesi bir şekilde amaçlanır. İsterseniz, bu arada ufak bir tespit de düşüncenin fikir babası olan Sigmund Freud’dan yapalım:
Freud’a göre kişilik; İD, EGO ve SÜPER EGO olmak üzere birbirine bağlı üç bölümden oluşur. İD’ de zevk prensibi egemendir. EGO ve SÜPER EGO’DA ise insanın ahlaki değerleri saklıdır. İşte bahsetmek istediğim düşünsel sapma tam bu noktada başlar. Şöyle ki:
En azından, insanı kişilik yönünden geliştiren etkenlerin Ego ve Süper Ego’daki ahlak, din, hukuk gibi faktörler oluşu gözardı edilmektedir. Bu faktörlerin sadece kişisel denge faktörü olduğu lanse edilir. Buna karşın, zevk prensibinin, yani cinselliğin yer aldığı bilinçaltı ise büyük ölçüde öne itilerek insanın kişilik özünün bilinçaltı olduğu belirtilir. Bir başka deyişle, Psikanaliz’de
insanın kişilik oluşumunda etkin gücün “Libido” olarak tabir edilen cinsel enerji olduğu imajı verilir. Libido’nun gelişime bir şekilde katkısı olabilir. Ama, etkinlik sadece buna indirgenmemelidir.

Kısacası; Psikanaliz ve benzeri düşünce şekilleri kanımca zihni bulandıran, insanı beyin ve ruh gücünü ortaya çıkarıcı çalışmalara karşı perdeleyen, bozuk ve sapkın düşünce sistemleridir. Etkileyicidir. Ama bir o kadar da tehlikeli bir bilimsel maske niteliği taşır.

Eğer insanoğlu yaratılış sistem ve düzenini fark eder ve okuyabilirse ve dahi kozmik bilinçle özdeşleşebilir hale gelirse, işte o zaman belki de ne hipnoza, ne serbest çağrışıma ne de Rüya Analizi gibi teknik uygulamalara ihtiyaç bile kalmayacaktır. Bu da ancak, demin de belirttiğim gibi, fizik beden boyutunun şartlarından sıyrılıp, ruh boyutunun zamansız ve mekânsız ikliminde yer almakla hissedilebilir ve de yaşanabilir. Aksi taktirde, bilincin kendini fizik beden şartlarından soyutlayamaması nedeniyle kendini et-kemik beden olarak kabullenme şartlanması oluşacak, bunun sonucunda da birtakım duygusal bunalımlar, cinsel sapmalar, sendromlar insanlar için kaçınılmaz bir hal alacaktır.

Yazımı tarihi bir olayı vurgulayarak bitirmek istiyorum:
Yer Hiroşima… Tarih 6 Ağustos 1945. Atılan atom bombasının etkisiyle şehrin 10 km2’ lik bölümü yerle bir olur. Ölüm hadisesi ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir. Şöyle ki:
Atom bombasının patladığı yerde hava şiddetle ısınır ve büyük bir sarsıntı oluşur. Bu meyanda, masum halkın kafasında şöyle bir düşünce şekillenir: “ Bir an önce evlerden dışarı kaçmalıyız. ” Ama bu düşünce bir yanılgıdır. Ölüme bilerek adım atma sayılır. Çünkü, sarsma ve sıcaklığın etkisiyle bunalan ve tedirginleşen halk, bu hareketi bir kurtuluş çaresi zannetmiş ve atom bombasının gerçek yüzünü acı bir şekilde görmüştür. Evet, bu zavallı insanlar, radyoaktif ışınların kurbanı olmuşlardır. İşte bu olayda gerçek, nasıl yanılgıya dönüşebiliyorsa, Freud’un düşünce sistemindeki sapma da o kadar yoğundur. Maalesef, Freud’un bu görüşü ortaya atması, kokaini dünyaya harika ilaç olarak yaymasıyla eş değerdir.

Her bilim dalında ortaya çıkabilen bu türlü düşünsel sapmalarla, bizzat bilimin kendisi mesul tutulmamalıdır. Evet, psikoloji bilimi müsbet gelişimleriyle birlikte dimdik ayaktadır ve hızla gelişmeye de devam etmektedir. Tasavvufta “Nefis” olarak ifade edilen “Benlik bilinci”nin özelliklerinin tespit edilmesinde ve de sırlarının açığa çıkarılmasında önemli bir yere ve saygınlığa sahiptir. Yani Psikoloji, bir bakıma nefsin tahlil laboratuvarı işlevini görmektedir diyebiliriz. Bizler için önemli olan husus da, bu bilimin ve diğer bütün bilimlerin, insanlığın faydası istikametinde uygulanabilmesidir.

Nazım Akpınar

Freudçuluk Nedir ? İlmi Geçerliliği Var mıdır ?

Yazı kategorisi: Psikanaliz 4:36 pm yazan: Minik Kelebek

Freud, 1856 yılında Avusturya’da doğdu. Tüccar olan babası, 2 çocuğunun olduğu ilk evliliğinden sonra, 40 yaşındayken 20 yaşındaki bir kızla ikinci evliliğini yapmıştı. Freud, Yahudi idi. Siyonizme inanıyordu. Çocukluğu ve gençliği, yahudilere karşı o zamanki aşağılayıcı muamelelerle geçti. Babası da kendisine yapılan küçültücü hareketleri oğluna anlatıyor ve onu kinlendiriyordu. Freud bu telkinlerle, yahudi olmayanlara karşı intikam hırsı ile büyüdü.

Nörotik (bir çeşit ruh hastası) bir annenin baskısı altında yaşayan bir genç kızla nişanlandı. Nişanlı geçirdiği 5 yıl gibi uzun bir süre boyunca, ailevî ve dinî baskı neticesi, cinsî eziklik ve durgunluk acıları çekti.

Evliliği sırasında ise mutsuzdu, cinsî yönden tatminsizdi. Kendisini yalnız hissediyordu. Evliliğini bitirmek istiyor, fakat durumu, yahudi oluşu ve başka sebepler, buna mâni oluyordu.

Freud, önce ruhî hastalıkların çocuklukta tecavüze uğramakla ortaya çıktığını iddia etti. Sonradan bu şahısların hastalıklarından dolayı hayal gördüklerini farkedince, bu ilk teorisinden vazgeçti.

Doktorluğu sırasında, Anna adındaki nörotik bir kızı teferruatlı bir şekilde tetkik etti. Bu kızın eziklik duyduğu bir takım cinsî meseleleri vardı.

Freud’un yüksek zekâsı ve yahudi tabiatı, aşağılanma içinde şekillenen ruhî yapısı; insanlardan intikam alma arzusu ve tatminsizliği ile birleşince, kızın cinsî kaynaklı hasta olduğunu iddia etti ve bu görüşünü bütün nörozlara (bir çeşit ruhî hastalık) uyguladı.

Daha sonra bu mekanizmanın pisikozlarda ve normal insanlarda da geçerli olduğunu ileri sürdü. Kurduğu teoriye psikanaliz adını verdi. Bu teoriye göre; insanların bütün davranışları, hattâ çocuğun annesine bağlılığı ve sevgisi, hep cinsî hazza yönelikti. Nöroz, psikoz gibi ruhî hastalıklar, cinsî isteklerin doyurulmamasına ve bastırılmasına bağlanıyordu.

Freud, tesbitlerini küçük bir hasta grubuna dayandırıyordu ve çalışmalarında ilmîlikten uzak, kontrollü olmayan gözlem metodlarını kullanmıştı. En basit bir işi gereksiz ayrıntılarıyla karmaşık bir şekilde ele alıyor, mevcut olmayan problem ve sırları keşfediyordu. Kendi teorisini desteklemek için en ince ve en garip ayrıntılar üzerinde duruyordu.

Sosyal ilimler, spekülasyonlara (uydurma fikirler) açıktır. Tabiî ilimlerdeki gibi katı kâideler yoktur. Sosyal bir hâdise, birkaç türlü izah edilebilir. Belki hepsi yanlıştır, belki hepsinin doğru olan bir yanı vardır. Doğru olanı ispatlamak da, yanlış olanı çürütmek de çoğu zaman mümkün olmaz. Bu yüzden tarih boyunca her felsefeci, kendi şahsiyet, hayat tarzı, kompleks ve saplantılarına göre bir görüş ortaya atabilmiştir.

Neslin devamı için zarurî olan cinsîliğin, muhakkak ki önemi vardır ve bozukluğu da, bazı rahatsızlıklara sebep olabilir. Fakat Freud, cinsîliği kendi ruhî yapısı, tatminsizliği ve yahudi tabiatıyla bütün ruhî hastalıklara ve giderek normal insanlara tatbik etmiştir.
Freud’un teorisine göre çocuk, tam bir cinsî sapıktır. Dünyada bilinen bütün sapıklıkları; devre devre çocuğa mâletmiştir. Bu teoride çocuk ilk yaşında meme emerken cinsî haz duyar (oral safha). Sonra cinsî hazzı (1-3 yaş) dışkı yapmaya kayar (anal faz). Daha sonraki dönemde ise cinsiyetinin farkına varır. Erkekse annesine aşık olur. Babasını râkip sayarak düşman olur. Babasının ona zarar verebileceğinden (iğdiş) korkarak bu sefer babasına saygı ve hayranlık duymağa başlar. Buna Oedipus kompleksi adını verir. Bütün insanların şahsiyetlerinin teşekkülünde bu kompleksi tesirli görür. Ruh hastalıklarının, ahlâkın ve dinin, bu kompleksin saplantısından ortaya çıktığını iddia eder. Fakat bu takılmanın niçin ve nasıl olduğunu ve bazı kimselerde neden meydana geldiğini izah edemez.

Freud, bu garip ve mantık dışı iddialarını bir Yunan efsanesine dayandırır. Bu efsanede bilmeden babasını öldüren Oedipus, yine bilmeden annesi ile evlenir ve kral olur. Annesi olduğunu öğrenince de üzüntüsünden gözlerini oyar ve o diyârı terkeder.

İşin dikkat çekici yanı, bu sapık efsanenin kahramanı Oedipus’un gerçeği öğrendiğinde kendisini cezalandırmasına rağmen, Freud’un bunu kendi görüşleri doğrultusunda saptırıp yorumlaması ve bu sapıklığı bütün insanlığa mâlederek âdeta insanlardan intikam almasıdır.

Freud, sadece iptidai insanları ruh sağlığı yerinde olarak görüyordu. Çünkü bu insanlar içgüdü dürtülerini bastırma, engelleme ve yüceltme gereği duymadan doyurabilmekteydi. Çağdaş antropologlar bunun böyle olmadığını göstermişler ve Freud’un bu iddiasında da isabet etmediğini ispatlamışlardır.

Freud’un ölümünden sonra bir çok kişi başıboş ve hayvanca yaşamak için bu hurafelere sarıldılar. O zamanki bozulmuş Hristiyanlığı hakir gören fikir de, bunu kolaylaştırdı. Böylelikle suçluluk hissi ve vicdan azaplarından kendilerini kurtarıyorlardı. Üstelik bütün bunları medenî olmak için yaptıklarını söyleyerek kendi kendilerini de aldatıyorlardı. Bu kişilerin psikanaliz teorisinin yayılmasında büyük rolleri oldu ve giderek Freud’un fikirleri ve cinsî serbestlik cereyanları kitlelere mâloldu.

Freud, bu sapık mekanizmanın kızlarda nasıl olduğunu açıklayamaz.

Freud’dan sonra, bu kompleksin meydana gelme yaşından çok önce küçük çocuğun güçlü bir şekilde annesine bağlı olduğu ve bu temel bağın kız ve erkek çocuklarında ortak görüldüğü, ilim adamlarınca anlaşılmıştır. Erkek çocuk daha doğmadan önce bir ceninken, anne onun dünyasıdır. Onu sarar korur ve besler, doğumdan sonra bile durum aynıdır. Annenin yardımı olmadan hayatta kalması imkânsızdır. Onun şefkât dolu alâkası eksilse, ruh sağlığı bozuk olur. Çocuğu hayata bağlayan ve ona canlılık veren yine annedir. Freud, çocuğun annesine duyduğu bu haklı bağlılığı, cinsî hazla izah etmeye kalktı. Üstelik kız çocuklarının da anneye bağlı oluşuna gözlerini kapadı.

Freud, Oedipus kompleksi teorisini Hans isimli bir çocukta ispat (!) ettiğini ileri sürer. Fakat sonradan yapılan tarafsız incelemeler, Hans’ın anne ve babasının Freud’un müridi olduğunu ve çocuğa bazı şeylerin zorla telkin ettirildiği ve yorumu Freud’un kendi görüşleri doğrultusunda saptırdığı anlaşılmıştır. Çocuk Freud’un iddiasının aksine babasından değil annesinden korkmaktadır. Freud, birçok çocuğun başına gelebilecek ve tedavi gerektirmeyecek hafif bir ürkmeyi, teorisi doğrultusunda saptırmıştır.

Freud, hayatının diğer bölümünde insanın her davranışını cinsî haz prensibiyle izaha (!) devam etti. Tâ ki, Birinci Dünya Harbi başlayıncaya kadar. Bu sıralar, her yanı savaş heyecanı kaplamıştı. İnsanlar acımasızca birbirini öldürüyor, gözler kandan başka şey görmüyordu. Freud, bu durumu cinsî hazla bir türlü açıklayamadı ve bu sefer cinsî hazzın yanına, “saldırganlık dürtüsünü” ekledi. Yâni insan davranışlarının kaynağı (!) olan şuuraltında, cinsî haz ve saldırganlık (yıkıcılık) dürtüsü bir aradaydı.

Freud’a göre yıkıcılık, insanlarda değişmez bir oranda vardı, ya içe (intihara kadar varabilir) veya dışa (cinayete gidecek şekilde) dönerdi. Fakat daha sonra yapılan istatistikler incelendiğinde, bazı toplumlarda intihar ve cinayetlerin yüksek, bazılarında düşük oluşu göze çarpmış ve Freud’un bu hipotezini de çürütmüştür. Çünkü bu dürtü her insanda olsaydı, bütün toplumlarda bu iki fiilin sayıca birbirine yakın olması gerekecekti.

Freud, insanı yıkıcı içgüdüleri denetim altında tutulması gereken bir varlık olarak tanıtıyordu. İnsan bencildi, her hareketinin altında cinsîlik yatıyordu.

Bütün nevrotik eğilimler çocukluk döneminden kaynaklanıyordu. Freud insanı, cinsî enerjinin (libido) harekete geçirdiği ve çalıştırdığı bir makine, bir robot olarak görüyordu. Hiç şuurlu hareketi yoktu. Şuurlu gibi görünen davranışları, şuur altının bir ürünüydü. İrade, aldatmacaydı. İşin enteresan yanı, insanın tasarruflarında hür olmadığına, yegâne hâkimin Allah olduğuna inanmayan, mistik diyerek karşı çıkanların, bu saçma düşünceyi sahiplenmeleridir.

Freud’un bu fikirlerinde, uzun yıllar kokain alışkanlığının da tesirli olduğu ileri sürülmüştür. Freud kokain adlı uyuşturucu maddeyi uzun yıllar kullanmıştır. Bu konuda inceleme yapan İngiliz tıp tarihçisi E.M. Thornton 1983′de İngiltere’de, bir yıl sonra da ABD’de yayınlanan “Freudçu Safsata” adlı kitabında, kokainin insana canlı hayaller gördürdüğünü, bu yüzden de Freud’un rüyâlara önem verdiğini belirtir. Bu araştırmacı, Freud’un meslek hayatı boyunca gösterdiği kıskançlıkları, hırçınlıkları, başkalarını kendine düşman görmesini, âni bayılmalarını, kalp atışı düzensizliklerini, hâfıza yanılmalarını, âni ve aşırı his değişmelerini hep kokain iptilâsının sonucu olarak görür.

Freud hayatının son dönemlerinde, bir fikr-i sabit gibi ölüm düşüncesi ile ilgilenme illetine tutuldu. 40 yaşına girdikten sonra, her gün ölümü düşünür oldu. Ölümden korkusu o kadar büyüktü ki, başkasından ayrılırken (yeniden görüşmek üzere) dedikten sonra (belki de bir daha görmeyeceksiniz) diye ekler olmuştu. Sanki dilinin bir cezası olarak çene kanserine yakalanınca, bu ölüm korkusu daha da arttı. Bu sefer ölüm içgüdüsünden bahsetmeye başladı. Artık ona göre hayatın gizli gâyesi ölümdü ve bu sebeple insanın ölmek zorunda olma düşüncesi de, ölüm korkusunu hafifletmeye çalışan bir teselli şekliydi. Derken 1939 yılında Londra’da hesap âlemine göçtü.

Freud’ un Teorisi Psikanaliz İflas mı Etti ?

Freud’un teorisi, çeşitli ruh hastalıklarında tedavi gayesiyle de kullanılmıştır. Bu tedaviye psikanaliz, yapana ise psikanalist adı verilir. Zaten Freud’un ilk gayesi tedaviydi.

Teorinin ortaya atıldığı yıllarda ruhî hastalıklar için geliştirilmiş tedavi teknikleri yoktu. Bu boşlukta psikanaliz hızla yaygınlaştı. Tıbbın dışında sosyal ilimler tarafından da benimsendi; akademik ve entellektüel hayatta güçlendi, batıda halk arasında da yayıldı ve popüler oldu. O kadar ki, psikanalistler kendilerinden yardım isteyen hastalarına yetişemediler, arz ile talep arasındaki dengesizlik, meslekî gelir ve îtibar yönünden, psikanalizi en muteber meslekler arasına soktu.

Zamanla ruhî bozuklukların sebepleri aydınlatılmaya ve tedavi neticeleri ortaya çıkmaya başlayınca, yeni tedavi metodları ortaya atıldı ve psikanaliz hemen hemen terkedildi.

Freud’a Karşı Çıkan Bilim Adamları Kimler

Görüşlerini yaydığı yıllarda Freud’un pekçok talebesi oldu. Fakat bunlardan bir kısmı, onun ateist (din tanımaz) görüşleri ve cinsiyeti ön plâna alması sebebiyle şiddetle saldırarak ondan ayrılmış, diğer bir kısmı ise, “cinsi haz” prensibini reddederek yeni teoriler kurmuşlardır. Freud’un görüşlerini devam ettirenler azınlıktadır.

Psikolojide ekol meydana getirmiş talebelerinin teorileri incelendiğinde, çoğunun Freud’u reddettiği görülür.

Alfred Adler (1870-1937), psikanaliz teorisinin hepsini ve şuurdışı ile ilgili görüşleri geçersiz saydı. “Aşağılık duygusu”nu esas alarak “ferdi psikoloji”yi kurdu ve hastayı, çevresinin bir parçası olarak gördü. Adler’in teorisinde şahsiyet, cinsiyetle değil; ferdin kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği davranışların mahsulü olarak gelişir.

Freud’un insanı yıkıcı bir varlık olarak tarif eden, içgüdülerin esiri olarak sayan görüşlerine ve karamsarlığına karşılık, Adler, insanı çeşitli durumlara uyabilme kabiliyeti olan, olağanüstü işleri başarabilen, insanların yücelmesi için yapıcı gayretler gösteren, iyi veya kötü olmayı kendi iradesiyle seçen ve çevreye istediği şekli verebilen bir varlık olarak tarif etmiştir.

Freud gelişme teorisini, çocukları müşahede etmeden, yetişkinlerin serbest konuşmalarından edindiği bilgilerle ortaya atmıştır. Oysaki Adler; çocukları ailede, okulda ve diğer eğitim merkezlerinde doğrudan incelemiştir.

Carl Gustav Jung (1871-1961) hayat enerjisini cinsi hazza inhisar ettirmeye karşı çıktı ve psikolojiye “ortak alt şuur” kavramını getirerek, “Analitik psikoloji” adlı teorisini kurdu. Jung’un “kişilik teorisi”, Freud’çu psikanalizden daha az kötümser ve daha fazla mistik ve dinî temayüllüdür. İnsanın cinsiyet ve saldırganlık rollerine çok daha az önem verir.

Otto Rank (1884-1939), “İnsanın doğarken dölyatağından ayrılması”nı ruhî çatışmaların çekirdeği olarak kabul etti. Ona göre insan, anne karnında pek mutludur ve hayatı boyunca da bu anlara hasretlik duyar.

Harry Stack Sullivan (1892-1949) göre nörozlar, güvensizlik hisleri ve şahıslararası münasebetlerde saygı kazanamamaktan ileri gelir. Erginlik öncesi çağda cinsiyetin önemli bir rolü yoktur.

Karen Horney (1885-1952) ise; şahsiyetin, davranışların ve davranış bozukluklarının teşekkülünde çevreye ve kültüre öncelik verdi. Çocuğun doğduğu andan itibaren yabancı, düşman bir dünya karşısında yalnız, yardımcısız, çaresiz olduğunu, bu durumdan ruhî çatışma duyduğunu ileri sürdü. “Temel anksiete” adını verdiği bu çatışmayı, nörotik belirtilerin kaynağı olarak gördü. Libido teorisini şiddetle reddetti.

Freud, yetişkinlere ait davranışları, “çocukluk döneminde geliştirilen tepkilerin tekrarlanarak yaşanması ve onların değişik şekildeki ifadeleri” olarak açıklıyordu. Horney ise, yaşanan zaman içinde davranışların ortaya çıkış şeklinin mânâ ve önem taşıdığı görüşünü savundu.
Erich Fromm (1900-1980) kişilik gelişmesinde davranışa ve davranış bozukluklarında kültüre büyük önem verdi. Fromm’a göre; sevgi ve kin, güçlü olma tutkusu ve boyun eğme isteği gibi insanlardaki karakter farklılıklarına sebep olan faktörlerin hepsi, sosyal münasebetlerin neticeleriydi. Freud ise, bunları, çocukluktaki cinsî saplantılarla açıklıyordu.

Gordon Allport, Abraham Maslow, Carl Rogers gibi psikologların kurduğu “hümanistik (insanî) psikoloji”, beden ve ruh olarak ele aldığı insanı, dinî görüşe yakın mânâda değerlendiriyordu. Hümanistik model, müsbet bir insan tabiatı kavramına sahipti. İnsan tabiatı esasta iyiliğe yönelikti. İnsan, “Freud’un iddia ettiği gibi içgüdülerinin yönettiği bir robot olmayıp, alınyazısını çizmekte, tercih hürriyetine sahip aktif bir iştirakçi ve kendi kendisinin arkadaşıdır.”

Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Edmund Husserl gibi öncüler ise, “eksistansiyel (varoluşçu) psikoloji”yi savundular. Bu psikoloji, insanın kendisini, yaşamakta olduğu zaman içinde var edebileceği ve değiştirebileceği prensibinden kaynaklandı. Bu ekole göre; insan hayatı, geçmişi ve içgüdüleri ile sınırlanamaz.

Wilhelm Reich (1897-1957) Freud’un hayata iken reddettiği ve çatıştığı talebelerindendi. Marksistir. Freud’un cinsî haz prensibini, diğerlerin aksine aşırıya kaçan görüşlerle savunmuştur. Öyle ki, Freud’u, teoriyi sulandırmak ve bozmakla itham etmiştir.
Reich’e göre, bütün ruh hastalıklarının sebebi cinsî bozukluklardır ve düzelmeleri, bu bozuklukların iyileşmesine bağlıdır. Bu yüzden, cinsiyet üzerindeki bütün kısıtlamalar kalkmalı ve cinsî münasebetler, serbest bırakılarak açıkta dahi yapılabilmelidir.

Reich, hekimliği sırasında, birtakım ahlâk ve tıpdışı uygulamaları sebebiyle şarlatanlık ve sahtekârlıktan tutuklundı. Mahkemede “libido” adlı hayat enerjisini bulduğunu iddia etti. Mikroskopta gösterebileceğini söyledi. Kimse birşey göremeyince ruh hekimlerinden teşekkül eden bilirkişi heyetine muayene ettirildi. Akıl hastası olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine yatırıldığı akıl hastanesinde ölünceye kadar kaldı.
Kısacası, talebeleri arasında Reich dışında cinsî hazza Freud’un yüklediği fonksiyonu veren yoktur. Herbiri kendine göre bir teori geliştirmiş, sayıları kadar görüş ortaya çıkmıştır. Hepsi de birbirlerini reddetmişlerdir.

Cenab Şehabettin’in bir sözünü hatırlayarak yazımızı bitiriyoruz. “Körler elele de tutuşsalar, sonu ya bir uçurum, ya da bir çukurdur.”

Kaynaklar
1. Reich Freud Anlatıyor, W. Reich, Payel Yayınları, 1982, İst.
2. Psikalaniz ve Psikoterapi, Prof Dr. Orhan Öztürk, 1985, Ankara
3. Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları, Erich Fromm, 1983, İst.
4. Psikalanizin Bunalımı, Erich Fromm, Dost Yay., 1982, İst.
5. Psikanalizin Babası Freud Kokainmandı, Bilim Dergisi, Nisan, 1985
6. The Effects of Psychotherapy, R.S. Rachman Pergamon Press, 1971
3. Müslüman Psikologların Çıkmazı. Malik Babikir Bedrî, İnsan Yayınları, 1984
4. Psikanaliz ve Sonrası. Prof. Dr. Engin Geçtan. Hür Yayınları. 1981
5. Medikal Psikoloji, Prof. Dr. Rasim Adasal, Minnetoğlu Yayınları, 1977.
6. Rûhî Bunalımlar ve İslâm Rûhiyatı. Dr. Mehmed Tevfik, 1985.
7. Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. Erich Fromm. Arıtan Yayınevi. 1983

Doç. Dr. Sefa Saygılı

Psikanalitik ateizm

Yazı kategorisi: Psikanaliz 4:26 pm yazan: Minik Kelebek

* “Ateizm (İnançsızlık) Ve Bireyi İnançsızlığa Götüren Nedenler” Bitirme Tezinden bir kesit

İnsan davranışlarını inceleyen ve buradan yola çıkarak psikolojik sistemi oluşturmaya çalışan bilim adamlarının da Tanrı inancı konusunda çeşitli teorileri olmuştur. Tanrı inancıyla ilgili vardıkları olumsuz birkaç hükmü genellemişlerdir. Bu konuda özellikle Tanrı terimi üzerinde negatif tutumları ile bilinen S. Freud ismi çok önemlidir.

Din ve Tanrı kavramlarını psikolojik açıdan çürüttüğünü söyleyen S. Freud’un bu görüşleri 20. yüzyılda çok popüler hale geldi. Hatta bu görüşleri bazı çevrelerce yasa olarak kabul edilmiştir. Hastaları üzerinde psikolojik rahatsızlıkları inceleyen ve deneyler yapan Freud, bu sorunların kaynağında toplumun, mevcut kanunların, aile büyüklerinin ve dinin baskısı olduğunu ileri sürmüştür. Freud’e göre bireyin istekleri bu baskılar sonucunda gerçekleşmemekte, bastırılmakta ve bilinçaltına itilmektedir. Bilinçaltına itilen ve tatmin edilemeyen arzu ve istekler de insan bünyesinde bir takım rahatsızlıklara yol açmaktadır. Freud bu noktada birey üzerindeki baskıların kaldırılmasını ve cinsel içgüdülerin serbest bırakılmasını, herhangi bir sınırlamanın olmamasını istemiştir.[1]

Freud psikanalizin kurucusuydu. “Ama kendisini, hakkında yargıda bulunmaya yetkili gördüğü bir alan daha vardı. Din… Darwin ’le gelişen süreçte insan eşrefi mahlukat olmaktan çıkarılmış, dinlerin kendisine sağladığı imtiyazlı pozisyondan aşağıya çekilmişti. Freud’la ise kutsal kitapların “Tanrı insanı kendi imajında yarattı” şeklindeki öğretisi “insan Tanrı’yı kendi imajında yarattı”ya dönüşüyor ve Tanrı yaratıcı pozisyondan insan zihninin bir yaratığı derecesine düşürülüyordu.”[2]

Freud’a göre “bütün dini doktrinler, insanın arzularından ve gerçekleşmesi imkânsız olan hayali birer yanılgıdır. İnsanlığın en eski ve en güçlü arzusu olan din yine insanın evrensel nevrozu, çocuksu ve nevrotik bir yanılgısıdır.”[3] O’nun din hakkındaki dinin insanları mutlu edemediği ve insanların acılarını dindiremediğini söylemesi ilginçtir. Çünkü insanların en mutlu olduğu anlarda ve yine en üzgün olduğu anlarda bir Tanrı’ya sığındığı, sığınmadığına oranla çok fazla olduğu aşikârdır.

Freud’un Tanrı ve din hakkındaki düşüncelerinin kendi yaşamından izlenimler ve etkiler taşıdığı açıktır. Problemli bir çocukluk devresi geçiren Freud, aslen Yahudi’dir. Ancak dadısı Hıristiyan’dır. Freud’un babasıyla arasındaki ilişkinin negatif yönde olması ve çevresindeki dini yaşamın kendisini tatmin etmemesi ve mutlu olamaması böyle bir varsayımın edeni olabilir. Freud’un dinle ilgili bazı kavramları ısrarla eleştirmesi tek yanlı bakmasından kaynaklanır. Totem, tabu gibi terimler bazı kabile dinlerinin kullandığı inanç şekilleri olabilir. Ancak buradan genellemeye gitmek hatadır. Tıpkı bazı istisna hastalarının tecrübelerinden “din” gibi evrensel bir olguya genellemeler yapmak da hatadır.

Freud’un din ve Tanrı inancının çocukluk evresiyle olan ilişkisini açıklarken, dinin bir yanılsama olduğunu, arzu ve ihtiyacın farklı bir yönde tatmin dilmesinin temellerinin bu dönemde atıldığını savunması yine kendi görüşüyle çürütülebilir. Ateizmin de insanın bir yanılsaması olabileceği ve olgunlaşmanın inançsızlıkla sağlanamadığı söylenebilir. Ayrıca din sadece rahatlama ve huzura kavuşma değil; bir yaptırımlar sistemidir. Bazı insanların dindar olmak ve Tanrı’ya yakın olmak için çok zorluklara katlandıkları tarihi bir gerçektir. Sufiler ve Budistler içerisinde buna çok sayıda örnek verilecek kişiler vardır. Yani dinin bazı hükümleri insanın arzu ve isteklerine ters yönde olabilir ve onları engelleyebilir.

İnsanın benliğinde yaşattığı bir duygu veya bir özlem vardır. En güçlü olayım ve ölümsüzlüğü bulayım. Ama bunların gerçekleşemeyeceği herkesin bildiği ama kabullenemediği gerçektir. İşte bu rahatlamayı sağlayacak ve insana iç huzuru getirecek şey bir inanç sisteminde mevcuttur. Kendinden daha güçlü bir varlığın var olduğunu bilmek ve her anında onunla beraber olmak insana sonsuz bir güven ve mutluluk verir. Yine ölümün bir son değil de bu dünyanın dışında bir yaşamın olduğunu bilmek, ölümsüzlük ve ölüm arasındaki çatışmayı bertaraf eder. İnsan hayatının her anında çocukluk, gençlik, ergenlik, yaşlılık evrelerinde Tanrı’ya ihtiyaç duyar. Ve O’na inanarak yaşamak bazı değerler sahibi olmasını ve faziletli yaşamasını sağlar. Günümüzde insanlar pençesinde kıvrandıkları depresyon ve bunalımlardan bir inanç sistemine dâhil olmakla aşabilirler. Ayrıca psikoloji bir bilim olarak sadece inanç ve inançsızlık kavramlarını tahlil etmek durumundadır. Tanrı’nın varlığı ve yokluğunu araştırmak psikoloji ilminin sınırını aşar.

Dipnotlar
[1] Topaloğlu, a.g.e, s.64
[2] Ali Köse, Freud ve Din,  İstanbul, 2000, s. 8
[3] Sigmund Freud, L’Avenir d’une Illusion, Fr. Çev. M.Bonaparte, Paris, 1983, s.52, 54, 55.

Fethiye Polat

Psikanaliz ile Din’in benzerliği Var mı?

Yazı kategorisi: Psikanaliz 4:21 pm yazan: Minik Kelebek

Merhaba, ben üniversitede psikoloji bölümü son sınıf öğrencisiyim.

Size Freud hakkında bir soru sormak istiyorum. Freud, birey ‘id’in isteklerini doyurmazsa da kişilik bozukluğu olur, aşırı şekilde doyurursa da kişilik bozukluğu olur demiş.

Dine göre de, bildiğim kadarıyla, insanın arzu ve eğilimleri, ne tamamen görmezden gelinir ne de aşırı bir şekilde doyurulmasına hoş bakılır. Acaba burada

Freud ile din arasında bir uyuşma yok mu?

Cevap

FREUD ve DİN BİRBİRLERİYLE UYUŞMAZ

Eğer Freud’un kendisi “Freud ile din arasında bir uyuşma vardır” cümlesini duysaydı, büyük bir ihtimalle ya teorisinden geri adım atar, yahut benzerlik olduğu iddia edilen yerleri değiştirirdi. Neden mi? Çünkü Freud’un dinler hakkında ne düşündüğü sır değil. Freud, dinlerin insanların korkusundan yahut açıklayamadığı bazı doğa olaylarını izah etmek adına ortaya çıktığını düşünüyordu. Yani, ona göre dinlerin ilâhî bir boyutu yoktu. Dolayısıyla Freud’un söylemeyeceği bir şeyi bizim söylememiz, kraldan fazla kralcılık olmaz mı, ne dersin?

Bu kaydı düştükten sonra, yine de bahsettiğin noktada bir benzerlik varmış gibi görünüyor. Freud’un “id” dediği, dinî literatürde ise “nefis” denen şey sanki benzer ilkelere göre çalışıyorlar. Her ikisi de haz-elem ilkesine göre hareket ediyor. Hoşuna giden şeylere meylediyor, hoşuna gitmeyen şeylerden uzaklaşıyor (“Yemek buldun ye, dayak buldun kaç!” ilkesi). Gelgelelim, durum gerçekte çok farklı. Çünkü Freud’un id kavramına çizdiği çerçeve ile dinde nefis kavramına çizilen çerçeve arasında dağlar kadar fark var.

Freud’a göre id, insanın ruhî yapısında niye orada olduğu belli olmayan kör bir kuvvettir. Hep canının rahatını düşünür. Oysa dinî anlayışa göre nefis, belli bir işlevle insan ruhunda yerini almıştır. Nefis sayesinde biz, “Şurası benim, şundan sonra Rabbimin” diye bir ölçü oluşturabiliriz zihnimizde. Başka bir ifadeyle, nefis, insanın kendisini merkeze alarak önce kendisini sonra çevresini, sonra da Rabbini anlamasına izin verir. Nefis sayesinde biz meleklerin yapamadığını yapar, kendi mahiyetimizi kavrar ve o kavrayışla Rabbimize dost olacak bir seviyeye yükseliriz. İşte nefsin insan ruhunda bulunuş sebebi dinî açıdan budur.

Freud’e gelince onun “id” dediğinin böylesi anlamları yoktur. Çünkü Freud, daha baştan Rab-kul ilişkisini reddeder. O yüzden, Freud’un kuramında id, insanı, adi ve bayağı zevklere müptela gösteren kör bir ruhî kuvvetten fazlası değildir. Nitekim, Freud’un kuramında insanın ancak hayvandan birkaç derece yukarıda bir mahluk olarak tanımlanmasının sebebi budur. Belki çoğu insanın gözünden kaçıyor ama, Freud’un önderliğinde modern bilim, insanın şerefini küçültmüş, onu bayağı bir yaratık (hayvan) seviyesine düşürmüştür.

Burada esas problemin eskilerin nazar dediği “bakış”ta olduğunu da söylememe izin ver lütfen. Nasıl ki bir makine parçası makine bütününden ayrı alınıp incelenirse, sanki hiçbir işe yaramaz bir şey gibi görünür ve değeri binden bire iner. Aynı şekilde, Freud insan ruhuna, onu yaratan Rabbinden bağımsız baktığı için saçma sapan bir “id” tanımına mecbur olmuştur. Eğer Freud insan ruhunun, Rabbi ile ilişkisini görebilseydi, sadece kendi menfaatini düşünen kör bir ruhi kuvveti (id) insanın en derininde bulunan “asıl öz” olarak tanımlamak zorunda kalmazdı.

Nitekim bu id tanımı nedeniyle, Freud kuramında tutarlı bir “ahlak kavramı” da oluşturamamıştır. İdin bayağı zevklerinin karşısına sadece süperegoyu, yani toplum otoritesini koyabilmiştir. Oysa toplum otoritesi (dış otorite), insanın iç dünyasında gerçek bir ahlakın yeşermesini sağlayacak güce sahip değildir. Batı toplumlarında, “Gizli kalan suç, suç değildir” anlayışının zemin tutmuş olması bunu izah etmeye yeter. Ve bu fikir, Batı toplumlarında gizli suçların (seri katiller, cinayet, fuhuş vs.) artışına yol açmıştır.

Doktor Şifa / Zafer Dergisi

Freud’u Yeniden Okurken

Yazı kategorisi: Psikanaliz 4:00 pm yazan: Minik Kelebek

Freud’un Psikanaliz Kuramı’nın, bilimsel bir kuram olup olmadığı konusundaki tartışmaların arkası kesilmiyor ve galiba kesileceği de yok!
Psikanaliz, Açıklamaya, (dolayısıyla) Nedensellik ilişkisine dayalı bir kuram mı, yoksa, Anlama’ya ilişkin bir kuram mı? Ya da, bunlardan hiçbiri: Belki de, Bilim değil!

20.Yüzyılın büyük filozofları, Freud’un kuramını mesele edinmişlerdir. Sir Karl Popper, ‘Science: Conjecturs and Refutations’da Psikanalizin bir ‘pseudo-science’, deyiş yerindeyse, ’sahte bilim’ olduğunu önesürer. Jean-Paul Sartre, ‘L’Etre et le Néant’da, Psikanalizin temelkoyucu kavramı olan ‘Bilinçdışı’ndan sözetmenin olanaklı olup olmadığını tartışır; Ludwig Wittgenstein, Cambridgde’deki derslerinde ve konferanslarında Freud’un ‘Rüya Yorumu’nu ve genelde metodolojisini sorgular; Althusser, Psikanalitik Kuram’ın ‘bilimsel’ bir kuram olduğunu bildirir. Jurgen Habermas, Freud’un Doğa bilimlerindeki açıklamalarla, hastanın söylemine dayanan açıklamaları birbirine karıştırdığını iddia eder; Paul Ricoeur, psikanalitik sağaltmanın (tedavinin) kuramsal bir yanı olamayacağı kanısındadır. Son olarak, bir Lacan’cı olan Slavoj Zizek’in, Freud için ‘tutarsız bir yazardı’ dediğine tanık oldum. Zizek, Peter Osborne’un derlediği ‘Eleştirel Bakış’ta (Dost Yayınları, 1999), ‘Freud’un tutarsızlıklarına yol açan temel bir travmatizm’den söz ediyor; vs., vs…

Benim dikkatimi çeken, hiçbir (bilimsel) kuramın, felsefecileri bu kertede meşgul etmemiş olması. Bilim veya değil, Freud’un sisteminin, bilimin ne olduğu ve nasıl yapılması gerektiği konusundaki verili kurallara, Foucault’nun deyişiyle, 19. yüzyılın episteme’siyle uzlaşmadığı kesindir. Freud’un kendisinin de bunun farkında olduğunu, hatta bu farkındalığın onda bir endişeye dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Endişe, evet, zira, Freud, Psikanaliz Kuramı’nın Newton’un Kuramı gibi inşa edildiğini vurgulamaya özellikle özen göstermiştir. Bilimin verili forma mentis’i, yani, bilimin nasıl yapılmasının ideal ya da başat zihinsel model, Newton Fiziği’dir çünkü!

Freud’un Kuramının Id, Ego ve Superego üzerine kurulmuş olan yapısı, Robert Samuels’in ‘Between Philosophy and Psychoanalysis’te (Routledge, 1993) gösterdiği gibi, bir üst söylem olarak insan psyche’sinin tarihini, Felsefe tarihine de eklemler. Psikanalitik Kuramda Id, nesne-oluş’un; Ego, bilinçli-oluş’un; Superego ise, öteki-oluş’un alanlarıdır. Samuels, Karl Otto Apel’in, Felsefe tarihini dönemselleştirirken, Platon’dan Descartes’a kadar felsefenin nesne ile; Descartes’tan Kant’a kadar bilinç ile; Kant sonrası modern felsefenin de Dil ve Ötekilik ile uğraştığına dikkati çektiğini söyler. Burada, tuhaf ve anlamlı bir mütekabiliyet sözkonusu: Psyche’nin Id durumunun, nesneyle ilgilenen Descartes öncesi felsefeye; Ego durumunun, bilinçle ilgilenen Descartes sonrası (Kant’a kadar) felsefeye; Superego durumunun da, Dil ve Ötekilik’le ilgilenen Kant’tan günümüze kadarki felsefeye karşılık geliyor olması! Samuels’in ifadesiyle Freud, ‘yeni bir bilim inşa ederek felsefi bir kuramı, bir sağaltma pratiğine dönüştürmüş’tür. Bu, bir defa daha söyleyeyim, insan ruhunun tarihiyle felsefe tarihinin örtüştüğünün açığa çıkarılmış olması demektir.

Felsefecilerin Freud’la niçin bu kadar çok yakından ilgilendikleri, sanırım, şimdi daha anlaşılacaktır: Freud’un felsefi bir kuramı bir sağaltma pratiğine dönüştürmüş olması, Felsefe ile Bilim arasındaki ilişkinin, Psikanaliz Kuramına gelinceye kadar bu bağlamda sorunsallaştırılmamış olmadığını gösterir. Öte yandan Lacan’ın işaret ettiği gibi, Psikanaliz Kuramının Id, Ego ve Superego’dan oluşan üçlü yapısı Sartre’ın Varoluşçu ontolojisindeki ‘Kendinde-varlık’ (’Etre-en-soi’), ‘Kendisi-için-varlık’ (’Etre-pour-soi’) ve ‘Öteki-için-varlık-’ (’Etre-pour-autrui’) kategorilerine de karşılık gelir: Kendinde-varlık, Nesneyi (Freud’da ‘İd’); Kendisi-için-varlık, Bilinç’i (Freud’da ‘Ego’); Öteki-için-varlık da, Öteki’ni (Freud’da ‘Superego’; Lacan’da Dil ve Yasa) gösterir.

Freud’un sisteminin üç temelkoyucu kavramla (Id, Ego, Superego) bu kertede kuşatıcı (hem Felsefe, hem Bilim hem Sağaltma ya da Tedavi) bir yapı inşa etmesi! Freud’un büyüklüğü buradadır ve Freud, büyüklüğünün fark edilmesini, hiç şüphe yok, Jacques Lacan’a borçludur.

Hilmi Yavuz

Rencide edici sözler söylemeye başladı…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:26 pm yazan: Minik Kelebek

Aile terapilerinde dikkatimi çekmeye başladı. Çiftler, birbirine karşı daha az ilgi duymaya, daha az sevgi beslemeye, daha az tahammül göstermeye, daha az saygılı olmaya; bunların yanında birbirine karşı daha fazla öfke duymaya, daha fazla incitici tavır sergilemeye, daha fazla sert eleştiriler yapmaya, daha fazla rencide edici sözler söylemeye başladı.

Geçen gün yanımda bir çift varken aklıma geldi. Onlara söylediğim şeyleri sizler için de kaleme dökeyim dedim. Umarım işinize yarar sevgili okurlar.

Herkes bilgisayarının başında bu yazıyı okuduğuna göre, bilgisayar dilinde bir giriş yapmak kalıcı olur sanırım: Bence “Kopyala/Yapıştır” algılaması gelişti insanların zihninde. Herkes birbirinin evliliğine bakarak, kendi ailesi için aynı şeyleri istemeye başladı! Orda yaşananları kopyala, bizim eve yapıştır.

Bu yanlış! Şöyle ki; komşusunun kocası akşamları eve erken geliyor, çocuklarına ders çalıştırıyorsa; Nermin Hanım eşiyle tartışmaya başlıyor. “Milletin kocası erkenden eve gelip çocuklarına ders çalıştırıyor! Sen niye yapmıyorsun?” diye. Eşinin içinde bulunduğu ve belki de gerçekten imkansızlıkların sorgulamasını yaptığının farkında olmaksızın. Çalışma saatleri ve mesai durumlarını bildiği halde.

Ya da etraftaki bayanlara bakarak, kendi eşinden soğumaya başlıyor. Evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bir bayanın bedeniyle; kendisine dört tane evlat armağan eden eşinin yıpranmış vücudunu kolaylıkla kıyaslayabiliyor. Ve tehdit bile edebiliyor hiç rahatsızlık hissetmeden: “Bu kiloları vermezsen seni boşarım. Karnındaki yağları gözüm görmesin sakın” şeklinde.

Veya en çok moda olan durum… aynı zamanda benim en fazla itiraz etmeye başladığım nokta: “Biz geçmişte görücü usulü evlenmiştik. O zamanın şartlarında kabul etmiştim eşimi. Şimdi istemiyorum onu. Hata etmişim. Gönlüm geçti. (bayanlar için genel şikayet şekli) o zamanlar evden kurtulmak için evlenmiştim/ (erkekler için genel söylem) o dönemlerde harama el uzatmamak için üstün körü yapılmış bir seçimdi” gibi.

Görücü usulü veya anlaşarak fark etmez. Evlilik evliliktir. Evliliğin hangi yolla daha sağlıklı gelişeceğine dair fikir yürütmek de yanlıştır bence. Çünkü nice evlilik var yıkılıyor… evlenme yolları görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde… nice evlilik var gayet güzel ilerliyor… evlenme yolları yine görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde.

Önemli olan bir evliliğin nasıl başladığı değil; hangi ihtiyaçtan yola çıktığı ve ilişki kurulduktan sonraki dönemde “süreç”in nasıl işlediğidir. Görücü usulüyse, eşimize kötü mü davranacağız ya da anlaşarak evlendik diye kişinin yaptığı kasıtlı ve incitici hatalara göz mü yumacağız? Doğru olan, insanların kendi dönemlerinde, kendi yaşam şartlarında, kendi iç ihtiyaçlarına karşılık gelecek düzgün ilişkiyi kurabilmesidir. Bu kurgunun yolu ister “vesile” ile olur, ister “ani karşılaşmalar” ve belki “beklenmedik gelişmeler” biçiminde.

“O zaman bilememişim, şimdi bakıyorum insanlara ne güzel kendi keyiflerine göre eş seçiyorlar” demek, “Ben kendi seçimlerimin, kendi iç ihtiyaçlarımın, kendi çözümlerimin farkında değilim. Kim ne yaparsa aynısını yaparım. Bugün bunu yaparım, yarın da bundan rahatsız olur başka bir şey yaparım” demektir. Bu da teknik olarak hatalı bir anlayıştır.

Çünkü… çünkü sevgili okurlar… bugünün şartlarıyla, bugünün bize yaşattığı yeni algılama biçimleriyle, bugünün getirdikleriyle geçmişi sorgulamak hatalıdır. Geçmişin kendi içinde, kendi şartları vardı. Evet… bir çoğumuz geçmişte, o günün şartlarını değerlendirerek pek çok kararlar vermek zorunda kaldık. Aldığımız kararların bazıları bizi mutlu etti bazıları bizi üzdü. Ama dönüp de karar aldığımız güne lanet okumak, aldığımız kararı kıyasıya eleştirmek iyi değil. O dönemde yapılabilecekler arasında en iyisini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bu düşünce şekli aynı zamanda bizi depresyona girmekten korur. Geçmişte insanlar bir masa bir sandalyeye gelin gidiyordu, günümüzde maşAllah bir iğneleri bile eksik olmadan evleniyorlar. Annelerimizin başlarını duvara mı vurması gerek bu durumda ucuza gittikleri için? Elbette hayır. Geçmişin yaşam şartları öyleydi, bugün farklı.

Komşunun kızı geçen hafta dayalı döşeli bir eve gelin gitti diye, insan kendi yirmi yıllık kocasından soğur mu? Soğumamalı elbet. Ama kişi soğuyorsa, aslında orada eşyadan daha önemli eksikler var demektir. Eşiyle arasında yeterince doyumlu bir ilişki oluşamamış demektir. Eşyanın arkasına gizlenmiş, duygusal açlıklar hat safhada demektir.

Şunu vurgulamadan geçemeyeceğim: Gerçek evliliklerin, gerçek ilişkilerin bu ve benzeri sorunları olmaz. Pişmanlıklar, kahretmeler yaşanmaz. Günlük tatlı ve çözülebilir zorluklar olur o kadar.

Bunun yanında iyi başlayan, güzel hayallerle kurulan evlilikler de vardır ki çeşitli gerekçelerle devam edemeyebilir. Burada söylemek istediğim, evliliği bitirme gerekçelerinizin sudan sebepler olmaması. Zamanın trendlerine uyarak, moda haline gelen sorunlarla ilişkilerinizi yıkmayın lütfen.

Onun kocası öyle yapıyor diye sizinkinin de aynısını yapması gerekmez. Birinin hanımı şöyle yapıyor diye, kendi eşinizden aynı şeyleri birebir bekleyemezsiniz. Herkes birbirinin aynısı davranacak olduktan sonra, Ahmet’le ya da Mehmet’le evlenmenin ne farkı olacaktı ki? Hepsi aynı fabrikadan çıkmış davranışlar sergileyecekse eşiniz Ayşe veya Fatma olmuş ne çıkar?

Oysa ki…! oysa ki her evlilik kendi sürecini doğurur sevgili okurlar. Her ilişki kendi “iç yaşam kuralları”nı “kendisi” belirler. Her evliliğin, her ilişkinin kendi iç ihtiyaçları zaman içinde belirir ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleriyle birlikte yeni bir yapılanma oluşur. Böylece bizim ailenin yaşadıklarıyla, sizin ailenin yaşadıkları birbirinden farklı olur. Basmakalıp davranış örüntüleri hayatımıza giremez bile.

Bir önceki yazıda da söylemiştim ya iyi ki müslümanız diye. Kur’an’a tabi olup ayetleri bol bol okuyanlar bilirler. Şeytan’ın ilk işi Hz.Adem İle Hz.Havva’nın arasına girip, birbirleriyle olan diyalog kopukluklarından istifade ederek ve sanki onlar için dostluk ediyormuş gibi davranarak, yasak ağaca yaklaşmalarını sağlamak olmuştur. Yani enteresandır, şeytanın ilk vukuatı, eşlerin arasına girmek olmuştur.

İkinci vukuat yine aileye yönelik. Cennetten kovulduktan ve kendisine süre verilenlerden olduktan sonra; kardeşlerin arasına nifak sokmak ve birisini diğerine karşı kışkırtarak “ilk kan”ın dökülmesine vesile olmak.

Bizler inanıyorsak bilmeliyiz ki şeytan boş durmuyor. Trenler değiştiyse şeytanın hileleri de değişti! Artık öbür kadınları erkeklere daha güzel gösteriyor, daha bakımlı, daha düzgün fizikli…! Öteki erkekleri daha iyi koca gösteriyor, daha ilgili, daha sevgili, daha romantik…! Ya da evlilikten soğutuyor ki işini kolay yapsın. Şeytan bile biliyor ki yalnız bir insanın depresyona girmesi, ailesiyle mutlu ve huzurlu yaşayan bir insana göre çok daha kolay. İnsanı yok etmek, toplumları mahvetmek için, öncelikle kişileri “yalnız bireyler” haline getirmek zorunda. Aile çökünce, toplumun çöküşü de daha kolay. O zaman bence herkes aklını başına alsın ve bu gidişata bir dur desin. Her erkek, öteki bayana gösterdiği şirinliği ve saygıyı evdeki kendi eşine gösterse, her bayan eşinden beklediği ilgi ve şefkati, kendisi öncelikle kocasına gösterse niye birbirlerinden kopsunlar ki?

Özetle diyorum ki “Kopyala/Yapıştır” evlilik olmaz! İki insan bir araya gelecek ve kendi ailesini ikisi birlikte oluşturacak. Kendi ailesinde, kendi ürettikleri güzellikleri yaşayacaklar.

Başkalarının yaşadıklarını kopyalamaya harcayacakları enerjiyi, birbirlerini keşfetmeye ve birbirlerini mutlu etmeye harcasalar ne sorun kalır ne pişmanlık zaten… (bir sonraki yazıda devam edeceğiz)

Sevgiyle -ve kendi ailenizle- kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Ayna karşısından ayrılmayan ergenler

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:22 pm yazan: Minik Kelebek

Öyle çok soru geliyor ki: “Kızım/oğlum büyümeye başladığından beri ayna karşısından ayrılmıyor. Aynadan uzaklaştırmak için ne yapmalıyım?”

Cevap: “Sakın ha! Hiçbir şey yapmayın..!”

Çünkü… çünkü ergenlik döneminin yeterince anlaşılması için, öncelikle ergen ve ergenin bedeniyle ilişkisini anlatmam uygun olur.

“Kendine Yabancılaşmak” denilince aklınıza ne geliyor?

Tahmin ediyorum ki, birçoğunuz çok evrensel, felsefe sınırlarını zorlayan düşüncelerle beyin jimnastiği yapmaya başladı bile…

Oysa kendine yabancılaşma diye bilinen o çok denklemli soruya cevap aramak için, son derece gelişmiş beyinlere, sayfalarca okunmuş kitaplara, devrilmiş kütüphanelere ihtiyacımız yok!

Böyle şeylere ihtiyacımız yok çünkü kendine yabancılaşma dediğimiz süreci, bunların hiçbirisine sahip değilken çok yakından tanımaya başlıyoruz bile…

Ergenlik dönemimizde…

Ergeni ergen yapan, vücudundaki yabancılaşmadır bana göre. Vücudunuza ne kadar yabancılaşıyorsanız, o kadar ergen olmaya başlamışsınız demektir. Çünkü bebekliğimizden beri getirdiğimiz, bedenimizin şeklini bildiğimiz yanlarımız, elimizde olmayan(!) nedenlerle, yavaşça ve kendiliğinden bizden uzaklaşır.

Kaçımız hiç korkmadığımızı, hiç endişelenmediğimizi söyleyebilir?

Vücudunuzda anlam veremediğiniz değişiklikler yaşanırken, bunlara kayıtsız kalmak, “Bana neler oluyor böyle??” diye endişe dolu günler yaşamamak kaçımıza nasip oldu kim bilir?

(Kaldı ki değişiklikler karşısında kayıtsız kalmak bile bir sorun… Kişinin kendisiyle neden ilgilenmediği, kendisini neden değişiklikler karşısında yatıştırmaya çalışmadığı da ayrı bir yazı konusu olacak kadar teferruatlı bir konu.)

Kendisini bildi bileli belirli vücut ölçülerinde olan, aynaya her baktığında aynı bedenle muhatap olan çocuk; ergenlik döneminin yaklaşmaya başlamasıyla farklı bir bedenle muhatap olmaya başlar.

Şimdiye kadar tanıdık bir bünyede taşıdığı benliği/ruhu, ansızın hiç tanımadığı, kendisine yabancı olan bir bünye ile taşınmaya başlayacaktır. Bu durumun, ön buluğ çağında olan adölesan için ne kadar korkutucu bir süreç olduğunu tahmin bile edemezsiniz…

Aslında burada bir şey anlatmaya çalışıyorum…

Sadece bedensel değişimi, yabancılaşan bünyesi karşısında endişeleri olan bir genç, nasıl olur da ergenlik dönemine girdiğinde daha hırçın olmaz…? daha kuşkucu…? daha endişeci…? daha güvensiz…? daha dengesiz…? daha coşkulu…? daha gergin…? daha…? daha…? daha…?

Çocuğumuz belirli bir yaşa gelmeden önce, olası korkularını önceden kestirip, bu korkuların oluşmaması için yeterince destekleyen anne/babalar, dayı/teyzeler, dede/anneanneler, amca/halalar, dede/babaanneler olmayı başarırsak, o zaman çocuklarımıza gerektiği gibi yardım etmişiz demektir.

Yabancılaşmak, belirsizlikle ilgilidir. Ne olacağı/ne olduğu belirsiz durumları temsil eder.

Onları bilgilendirirken, gelişim süreçlerinde karşılarına neler çıkacağını anlatırken, sadece bilgi verdiğimizi zannederek hareket edersek yanılırız.

Onlara sadece bedensel gelişimleriyle ilgili yardım etmiş olmuyoruz. Daha öte bir yardım yapıyoruz.

Diyoruz ki onlara: “Korkma… Beden senin bedenin… sadece zaman içinde bir miktar değişikliğe uğrayacak… senden uzaklaşmayacak… seni daha iyi tamamlayacak… senin gelişen kişiliğine, olgunlaşmaya başlayan ruhuna ayak uydurmak için elinden geleni yapacak… sen yine onunla sensin… değişiklikler seni senden koparmayacak… genişleyen ruhunu, olgunlaşan kişiliğini daha iyi kalkındıracak… seni yeni güzelliklere taşıyacak… her değişiklik senin kendini daha iyi hissetmene vesile olacak… koyulaşan kılların, irileşen göğüslerin, sertleşen sakalların senin bir parçan olmaya devam edecek… senin büyüttüğün, senin olgunlaştırdığın, senin canlandırdığın, senin sorumluluklarını aldığın birer özelliğin olacak…

Her şey bir yana sen sen olmaya devam edeceksin… benim bir tanecik tatlı canım kızım/yakışıklı canım oğlum kalacaksın… seni hiç vazgeçmeden sevmeye devam edeceğim…”

…ve onlar aynada kendilerini izlemeye, yeni hallerine alışmaya devam edecekler. İlerde sağlıklı olmak, kendilerine yabancılaşmamak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuğunuz Cinsel Tacize Uğrarsa…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:20 pm yazan: Minik Kelebek

Basın yayında sık sık görmeye alıştığımız(!); ama ruhsal olarak her okuduğumuzda kendimizi kötü hissettiğimiz ve yapılanlara kendimizi kesinlikle alıştırmayacağımız haberlerin başında geliyor çocuğa yapılan taciz/tecavüz olayları.

Neredeyse her on evden üçüne girmeye başladı. Ya akrabaları ya da dışarıdaki insanlar –aslında bu kişilere “insan” dememeliyim ama- tarafından cinsel istismara maruz kalan masum çocuklar.

…sizlerden mailler geliyor… “…benim çocuğuma da böyle bir şey olursa ne yaparım?” veya “…aynı şey benim evladımın da başına geldi… ne yapabilirim…?”

Her şeyden önce çok önemli bir bilgiyi vermem gerekiyor. Küçük yaşta istismara uğrayan ve cinsel taciz/tecavüz yaşayan çocukların, aileleri tarafından yeterince korunup, sevilmediklerini biliyor muydunuz? Sizler evlatlarınıza yeterince yakın davranmadığınızda, onları iteleyip kakaladığınızda, azarlayıp bağırdığınızda, “Ben zaten kendimden geçmişim… Seninle mi uğraşacağım be çocuk…!” modunda ortalıkta dolaştığınızda aslında tacizcilerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Çünkü hiçbir sapık, çok iyi korunan, ailesiyle çok yakın ilişkisi olan, anne/babasının tabiri yerindeyse atmaca gibi koruduğu bir çocuğa yaklaşamaz.

…nasıl yaklaşsın ki…? Aptal mı…? başına gelenleri gidip anne/babasına anlatacak, ailesiyle olanları paylaşacak ve travma yaşamadan yapılanları atlatmaya çalışacak bir çocuğa hangi sapık yaklaşır Allah aşkına…? Sapık bu insanlar! Ama asla aptal değiller…!

Tacizciler, etraflarındaki çocuklar arasında seçim yaparken, sevgiye, yakın ilgiye aç olan grubu tercih ediyor. Annesinin/babasının yeterince dinlemediği, kendi halinde büyütülmüş çocuklar, bu terbiyesiz kişilerce özellikle seçiliyor. Niye dersiniz…? Çok basit… çünkü anne/babası zaten ilgilenmiyor… onunla konuşmuyor… azarlıyor… bağırıp/çağırıyor… çocuğuna özgüven duygusunu aşılayamıyor… kendi başının çaresine bakma, yaşadığı saçmalıkları normal hayattan ayırt edebilme yetenekleri geliştirilmiyor…

Sapık ne yapıyor…? çocuğa önce ilgi gösteriyor, kendisine çekiyor… sonra istediği gibi davranıyor… yaptıklarına devam edebilmek için, tehdit edip, maduru kolaylıkla korkutabiliyor. Ailesiyle kaliteli ilişkisi olmayan çocuk, doğal olarak kendisine yapılanları ailesine söyleyemiyor… çekiniyor… korkuyor… ve tacizcinin ekmeğine yağ sürülüyor.

Etrafta gördüğünüz, haber bültenlerinde rastladığınızda kötü olduğunuz bu ve benzeri durumları yaşamamak için siz anne babaların bilmesi gereken bazı önemli bilgiler var sevgili okurlar… dilerseniz sizler için kısa bir sıralama yapayım.

Öncelikle çocuklarınıza söylemeniz gereken en önemli bilgi şu: Onların cinsel organlarına, herhangi bir rahatsızlık ve yaralanma durumunda sadece anne/babaları ve doktorlar bakabilir. Bunun dışında kimseye cinsel organlarını göstermemeleri ve görmek isteyenler olursa şiddetle karşı çıkmalarını tembihleyin. Sevgili anneler… lütfen çocuklarınıza şu cümleyi mutlaka iletin… “Benin tatlı kızım/oğlum… cinsel organına durduk yerde bakıp/dokunmak isteyen birisi olursa kesinlikle izin verme. Kimsenin durduk yerde senin organına bakmaya hakkı yok. Eğer yaralanırsan veya hastalanırsan, organında senin canını yakacak bir durum olursa, seni iyileştirmek için ben, baban veya seni götüreceğimiz doktor amca/teyze bakabilir. Hatta doktorlar seni muayene ederlerken bile yanında ben olurum merak etme. Seni kesinlikle yalnız bırakmam. Elinden tutarım benim biricik evladım. Sen benim her şeyimsin… seni korumak ve birilerinin sana zarar vermesini önlemek için ne gerekiyorsa yaparım. Ve bu bölgelerimiz bizim için özeldir. Her canı isteyen onlara dokunamaz, bakamaz… kimsenin böyle bir hakkı yok anladın mı benim tatlı kızım/oğlum…”
Kendilerini cinsel açıdan kötüye kullanmak isteyen birileri olursa, onlara “Hayır” demeleri gerektiğini anlatın. Bunun için ortalama şu türlü ifadeler işinize yarayabilir: “Benim tatlı kızım/oğlum… ben seni çoookkkk seviyorum. Ve seni korumak için ne gerekiyorsa yaparım. Eğer birileri senin istemediğin bir şeyleri yapmaya kalkarsa, kesinlikle izin verme. Onlara itiraz et… hayır de… oradan hızla uzaklaş … sakın onlara yaklaşma. Ve mutlaka hemen bana söyle…”
Kendilerine rahatsız edici davranışlar yapıldığında, itiraz etme hakları olduğunu söyleyin. “Benim canım kızım/oğlum… eğer birileri sana bizim normal dokunuşumuz ve normal öpüşlerimizin dışında, seni rahatsız edecek ve garip gelecek biçimlerde dokunup/öperse hemen itiraz et. Ben bir anne olarak sana sarılıyorum, öpüyorum, okşuyorum… benim yaptığım gibi olmayan, sana garip gelen, bacak aralarına veya göğüslerine, kalçalarına dokunarak seni öpmeye çalışan, öperken garip sesler çıkaran insanlar olursa hemen itiraz et… bu kişiler kesinlikle yaklaşmaman gereken insanlar… hemen oradan uzaklaş ve mutlaka bana söyle… ben onlara ne yapacağımı çok iyi biliyorum… sana asla aynı şeyi yapamayacak… çünkü onu yaptığına pişman edeceğim…”
Yukarıda söylediğiniz türden davranışları yapan kişilerle, olur ya tekrar karşılaşırlarsa, hemen ortamı terk etmeleri gerektiğini mutlaka söyleyin. Diyelim ki bakkalın çırağı, komşunun oğlu, halasının oğlu, teyzesinin kocası veya herhangi biri olabilir. O kişilerle karşılaştıklarında, hemen oradan uzaklaşmaları gerektiğini söyleyin. “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer bize söylememiş olsan bile, sana garip davranışlar yaptığı için sevmediğin kişiler olursa, lütfen önce bize söyle… olur ya çekinip söylemediysen ve o adamla yine karşılaştıysan… ve yine sana bakmaya başlayıp sana yanaşmaya çalışıyorsa, hemen itiraz et… kesinlikle kendine yaklaştırma… dokundurma… gerekirse yüksek sesle bağırıp onu kaygılandır… ama en önemlisi bize söylemelisin… biz onu yaptıklarına pişman ederiz… kimse bizim biricik evladımıza bunu yapamaz… onu mahvederiz…”
Cinsel taciz yaşayan çocuklar için en riskli durum, kendilerini suçlu hissetmeleridir. Taciz ve tecavüze uğrayan çocuklar, kendilerini suçlarlar. Bu nedenle çocuklarınıza, yapılanların onun suçu olmadığını mutlaka söylemelisiniz. Aksi halde, başlarına geleni size söylemeye çekinirler ve tekrarlayan tacizlerle baş başa kalırlar… “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer başına bu tür bir durum gelirse sakın kendini kötü hissetme. Seninle hiçbir ilgisi yok… o adam hasta ruhlu… küçük çocuklara nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Mutlaka cezasını çekecek. Senin yerinde başka bir çocuk olsaydı ona da yapardı. Hasta bir adam yüzünden kendini kötü hissetmemelisin. Biz seni çok seviyoruz. Sen bizim bir tanecik tatlı kızımızsın/oğlumuzsun. Güçlüsün. Biz hasta ruhlu dengesiz insanlardan kurtulmanın yolunu birlikte buluruz ve keyifli hayatımıza hep birlikte devam ederiz. Önemli olan bir arada olmamız ve mutlu olmamız… ve bu hastaların hayatımızı mahvetmesine izin vermeyeceğiz…”
Cinsel organlarına dokunan/okşayan kişilerle ilgili sırların saklanmayacağını söylemelisiniz. “Benim minik kızım/oğlum… seni çok seviyorum. Sen çok tatlı ve akıllı bir çocuksun. Sır saklamasını biliyorsun. Ama eğer birisi senin cinsel organına dokunursa, açıp bakmaya çalışırsa veya vücudunu saçma bir şekilde okşamaya kalkarsa, sakın bunun bir sır olduğunu sanıp saklama. Çünkü o kişi hasta ve sana zarar verebilir. Hemen bize söyle. Biz o kişiyi yaptığına pişman ederiz, ne gerekiyorsa yaparız…”

Sevgili anne/babalar… tüm bu bilgileri evlatlarınıza iletirken çokkk dikkat etmeniz gereken bir durum var. Çocuklarınıza ne söylediğiniz kadar, onlara doğru bilgiyi nasıl ilettiğiniz de önemli. Gözlerinizi kocaman kocaman açarak ve korku dolu bir ifadeyle, dehşete kapılmış bir suratla anlatmaya kalkarsanız, çocuklarınıza erken travmalar yaşatabilirsiniz.

Tam da bu nedenle, yukarıdaki bilgileri aktarırken, biraz esprili, komik, tiyatral bir dil kullanmalısınız… (keşke karşılıklı olsaydık da sizlere birebir gösterseydim J) yani hem ciddi bir bilgi verdiğinizi göstereceksiniz hem de tiyatral hareketlerle ve mimiklerle, durumun travmaya dönmemesini sağlayacaksınız. Aslında çok kolay. İnanın ki zor değil… oturtun karşınıza çocuklarınızı. Ve onlara deyin ki:

“…biliyor musun tatlı kızım/oğlum… sana şimdi bir şeyler anlatacağım. Aslında biraz garip şeyler söyleyeceğim. İstersen gel şöyle karşıma otur… ben de sana anlatmaya başlayayım… bu aralar hasta insanlar ortaya çıktı. Etrafta buldukları çocuklara değişik davranışlar yapıyorlar. Çocukları yanlarına çağırıp veya bir köşeye sıkıştırıp, cinsel organlarına falan bakmaya çalışıyorlar.”

Bu arada çocuklarınız gözlerini açıp size bakmaya başlar… Buz Devri 2’de vardı komik bir sahne. Fareler, ablalarına sarkıntılık yapan çizgi film kahramanına söylüyorlardı… “…pis sapık…!” diye. Çocukların anlayabileceği bir durum biraz. Ordan bile örnek verebilirsiniz.

“…hani buz devrinde var dı ya ‘sapık’ diyordu fareler… işte onun gibi… ama bunlar gerçekten sapık… onlara yaklaşmamanız gerekiyor. Size onlarla ilgili bir şeyler anlatayım. Siz de duyduklarınızı kafanızın bir yerinde tutun. Olur ya karşınıza çıkarsa, şimdi anlattıklarımı aklınıza getirirsiniz… ve (gülerek komik bir ifadeyle ve mimiklerle de süsleyerek) BİZ DE HEPPP BİRLİKTE BU SAPIKLARDAN KURTULMUŞ OLURUZZZZ…”

Demek istiyorum ki sevgili anne/babalar… doğru bilgiyi, travma oluşturmayacak bir şirinlikte evlatlarınıza ulaştırmalısınız… bunları yaptığınızda büyük ihtimalle çocuklarınız kendilerini koruyacaklardır. Veya başlarına gelse bile kendilerini suçlamayacakları için olayın olumsuz etkilerini atlatmaları biraz daha kolay olacaktır.

Söylediğim gibi… sapıklar aptal değil… kime yaklaşacaklarını biliyorlar. Kandırmaya ve asılmaya çalıştığı çocuğun, kendisini kurtaracak nitelikte olduğunu ve istismar edemeyeceğini anlayınca bozuntuya vermeden bırakır. Terbiyesizliğine devam edemez.

Ve söylemeden yapamayacağım… bu gibi kişilerin en ağır cezaları almaları gerektiğine inanıyorum. Bana kalsa hepsine ne yapacağımı çok iyi biliyorum ama… söyleyemiyorum…!!

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Konuşması gecikmiş çocuklar

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:18 pm yazan: Minik Kelebek

Ortalama 2,5-3 yaşına gelmiş, ama hala konuşamayan çocuklar için yazmak istedim bugün.

Normal şartlarda iki yaşa doğru kelimelerin belirginleşmesi, iki kelimelik veya daha uzun cümlelerin yavaş yavaş çocukların ağzından dökülmesi gerekir. Ama bazı çocuklar 3 yaşını geçmelerine rağmen konuşamazlar. Sadece bazı sesler çıkararak, kaşla, gözle, jestle/mimikle kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Bu durum konuşma özürleri içinde yer alan; çocuğun yaşıtlarına oranla kelime dağarcığının oluşmaması, konuşmanın akıcılığının ve içeriğinin belirginleşememesi durumudur.

Konuşma gecikmelerinde genellikle çocukların kelimeleri kısıtlıdır. Kelimeler yetersizdir. Cümle kurmada güçlük ve gecikme görülür. Tüm bunların nedenleri farklı olabilir.

İlk olarak, nadiren de olsa zeka geriliğinden şüphelenilir. Nörolojik bir soruna bağlı olabilir.

Çocuğun doğumdan sonra geçirmiş olduğu ciddi sağlık problemlerine bağlı olarak yaşanabilir. Bu tür durumlarda, anne babalar, öncelikle çocuğun hayatta kalması, sağlığına bir an önce kavuşması gibi bir sürece odaklandıkları için, konuşma ve kendini ifade etme eğitimi geri planda kalmış olabilir.

Çocuğun işitme sorunu yaşaması, işitme kaybına uğramasıyla ilgili olabilir.

Birçok kereler de ailenin sosyal yapısı konuşmayı geciktirir. Yani aile, iletişimin temel aracı olarak konuşma gereksinimini yeterince hissettiremez çocuğuna. Bebeklikten itibaren konuşmadan, sesle istemeden her ihtiyacını karşılar. Çocuk susamış olsa, kaşıyla gözüyle bardağı işaret eder… anne, çocuğunun susadığını anlar ve hemen suyu verir. Derken onlar da konuşmaya gerek bile hissetmezler. Ve konuşma gecikmesi sistematik olarak yerleşir.

Durumu aşmak için neler yapabilirsiniz hemen yazayım…

Öncelikle bir Çocuk Nöroloji Uzmanına gitmelisiniz. Çünkü yaygın gelişimsel bozukluk ve benzeri nörolojik bir sorunun olup olmadığını tespit ettirmelisiniz. Yapılan muayenede durum anlaşılır ve gerektiği gibi yönlendirilirsiniz.

Ev ortamında yapmanız gereken en önemli destek, çocuğunuzun konuşma gereksinimi duymasını sağlamaktır. Su istediğinde, yemek istediğinde, oyuncak istediğinde…vs. kaşından gözünden anlamamaya özen göstereceksiniz. Günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı jestleri/mimikleri, el kol hareketlerini ödüllendirmeyin sakın. Görmemezlikten, anlamamazlıktan gelin. Bu tür hareketlere karşı duyarsız davranın. Siz bu şekilde davranınca, çocuğunuz ister istemez, kendisini size anlatmak için konuşma girişiminde bulunmaya başlayacaktır. Sesler çıkardığında memnuniyetinizi ve onayınızı hissettiren sempatik hareketlerde bulunarak, yeni sesler için motive etmiş olun.

Evde kendi aranızda yaptığınız konuşmalarda, kelimelerin yüksek sesle ve anlaşılır olmasına özen gösterin. Yuvarlayarak konuştuğunuzda, kelimeleri birbirine uladığınızda, ses ayrımı yapamaz ve sizi taklit edemez. Oysa çocuklar, aile bireylerinin konuşmalarını taklit ederler. Ne kadar düzgün konuşursanız o kadar rahat taklit eder.

Kesinlikle televizyon izletmeyin. Sürekli televizyon izleyen çocuk, dilini kullanmamayı alışkanlık edinir. Onunla oyun oynayın. Birlikte şarkılar söylemeye çalışın.

Ses çalışması çok işe yarar. Şöyle ki: “b” harfinin Türkçedeki okunuşunu hepimiz biliyoruz değil mi? “be” şeklinde. Ses çalışması demek, harfin sesini söylemek demektir. Yani “be” demeyeceğiz… “bı” sesi çıkaracağız. Harfin dudak arasından çıkan şekli. Tüm harfleri oyun oynar gibi onunla çalışın. Siz söyleyin, sonra birlikte söyleyin. Tüm harfleri çalışın onunla. bı… cı… çı… dı… fff… kkk… gibi… ne kadar eğlenceli ve neşeli çalışırsanız o kadar çok motive olur ve severek çalışır. Sonra da tüm sesleri rahat rahat çıkardığını hissedince de sesleri birbirine ulayarak devam edersiniz…

Ses çalışmasının ardından kelimeler devreye girer. Kelime dağarcığı oluştururken, öncelikle günlük hayatta çok işine yarayacak kelimelerden başlarsınız… “ssss…sss…” sesinin arkasına “u” harfini ekleterek “sssuuuu” şeklinde söyletebilirsiniz. Yeni öğrendiği kelimeleri daha iyi pekiştirsin ve o kelimeleri sevsin diye, içinde o kelimelerin olduğu hikayeler anlatabilir, şarkılar söyleyebilirsiniz… bu tür şarkı ve hikaye bilmiyorsanız bile, çocuğunuzun hoşuna gidebilecek tür şarkılar, öyküler uydurabilirsiniz. Maksat o kelimelerin eğlenceli olarak tekrarlanmasıdır sevgili okuyucular.

Ve mümkün olduğunca yaşıtlarıyla birlikte olmasını sağlayın. Arkadaşlarıyla oynarken ne yapar eder ama kendisini ifade etmenin bir yolunu bulur.

Önerilerin tamamı işinizi kolaylaştırıcı destek süreçler. Doğru yöntem birebir yardım ve bir konuşma terapisti eşliğinde adım atmanızdır.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

« Önceki girişler · Sonraki yazılar »